8. bölüm · YILLARIN SESSİZLİĞİ
BÖLÜM 6: SIRÇA SARAYLAR
Ertesi sabah, sağlık ocağının kapısını açtığımda yüzümde engelleyemediğim bir tebessüm vardı. Gece o tozlu odada, bir kuşun kanadında birleşen ellerimiz ve Bahadır’ın o mühürlü dünyasından sızan yumuşak kelimeler, zihnimde dönüp duruyordu. Ancak bu köyde hiçbir sır, sabah ezanıyla beraber yola düşen kadınların radarına takılmadan kalamazdı. Daha ilk çayı bardağa doldurmamıştım ki, kapı bir hışımla açıldı. Gelen, köyün haberleşme ağı ve resmi olmayan muhtarı Hatice ablaydı. Elinde bir kase taze yoğurtla içeri girdi ama gözleri doğrudan benim üzerimde büyük bir titizlikle keşfe çıktı.
"Aman da aman!" dedi, yoğurdu masaya tak diye bırakırken. "Bizim Deniz Kızı’nın yüzünde bugün başka bir güneş açmış. Hayırdır kız Sezen, bu parıltı İstanbul’dan mı geldi, yoksa okulun bahçesindeki o eski hırkadan mı?" Boğazıma kaçan çay yüzünden öksürmeye başladım. "Hatice abla, ne alakası var? Dün bir kuşun kanadını sardık, onun huzuru var üzerimde." Hatice abla ellerini beline koydu, o meşhur ben yer miyim? bakışını attı. "He ya, kuşun kanadı. O kuşun kanadı iyileşince bizim hoca da uçmaya başlamış galiba. Sabah gördüm onu, okulun önünde kendi kendine gülüyordu. Kırk yılın başı o gri hırkasının düğmelerini doğru iliklemiş, dirseğindeki o dikiş de gümüş gibi parlıyor. Kim dikti onu öyle ince ince?"
"Ben diktim Hatice abla, sökülmüştü, doktorluk görevimi yaptım," dedim, kendimi savunmaya çalışarak ama yanaklarımın alev aldığını hissediyordum. "Doktorluk göreviymiş." Hatice abla yanıma yaklaştı, sesini fısıltıya düşürdü. "Bak Sezen, bizim hoca zordur, aksidir, kelimeleri dikenlidir ama özü altındır. Bunca yıl burada bir başına, o kitapların içinde tozlandı durdu. Şimdi görüyorum ki, biri gelmiş o kitapların tozunu almış, sayfalarını havalandırmış."
"Abla biz sadece..."
"Sadece falan deme bana! Köyün ağzı torba değil ki büzesin. Herkes diyor ki; 'Hoca ile Doktor Hanım dün gece okulda sabahlamışlar.' Tabii biz biliyoruz, kuşun hatırına. Ama o kuşun yuvası neresi, onu merak ederiz." Hatice abla tam o sırada pencereden dışarı bakıp sinsice gülümsedi. "Bak hele, habercisi de geliyor!"
Dışarı baktığımda Bahadır'ın, elinde küçük bir kağıt parçası ve her zamanki o vakur ama bu sabah sanki biraz daha hafiflemiş adımlarıyla sağlık ocağına doğru geldiğini gördüm.
"Ben kaçayım," dedi Hatice abla kapıya yönelirken. "Ama unutma Sezen, bahar gelince toprak kabarır, saklanamaz. Senin o dünyan bu dağların aşkına dayanır mı bilmem ama, o adamın hırkasını diktiysen, kalbini de hazırlayacaksın!" Hatice abla kapıda Bahadır ile çarpışır gibi oldu. "Kolay gelsin hoca!" dedi imalı bir sesle. "Doktor Hanım da tam kuşları düşünüyordu!" Bahadır içeri girdiğinde yüzünde o hafif şaşkın ama gıcık ifadesi yine yerindeydi. "Bu Hatice ablanın neşesi sabah sabah hayra alamet mi Doktor Hanım? Yoksa yine benim hırkamın dedikodusunu mu yapıyordunuz?"
"Hırkanızın değil," dedim, önlüğümün ceplerini düzeltip ciddiyetimi takınmaya çalışarak. "Sizin o mühürlü sayfalarınızın köyde ne kadar merak edildiğini konuşuyorduk." Bahadır yaklaştı, elindeki o küçük notu masaya bıraktı. Bu seferki notta şiir yoktu, sadece bir yer tarifi vardı. "Toprak kabardı Doktor Hanım. Hatice abla haklı, bahar saklanamaz. Eğer cesaretiniz varsa, bugün okul çıkışı o kuşu gerçekten özgür bırakalım. Tabii dezenfektanlarınız buna izin verirse."
Gülümsedim. "Dezenfektanlarımı sağlık ocağında bırakalı çok oldu Bahadır Bey. Toprağa karışmaya hazırım."
Bahadır kapıdan çıkarken arkasından baktım. Hatice ablanın o görücü baskını aslında içimdeki o son korkuyu da silip atmıştı. Artık mesele sadece bir kuşun kanadı ya da bir hırkanın söküğü değildi. Mesele, bu dağların ortasında birbirini bulan iki yaralı ruhun, birlikte iyileşme hikayesiydi.
Hatice ablanın imalı gülüşü hala kulaklarımda çınlıyordu. Gerçekten de bahar, sadece toprağın altındaki tohumları değil, bizim o hiçbir şey olmuyor gibi davranan inatçı hallerimizi de kabartmıştı.
Akşamüzeri, tarif ettiği o sarp yamaçtaki küçük düzlüğe vardığımda rüzgar, dağların serinliğini vadiye taşıyordu. Bahadır, elinde dün gece kanadını sardığımız o küçük kuşun içinde olduğu bir kutuyla beni bekliyordu. Yanına yaklaştığımda, bakışlarını ufka dikmişti.
"Gecikmediniz," dedi, her zamanki o mesafeli ama artık içine nezaket sızmış sesiyle. "İstanbul’un o dakik doktoru, dağların saatine uyum sağlamaya başlamış."
"Belki de dağlar beni kendine uydurmuştur," dedim, kutunun içindeki minik hareketliliğe bakarak. "Nasılsın? Yani o nasıl?"
"O iyi. Kanadı artık sadece bir hatıra taşıyor, acı değil," dedi. Kutunun kapağını usulca araladı. "Bakın Sezen Hanım, özgürlük bazen sadece bir kapının aralanmasına bakar. Ama o kapıdan çıkacak cesareti bulmak, asıl mesele odur." Kuşu avucuna aldı. O kadar küçüktü ki, Bahadır’ın o devasa ellerinde bir tüy yumağı gibi duruyordu. Bana döndü ve ellerini biraz bana doğru uzattı. "Birlikte bırakalım mı? Sonuçta dikişi atan sendin, canı tutan benim."
Ellerimi ellerinin altına yerleştirdim. Parmaklarımız birbirine değdiğinde, dağların soğuğuna inat, avuçlarımızdan kalbime doğru akan bir sıcaklık hissettim. O an dünya durdu. Hatice ablanın şakaları, İstanbul’daki o soğuk hastane koridorları, Bahadır’ın o aşılmaz şiir duvarları. Hepsi o minik kuşun kalbinin hızlı atışında eriyip gitti.
"Hazır mısınız?" diye fısıldadı. Sesindeki o derin tını, bir şiirin en güzel mısrası gibiydi. "Hazırım," dedim.
Ellerimizi aynı anda gökyüzüne doğru açtık. Kuş, bir an tereddüt etti, sanki o güvenli ellerden ayrılmak istemiyor gibiydi. Sonra birden kanatlarını çırptı ve vadinin derinliklerine, o sonsuz maviye doğru süzüldü. İkimiz de başımızı kaldırmış, o küçük noktanın gözden kayboluşunu izliyorduk.
"Uçtu," diye mırıldandım, içimde tarif edilemez bir ferahlıkla.
"Uçtu," dedi Bahadır. Ama bakışlarını kuştan çekip bana çevirdiğinde, gözlerindeki o mühürlü ifadenin tamamen dağıldığını gördüm. "Bazen birini iyileştirmek, aslında kendi içindeki o kırık kanadı fark etmektir Sezen Hanım. Sen buraya sadece doktorluk yapmaya gelmedin; sen, bu dağların pasını silmeye geldin." Hafifçe gülümsedim. "Siz de sadece öğretmenlik yapmıyorsunuz Bahadır Bey. Siz, bu dağların dili olmaya çalışıyorsunuz. Ama bazen o dil, sadece susarak da çok şey anlatıyor." Bahadır, ceketinin cebinden dün geceki o notu çıkardı. Üzerinde sadece "Kaldığın için..." yazan o kağıdı. "Bu notu sana vermiştim ama aslında kendime yazmıştım," dedi usulca. "Çünkü sen kalmasaydın, ben bu baharın gerçekten geleceğine asla inanmayacaktım."
Güneş, karlı zirvelerin arkasında turuncu bir iz bırakarak batarken, o yamaçta öylece yan yana durduk. Artık o gıcık, alaycı didişmelerin arkasına saklanmamıza gerek yoktu. Aradaki o doktor titizliği ile şairane mesafe, bir kuşun kanadında birleşip sonsuzluğa uçmuştu. Yamaçta asılı kalan o eşsiz sessizliği yine Bahadır’ın o kendine has, hafif iğneleyici ama artık içinde saklayamadığı bir hayranlığı barındıran sesi böldü.
"Eee Doktor Hanım," dedi, ellerini tekrar hırkasının cebine sokarak. "Kuşu uçurduk. Şimdi dünyanıza dönüp ellerinizi on kez yıkayacak mısınız, yoksa bu akşamın tadını çıkaracak kadar kirlenmeye devam mı edeceksiniz?" Gülümseyerek ona döndüm. "Sanırım o on kez yıkama aşamasını çoktan geçtim Bahadır Bey. Zira üzerimdeki bu çamur lekeleri, İstanbul’daki en pahalı elbiselerimden daha kıymetli gelmeye başladı gözüme."
"Güzel," dedi, gözlerini kısarak vadinin karşı yakasını işaret etti. "Çünkü bu dağların akşamı, sizin ameliyathanelerin o soğuk ışıklarına benzemez. Burada karanlık çöktüğünde sadece yıldızlar konuşur. Ve eğer şanslıysanız, o yıldızlar size en büyük sırlarını fısıldar."
Birlikte, okulun yolunu tutan dar patikadan aşağıya doğru yürümeye başladık. Adımlarımız, toprağın yumuşak dokusunda ritmik bir ses çıkarıyordu. Bahadır, her zamanki o dik duruşuyla yanımda yürürken, aramızdaki mesafe artık bir engel değil, paylaşılan bir alan gibiydi.
"Biliyor musunuz," dedim usulca. "Hatice abla bu sabah sadece görücü baskını yapmadı. Bana bir şey söyledi; 'Bahar gelince toprak kabarır, saklanamaz' dedi." Bahadır duraksadı. Patikanın kenarındaki yaşlı bir ardıç ağacına yaslandı ve bana baktı. "Hatice abla bazen bir filozoftan daha doğru konuşur. Toprak kabardı Sezen. Ama asıl mesele, o toprağın altından ne çıkacağı. Kimisi diken verir, kimisi çiçek. Senin toprağın ne vermeye hazırlanıyor?" Ona bir adım daha yaklaştım. Aramızda sadece bahar rüzgarının serinliği kalmıştı. "Benim toprağım uzun zamandır donmuştu Bahadır. Ama bir adam geldi, o donmuş toprağa bir şiir bıraktı, bir hırka söküğüyle kapımı çaldı ve sonra birlikte bir kuşun kanadını sardık. Sanırım o toprak artık çiçek açmaya hazır."
Bahadır’ın bakışlarındaki o mühürlü ifade ilk kez tamamen çözüldü. Elini yavaşça uzattı, parmak uçlarıyla yüzüme düşen bir saç telini kulağımın arkasına itti. Dokunuşu bir şairin mısrası kadar derindi. "O zaman dikkat et," dedi fısıltıyla. "Çünkü bu dağlarda bir kez çiçek açtın mı, köklerin bu toprağa öyle bir tutunur ki, bir daha hiçbir fırtına seni söküp atamaz."
O gece sağlık ocağına döndüğümde, aynadaki yansımama baktım. Yanaklarımda dağ rüzgarının kızıllığı, gözlerimde ise Bahadır’ın o çözülen bakışlarının ışıltısı vardı. Masamın üzerinde duran o kurumuş mor çiçeğe dokundum. Yorgun olduğum için sandalyeden kalkıp yatağıma geçtim. Kardeşimi merak ettim. Ne kadar arasam cevap vermiyor, sonrasında dönmüyordu bile.
Ertesi sabah günün ilk ışıklarıyla sağlık ocağının önünde oturup, elime bir bardak çay aldım. Havanın serinliğinden dolayı odama dönüp üzerime atacak bir şey aradım. Bulduğum şal çok iş görmesede üzerime atıp tekrardan sağlık ocağının önüne çıktım. Ben çayımı yudumlarken Münevver teyze geldi.
"Kızım hatırladın mı beni? Geçen gelmiştim tansiyon için," dedi yanıma otururken. "Tabii ki de hatırladım Teyze. Tansiyonunu ölçmek için mi geldin?"
"Evet kızım bilirsin aletim yok. Gerçi yapan da yok amma çok şükür sen varsın," dedi ellerini elimin üstüne koyarak. "Teşekkür ederim teyzem. İstediğin, zaman gel ben ölçerim," dedim diğer elimi onun elinin üstüne koyarak.
Münevver teyzenin tansiyonunu ölçtükten sonra ona bir sorun olmadığını söyledim. "Teyze, tansiyonun normal çıktı. Yüksek veya düşük çıkmadı," dedim gülümseyerek. "Sağ olasın kızım. Hadi kal sağlıcakla ben gideyim. Allah'a emanet ol."
"Sen de Teyze."
Münevver teyze gittikten sonra, sağlık ocağına girdim. Kahvaltı etmediğim için midem feryadı figan ediyordu. Kendime bir şeyler hazırlayıp yemeye başladım. Kahvaltıyı bitirince toplayıp, tekrardan masama döndüm. Gün sakin ilerliyordu. Ancak öğlene doğru köyün girişinde beliren o tozlu ama lüks, siyah arazi aracı, vadinin tüm huzurunu bir bıçak gibi kesti.
Araç sağlık ocağının önünde durduğunda içinden inen kişi, İstanbul’daki hastaneden meslektaşım, eski hayatımın en parlak figürlerinden biri olan Selim’di. Üzerindeki kusursuz kesim kaşmir palto ve parlatılmış ayakkabıları, buradaki çamurun ortasında bir uzaylı gibi duruyordu.
"Sezen! İnanamıyorum, gerçekten bu harabede mi yaşıyorsun?" dedi Selim, etrafına tiksintiyle bakarak.
O sırada okulun kapısında çocukları çıkaran Bahadır’ı gördüm. Elinde o yıpranmış kitabı, üzerinde dirseğini dün diktiğim o hırkasıyla öylece duruyordu. Bakışları önce Selim’in parlayan arabasına, sonra Selim’in bana doğru uzattığı ellerine takıldı. O an Bahadır’ın yüzündeki o yumuşak bahar havasının yerini, saniyeler içinde karakışın o dondurucu ayazına bıraktığını hissettim.
"Selim? Senin burada ne işin var?" dedim, sesimdeki şaşkınlığı gizleyemeyerek. "Seni almaya geldim. Hocamızın sabrı tükendi, o kadro sonsuza kadar açık kalmayacak. Hadi, topla eşyalarını, bu kötü rüyayı bitirelim," dedi Selim, sanki ben bir esirmişim gibi koluma girerek.
Tam o sırada Bahadır ağır adımlarla yanımıza geldi. Adımları yere öyle bir basıyordu ki, sanki bu dağların sahibi benim der gibiydi. Gözlerinde o eski, gıcık ama bu kez çok daha keskin olan o ifade vardı.
"Bir sorun mu var Sezen?" dedi Bahadır. Sezen ismini Selim’in gözlerinin içine bakarak, üzerine basa basa söylemişti.
Selim, Bahadır’ı tepeden tırnağa süzdü. "Siz herhalde buranın görevlisisiniz? Ben Doktor Selim, Sezen’in İstanbul’dan iş arkadaşı ve yakınıyım." Bahadır hafifçe gülümsedi ama bu bir gülümseme değil, bir savaş ilanıydı. "Ben de Bahadır. Sezen’in buradaki her şeyiyim diyebiliriz. Mesela, geçen gün birlikte tohum ektik, dün gece bir can kurtardık. Sizin o şık pabuçlarınız bu çamura pek alışık değil gibi, Selim Bey."
"Bahadır, Selim sadece ziyaret için gelmiş," diye araya girmeye çalıştım ama Bahadır çoktan o dağlı moduna girmişti. "Ziyaret için gelenler misafirperverlik görür," dedi Bahadır, sesini iyice alçaltarak. "Ama kaçırmaya gelenler, bu dağların sertliğini görür. Değil mi Doktor Hanım? Pardon, Sezen..." Selim alaycı bir tavırla, "Sezen, bu adam ne saçmalıyor? Hadi, bin arabaya, akşam yemeğini Van’da düzgün bir yerde yeriz, sonra da havaalanına geçeriz," dedi.
Bahadır bir adım daha yaklaştı. Aramızdaki o birkaç santimlik mesafe, İstanbul ile Hakkari arasındaki o uçurum kadar derindi. Bahadır, Selim’e değil, doğrudan benim gözlerime baktı. Bakışlarında ilk kez o kadar çıplak bir korku gördüm. "Gitmeni bekliyorlar Sezen," dedi, sesi titrer gibi oldu ama hemen toparladı. "Sırça saraylar seni çağırıyor. Buradaki dumanlı sobalar, sökük hırkalar ve benim gibi aksi adamlar, senin o dünyana ağır gelir, öyle değil mi?"
Bu bir sorudan ziyade, bir meydan okumaydı. Bahadır, o kıskançlığın verdiği hırçınlıkla aslında benden bir seçim yapmamı istiyordu.
Selim kolumu hafifçe çekiştirdiğinde, Bahadır’ın o dikilen omuzlarının altındaki incinmişliği fark ettim. O, gitmemden değil, onun dünyasının benim için yetersiz kalmasından korkuyordu.
"Selim," dedim, kolumu yavaşça çekerek. "Ben hiçbir yere gelmiyorum. Benim hastalarım burada, benim tohumlarım burada.Ve benim henüz bitmemiş bir şiirim var burada."
Bahadır’ın gözlerindeki o karanlık, bir anda güneş açmış bir vadi gibi aydınlandı. Selim şaşkınlıkla bakarken, Bahadır elindeki o eski kitabı Selim’in göğsüne hafifçe vurdu.
"Duydunuz Selim bey. Şiir daha bitmemiş. Ve bu dağlarda yarım kalan şiiri tamamlamadan kimse hiçbir yere gidemez. Şimdi o parlak arabanızı bu tozlu yoldan geri çevirin, yoksa tekerlekleriniz bu toprağı pek sevmez."
Selim öfkeyle arabasına binip tozu dumana katarak uzaklaşırken, Bahadır ile yolun ortasında baş başa kaldık. Bahadır hala o sert duruşunu bozmamıştı ama nefes alışverişi o kadar hızlıydı ki, kalbinin yerinden çıkacağını görebiliyordum.
"Çok gıcıksınız Bahadır Bey," dedim, gülümsememi saklamayarak. "Kıskançlık size hiç yakışmıyor."
"Kıskançlık mı?" dedi, o meşhur savunma duvarını hemen örerek. "Ben sadece böyle insanların bu köyün havasını bozmasından hoşlanmıyorum. Ayrıca, o adamın hırkası bile yoktu. Kim bilir ne kadar sıkıcı biridir."
"Evet," dedim ona doğru bir adım atarak. "Hırkası yoktu. Ama dikişini dikecek bir doktoru da yoktu." Bahadır durdu, yüzündeki o sert ifade tamamen eridi. "Gitmedin," dedi fısıltıyla. "Gitmedim," dedim. "Çünkü mühürlü sayfaların henüz ilk satırındayız. Ve ben, o sayfaların sonunu görmeden hiçbir yere gitmeye niyetli değilim."
Bahadır, kurduğum bu son cümleden sonra bir anlığına soluksuz kaldı. Dağların o meşhur, insanı sağır eden sessizliği aramıza çöktü ama bu sefer o sessizlik bizi ayırmıyor, aksine birbirimize daha çok kenetliyordu. Bakışlarındaki o hırçın deniz durulmuş, yerini şaşkınlık ve adını koyamadığım derin bir minnet duygusuna bırakmıştı.
“Gidip gitmemen senin tercihin Doktor Hanım,” dedi, sesi hala biraz pürüzlüydü ama o sertliğini kaybetmişti. “Ama bil ki, o arabanın gidişini izlerken aslında senin gidişini izlediğimi sanmıştım. Bazı hikayelerin sonu daha başlamadan yazılır sanıyordum.”
“Siz şairsiniz Bahadır Bey,” dedim ona doğru bir adım daha atarak. “Hikayelerin sonunu kalem değil, yaşanmışlıklar yazar. Ayrıca, o lüks deri koltuklarda oturmaktansa, bu tozlu patikada seninle yürümeyi tercih edeceğimi hala anlayamadıysan, senin o meşhur gözlemlerine şüpheyle bakarım.” Bahadır hafifçe gülümsedi. O gıcık ama insanın içini ısıtan gülümsemesi geri gelmişti. “Gözlemlerim keskindir ama konu sen olunca sanırım bu dağların rüzgarı pusulamı bozuyor,” dedi. Sonra duraksadı, hırkasının dirseğindeki o dikişe parmak uçlarıyla dokundu. “Sahi, Selim Bey’in hırkası yoktu ama belki senin için çok daha parlak bir gelecek vaat ediyordu.”
“Benim geleceğim, birinin kanadını sardığımda aldığım o nefeste saklı. Ya da bir hırkayı onardığımda,” dedim gözlerinin tam içine bakarak.
Bahadır, çevresine bir göz attı. Köylüler uzaktan bize merakla bakıyordu. Hatice abla kapısının önünde elinde süpürgeyle adeta bizi dikizliyordu. Bahadır bir an için o eski mesafeli öğretmen duruşuna bürünmeye çalıştı ama artık çok geçti. Gardı düşmüştü bir kere.
“O zaman madem gitmiyorsun,” dedi sesini biraz toparlayarak. “Akşama o mühürlü sayfalar için bir şeyler yapmamız lazım. Okulun deposunu revire çevirmekten bahsetmiştin. Eğer ki ellerin tozlanmaya razıysa, odayı temizlemeye başlayalım. Ama uyarayım, oranın tozu senin hastanelerine benzemez, bin yıllıktır.”
“Ben o bin yıllık tozun içinde ne hazineler saklıdır çoktan merak etmeye başladım bile,” dedim heyecanla.
Birlikte okulun içine girdik. O tozlu, küçük depo odasının kapısına geldiğimizde Bahadır cebinden eski, ağır bir anahtar çıkardı. Kilidi çevirirken eli bir an duraksadı. Sanki o kapının ardında sadece toz değil, kendinden bile sakladığı bir parçası varmış gibiydi. Kapı gıcırdayarak açıldı. İçerisi eski kitaplar, kırık dökük sıralar ve sandıklarla doluydu. Pencereden sızan akşamüstü güneşi, havada uçuşan toz zerrelerini altın sarısına boyuyordu. Bahadır köşedeki bir sandığı işaret etti.
“İşte burası. Benim bu dağlara sığınırken yanımda getirdiğim her şey bu odada. Ve şimdi sen, burayı dağıtmaya geldin.”
“Dağıtmaya değil,” dedim içeri girip raflardaki tozlara parmağımı sürerek. “Burayı yeniden yaşatmaya geldim Bahadır Bey. Tıpkı o kuşun kanadını yaşattığımız gibi.”
İşe koyulduk. O kitapları taşıyor, ben tozları alıyor, o kırık sıraları kenara çekiyor, ben yerleri süpürüyordum. Atışmalarımız bu sefer daha yumuşaktı. Sanki her toz kalktığında, aramızdaki o görünmez engeller de biraz daha dağılıyordu.
Bir ara Bahadır ağır bir sandığı çekerken hırkasının önü açıldı ve boynundaki o gümüş zincirin ucundaki eski bir anahtar kolye ucu belirdi. Dikkatimi çektiğini fark edince kolyesini hemen hırkasının içine sakladı ama bakışlarındaki o hüzünlü parıltı kaçmadı benden.
“Herkesin bir odası, her odanın da bir anahtarı vardır Bahadır Bey,” dedim usulca. “Sizin anahtarınız sadece boynunuzda mı, yoksa kalbinizde mi?” Durdu. Elindeki eski haritayı masanın üzerine bıraktı. “Benim anahtarım çoktan kırıldı Sezen Hanım. Ama siz o kırık anahtarı onaracakmış gibi bakıyorsunuz ya, işte o zaman bu dağlar bile sessizliğe bürünüyor.”
O gece odayı temizleyip bitirdiğimizde, her yer yorgunluktan sızlıyordu ama içimizde o ilk kez paylaşılan ortak emeğin huzuru vardı. Bahadır bana kapıya kadar eşlik etti. Tam ayrılacakken, bana dönüp fısıldadı:
“Selim gitmiş olabilir fakat yarın başka Selimler de gelebilir. Ben her zaman bu kadar cesur olamayabilirim Sezen Hanım.”
"Başka Selimler gelmeyecek. Çünkü ben artık o dilsiz İstanbul’da değil, sizin şiirlerinizin ortasında yaşıyorum. Ve bilin ki Bahadır Bey, bir doktor başladığı işi asla yarım bırakmaz.”
Arkama bile bakmadan, okuldan uzaklaşıp sağlık ocağına vardım. Yüzümde beliren o gülümsemeyi durduramıyordum.
Yatağıma geçtiğimde, yorgunluktan her yerim ağrıyordu. Defterime bir kaç şey yazdım:
“Bugün sadece bir odayı temizlemedik. Bahadır’ın kalbine giden o tozlu yolu da araladık. O, anahtarının kırık olduğunu söylüyor. Ama bilmiyor ki, bazen kapıları açmak için anahtara değil, sadece o kapıyı çalacak bir cesarete ihtiyaç vardır.”
