1. bölüm / 1
Yok oluşun külleriİlk kıvılcım
Bölümler 1Şu an: İlk kıvılcım
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Merhaba sevgili okuyucum,
Acemi bir yazar olduğum için zaman zaman hatalarım olabilir. Bunun için şimdiden özür dilerim. Bu benim ilk kitabım ve umarım okurken keyif alırsın.
Hikâyeme bir şans verdiğin için teşekkür ederim.
İyi okumalar...
( Wattpad te düzenli dir burda eksik olabilir vakit buldukça kontrol edeceğimmmm. Tüm bölümler Wattpad yayında)
Bazı geçmişler unutulmazdı. Sadece sessizce beklerdi.
İnsan bazen her şeyi geride bıraktığını sanırdı. Yeni bir hayat kurar, yeniden gülmeyi öğrenir ve kâbusların artık bittiğine inanırdı.
Ama bazı şeyler gerçekten bitmezdi.
Küllerin arasından bile yeniden doğabilecek kadar güçlü olan geçmiş, en beklenmedik anda kapını çalardı.
Ve o an geldiğinde, kaçtığın şeyle yüzleşmekten başka seçeneğin kalmazdı.
Sabahın güzel havasıyla dışarıda kahvaltı yapmaya karar vermiştik. Sabırsızlıkla Birkan'ın meşhur menemenini bekliyordum. Harika bir menemen yapardı, onun üzerine aşçı tanımazdım. Elinin lezzeti gerçekten fazlaydı. Bu yüzden evdeki yemekleri genelde ona bırakıyordum. Gerçi benim yemek yapmakla pek aram yoktu.
İçime temiz havayı çekerek derin bir nefes aldım. Güne harika başlamıştım. Enerji doluydum ve umarım günün sonuna kadar da böyle devam ederdi.
Ama tek bir sorun vardı.
Birkan hâlâ ortalarda yoktu.
Yarım saattir onu bekliyordum. Biraz daha gelmezse bahçedeki ağaçlar gibi kök salacaktım. Açlıktan ölecek hale gelmiştim.
"Birkan, alt tarafı bir menemen. Neden bu kadar uzun sürdü?" diye seslendim. Çıldıracaktım, derse geç kalacaktım.
"Geldim güzelim."
Sonunda sesi duyuldu. Biraz daha gelmeseydi gerçekten bahçedeki ağaçlardan biri olabilirdim.
"Sonunda," dedim.
Sandalyesini çekip oturdu ve bana kocaman bir gülümsemeyle baktı.
"Bakıyorum da yine huysuzluğun üzerinde, küçük cadı."
"Geç kalan sensin. Elin lezzetli olduğu kadar ağır da."
Tabaklarımıza menemeni koyarken hafifçe homurdandı.
"Elim ağır değil, sen sabırsızsın."
Önüme döndüm. Gerçekten çok açtım. Dün de doğru düzgün bir şey yememiştim, bu yüzden artık daha fazla beklemeye tahammülüm kalmamıştı.
"Ayrıca bana abi de. Abinin ben senin, neden hâlâ adımla hitap ediyorsun? Kaç defa diyeceğim sana, artık öğren şunu be kızım."
Gözlerimi devirerek ona baktım.
"Beş dakikayla abi mi olunur?"
"Beş dakika deyip geçme. Sonuçta senden önce doğdum. Kabul et artık, ben senin abinim."
İkiz kardeştik. Aramızda sadece beş dakikalık bir fark vardı ve Birkan bu beş dakikayı yıllardır kullanıyordu. Bana abi dedirtmek için elinden geleni yapıyordu.
Ama gerçekten beş dakikayla abi olunur muydu? Haksız mıydım?
"Beş dakika, beş dakikadır."
Kaşlarını çatarak önüne döndü. "Hadi güzelim, zıkkımlan. Senin gevezeliğin yüzünden geç kalmak istemiyorum."
Omuz silktim. Konuyu açan oydu, ben sadece güzel güzel kahvaltımı yapıyordum. Zaten her defasında aynı şeyi yaşıyorduk.
Kahvaltımızı yaptıktan sonra masayı beraber topladık. Ardından hazırlanmak için ikimiz de kendi odalarımıza geçtik.
Şimdi aynanın karşısında durmuş, kendime düz bir ifadeyle bakıyordum. Hayatımı belli bir düzene sokmuştum. Aslında bunu tek başıma yapmamıştım, Birkan'la beraber başarmıştık.
Bu günlere gelebilmek için birçok zorluğa göğüs germiştik. Ne kadar zor olursa olsun sonunda başarmıştık. Çünkü her şeyin bir çaresi, her karanlığın bir çıkış yolu vardı.
Düşüncelerimi bölen şey Birkan'ın sesi oldu. Onu daha fazla bekletmemek için hızlıca çantamı alıp odadan çıktım ve merdivenleri hızla indim.
Karşımda asker formasıyla duran Birkan'a baktım. Siyah saçları ve dikkat çeken mavi gözleriyle her zamanki gibi kendinden emin görünüyordu. Genç bir üsteğmendi. Görevine bağlı, disiplinli ve herkesin saygı duyduğu bir askerdi.
Harika bir timi vardı. Onlar sadece görev arkadaşı değildi, birbirlerine aile gibi bağlıydılar.
Bazen yoğun görevlerinin arasında bize uğrar, birlikte yemek yerdik. Evimiz onların kahkahalarıyla dolar, o anlarda her şeyi unuturdum.
Çünkü bazı insanlar kan bağıyla değil, sana hissettirdikleri güvenle aile olurdu.
"Ne bakıyorsun öyle küçük cadı?" dedi Birkan, düşüncelerimden çıktığımı fark ederek.
"Hiç," dedim. "Sadece bazen ne kadar değiştiğimizi düşünüyorum."
Kaşlarını kaldırdı. "Yine derin düşüncelere daldın."
Gülümsedim. Belki de haklıydı. Eskiden geleceğimizi hayal etmek bile zor gelirdi. Şimdi ise elimizde kurmaya çalıştığımız bir hayat vardı.
Çantamı omzuma takıp kapıya doğru ilerledim. Bugünün sıradan bir gün olacağını düşünüyordum.
Ama bazı günler, insanın hayatını değiştireceğini bilmeden başlardı.
Arabaya bindiğimizde kısa bir süre sessizlik oldu. Birkan her zamanki gibi dikkatli bir şekilde yolu izliyordu. Ben ise camdan dışarı bakarak düşüncelere dalmıştım.
"Bu arada söylemeyi unuttum," dedi bir anda.
Başımı ona çevirdim. Ses tonundan önemli bir şey söyleyeceğini anlamıştım.
"Ne oldu?"
"Birkaç gün evde olmayacağım. Görev çıktı."
Sözleri basit olsa da yüzündeki ifadeden bunun hoşuna gitmediğini anlayabiliyordum. Beni yalnız bırakmak istemiyordu.
"Birkan," dedim hafifçe gülümseyerek. "Dert etme. Ben artık küçük bir çocuk değilim. Birkaç gün kendi başımın çaresine bakabilirim."
Kaşlarını kaldırdı.
"Öyle mi? Geçen hafta kahvaltı diye sadece kahve içen kişi sen değil miydin?"
Gözlerimi devirdim.
"O bir istisnaydı."
"Tabii, tabii. Senin istisnaların nedense hep aç kalmanla sonuçlanıyor."
"Abartma. Gayet hayattayım."
"Buna şaşırıyorum zaten küçük cadı."
Gülmemek için kendimi zor tuttum. Ne kadar dalga geçse de bunu sevgisinden yaptığını biliyordum.
Kısa bir süre sonra hukuk fakültesinin önüne geldik. Arabadan inmeden önce çantamı aldım ve ona baktım.
"Kendine dikkat et. Bir de..."
Duraksadım. "Özletme kendini."
Yüzünde küçük bir gülümseme oluştu. "Özletmeyiz güzelim."
Kapıyı kapattıktan sonra birkaç adım ilerleyip el salladım. O da aynı şekilde karşılık verdi. Ardından aracına hız vererek uzaklaştı.
Yeni bir gün ve yeni bir üniversite günü başlamıştı. İçimde hoş bir heyecanla üniversitenin girişine doğru yürümeye başladım. Ceren'in benden önce gelmiş olmasını umuyordum. Onu gerçekten özlemiştim.
Dün derse katılmamıştı. Merak edip aradığımda biraz üşüttüğünü, ciddi bir durum olmadığını ve ertesi gün geleceğini söylemişti. Buna rağmen onu görememek bende bir eksiklik hissi yaratmıştı.
Ceren'le üniversitenin ilk yılında tanışmıştık. O dönemde sınıftaki herkese yabancı gözlerle bakıyor, kendimi tamamen yeni bir ortamın içinde hissediyordum. Yanıma gelip benimle ilk iletişim kuran kişi ise Ceren olmuştu. Belki de bu nedenle aramızdaki bağ kısa sürede bu kadar güçlü bir dostluğa dönüşmüştü.
Onunla tanıştıktan sonra üniversite hayatım benim için çok daha anlamlı ve keyifli bir hâl almıştı.
Hayattaki en büyük hedeflerimden biri adaletli ve başarılı bir avukat olmaktı. Eğitim hayatıma geç başlamış olabilirdim, ancak hiçbir zaman vazgeçmemiştim. Yıllardır hayalini kurduğum mesleğe ulaşabilmek için büyük bir kararlılıkla çalışıyordum.
Sınıf kapısından içeri girdiğimde gözlerim Ceren'i aradı. Orta sıralardan birine oturmuştu. Kahve saçları omuzlarından aşağı dökülüyor, solgun görünen beyaz teni yüzündeki yorgunluğu gizleyemiyordu. Kahve gözleri önündeki kitabın satırlarında dolaşıyordu.
Ona doğru yürüdüğüm sırada başını kaldırıp bana baktı. Beni görür görmez yüzüne sıcak bir tebessüm yerleşti.
"Günaydın Ceren." dedim.
Beni görünce ayağa kalktı. Birkaç adımda yanına ulaşıp birbirimize sarıldık.
"Günaydın Efsun." dedi.
Sesindeki sıcaklık insanın içini ısıtmaya yetiyordu. Birbirimizden ayrıldığımızda gözlerim yüzünde gezindi. Solgun görünümü gözümden kaçmamıştı.
"İyi misin, neyin var?" dedim. Sesimdeki endişeyi saklayamıyordum.
Gözlerini devirerek hafifçe güldü.
"Bir şey yok, sadece üşüttüm. Şimdi daha iyi hissediyorum."
Yanına otururken kaşlarımı çattım.
"Biraz daha dikkat et."
"Tamam, anne." dedi alaycı bir ifadeyle.
İkimiz de gülüdük
Ardından aklına bir şey gelmiş gibi gözleri parladı. "Bir hafta sonra kısa bir tatile giriyoruz. Beraber geçirelim mi? Üç yıldır arkadaşız ama hiç birbirimizin evine gitmedik. Doğru düzgün bir kız gecesi bile yapmadık. Sence de artık zamanı gelmedi mi?"
Haklıydı. Üç yıldır birbirimizi tanıyorduk ama genelde dışarıda buluşup bir kahve içiyor, biraz sohbet ettikten sonra evlerimize dönüyorduk. Daha fazla vakit geçirebilirdik.
"Öyle yaparız o zaman. Şimdiden tatili beklemeye başladım."
"Harika o zaman." dedi Ceren, yüzündeki gülümseme biraz daha büyürken.
"Siz ikiniz yine ne fısıldaşıyorsunuz?"
Sesin geldiği yöne döndüğümde Şeyma'yla göz göze geldim. Şımarık bir ailenin şımarık kızıydı. Her şeye burnunu sokmayı severdi. Üstelik bunu yaparken insanı çileden çıkarmayı da başarırdı. Birbirimizden hiç hoşlanmazdık. Geçmişte yaşanan birkaç tatsız olay da bunda etkili olmuştu.
"Bu seni hiç ilgilendirmez Şeymacığım."
Sesimdeki alayı anlamış olacak ki dudaklarına ukala bir gülümseme yerleştirdi. Siyah gözleri beni tepeden tırnağa süzdü. Tam bir şey söyleyecekti ki,
"Kendi işine bak Şeyma." dedi Ceren.
Sesindeki tahammülsüzlük açıkça hissediliyordu.
Tam o sırada hocanın sınıfa girmesiyle Şeyma yerine geçti. İçimden rahat bir nefes aldım. Sabah sabah onunla uğraşacak enerjim yoktu.
Hocanın sesi sınıfta yankılandı.
"Evet arkadaşlar..."
****
Ders bittiği için rahat bir nefes aldım. İki saatlik kesintisiz bir ders olmuştu. Gerçekten üniversite hayatı yorucuydu. Artık bıkkınlık hissi dört bir yanımı sarmıştı.
Hoca derse devam etseydi kendimi tutamayarak "Yeter." diye bağırabilirdim.
Evet, bunu gerçekten yapardım.
Ceren'le birlikte üniversitenin bahçe kapısından dışarı çıktık.
"İstersen seni de bırakabiliriz. Abim birazdan burada olur."
Ceren'in teklifine karşılık tebessüm ettim.
"İnce davetin için teşekkürler ama ben biraz yürümek istiyorum." dedim.
Biraz yürümek bana iyi gelirdi. Yorgundum ama arabaya binmek yerine yürümeyi tercih ederdim. Yürümeyi seven biriydim. Ayrıca biraz kitap bakınmayı da düşünüyordum. Kitap okumak benim için her zaman huzur veren bir şeydi.
"Peki, nasıl istersen."
Ardından bana yaklaşarak kollarını iki yana açtı. Hafifçe gülümseyerek ona sarıldım. Bugünkü dersimiz de bitmişti.
"Görüşürüz o zaman." dedim Benden ayrılarak tebessüm etti.
"Görüşürüz."
Dedikten sonra Ceren'in yanından ayrıldım. Hava bugün gerçekten çok güzeldi. Etrafımdaki insanların kahkahaları kulaklarımda yankılanıyordu.
Abim evde olmadığı için eve dönmek istemiyordum. Onsuz ev bana her zamankinden daha boş geliyordu.
Sahil kenarına kadar yürümüştüm. Düşüncelere dalmış bir şekilde dalgalı denizi izliyordum. Aniden duyduğum gök gürültüsüyle irkildim. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktığımda yüzüme düşen ilk yağmur damlasıyla dudaklarıma yayılan gülümsemeyi engelleyemedim.
Yağmuru çok severdim. Hatta evdeyken sırf ıslanmak için bahçeye çıkar, dakikalarca yağmurun altında dururdum. Tabii Birkan bu durumdan hiç hoşlanmazdı. Balkonda durup bana seslenir, içeri girmem için elinden geleni yapardı.
Yüzüme ardı ardına düşen yağmur damlaları kendime gelmemi sağladı. Bu hiç iyi olmamıştı. Şimdi ıslanmak gibi bir niyetim yoktu. Daha kendime kitap alacaktım ve yanımda şemsiye de getirmemiştim. Çünkü sabah hava günlük güneşlikti. Bazen hava şartları insanın bütün planlarını bir anda suya düşürebiliyordu.
Islanmamak için koşar adımlarla yakınlarda bir mekâna girmeyi düşündüm. Şiddetlenen yağmurla birlikte daha hızlı koşmaya başladım. Etrafımdaki insanların da benden farkı yoktu. Aniden bastıran yağmur hepimize sürpriz olmuştu.
Kendimi hızlıca bir kafenin içine attım.
Pencere kenarında duran masalardan birine doğru yürüdüm. Sandalyeyi çekip oturduğum anda bir garson yanıma geldi.
"Hoş geldiniz efendim." dedi ve önüme menüyü bıraktı.
"Hoş bulduk."
Menüyü açıp baktım ama aslında bakmama gerek yoktu. Ne istediğimi biliyordum.
"Bir tane kahve alabilir miyim?"
"Tabii efendim."
Dedikten sonra hızlı adımlarla yanımdan ayrıldı.
Garsonun gitmesiyle yine düşüncelerime daldım. Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Cama vuran yağmur damlaları aşağı doğru süzülerek iz bırakıyordu. Kafenin içindeki sıcaklık ve dışarıdaki yağmur garip bir huzur veriyordu.
Aklıma Birkan'ı aramak geldiğinde telefonumu çıkardım. Numaramı seçip arama tuşuna bastım. Telefon ikinci çalışta açıldığında derin bir nefes aldım.
"Efendim güzelim?"
Neşe dolu sesi kulaklarıma ulaştığında yüzümde küçük bir gülümseme oluştu.
"Ne yapıyorsun?" dedim.
"Timle hazırlanıyorduk. Birazdan çıkacağız. Bu arada görevdeyken yanımda telefon olmadığını unutma. Bu yüzden aradığında endişelenme tamam mı?"
"Tamam ama bunu biliyorum zaten. Göreve gittiğinde telefon yok."
Telefonun ucundan gelen gür kahkahasını duydum.
"Ciddi misin? Her seferinde görevden geldiğimde defalarca aradığını görüyorum. Her defasında göreve giderken hatırlatmama rağmen yine arıyorsun."
"Ne yapayım? Benim suçum ne? Merak ediyorum ve kendimi hep seni ararken buluyorum."
Onun da benden gitmesinden korktuğum için istemsizce her seferinde aynı şeyi yapıyordum. Bana defalarca hatırlatmasına rağmen Birkan görevden dönene kadar kendimi durduramıyordum.
Sıkıntılı bir nefes verdi.
"Bir şey yapma. Sadece yanımda ol yeter güzelim. Şimdi kapatmalıyım."
"Tamam, kendine dikkat et olur mu?"
"Merak etme, abin kolay kolay ölmez."
Dediği anda zar zor yutkundum. Kaşlarımı çatarak, sanki beni görebilecekmiş gibi, sertçe elimi masaya vurdum. Etrafımdaki meraklı bakışlar üzerime çevrildi ama umursamadım.
"Deme öyle."
"Özür dilerim güzellik. Görüşmek üzere."
Ben daha bir şey söylemeden telefonu kapattı. Homurdanarak telefonu çantama koydum.
O sırada garson gelip kahvemi önüme bıraktı.
"Başka bir şey ister misiniz?"
"Hayır, teşekkürler." dedim.
"Rica ederim, afiyet olsun."
Yüzüme küçük bir gülümseme yerleştirerek başımı hafifçe eğdim. Garson yanımdan ayrıldığında yağmurun dinmesini beklerken biraz ders çalışmaya karar verdim.
Kalın kitabımı çantamdan çıkarıp masaya bıraktım. Kahvemden küçük bir yudum alarak kitabımı açtım. Okurken bazı yerlerin altını çiziyordum. Yağmur sesi ve kahve kokusuyla çalışmak gerçekten güzel hissettiriyordu.
Bir süre sonra yağmurun dindiğini görünce eşyalarımı toparladım. Masaya hesabı bıraktıktan sonra kafeden ayrıldım.
Yağmura tekrar yakalanmamak için hızlı adımlarla yürüyordum. En yakın kitapçıya gitmeye karar verdim. Kitapçıya girdiğimde listemde olan bazı kitapları aldım. Genelde Birkan'la geldiğimde daha fazla kitap alırdım ama bu sefer yalnızdım ve arabayla gelmemiştim. Bu yüzden iki kitapla yetinmek zorunda kaldım.
Kitapçıdan çıktığımda sokaklar sessizliğe bürünmüştü.
Etrafta pek fazla insan yoktu. Herkes yağmur yüzünden ya evlerine dönmüş ya da yakındaki mekânlara sığınmıştı.
Biraz yürüdükten sonra içimi kötü bir his kapladı. Derin nefesler alarak elimi kalbimin üzerine koydum. Korku bütün bedenimi ele geçiriyordu.
"Sakin ol Efsun. O burada değil. Sadece onu?düşündüğün için böyle hissediyorsun."
Kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Onun burada olma ihtimali bile korkunçtu.
"Yıllardır ortada yok. Bu sadece bir his."
Hızlı adımlarla yürümeye başladım. Ara sokaklardan birine girdim. Artık sadece bu günün bitmesini istiyordum. Eve gitmek için adımlarımı hızlandırdım.
Arkamdan gelen ayak sesleriyle yutkundum. Sakin olmalıydım. O burada değildi. Sadece sokaktan geçen biriydi.
Durup kendime nefes alma fırsatı verdim. Arkamdaki sesler kesilince etrafıma göz gezdirdim. O anki korkuyla nereye geldiğimi bile fark etmeden eski bir ara sokağa girmiştim.
Burası pek yaşam belirtisi olmayan, yıkık dökük evlerle dolu bir yerdi. Hava kararmıştı. Sokak lambalarının altında çiseleyen yağmuru görebiliyordum.
Derin bir nefes aldım.
"Arkamda kimse yok."
Arkamı dönmeye cesaret edemiyordum. Sokağın ortasında öylece durmuş, ne yapacağımı düşünüyordum.
Buraya daha önce hiç gelmemiştim. İleride karanlık ve ürkütücü görünen bir orman vardı. Telaşla nereye gittiğimi bilmeden yürümüş, galiba şehrin dışına çıkmıştım.
nerede olduğumu bilmiyordum.
Sakin kalmalıydım.
Geçmiş geçmişte kalmıştı. Artık yeni bir hayatım vardı, değil mi?
Arkamda bir kıpırtı hissedince gerildim. Kalbim delice atıyordu.
Boş sokakta yankılanan boğuk bir erkek sesi duydum.
"Evet efendim, kız tam karşımda duruyor."
Dediği anda refleksle arkamı döndüm.
On beş adım kadar uzağımda takım elbiseli bir adam duruyordu. Geniş omuzları ve tehlikeli yüzündeki derin bıçak yarası dikkatimi çekti. Gecenin karanlığını andıran gözleri beni baştan aşağı süzüyordu.
Kendime gelir gelmez hızla koşmaya başladım. Arkadan gelen adamın da koşmaya başladığını duyabiliyordum. Gücümün yettiği kadar daha hızlı koşmaya çalıştım.
Tam önümden bir araba ani bir şekilde önüme çıktı ve birkaç adım ötemde durdu. Ne olduğunu anlayamadan yönümü değiştirdim ve ormanın olduğu tarafa doğru koşmaya başladım.
"Benden kaçamazsın Efsun. Senin kaderin benim."
Onun iğrenç sesini yıllar sonra yeniden duyunca kalbim sıkıştı. Gözlerime dolan yaşları durduramadım.
Belimde hissettiğim acıyla inleyerek yere düştüm. Karnıma doğru sıcak bir sıvı yayıldığını hissettim.
Kahretsin.
Vurulmuştum.
Silahlarına susturucu takmışlardı. Elimi yarama bastırdığımda akan kan avucumu kırmızıya boyadı.
Dikkatlice ayağa kalkmaya çalıştım ve kendimi zorlayarak ormanın içine doğru ilerledim.
Bu gece olmazdı.
Bu gece ölemezdim.
Daha hayallerim vardı. Anneme verdiğim bir söz vardı. O sözü yerine getirene kadar ölmeye niyetim yoktu.
Nefes nefese ormanın içinde nereye gittiğimi bilmeden koşuyordum. Yaralı olduğum için her adım daha da zorlaşıyordu.
Bir ağaca elimi yaslayıp öne doğru eğildim. Nefesimi düzene sokmaya çalışıyordum.
Arkamdan gelen seslerle kendimi tekrar zorladım ve koşmaya devam ettim.
Yağmur hafifçe yağıyor, soğuk rüzgâr yüzüme çarpıyordu.
Ayağım bir şeye takılıp sendelediğimde neye takıldığımı görmek için arkama baktım.
Gördüğüm şeyle olduğum yerde donup kaldım.
Başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibiydi. Zangır zangır titriyordum.
Yerde parçalanmış bir beden yatıyordu.
Nasıl bir şeyin içine düştüğümü bilmiyordum. Burada ne olduğunu bile anlamlandıramıyordum.
Tam çığlık atacaktım ki ağzımın üzerine bir el kapandı.
Diğer el beni belimden tutarak geriye doğru çekti. Sırtım ağaca yaslandı.
Şu an önümde biri duruyordu.
Bir eli dudaklarımı kapatıyordu, diğer eli belimdeydi. Sıcak nefesi yüzüme çarpıyordu.
Nefesim kesilmişti. Korkudan kafamı kaldırıp beni tutan kişinin kim olduğuna bakmaya cesaret edemiyordum.
Katil.
Evet, yerde yatan adamı bu kişi öldürmüştü, değil mi?
Elimi kaldırıp göğsünden itmeye çalıştım ama hiçbir işe yaramadı. Onun güçlü bedeni karşısında benim zayıf bedenim savunmasız kalıyordu.
Çırpınmaya başladığımda beni daha sıkı tuttu.
"Rahat dur." Metalik ve soğuk sesiyle beni uyardığında olduğum yerde donup kaldım.
"Ha şöyle."
Başımı kaldırıp ona baktığımda ela gözleriyle karşılaştım.
Kahve saçları dağılmıştı. Yağmurdan dolayı birkaç tutam saç alnına yapışmıştı. Sert yüz hatları ve soğuk bakışları insanı korkutmaya yetiyordu.
Kendimi zorlamaya çalıştım ama bedenim gitgide ağırlaşıyordu. Bilincimi yavaş yavaş kaybediyordum.
.
"Yıllar sonra geri geldi." Ağzımdan bir fısıltı gibi çıkmıştı
Adamın arkasından bir ses duyuldu. "Abi, her şeyi hallettik."
Duyduğum son sözler bunlardı.
Karşımda duran adamın sadece hareket eden dudaklarını görebiliyordum. Sesler yavaş yavaş uzaklaştı.
Daha fazla dayanamayarak kendimi karanlığa bıraktım.
Bölüm etkileşimi
