2. bölüm / 2
Yıldızların Koruyucuları: Cinco GeçidiBÖLÜM 2: JENNIFER
Bölümler 2Şu an: BÖLÜM 2: JENNIFER
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
YENİ HAYATIM MI?
Kapı açıldı. Gözlerimi ışıkların önünde zar zor açmayı başardım.
Ve açar açmaz o cehennemi gördüm.
Sanki biri burada toplu katliam yapmış gibi cesetlerle dolu bir meydanı...
“Aman Tanrım,” dedim nefesimi tutarak.
Kendimi yere bıraktım ve dizlerimin üzerinde öylece kalakaldım. Az sonra elimin kenarında kanlı bir bebek biberonu olduğunu fark ettim. Sanki bebeğin son içtiği şey süt değil de kanmış gibi, tüm biberon kanla kaplıydı.
Elimi ağzıma götürdüm. Gözlerim doldu.
O kadar içim acıyordu ki o an ne yapacağımı kestiremiyordum.
Ağlamak zayıfların işidir. Sen neden ağlıyorsun?
Duraksadım.
Bu fısıltı aklıma öyle bir anda gelmişti ki sanki geçmişimden bir parçaydı.
Yutkundum. Acımı içime gömmek zorundaydım. Hayatımda her zaman yaptığımı hissettiğim gibi.
Ayağa kalktım. Cesetlerin ve kanın kokusu midemi bulandırıyordu. Buradan uzaklaşmalıydım.
Nereye gittiğimi bilmeden koşmaya başladım.
Koştum... Koştum... Koştum...
Nefes nefese kalana kadar koştum.
Arkamda kalan meydanın görüntüsü zihnimden silinmiyordu. Yüzlerini bile tanımadığım insanların cesetleri... O kanlı biberon...
Bunların hepsi gerçek miydi?
Yoksa ben hâlâ bilmediğim bir kâbusun içinde miydim?
Koşarken ileride tuhaf bir yapı fark ettim. Büyük, metalik duvarların arkasında bir alan uzanıyordu. İçeride hareket eden siluetler vardı.
Yardım isteyebileceğim biri olabilir miydi?
Yavaşladım.
Biraz daha yaklaştığımda gördüklerim yüzünden olduğum yerde durakladım.
İnsanlar cam fanusların içinde esir tutuluyordu. Fanusların çevresinde cesetler vardı.
Kalbim sıkıştı.
Yardım isteyebileceğim bir yer bulduğumu sanmıştım.
Yanılmıştım.
Bir duvarın arkasına geçip yere çöktüm. Ellerimi saçlarımın arasında gezdirdim. Tere batmıştım.
Bu nasıl bir evrendi?
İnsanlar neden bu hâldeydi?
Tam o anda bir ses duydum. Genizden gelen, insan sesine benzemeyen korkunç bir ses...
“Esirler! Bu aralar nasılsınız?”
Kaşlarımı çattım.
Esirler mi?
İyice duvara büzüldüm. Beni görmemeliydiler. Görürlerse postumu kurtarmam hiç kolay olmayacaktı.
Gözlerimi kapattım ve yalnızca sesleri dinledim.
“Bugün ilginç bir olayımız var,” dedi az önceki ses.
“Bugün bir arkadaşımız yıldıza veda edecek!” diye güldü diğer ses.
“Şakalaşmayı bırakın,” dedi liderleri olduğunu düşündüğüm biri.
“Ama patron,” dedi birinci ses. “Eğleniyorduk...”
Patron kahkaha attı.
“Eğlence az sonra başlayacak, merak etmeyin.”
Gözlerimi açtım ve duvarın arkasından bu yaratıklara bakmaya başladım.
O kadar iğrenç görünüyorlardı ki...
Sümüğü andıran gri derileri, başlarının üzerinde iki boynuzları ve en az iki metre uzunluğunda bedenleri vardı. Kıyafetleri o kadar eski ve pasaklıydı ki buraya kadar ulaşan iğrenç kokunun kaynağının onlar olabileceğini düşündüm.
Bakışlarımı yan taraftaki fanuslara çevirdim.
İçerideki insanların yüzlerinde aynı ifade vardı: Umutsuzluk.
Hepsi ya kurtuluşlarını ya da ölmeyi bekler gibi mahzun bir şekilde kafeslerinde duruyordu.
Yumruklarımı sıktım.
Bu kadar insanı, yaşlısı ve çocuğuyla birlikte, neden burada tutuyorlardı?
Sinirime hâkim olmalıydım. Yoksa...
Duraksadım.
Yoksa ne?
Neden kendimi onları kurtarmak zorundaymışım gibi hissediyordum?
Daha yeni uyanmıştım. Ne tarafımı, ne ideallerimi ne de amacımı biliyordum.
Kime ya da neye yardım edeceğimi nereden bilebilirdim?
İç geçirdim. Elimi saçlarımın arasında dolaştırdım.
Kendimi, boşlukta yok olmaya yüz tutan bir mahluk gibi hissediyordum.
Gözlerim yaşla doldu. O yaratıklar kalabalığa konuşmaya devam ederken ben neden hâlâ yaşadığımı düşünüyordum.
Ve neden burada olduğumu...
Kalkıp gitmeye hazırlanmıştım ki yaratıkların konuşmaları beni durdurdu.
“Bugün birinizin fidye süresi artık bitti. Onu ne ailesi ne de çevresi düşündü ve ölüme terk etti. Hatta ne ölümü... Ölümden beter olmayı hak etti.”
Patron yaratık dudaklarını yaladı.
“Önce onun kanını son damlasına kadar içeceğiz.”
Vampir miydiler bunlar?
Zaten bir normali de beni bulsa, diye geçirdim içimden.
“Evet,” diye devam etti patron yaratık. “Şimdi kurbanımıza sesleniyoruz... TALIA GÜNEŞ!”
Tüm kalabalık tek bir kıza bakakaldı.
Nedense bakışlarında inanamazmış gibi bir ifade vardı.
Neden böyle bakıyorsunuz? diye düşündüm. Kimdi ki bu kız? Belki de fakir bir köylü kızıydı.
Ama o zaman neden fidye için kaçırılmıştı?
Madem zengin biriydi, neden ailesi onu almamıştı?
Bu kızın hikâyesini merak ettiğimi hissettim.
Kızın sapsarı saçları ve gözleri vardı. Yüzü oldukça güzeldi. Üzerinde çok lüks olduğu belli olan, ama uzun süredir değiştirilmediği için paramparça olmuş bir elbise vardı.
Bakışlarını buradan seçemiyordum. Görebildiğim tek şey donuk yüz ifadesiydi.
Sanki sonunu çoktan kabul etmişti.
Ama neden?
“Prenses Talia,” dedi patron yaratık keyifle. “Ampitoslar tarafından sonunun yazılmasını nasıl buluyorsun?”
Demek ki adları Ampitos'tu.
Ve bu kız da...
Bir prensesti.
Talia'ya baktım. Hiç konuşmuyordu.
Cam kafesini iki Ampitos gülerek açmaya geldiğinde de konuşmadı. Yalnızca donakalmış bir şekilde önüne bakıyordu.
Parmaklarını yumruk yapmış, oturur pozisyonda eteğini sıkıyordu.
Bir hayalet gibi ruhsuzdu. Kafes kapısının açılmasını ve dışarı çıkarılmayı bekliyordu.
Ben de yalnızca onu izledim.
Dışarı çıkarılırken hiç itiraz etmedi. Sakince kafesinden çıktı.
Sanki onu ölüme değil de sakin bir sahil kasabasına göndereceklerdi.
Gözlerimin dolduğunu hissettim.
O kıza karşı içim inanılmaz derecede acımıştı.
“Evet, Talia Güneş. Baban senin adına hiçbir yardımda bulunmayıp seni burada mı unuttu?” dedi patron Ampitos gülerek.
Yumruklarımı sinirle sıktım.
İçimdeki öfke her zamanki gibi yükseliyordu.
Bir kızı terk eden babasıyla dalga geçmek nasıl bir şeydi?
Hem de ölümün kıyısındayken...
“Baban tüm evreni kasıp kavururken seni de kasıp kavurdu ha, Talia Güneş?” dedi diğer Ampitos gülerek.
Talia hiç konuşmadı.
Patron Ampitos kahkaha attı.
“O zaman kavurma başlasın!”
Kızın boynuna dişlerini geçirmeye kalktı.
Buna dayanamazdım.
Duvarın arkasından çıktım.
“BIRAKIN KIZI!” diye bağırdım.
Tüm Ampitoslar bana baktı. Hatta dişlerini Talia'nın boynuna geçirmek üzere olan patronları bile...
“Vay, ne komedi,” diye mırıldandı patron Ampitos, kızı sertçe tutarak. “Kurtarıcısı da gelmiş!”
Sinirim iyice arttı.
Patron, yanındaki Ampitosları bana doğru gönderdi.
İlk Ampitos üzerime atıldığında ne yapacağımı bilemedim.
Kaçmalı mıydım?
Ama bedenim çoktan hareket etmişti.
Başımı eğdim. Yaratığın pençeleri havayı sıyırıp geçti. Bir adım yana kaydım ve onun dengesini kaybetmesini izledim.
Ne yaptığımı bilmiyordum.
İkinci Ampitos üzerime geldiğinde kolumu kaldırdım. Hareketim o kadar hızlıydı ki kendim bile takip edemedim.
Bir darbe sesi duydum.
Ardından bir beden yere düştü.
Ben mi yaptım bunu?
Üçüncüsü üzerime atıldığında düşünmeye fırsatım olmadı.
Zihnim sanki kapanmıştı.
Yukarı. Aşağı. Sağa. Sola.
Bedenim kendi kararlarını veriyordu. Sanki bu hareketleri daha önce binlerce kez yapmıştım.
Ve ben farkına bile varmadan bana saldıran tüm Ampitoslar devrilmişti.
Bir anda her şey sessizleşti.
Nefes nefese kalmıştım.
Yerde yatan yaratıklara, sonra da ellerime baktım.
Parmaklarımın üzerinde mavi kan izleri vardı.
Nasıl becermiştim bunu?
Ben dövüşmeyi biliyor muydum?
“Vay canına,” dedi patron Ampitos.
Elindeki Talia'yı bir kenara fırlattı.
“Felaket iyisin. Bu şekilde dövüşen hiç karşıma çıkmamıştı. Demek ki fena hâlde değerlisin.”
“Siz burada ne yapıyorsunuz?” diye bağırdım.
Otomatik olarak dövüş pozisyonuna geçmiştim.
“Burada... Bu kadar insanla...”
“Biz Ampitoslarız,” dedi patron keyifle.
“O kadarını anladım! Ampitoslar ne?” diye sordum ısrarla.
Patron önce inanamazmış gibi baktı, oradaki diğer herkes de öyle... Ardından patron kahkaha atmaya başladı.
“Bizim kim olduğumuzu bilmeyen bir yıldızlı...”
Elini karnına koydu ve gülmeye devam etti.
“Bana bak!” diye bağırdım. Tehditkâr bir şekilde ona işaret parmağımı uzattım.
“Buradaki bütün arkadaşlarını yere serdim. Seni de yenebilirim. Şimdi edebinle buradan defol! Buradaki insanlara yaptığınız zulüm yetmedi mi?”
Ampitos yeniden gülmeye başladı.
“Burayı bizim yaptıklarımız mı cehenneme çevirmiş? Hiç güleceğim yoktu...”
Gülmesine kısa bir ara verdi.
“Burayı cehenneme çeviren biz değiliz. Biz yalnızca bu durumdan faydalanıyoruz. Bir nevi onları soyarak onlardan intikam alıyoruz.”
İntikam.
Yine mi bu kelime?
Afallamış bir hâlde sordum:
“Sizin burada yaptığınız nasıl intikam oluyor?”
“Şöyle anlatayım, canım...”
Yerdeki Talia'yı saçlarından tutarak kaldırdı ve önüme kadar sürükledi.
Kız acıyla haykırdı.
“Bu Talia Güneş. Ailesi burayı bu hâle getiren kişiler. Biz de onu kaçırıp ailesini soyuyoruz. Ama ne yazık ki...”
Talia'ya keyifle baktı.
“Fidyeyi göndermeyenlerin yakınlarını ölümden beter ediyoruz.”
Talia bağırmamak için dudaklarını ısırıyordu.
Bunu görünce kendimi tutamadım.
Ampitosa bir tekme savurdum.
Yaratık bir yana, Talia diğer yana uçtu.
Hemen Ampitosun başına gittim.
“Sizin ne yaptığınız, ne amaçla yaptığınız umurumda bile değil!” diye haykırdım.
Etraftaki insanları gösterdim.
“Ben bu masum insanları kurtaracağım!”
Patron yerden bana bakarak kıs kıs güldü.
“Masum oldukları ne malum, dövüşçü kız?”
Duraksadım.
Bunu yalnızca kafamı karıştırmak için söylediğini biliyordum. Yine de sözleri zihnime bir şüphe tohumu ekmişti.
“Hepsi Güneş'in ya da onun yardakçısı yıldızların bebekleri,” dedi Ampitos ayağa kalkarken. “Şimdi sen bu rezilliği yapanları mı savunuyorsun, yoksa intikam almak üzere olan bizi mi?”
İç geçirdim.
Yeniden aynı denkleme gelmiştim.
İntikam mı, yoksa barış mı?
Arkama dönüp Talia Güneş'in yüzüne baktım.
Buradaki diğer insanların yüzlerinde gördüğüm ifadeden farklı bir şey vardı onda.
Kabulleniş...
Ve hak ettiğine inandığı bir şeyin pişmanlığı.
Asıl yüz ifadesi pişmanlıktı.
Ama ne için pişmandı?
Ailesinin yaptıkları için mi?
Yoksa kendi yaptığı bir şey için mi?
Bilmiyordum.
Yalnızca şundan emindim: Pişman olmuş bir insanı bu kadar kolay yok edemezdim.
Hem onu yok edersem benim onlardan ne farkım kalırdı?
Gözlerimi kapattım.
Rüzgârın kulağımdan geçen ılık melodisini dinledim.
Kalbimle aklım arasında kalmayı hiç sevmediğimi hissediyordum.
Ama kalmıştım.
Kalbim onları kurtarmam gerektiğini söylüyordu.
Aklım ise yaptıklarının cezasını çekmelerini istiyordu.
Hangisine uymalıydım?
Onlar gibi mi olmalıydım, yoksa yöntemlerini ezip geçen bir barış rüzgârı mı olmalıydım?
Bir anda arkamdan bir darbe hissettim.
Düşünmeye fırsatım bile olmadan arkama döndüm ve kızıl hançerimi çektim.
Ne olduysa o anda oldu.
Hançerin sapı avucumda titredi.
Önce bunun elimdeki sarsıntıdan kaynaklandığını düşündüm.
Sonra hançer ışıldadı.
Kızıl ışık, karanlığın içinde bir anlığına parladı. Gözlerimi kısmak zorunda kaldım.
Ardından tuhaf bir sessizlik çöktü.
Sanki çevremdeki bütün sesler bir anda yok olmuştu.
Ampitoslar hareket etmeyi bıraktı.
Kafeslerdeki insanlar kıpırtısız kaldı.
Talia bile...
Hepsinin gözleri kıpkırmızıya dönmüştü.
Sıradaki emri bekleyen zombiler gibi bana bakıyorlardı.
Nefesim kesildi.
Ben ne yapmıştım?
Hançerin elimde ağırlaştığını hissettim. Onu daha fazla taşıyamadım ve bedenimle birlikte dizlerimin üzerine çöktüm.
O an kendi yansımamı hançerin üzerinde gördüm.
Koyu kahverengi saçlarım...
Kıpkırmızı gözlerim...
Kaşımın kenarındaki ufak yarık izi...
Ama yüzümdeki ifade, beni hepsinden daha çok dehşete düşürmüştü.
Canavarlar gibi bakıyordum.
Tıpkı o Ampitoslar gibi.
Kafamı kaldırdım.
Bütün o kırmızı gözlü insanlar bana bakıyordu.
O kadar korktum ki başımı ellerimin arasına aldım.
“BANA BAKMAYIN!” diye bağırdım.
Gözlerimi açtığımda hepsi bakışlarını benden başka tarafa çevirmişti.
Sanki bunu yapmak için benden emir bekliyorlardı.
Tüm vücudum hipotermi geçiriyormuşum gibi titremeye başladı.
Bu neydi?
Bu nasıl bir güçtü?
Ve ben bunu nasıl kullanabilmiştim?
Vücudumda tuhaf bir his vardı. Sanki ruhum bedenimden çekilip alınıyordu.
Gücümün beni tükettiğini hissediyordum.
Bakışlarımı yeniden Ampitoslara çevirdim.
Sonra Talia'ya...
Ardından bütün esirlere...
O an yapmam gereken şeyi fark ettim.
Kalbimi dinlemeliydim.
Dehşet içinde Ampitoslara döndüm.
“Ka... Kafesleri açın ve buradan gidin,” diye kekeledim.
Bütün Ampitoslar söylediklerimi hemen yerine getirmeye başladı. Kafesleri açtılar, esirleri serbest bıraktılar ve ardından oradan uzaklaştılar.
Onlar uzaklaşırken ben de buradan kaçmaya çalıştım.
Büyü mü, her neyse, bozulmadan önce uzaklaşmalıydım.
Ama vücudum o kadar ağırlaşmıştı ki yalnızca az önce saklandığım duvarın arkasına kadar gidebildim.
Yere çöktüm.
Gözlerim kapanıyordu.
Ve orada karanlık beni kollarına aldı.
Bölüm etkileşimi
