4. bölüm · Yukardaki Bela

4

Aren Özkan

Yemeğin o şok edici ve buz gibi atmosferi kısa sürede yerini absürt bir gerilime bırakmıştı. Annemin mahcup bakışları altında sandalyeme sinip oturmuştum. Masadaki yerleşim planı adeta bir kabustu; karşı tarafımda Batı oturuyordu, sağ yanımda Kaya, solumda ise Özgür yer alıyordu. Resmen düşman karargahının tam ortasına, ta kendilerinin masasına düşmüştüm.
"Evet çocuklar, nasıl buldunuz Denizli’ninn bu sakin havasını? Gerçi siz buralısınız ama yine de..." dedi annem, durumu kurtarmak ve havayı yumuşatmak için gülümsemeye çalışarak.
Batı, gözlerini tabağından çekip yavaşça anneme baktı. Sesi her zamanki gibi tok ve sakindi: "Burayı seviyoruz Hanım Teyze, sakinliği ve... yeni gelen renkli simaları sayesinde oldukça hareketli geçiyor."
Sözü söylerken göz ucuyla bana baktığını, o dudaklarındaki hafif ve sinsi kıvrımı fark etmemem imkansızdı. İçimden bir yerlerden yükselen o sinir dalgasını bastırmak için tabağımdaki çorbaya kaşığımı batırdım ve sessizce homurdandım.
"Aynen öyle valla," diye atıldı Kaya, sırıtarak ekmeğini çorbaya banarken. "Özellikle üst katımıza yeni taşınan bazı komşularımız sayesinde hayatımıza birdenbire inanılmaz bir aksiyon ve neşe geldi. Dün geceki o 'konser' ve fenerli baskın mesela... Uzun süredir bu kadar eğlenmemiştik."
Özgür, Kaya'nın omzuna hafifçe vurarak kahkahayı bastı. Annem ise şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırarak ikimizin arasında gidip geldi: "Konser mi? Fenerli baskın mı? Narin, siz neyden bahsediyorsunuz çocuklar?"
Boğazımdaki lokma az kalsın soluk boruma kaçıyordu. Öksürerek suyuma uzandım, bardağı kavradığım an Batı'nın buz gibi ama dikkatli bakışlarının üzerimde olduğunu hissettim.
"Şey... Anne, yok bir şey, yanlış anlamışlar," diye lafı geveledim, yüzümün kıpkırmızı kesildiğine emindim. "Çocuklar biraz hayal dünyasında yaşıyorlar galiba, dün gece ders çalışıyordum sadece."
"Tabii, tabi... Kesin ders çalışıyordur," diye fısıldadı Özgür, alayla gülerek.
Annem çocuklara tatlı bir dille gülümseyip, "Bizim Narin biraz inatçıdır ama iyidir, pollyannasıdır," derken masanın altından bacağıma doğru attığı keskin çimdikle acıyla sıçradım. Sessizce dişlerimin arasından anneme ters ters baktım ama annem 'kes sesini' diyen o klasik anne bakışını çoktan fırlatmıştı bile.
Yemek boyunca annem o üç belayı sanki kırk yıllık aile dostumuzmuş gibi soru yağmuruna tuttu."Siz buralı mısınız çocuklar, aileniz nerede?" diye sordu annem merakla.
Kaya hemen lafa atladı, her zamanki neşeli ama sinir bozucu tavrıyla, "Aslında buralıyız Hanım Teyze, köklerimiz buralı ama biz İstanbul ve Trabzon arasında mekik dokuduk yıllarca. Şimdi biraz kafa dinleyelim, dededen kalma bu evde takılalım dedik," dedi.
Özgür başını sallayarak onayladı: "Aynen öyle. Zaten okuldu, curcunaydı derken buranın huzuru iyi geliyor... Tabii alt kata yeni birileri taşınana kadar," dediğinde kıkırdayarak bana baktı.
Batı ise daha sakin, mesafeli bir tonla, "Küçüklüğümüzden beri buralardayız ama insan bir süre sonra büyük şehrin kaosundan sıkılıyor," diyerek annemin sorularını ustaca yanıtladı.
Yemek nihayet ilerledi, tabaklar boşaldı. Annem oturduğu yerden memnun bir ifadeyle kalktı. "Ellerinize sağlık çocuklar, maşallah iyi de sohbet ettiniz. Hadi bakalım, gençler siz de kalkın isterseniz, masayı toplamama yardım edin ya da bahçeye çıkın, ben size oraya güzelce çay demliyorum, taze taze içersiniz," dedi.
Dördümüz birden aynı anda birbirimize baktık. Benim gözlerim "sakın olur demeyin" derken, Özgür ve Kaya'nın yüzünde yine o aptal sırıtış belirdi. Batı ise sandalyesinden yavaşça kalkıp ceketinin önünü ilikledi.
"Çok iyi olur Hanım Teyze, ellerinize sağlık. Biz bahçeye geçelim o zaman," dedi Batı.
Masanın etrafından kalkıp bahçeye açılan sürgülü kapıdan dışarı çıktığımızda, Denizli’nin o serin ve nemli gece havası yüzümüze çarptı. Bahçedeki ahşap kameriyeye doğru yürürken arkamızdan mutfak camından bize bakan annemin gözden kaybolduğundan emin olur olmaz, durdum ve ellerimi belime koyup o üçlüye döndüm.
"Evet, itiraf edin!" dedim, sesimi olabildiğimince kısık ama tehditkar tutarak. "Bu akşam buraya gelmenizin altından hangi fesatlık çıkıyor? Annemi nasıl kandırdınız, ne dolaplar çeviriyorsunuz siz?"
Kaya kahkaha atarak kollarını göğsünde kavuşturdu. "Ooo, ulan ufaklık, hemen de komplo teorileri kurmaya başladı! Biz sadece kibar birer komşu olarak yemeğe geldik, fena mı oldu? Annemin elleri de dert görmesin, mantı harikaydı."
Özgür gülerek başını salladı. "Aynen, hem bak ne güzel aile sofrası kurduk işte. İstanbul'u aratmıyoruz sana."
"Sizden ve şu kasabadan başka her şeyi aratıyorsunuz emin olun!" diye tısladım.
Tam o sırada içeriden elinde çay tepsisiyle annem göründü. "Hadi bakalım çaylar taze!" diyerek kameriyeye doğru geldi. Annemiz çayları önümüze bırakıp, "Narin, misafirlere kötü davranmak yok, ben içeride işimi bitirip geliyorum," diyerek tekrar eve yöneldi.
Annemin uzaklaşmasını fırsat bilerek Batı, çay bardağını eline aldı ve karşımdaki ahşap banka oturup bardağı karıştırmaya başladı. Gözlerini üzerime dikip tok sesiyle konuştu:"Buraları seveceksin Narin. İstanbul'un o gri ve boğucu koşturmacasından sonra bu yeşillik, bu sessizlik insanı önce boğar ama sonra bağımlısı yapar."
Gözlerimi devirip kendi çay bardağımdan bir yudum aldım ve hemen lafı çaktım:"Evet, özellikle üst kattan gelen o demir çayyısı sesleri ve elektro gitar yankıları insanı meditasyon yapmışçasına rahatlatıyor! Doğayla iç içe bir kafa dinleme seansı resmen."
Kaya çayını püskürtecek gibi oluverdi, gülmemek için kendini tutarken Özgür kahkahayı bastı. Batı ise hiç bozuntuya vermeden, hafif bir gülümsemeyle bardağını masaya bıraktı."Gürültüye takılıyorsun, ufaklık. O sesler ruhun gıdasıdır, sen henüz o frekansa ulaşamadın."
"Ruhumun gıdası betonarme binalar ve sessizliktir, sizin o metalik krizleriniz değil!" diye karşılık verdim ki tam o sırada sokak tarafındaki duvara doğru gözüm kaydı.
Sokağın köşesinde, loş sokak lambasının altında duran uzun saçlı, üzerindeki iddialı kıyafetlerle dikkat çeken bir kızın bize dik dik baktığını fark ettim. Kız, önce bizim masaya, özellikle de doğrudan Batı'ya öyle garip ve delici bir şekilde bakıyordu ki, insanı ürkütüyordu.
"Ecem değil mi o?" diye mırıldandım kendi kendime, okuldaki popüler kızın o olduğunu hatırlayarak. "Neden öyle bön bön bakıyor bize?"
Narin anlamayarak kıza bakarken, Batı'nın aniden yerinde gerildiğini ve gözlerini hızla benden kaçırıp sokağın diğer tarafına çevirdiğini fark ettim. Batı normalde o özgüvenli, buz gibi duruşuyla bilinen biriyken, anlık bir panikle bakışlarını kaçırması gözümden kaçmadı.
"Hey, iyi misin? Kim o kız?" diye soracakken, Ecem bir anda arkasını dönüp hızlı adımlarla karanlığın içinde kayboldu.
Kızın gidişiyle birlikte Batı aniden ayağa kalktı. Yüzündeki o esnek ifade yerini sert bir ciddiyete bırakmıştı."Benim kalkmam gerekiyor," dedi düz bir sesle.
Kaya ve Özgür şaşkınlıkla Batı'ya baktılar. Kaya sırıtmaya çalışarak, "Oov, hayırdır komutan, daha çayımız bitmedi?" dediyse de Batı sert bir bakış fırlattı.
"Yarın görüşürüz," dedi Batı ve arkasına bile bakmadan hızlı adımlarla evimize ait bahçe kapısından çıkıp üst kata giden dış merdivenlere yöneldi.
O, öyle ani bir şekilde gidince Kaya ve Özgür de ayağa kalktılar. Bana doğru dönüp sırıtarak, "Neyse ufaklık, bizim de gitmemiz icap etti. Kulaklarını çınlatırız yine, iyi geceler!" dedikten sonra kahkahalar atarak Batı'nın peşinden koştular.
Ortada öylece kalakalmıştım. Ne olduğunu, o kızın neden öyle baktığını ve Batı'nın neden aniden kaçar gibi uzaklaştığını en ufak bir şekilde anlamamıştım. İnsanların bu kasabada sakladığı tuhaf sırlar olduğu o kadar açıktı ki, sinirlerim bozulmuştu.
Annem içeriden, "Narin, toplandı mı ortalık, hadieri içeri!" diye seslendiğinde, "Anne ben biraz daha bahçede kalacağım, içerisi bunalttı!" diye bağırdım.
İçeri girmek istemiyordum. Ahşap kameriyede öylece tek başıma oturmaya karar verdim. Saatler birbirini kovaladı; kasabanın üzerindeki o sessizlik derinleşti, rüzgar yaprakları hışırdatmaya başladı. Telefonumdan saate baktığımda gözlerime inanamadım: Saat gece yarısı 3 olmuştum.
Rize'nin bu serin ayazı sonunda kemiklerime kadar işleyince, daha fazla dışarıda dayanamayacağımı anladım. Sessizce ayağa kalkıp eve girdim, parmak ucunda odama çıkıp kapıyı kapattım. Üstümdeki hırkayı çıkarıp yatağıma girdim. Yorganı üzerime çekip uykuya geçmeden önce alarmımı kurmak için telefonumu elime aldım.
Ekranı uyandırdığım an, ekranın ortasında düşen o bildirimle donakaldım.
Gönderen kısmında hiçbir isim yoktu, sadece Bilinmeyen Numara yazıyordu. Mesajda ise şu iki kelime yer alıyordu:
"Kasabaya hoş geldin."

Telefonu elime almış, ekrandaki o beş kelimeye aptal aptal, anlam vermeye çalışan gözlerle bakıyordum. Gece yarısı üçte bana kim, neden böyle bir mesaj atmıştı ki?