Bölümler 4Şu an: 2.BÖLÜM:
- 1 BAŞLANGIÇ274 kelime
- 2 1.BÖLÜM1.830 kelime
- 3 Karakterler175 kelime
- 4 2.BÖLÜM:2.316 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Miraç'ın evi oldukça gösterişliydi.
Büyük pencereleri, yüksek tavanları, özenle seçilmiş mobilyaları ve geniş odalarıyla dışarıdan bakıldığında insanın hayran kalacağı türden bir evdi. Evin her köşesinde pahalı eşyalar, duvarlarında şık tablolar, salonunda ise oldukça büyük bir avize vardı.
Ama bütün bu ihtişamın içinde tarif edilmesi zor bir şey bulunuyordu.
Hüzün.
Yılların içinde ağır ağır birikmiş, duvarlara işlemiş, evin her köşesine yayılmış bir hüzün...
Sanki bu evde zaman geçmiş ama hayat ilerlememişti. Eşyalar yerli yerinde duruyor, odalar temiz tutuluyor, her şey olması gerektiği gibi görünüyordu. Fakat evin içindeki o ağır sessizlik, bütün güzelliğin üzerini örten ince bir örtü gibiydi.
Ayaz kapıdan içeri girdiğinde bunu fark etmişti.
Evin büyüklüğüne, gösterişine ya da pahalı eşyalarına uzun uzun bakmadı. Bakışları kısa bir süre salonda dolaştıktan sonra Miraç'a döndü.
Miraç ayakkabılarını çıkarırken konuştu.
"Gel, odam yukarıda."
Ayaz başını salladı.
"Tamam."
Merdivenlerden birlikte çıktılar. Koridor boyunca ilerleyip Miraç'ın odasına girdiklerinde Ayaz etrafına göz gezdirdi.
Oda genişti ama evin geri kalanından farklı bir havası yoktu. Düzenliydi, eşyalar yerli yerindeydi. Pencerenin önünde bir masa, duvarın kenarında bir kitaplık, odanın bir köşesinde yatak vardı.
Her şey normal görünüyordu.
Yalnızca odada da aynı sessizlik hissediliyordu.
Miraç çantasını masanın üzerine bıraktı.
"İstersen otur."
Ayaz yatağın kenarına oturdu. Miraç ise masasının yanındaki sandalyeyi çekip karşısına geçti.
Bir süre üniversiteden konuştular. İlk günün nasıl geçtiğinden, derslerden ve kampüsten bahsettiler. Ayaz arada bir şaka yapıyor, Miraç da ona karşılık veriyordu.
Miraç kendisini şaşırtan bir şey fark etmişti.
Ayaz'ın yanında konuşurken sürekli kelimelerini seçmek zorunda hissetmiyordu. Bir şey söylediğinde karşısındaki insanın yüzüne bakıp ne düşündüğünü anlamaya çalışmıyor, yanlış bir şey yapıp yapmadığını kontrol etmiyordu.
Uzun zamandır ilk defa birinin yanında kendisini bu kadar rahat hissediyordu.
Belki de bu yüzden Ayaz'ın yüzündeki ifadeyi fark etti.
Ayaz bir süredir ona bakıyordu.
Ama bu bakış, kampüste gördüğü bakışlara benzemiyordu. Şaşkınlıkla karışık bir merak, ardından da söylemek isteyip söyleyemediği bir şey vardı yüzünde.
Sonunda Ayaz derin bir nefes aldı.
"Miraç, sana bir şey sorabilir miyim?"
Miraç başını kaldırdı.
"Tabii."
Ayaz kısa bir süre duraksadı.
"Yüzündeki yanıklar..."
Cümlesini tamamlamadan sustu.
Miraç'ın yüzündeki ifade hafifçe değişti.
Ayaz hemen devam etti.
"Yani, nasıl olduğunu merak ettim. Seni rahatsız edecekse anlatmak zorunda değilsin. Gerçekten."
Miraç birkaç saniye boyunca ona baktı.
Bu soruyu daha önce de duymuştu.
Hem de defalarca.
Fakat insanların çoğu bunu sorarken onun cevabını merak etmekten çok, gördükleri şeyin ardındaki hikâyeyi öğrenmek istiyordu. Bazıları acıyarak soruyor, bazıları yalnızca merakını gideriyordu. Bazılarıysa cevabı öğrendikten sonra ona daha farklı davranmaya başlıyordu.
Miraç, Ayaz'ın da öyle davranıp davranmayacağını bilmiyordu.
Ama o gün içinde farklı bir his vardı.
Belki ilk kez birine bir şeyler anlatmak istiyordu.
Belki de yıllardır içinde tuttuğu kelimeler, ilk defa kendilerine bir yer bulmuştu.
Miraç bakışlarını ellerine indirdi.
"Yangında oldu."
Ayaz sessizce onu dinlemeye başladı.
"Hangi yangında?"
Miraç bir süre konuşmadı. Sonra başını kaldırıp devam etti.
"Ben daha bebekmişim. Ailemle birlikte bir yangının içinde kalmışız. Ailemi o yangında kaybettim."
Ayaz'ın yüzündeki ifade ciddileşti.
Miraç konuşmayı sürdürdü.
"Yüzümdeki yanıklar da o yangından kalma."
Odanın içindeki sessizlik ağırlaştı.
Ayaz ne diyeceğini bilemedi. Başsağlığı dilemek bile tuhaf gelmişti ona; aradan yıllar geçmiş olsa da Miraç'ın anlattığı şey, yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay değildi. Çünkü o yangının izleri hâlâ Miraç'ın hayatının içindeydi.
"Çok üzgünüm," diyebildi sonunda."başın sağolsun"
Miraç başını hafifçe salladı.
"Ben ailemi hatırlamıyorum bile. Bebekmişim. Onlarla ilgili kendi hatırladığım anılarım yok."
Bir an durdu.
"İnsan bazen hatırlamadığı şeylerin eksikliğini de hissediyor."
Ayaz gözlerini ondan ayırmadı.
Miraç'ın sesi sakindi. Ama anlattıkları, o sakinliğin ardında yıllardır biriken bir şeyler olduğunu hissettiriyordu.
"Benim için asıl zor olan, büyüdükçe insanların bana nasıl davrandığını görmekti. Küçükken neden öyle baktıklarını anlamıyordum. Sonra anlamaya başladım."
Parmaklarını birbirine geçirdi.
"Yüzüm yüzünden benimle arkadaş olmak istemeyenler oldu. Benden korkanlar oldu. Yanımda durmaktan utananlar oldu. Bazen de sırf beni güldürmek bahanesiyle yüzümle ilgili şeyler söylediler."
Ayaz'ın kaşları çatıldı.
"Kim yaptı sana bunları?"
Miraç hafifçe gülümsedi.
"Bir sürü insan."
"Bir sürü insan mı?"
"Evet."
Miraç omuzlarını silkti.
"İnsan bir süre sonra isimleri bile unutuyor. Çünkü hepsinin söylediği şeyler birbirine benziyor."
Ayaz'ın yüzündeki ifade giderek sertleşiyordu.
Miraç ise konuşmaya devam etti. Sanki bir kez başlamışken içinde biriken her şeyi dışarı çıkarmak istiyordu.
"Ama bir kişi vardı."
Bu kez sesi değişmişti.
Daha kısık, daha ağır çıkıyordu.
"Bora."
Ayaz ismi tekrarladı.
"Bora?"
Miraç başını salladı.
"Üniversiteye gelene kadar hayatımı zehir etti."
Ayaz bir şey söylemedi.
Miraç gözlerini pencereye çevirdi.
"On iki yıl."
Bu iki kelimeyi söylerken yüzünde acı bir gülümseme belirdi.
"Tam on iki yıl boyunca."
Çocukluğundan beri bir türlü kurtulamadığı o günleri düşünmek istemiyordu. Fakat bir kez anlatmaya başlayınca anılar, zihninde birbirini takip etmeye başlamıştı.
"Bora'nın bana yapmadığı şey kalmadı. Bazen herkesin içinde benimle dalga geçerdi. Bazen bir şey yapmadığım hâlde beni suçlu duruma düşürürdü. İnsanların bana gülmesini sağlardı. Beni utandırır, rezil ederdi."
Miraç yutkundu.
"Ne zaman kendimi toparlamaya çalışsam bir şekilde yeniden karşıma çıkardı."
Ayaz'ın elleri dizlerinin üzerinde sıkılmıştı.
"Kimse de bir şey yapmadı mı?"
Miraç başını iki yana salladı.
"Ne değişecekti ki?"
"Birileri onu durdurabilirdi."
"Belki."
Miraç bir süre sustu.
"Ama bazen insanlar gördükleri şeylere müdahale etmek istemiyor. Bazen de karşılarındaki kişinin ne yaşadığını anlamıyorlar. Benim içinse her gün aynı şeyleri yaşamak normalleşmişti."
Ayaz başını hafifçe eğdi.
Miraç'ın anlattıkları onu öfkelendirmişti. Fakat bu öfkenin yanında başka bir duygu daha vardı: Üzüntü.
Çünkü Miraç bunları anlatırken bir kez bile kendisini acındırmaya çalışmamıştı. Yaşadıklarını sanki yıllardır taşıdığı sıradan bir yükmüş gibi dile getiriyordu.
Oysa on iki yıl, bir insanın hayatında küçük bir zaman değildi.
On iki yıl boyunca aynı kişinin hedefi olmak...
On iki yıl boyunca ne zaman rahatlayacağını bilmeden yaşamak...
On iki yıl boyunca insanlara kendini kabul ettirmeye çalışmak...
Ayaz bunların ne demek olduğunu bütünüyle bilemezdi. Ama Miraç'ın anlattıklarının kolay şeyler olmadığını anlamak için aynı acıları yaşamış olması gerekmiyordu.
Miraç bir süre sonra yeniden konuştu.
"Biliyor musun, bazen en çok neye üzüldüğümü bile bilmiyorum."
Ayaz sessizce bekledi.
"Yangında ailemi kaybetmeme mi? Yüzümdeki izlere mi? İnsanların bana davranışlarına mı? Yoksa bütün bunların ardından kendimi sürekli güçlü olmak zorunda hissetmeme mi?"
Dudaklarını birbirine bastırdı.
"Sanırım hepsine."
Ayaz'ın bakışları yumuşadı.
Miraç devam etti.
"İnsanlara alıştığımı sanıyordum. Bana bakmalarına, fısıldaşmalarına, bazen de hiçbir sebep yokken uzaklaşmalarına... Ama alışmamışım. Sadece tepki vermemeyi öğrenmişim."
Bu kez sesinde belirgin bir kırgınlık vardı.
"Bir şey olduğunda belli etmemeyi öğrendim. Üzüldüğümde susmayı, öfkelendiğimde kendimi tutmayı, rezil olduğumda hiçbir şey olmamış gibi davranmayı..."
Kısa bir nefes aldı.
"Bir noktadan sonra insanın ne hissettiğini kendisi bile anlamıyor."
Ayaz yavaşça başını salladı.
"Anlıyorum."
Miraç ona baktı.
Ayaz bu kez gözlerini kaçırmadı.
"Yani, tam olarak senin yaşadıklarını anladığımı söyleyemem. Çünkü senin yaşadığın şeylerin birebir aynısını yaşamadım. Ama anlattıklarının ne kadar ağır olduğunu anlayabiliyorum."
Miraç'ın yüzünde küçük bir şaşkınlık belirdi.
Ayaz devam etti.
"Ve bunların hiçbiri senin suçun değil."
Miraç bir anda sustu.
Bu cümleyi daha önce duymuş muydu?
Belki bir yerlerde biri ona benzer bir şey söylemişti. Ama o an, Ayaz'ın ağzından çıktığında farklı gelmişti.
Çünkü Miraç yıllardır kendisine yapılanların nedenini aramıştı.
Yüzü böyle olmasaydı...
İnsanlar onu farklı görmeseydi...
Bora karşısına çıkmasaydı...
Belki hayatı bambaşka olabilirdi.
Bazen kendisine bunları düşündüğü için kızıyordu. Çünkü insanın değiştiremeyeceği şeyler yüzünden kendisini suçlaması, yaşadığı acıyı daha da ağırlaştırıyordu.
Ayaz'ın sözleri ise ilk kez başka bir ihtimali hatırlatmıştı.
Belki de bütün bunların sorumlusu kendisi değildi.
Miraç gözlerini bir anlığına yere indirdi.
"Teşekkür ederim."
Ayaz başını salladı.
"Bir şey değil."
Bir süre ikisi de konuşmadı.
Ama bu sessizlik, evin içindeki o ağır sessizliğe benzemiyordu.
Bu kez Miraç, söyleyecek bir şey bulamadığı için susuyordu. Kendini savunması, karşısındaki kişinin yüzünü incelemesi ya da söylediklerinden pişman olması gerekmiyordu.
Ayaz onu dinlemişti.
Yargılamadan.
Sözünü kesmeden.
Ve anlattıklarını öğrendikten sonra ondan uzaklaşmadan.
Miraç için bu, sandığından çok daha önemliydi.
Bir süre sonra Ayaz derin bir nefes aldı.
"Sanırım şimdi sıra bende."
Miraç başını kaldırdı.
"Ne konusunda?"
"Geçmişimi anlatma konusunda."
Miraç hafifçe gülümsedi.
"Anlatmak istemiyorsan anlatmak zorunda değilsin."
Ayaz başını iki yana salladı.
"Yok, anlatabilirim."
Bir an durdu.
"Aslında benim anlatacak çok fazla şeyim yok."
Miraç ona baktı.
Ayaz'ın yüzündeki ifade değişmişti. Az önceki rahat tavrı yerini daha düşünceli bir hâle bırakmıştı.
"Ben de varlıklı bir ailede büyüdüm. Hatta bizimkiler aşiret."
Miraç şaşırmıştı ama sözünü kesmedi.
Ayaz devam etti.
"Dışarıdan bakıldığında her şeyim varmış gibi görünüyordu. Maddi açıdan hiçbir eksiğim yoktu. İstediğim şeylere ulaşabiliyordum. İnsanların imkân dediği şeylere sahiptim."
Dudaklarının kenarında kısa, anlamsız bir gülümseme oluştu.
"Ama insanın her şeye sahip olması, hayatında eksik bir şey olmadığı anlamına gelmiyor."
Miraç, biraz önce kendi söylediği sözleri hatırladı.
İkisinin hayatları birbirinden farklıydı.
Ama bazı cümleleri aynı yerden geliyordu.
Ayaz ellerini birbirine kenetledi.
"Depremde akrabalarımın büyük bir kısmını kaybettim."
Miraç'ın yüzündeki ifade ciddileşti.
"Gerçekten mi?"
Ayaz bir süre durduktan sonra devam etti.
"Ben de enkazın altında kaldım."
Odanın içindeki hava ağırlaştı.
Miraç sessizce onu dinliyordu.
"Orada sekiz gün kaldım."
Miraç'ın gözleri büyüdü.
"Sekiz gün mü?"
Ayaz başını salladı.
"Evet. Sekiz gün sonra çıkarıldım.Orada nasıl hayatta kalabildim bilmiyorum ama kalmışım işte."
Bir süre konuşmadı.
O günleri anlatmak kolay değildi. Zaten Ayaz da ayrıntılara girmedi. Yalnızca yaşadıklarının kendisinde bıraktığı izlerden söz etti.
"İnsan dışarıdayken zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyor. Günler birbirini takip ediyor, tarihler değişiyor. Ama bazı anlar var ki... zamanın ilerlemesini istemiyorsun. Sadece bulunduğun yerden çıkmayı, yeniden nefes almayı, sevdiklerinin iyi olduğunu bilmeyi istiyorsun."
Miraç'ın yüzü hüzünlendi.
"Gerçekten 8 gün boyunca seni bulamamışlar mı?"
Ayaz başını salladı.
"Evet.Çıkarıldığımda zaten baygınmışım.1 ay yoğun bakımda, 4 ay da hastanede kaldım. "
Ayaz bakışlarını ellerine çevirdi.
"Benim için sekiz sayısı o günden sonra başka bir şeye dönüştü."
Miraç bir şey sormadı.
Ayaz kendisi devam etti.
"Sekizden nefret ediyorum."
Bunu söylerken gülümsemeye çalıştı ama başaramadı.
"Tarihte sekiz varsa o günün çabucak geçmesini istiyorum. Ayın sekizi, on sekizi, yirmi sekizi... Fark etmiyor. Takvimde o sayıyı gördüğümde aklıma geliyor.Ne zaman 8 görsem enkazın altındaki anlarım aklıma geliyor.Hiç unutmam,yaşam üçgeni taktiğiyle enkazın altında hayattaydım.Bir duvarın altında sıkışıktım ve canım çok yanıyordu.Kendimi kurtarmaya çalışsam gücüm yetmiyordu.Daracık alan olduğu için nefes almak da zordu ve anksiyetem tetikleniyordu.Bir raddeden sonra kurtulamıyacağımı sandım ve kendimi bıraktım ölümün kollarına.O sırada acıdan bayılmışım.Bayıldıktan birkaç dakika sonra bir itfaiyeci kurtarmış beni."
Bir süre sonra başını kaldırdı.
"İnsanlara saçma gelebilir. Sonuçta bu sadece bir sayı. Ama benim için öyle değil."
Miraç hemen cevap verdi.
"Saçma değil."
Ayaz sustu.
Miraç devam etti.
"Bir şeyin başkalarına sıradan gelmesi, senin için anlam taşımadığı anlamına gelmiyor."
Ayaz ona baktı.
Bu kez yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.
"Sanırım bugün birbirimize aynı şeyleri söylüyoruz."
Miraç da gülümsedi.
"Olabilir."
Ayaz sırtını biraz daha yatağa yasladı.
"Depremden sonra hayatım değişti. Akrabalarımın bir kısmını kaybettim. Ben hayatta kaldım ama sanki içimde bir şey orada kaldı."
Miraç'ın gözleri Ayaz'ın yüzünde gezindi.
Ayaz'ın sesi sakindi. Fakat konuşurken bazen duraksıyor, bazı kelimeleri seçmek için zamana ihtiyaç duyuyordu.
"Bir de başka bir şey var."
Miraç dikkat kesildi.
"Neymiş?"
Ayaz bir süre düşündü.
"Hayatım boyunca kendimde bir eksiklik hissettim."
Miraç sessizce onu dinlemeye devam etti.
"Çocukluğumdan beri vardı. Ama depremden sonra daha da arttı. Sanki herkesin hayatında olması gereken bir şey bende yokmuş gibi..."
Kaşlarını hafifçe çattı.
"Ne olduğunu bilmiyorum. Bir insanın neyi eksik olduğunu bilmeden eksiklik hissetmesi de garip, değil mi?"
Miraç hemen cevap vermedi.
Çünkü Ayaz'ın anlattığı şeyi tam olarak anlayabiliyordu.
İnsan bazen neyi aradığını bilmeden bir şeylerin eksikliğini hissedebilirdi.
Bir yere ait olmayı...
Birinin yanında rahatça durabilmeyi...
Kendisine ait bir geçmişi anlamlandırmayı...
Ya da yalnızca neden böyle hissettiğini öğrenmeyi.
Miraç başını hafifçe salladı.
"Bence garip değil."
Ayaz ona döndü.
"Değil mi?"
"Değil. İnsan her zaman neyin eksik olduğunu bilemeyebilir."
Miraç kısa bir süre durdu.
"Belki de hemen bulmak zorunda değilsin."
Ayaz'ın yüzünde düşünceli bir ifade belirdi.
Miraç devam etti.
"Bazen insan yalnızca hissettiği şeyi anlamaya çalışır. Cevap hemen gelmeyebilir."
Ayaz bir süre ona baktı.
Sonra hafifçe gülümsedi.
"Bugün bayağı derin konuşuyoruz."
Miraç güldü.
"Sen başlattın."
"Ben yalnızca geçmişimi anlatıyordum."
"Ben de yalnızca cevap veriyordum."
Ayaz başını salladı.
"Tamam, haklısın."
Miraç'ın gülümsemesi biraz daha genişledi.
Odanın içindeki hava, ilk geldiklerinden beri ilk kez bu kadar hafiflemişti.
İki genç, birbirlerine hayatlarının en kolay taraflarını değil, anlatması en zor olanlarını açmışlardı.
Miraç, yangında ailesini kaybetmişti. Yüzündeki izlerle birlikte büyümüş, on iki yıl boyunca dışlanmanın ve zorbalığın ağırlığını taşımıştı.
Ayaz ise depremde ailesinin büyük bir bölümünü kaybetmiş, enkazın altında sekiz gün geçirmiş ve o günden sonra tarif edemediği bir eksiklikle yaşamaya devam etmişti.
İkisinin de hayatı farklı yerlerden kırılmıştı.
Ama ikisi de sahip oldukları imkânların, dışarıdan nasıl göründüklerinin ya da insanların kendileri hakkında ne düşündüğünün, içlerinde taşıdıkları şeyleri değiştirmeye yetmediğini biliyordu.
Miraç, karşısındaki gence baktı.
Sabah kampüste tanıştığı bu insanın birkaç saat içinde hayatındaki en özel şeylerden bazılarını öğrenmiş olması tuhaftı.
Ama bundan rahatsız değildi.
Aksine, uzun zamandır ilk defa kendisini birinin yanında eksik hissetmiyordu.
Ayaz da aynı şekilde düşünüyordu.
Miraç'ın yanında konuşurken geçmişini saklamak zorunda hissetmemişti. Sekiz günün kendisinde bıraktığı izleri, tarihlerden neden kaçındığını, yıllardır içinde taşıdığı o eksikliği anlatabilmişti.
Belki de ikisi de birbirlerinin bütün yaralarını anlayamazdı.
Ama en azından birbirlerini dinleyebilirlerdi.
Bazen bir insanın ihtiyacı olan şey, kendisine bütün cevapları verecek biri değildi.
Yalnızca anlattıklarını duyacak ve sonrasında yanında kalacak biriydi.
Ayaz ayağa kalkıp pencereye doğru yürüdü. Dışarıya kısa bir süre baktıktan sonra arkasını döndü.
"Bir şey diyeceğim, Miraç."
Miraç başını kaldırdı.
"Söyle."
Ayaz gülümsedi.
"İyi ki bugün seninle tanışmışım."
Miraç bir an durdu.
Sonra yüzünde uzun zamandır kendiliğinden oluşmayan bir gülümseme belirdi.
"Ben de."
Bu iki kelime, odanın içindeki sessizliğe karıştı.
Dışarıda hayat devam ediyordu.
İnsanlar evlerine dönüyor, sokaklarda arabalar ilerliyor, gün akşama yaklaşıyordu.
Ama Miraç'ın odasında, o gün için küçük görünen bir şey değişmişti.
Miraç, on sekiz yaşındaki hayatının ilk gününde bir arkadaş edinmişti.
Üstelik o arkadaş, onun yüzüne baktığında geçmişini görüp uzaklaşmamıştı.
Ayaz da yıllardır içinde taşıdığı eksikliği ilk kez bir başkasına anlatmıştı.
Henüz birbirlerinin hayatlarında ne kadar önemli bir yer edineceklerini bilmiyorlardı.
Miraç, Ayaz'ın kendisine hangi kapıları açacağını bilmiyordu.
Ayaz ise Miraç'ın geçmişinde ne kadar derin izler taşıdığını daha yeni öğrenmişti.
Ama o gün birbirlerine anlattıkları iki hikâye, aralarında sessiz bir bağ oluşturmuştu.
Biri on iki yıl boyunca dışlanmıştı.
Diğeri sekiz gün boyunca enkazın altında kalmıştı.
İkisinin de hayatında kayıplar vardı.
İkisinin de henüz cevabını bulamadığı sorular vardı.
Ve ikisi de, hayatlarının bir yerinde kendilerini eksik hissetmişti.
Belki de bazı insanların yolları, birbirlerine bütün cevapları vermek için değil, o sorularla tek başlarına olmadıklarını göstermek için kesişirdi.
Miraç o gün bunu henüz bilmiyordu.
Ayaz da bilmiyordu.
Şimdilik bildikleri tek şey, birbirlerine geçmişlerini anlatabildikleri ve buna rağmen birbirlerinden uzaklaşmadıklarıydı.
Bazen bir başlangıç için bu kadarı yeterdi.
🌌🖤🤍
Bölüm etkileşimi
