Yeşil Mürekkep kitap kapağı

2. bölüm / 3

1. BÖLÜM - SİYAH MÜREKKEP

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: 1. BÖLÜM - SİYAH MÜREKKEP

Önümde açık bir defter duruyordu. Defterin sayfasını, uzun olan kenarı kendime paralel gelecek şekilde çevirdim. Defter önümde dümdüz dururken yazı yazamıyordum çünkü...

Günün üç şükür sebebi:

Uykumu yeteri kadar aldım.

Gayet sağlıklıyım.

Akşamdan hazır kahvem var.

Günün üç sinir sebebi:oo

Alarm kurmadığım için derse geç kalmak üzereyim.

Hava aşırı sıcak.

Kahvem de bayatlamış.

Yani iyi diye şükrettiğim her şey, aslında kötü bir devamlılığa hizmet ediyordu.

Masa üstündeki telefonumun ekranına art arda iki kere tıkladıktan sonra gördüğüm saatle, ani bir şekilde oyalanmadan sandalyeden kalkmış, yatağımın üzerine ayarladığım kıyafetlere yönelmiştim.

Hazırlanıp odamdan çıktığımda karşımda başına sardığı pembe havlusuyla duştan yeni çıkmış ablam Irmak'ı bulmuştum.

"Ablacım, kahvaltıyı hazırlamış annem. Sen otur, ben de geliyorum."

Dış kapıya doğru adımlamış, kapıyı açarken "Geç kalmak üzereyim," demiştim. Hemen dış kapının oradaki mutfakta tezgaha önceden hazırlayıp bıraktığım, içerisi buzlu su dolu termosumu da elime alıp çantaya attıktan sonra kolumda kocaman kumaş çantamla kapıdan çıkarken ona doğru bir öpücük yollamıştım. Kapıyı kapatıp ayakkabılarımı giydikten sonra hiç asansör düğmesine basmadan merdivenlere yöneldim. Genelde hep merdivenle iner, asansörle çıkardım; rutin gibiydi, bugün de bozmak istemedim.

Merdiven basamaklarını aceleyle adımlayıp apartman kapısının eşiğinden hızlıca çıktığımda, hâlâ adımlarken elimi kocaman siyah çantamın içine atmış, kulaklığımı aramıştım. Ama çıkmadan çantama tıktığım tonla eşyanın arasında bulamamıştım. Belki de yanıma bile almayı unutmuş olabilirdim.

Her zamanki gibi evimin yakınındaki metro durağından binmiş, birkaç dakika sonra okulun oradaki durakta indiğimde yürümem gereken yaklaşık on beş-yirmi dakikalık bir yol vardı. Normal dönemde bu saatlerde her beş dakikada bir shuttle geçer, ulaşımımı onunla sağlardım ama içinde bulunduğum temmuz ayı ve yaz okulu sebebiyle okulda öğrenci sayısı hatırı sayılır bir miktar azalmış, iki araç arası süreler yarımşar saati bulmuştu. Metrodan inip o tarafa doğru yürürken az ilerideki duraktan ayrılan ring aracını görmem beni bir hayli hüsrana uğratmış, tabanıma kuvvet diyerek yürümeye başlamıştım.

Yaz okulunun üçüncü günüydü. Bu cehennem sıcaklarında millet o plaj senin, bu plaj benim diye dolaşırken sabahın bu saatinde okula gelmek tahmin edilir üzere içler acısıydı.

Bu sene üniversitede ikinci senesini, yani Endüstri Mühendisliği birinci sınıfı tamamlayan ben; hem bir dersten düşükle geçip onu düzeltmek için hem de gelecekte işimi üst sınıftan ders alarak kolaylaştırmak için yaz okuluna kalıyordum.

Akademik hayatım boyunca yaşadığım en büyük olumsuzluklardan biriydi düşükle geçmek. Çünkü normalde konu ders olunca gözü başka bir şey görmeyen ben, bu sene kısa süreli bir rehavete kapılmıştım. Bu şunun en büyük kanıtıydı ki: Zeka bir yere kadardı, mesele süreklilikte ve disiplinde bitiyordu.

Tarih günlerden 20 Temmuz 2026, saat 8.32'ydi ve ben hâlâ yürümeye devam ederek 8.30 dersine yetişmeye çalışıyordum.

Nefes nefese kalmış bir şekilde kendimi Endüstri binasına resmen fırlattıktan sonra telefondan hızlıca dersin hangi sınıfta olduğuna bakmıştım. İstatistik dersiydi; sayılarla arası fena olmayan biri için çok da kötü bir ders değildi ama sabahın sekiz buçuğunda en güzel ders bile kötü dersti.

Gireceğim sınıfın kapısını bir iki dakika sonra buldum. Çok büyük bir amfi değildi, daha öncesinde de burada derse girdiğimi hatırlıyordum.

Kapıyı tıklatmadan usuluca açıp içeriye doğru adımladığımda buna hâlâ alışamadığımı fark ettim. O ortaokul ve lisedeki gibi derse girmeden izin alma muhabbeti üniversitede pek geçerli değildi çünkü.

İçeriye girdiğimde ders anlatan yaşça büyük profesör saniyelik bana bakmış, ben de mahcubiyetle dudaklarımı hafifçe bastırıp baş selamı vererek gözümle boş yerlere bakınmaya başlamıştım. Sınıfın kapı tarafında, yani en sağ tarafında en ön sırada ulaşması en kolay boşluğu görünce hemen oraya doğru yürümüş, en sağ tarafa oturmuştum. Zaten derse yalnızca birkaç dakika geç kaldığım için çok da bir şey kaybetmemiş olmalıydım.

Sınıftaki merdiven basamağını andıran sıra düzeni amfinin içinde sağ, sol ve orta olmak üzere üç taneydi. Şu an girdiğim sınıfta da her basamakta dört beş kişi oturabiliyorken, oturduğum sırada yalnızca ben ve sürekli kampüsün en işlek kafelerinde denk geldiğim bir çocuk oturuyordu. En ön bayağı boştu çünkü genelde kimse 8.30 dersinde gidip de en önde oturmayı tercih etmezdi.

O zaten oturduğumuz basamağın sağına yakın oturduğu için aramızda çok da küçük olmayan bir boşluk bulunsa da o bir ucunda, ben bir ucunda gibi değildik.

Çantamdan termosumu çıkarmış, hâlâ çok soğuk olan sudan koca bir yudum içtikten sonra hocanın anlattıklarına bir yandan kulak vererek laptopumu açtım. Açtığım PDF'te hocanın ekstra önemli dediği yerleri yıldızlıyordum.

Dersin ilk yirmi dakikası bu şekilde geçtikten sonra bir yerde artık hoca anlattığı konu üzerine örnekler vermeye başladı. Bir yerden sonra aynı şeyleri yinelediği için kulağım hâlâ hocadayken sabah yazmayı unuttuğum bir şey geldi aklıma. Sabahları rüya gördüysem onu rüya defterime yazardım. Başta ne kadar absürt desem de çoğunlukla rüya anlamlarına bile bakmadan bilinçaltımız kendini rüyalarda ele veriyordu.

Ama bazen gördüğüm rüyadan hiçbir anlam çıkaramıyordum, bu geceki de öyle bir rüyaydı. Bugün de şanslı günümdeydim ki ne gördüğümü bu saat olmuş hâlâ hatırlıyordum.

Çantamdan önce dışı koyu yeşil deri kapaklı defterimi, ardından içi tükenmez kalemlerimle dolu olan kalem kutumu çıkardığımda içinden özellikle siyah tükenmezleri almıştım.

Rüyalar yeterince renkliyken rüya defteri en dikkat çekmeyen renk olsun istemiştim. Yarısından fazlası dolu olan defterin tek bir sayfasında bile siyah mürekkepten başka bir renk yoktu. Siyah tükenmez kullanmayı da nedensizce hep çok severdim.

Tam defterimi her zamanki gibi 180 derece döndürmüş, büyük bir hevesle yazmaya başlayacakken elimdeki kalemin yazmadığını fark ettim. Bir başka siyah tükenmez denedim, onun da mürekkebi bitmişti. Gözüme içinin dolu olduğunu gördüğüm siyah bir kalemi daha kestirdikten sonra kalemi sol elime aldım ve elime aldığım anda kalemin arka kapağından mürekkep akmaya başladı. Elim yalnızca birkaç saniye sonra siyah mürekkeple boyanmıştı.

Çantamdan hemen çıkardığım ıslak mendille elimdeki boyayı çıkarmaya çalışsam da çıkmadı.

"Olduğu kadar artık," diyerek ıslak mendili bir kenara bıraktığımda kalem kutuma bir daha baktım ve bir tane daha siyah tükenmez yoktu. Başka renkler vardı ama siyah yoktu.

Elimde kalan, mürekkebi patlayıp içi boşalan tükenmez kalemi sertçe sıraya bıraktığımda fark etmeden fazla ses çıkardım.

Yanımda oturan çocuk ve arkamdaki birkaç kişi bana baktığında bir şey demeden kollarımı göğsümün üzerinde birbirine bağlayıp derse odaklanmaya çalıştım ama olmadı. Uyandığımda fazlasıyla hoşuma giden o metaforik rüyayı yazamadım. Eve gidene kadar da ben bu bahtsızlıkla kesin gördüğüm rüyayı da unuturdum.

Ağzımdan bıkkın bir nefes verdikten sonra sol tarafımda bir hareketlilik hissettim. Başımı çevirip baktığımda yanımdaki çocuk oturduğu yerden bana biraz daha yaklaşmış, elindeki üç farklı çeşit siyah tükenmez kalemi de önümdeki defterin hemen kenarına bırakmıştı.

"Farklı hepsinin ucu. Al, hangisini istiyorsan onunla yaz."

Yanımda oturduğu için yan bir bakış attığımda, "Gerek yok, acil bir şey değildi zaten," deyip bana uzattığı kalemleri masanın üstünden ona doğru sürüklemiştim.

O da aynı şekilde geri önüme doğru ittirdiğinde konuştu: "Az önce utanmasan siyah tükenmezin yok diye ağlayacaktın, gördüm. İnat etme, basit bir kalem alt tarafı."

Az önce somurttuğumun farkında bile değildim. "Dediğin gibi alt tarafı bir kalem, önemsiz yani, gerek yok."

"Gördüm az önce açarken, tüm defterini siyahla yazmışsın. Muhtemelen az önce patlayan kalemle birlikte başka da yok yanında. Bir yazı yazmadın diye moralin bozulduğuna göre önemli, al işte."

"Hoca gelmiş burada iki saattir boğazını yırtarak ders anlatıyor, sen onlara odaklanmak yerine bunlara mı dikkat ettin? Aferin sana."

Kinayeyle kurduğum cümleye o da anında hazırcevap bir şekilde yanıt vermişti: "Sen de çok dersi dinliyorsun ya kalem kağıtla uğraşırken."

Tam cevap vermek üzere dudaklarım aralanırken, üzerine projeksiyon yansıyan beyaz perdeye baktığımda hemen perdenin önündeki profesörün keskin bakışlarının bizim oturduğumuz tarafta olduğunu gördüm. Derin bir nefes verip uzattığı üç kalemden jel tükenmez olanı elime alıp gerisini ona doğru uzattım ve geri derse döndüm. O da sanki dakikalardır olan inatlaşmamız bir harpmiş de galibi o olmuş gibi hafif bir tebessümle geri oturduğu yere doğru kaymıştı ama aramızdaki mesafe şu an az önce olandan daha kısaydı.

Umursamazlığa verip dersi dinlemeye devam ederken geri defterime döndüm. Başlık olarak sadece bugünün tarihini attım: 20.07.2026

Sonrasında sağa yatık el yazımla yazmaya başladım:

"Sabahın ilk ışıkları... Hava ne karanlık ne aydınlık, içinde sıcacık turunculuklar var ve ben bir anda evin içinde otururken göğsüme bir taş koyuluyormuş misali nefes alamamaya başlıyorum. Kendimi panikle dışarı, kapının önüne atıyorum. Apartmandan dışarı adımımı atar atmaz yüzüme Ankara'nın keskin kuru soğuğu vuruyor; sanki 'devam et, diren' der gibi sarsıyor. Ankara'nın havası o renkli gökyüzüne rağmen puslu ve ben artık nefes alabiliyorum. Bir anda bakışlarım ayak ucuma düşüyor ve evden aceleyle çıktığım için kaldırıma basan çoraplarımın dibinde bir anahtar görüyorum. Ucunda nilüfer çiçeği anahtarlık olan anahtar... Yaşadığım evimin anahtarı. Sonra odaklanıp tam karşıma bakıyorum ve bir köprü... Etrafın kasvetli havasının tam aksi yemyeşil ve az önce yüzüme çarpan rüzgar bu sefer o yöne esiyor. Ve tam o an gözlerimi açıyorum.
Spiralin en anlamlandıramadığım halkası..."

Kafamı kaldırdım refleks olmuş gibi sayfanın köşesine, merkezden başlayıp dönen ve asla tamamlanmayan bir noktada daima yarım kalan spirali çizdiğimi fark ettim.

Gözlerim azıcık daha etrafta dolandığında yanımdaki hafif dalgalı koyu kumral saçlı ve saçlarının tam aksi açık kumral ten renkli çocuğun keskin kahve bakışlarının defterimde olduğunu gördüm.

O an hızlıca defterin kapağını kapattım. Başımı "Hayırdır?" dercesine salladıktan sonra konuştu:

"Çok iyi rüya, bilinçaltına hayran kaldım."

Yüzsüz gibi defterimi okumuştu, bir de dalga mı geçiyordu anlamıyordum.

"İzinsiz okuduğun yetmiyor, bir de dalga geçiyorsun öyle mi?"

"Yanımdasın hemen, hiç kolunla falan da gizleme girişiminde bulunmadın diye baktım. Hem son satırı okuyamadım zaten."

Alayla, yapmacık bir şekilde güldükten sonra: "Lütfetmişsin! Ne hakla okursun ya defterimi? Bir kalem verdin aldım diye böyle saçma sapan yüz buldun, değil mi? Al, kalemin de senin olsun. Bir daha da hem bana hem de —özellikle altını çiziyorum bak— defterime yaklaşma."

O an konuşma hararetiyle biraz yükseldim. Konuşmam bittiğinde garip bir an oldu çünkü hoca da dahil sınıftaki tüm sesler sustu. Fazla mı yükselmiştim? "Umarım bu ölüm sessizliğinin sebebi ben değilimdir," diye geçirdim içimden.

Profesör Bülent Hoca amfide bize doğru bakıp eliyle ikimizi gösterdiğinde hâlâ sessizlik devam ederken seslendi: "Ders bitiminde hemen yanıma geliyorsunuz. Madem bu saatte yazın ortasında derse gelen ben ve diğer öğrenciler gibi dersle ilgilenmeyecek kadar kendinizden eminsiniz ve derse kıymet vermiyorsunuz, göreceğiz sizi."

Sağ dirseğimi masaya koyup elimi de alnıma yasladım. Öfkeli bakışlarım onu bulurken, o "Ben ne yaptım?" dercesine hafifçe omuzlarını silkti.

Ders sonuna kadar elim ne defterime ne de bilgisayarıma gitti, sadece hocayı dinledim. Hâlâ daha uykum vardı. Ders bitiş saati gelip ilk 50 dakikayı doldurduğumuzda ayaklanıp hocanın masasına doğru adımladım. Arkamdan gelen adım seslerinin de ona ait olduğunu anlayabiliyordum. Hocanın yanına geldiğimizde elindeki dosyalarıyla o da ayaklandı:

"İkiniz de adınızı söyleyin, not alıyorum. İki hafta sonra ben işlemem gerektiği kadarını bitirdiği zamana dek yalnızca ikinizin," —tam bu noktada boş olan elindeki işaret parmağı ikimiz arasında gelip gidiyordu— "bir ödevi var ki o da bu derste anlattığım tüm her şeyi kapsayan bir dosya sunacaksınız. Bunun içindeki datalar da bir yerden alma değil, şahsen kendinizin yaptığı anketlerin istatistikleri olacak. Anlaşıldı mı?"

Söyleyecek söz yoktu. İkimiz de başımızı usulca salladıktan sonra hoca devam etti: "Söyleyin şimdi isimlerinizi." Elindeki dosyaların en üstündekinin kapağını araladığında masadan da bir kalem almış bize bakıyordu.

Yanımdaki "Sen önden" der gibi başını bana doğru eğdiğinde bir anlık duraksayıp sonrasında hemen yanıt verdim: "Pınar hocam. Pınar Yeşil."

Sonrasında o da hemen konuştu: "Ayaz hocam. Ayaz Şimşek."

Utanmadan bir de taklit ediyordu anlık afallayışımı!

Hoca dosyaya not alıp hızlıca sınıftan çıktığında ben de sıraya dönüp eşyalarımı aldım. Tam amfi çıkışına doğru gidecekken hemen arkamda kalan, az önce ismini öğrendiğim Ayaz'a işaret parmağımı uzatıp tehditkâr bir şekilde baktıktan sonra konuştum:

"Bir bu ödev eksikti zaten, hepsi senin yüzünden! Görüşeceğiz seninle!"

Eşyalarımı alıp hızlı adımlarla tam sınıf kapısından çıkıyorken arkamdan seslendi: "Görüşelim, bekliyorum."

Yeterince sinirimi bozduğundan duymamış gibi davranıp aynı hızlı adımlarla fakülteden çıkarken bir daha görüşmeme ihtimalimizi diledim. Ama bu şimdilik fazlasıyla imkansız görünüyordu.

On dakikalık molada dışarıdaki banklardan birinde azıcık soluklanmış, Ankara'nın keskin rüzgarı yüzüme çarptığında üzerimdeki uyku mahmurluğunu az da olsa atmıştım. Sabah kahve içmediğimden böyle olmuştu. Ders arası kahve alıp geri dönebileceğim kadar uzun değildi, bir ders daha direnebilirdim sanırım.

Nihayet vakit geldiğinde aynı amfiye girmiş, bu sefer arka sıralarda boşluk var mı diye bakınmaya başlamıştım. Sınıfın sol tarafındaki basamaklarda en arkanın bir önünde bir boşluk görünce, hazır hoca da gelmemişken oraya geçtim. Az önce oturduğum sıranın önünden geçerken sıranın boş olduğunu gördüm.

"Bana ne ya," diye içimden geçirip bahsettiğim sıraya oturdum. Bir iki dakika sonra önümdeki laptoptan, benim de her gün düzenli blog yayınladığım web sitesinde başka insanların yazılarına bakıyordum.

Sonuçta hepimiz insandık; bir çift göz, ağız, burun, iki kol ve iki bacakla dıştan bu kadar aynıyken, birbirinden bu kadar apayrı zihinlerin ortaya koyduğu yazıları okumayı seviyordum. Çünkü bir şeyi okumak için illa okuduğun görüşe katılmak gerekmezdi; sadece kendi yoluna bakan ve oradan devam eden bir yazarın yazıları bir yerden sonra tekdüzelikten çıkamazdı bence.

Kendi blog sayfamı da açtığımda bu akşam paylaşmaya hazırlandığım metne tekrar bir bakındım.

Ders vakti geldiğinde hocadan hemen önce o girdi; Ayaz. Acele adımlarla aynı yerine tekrar oturdu. Hoca da kendi masasına doğru yönelmiş, önündeki bilgisayardan az önceki slaytında nerede kaldığını bulup ekrana yansıtmaya çalışıyordu.

Gözüm nedensizce az önceki yerime takıldı. Diğer dersten farklı olarak bu sefer orada yalnız başına oturan Ayaz, anlamadığım bir şekilde amfinin sağına soluna bakınıyordu. Uzaktan da olsa gözlerinin beni bulduğunu anladığım anda göz göze geldik. Saniyelerdir bir o tarafa bir bu tarafa bakan bakışları sabitlenmiş, kısacık bir bakışmadan sonra bu sefer etrafa yeniden bakınmadan önüne dönmüştü.

Ben de odağımı geri önümdeki ekranda toparladıktan sonra nihayet dersi anlatmaya geçen hocayı dinlemeye başladım. Konumum itibarıyla daha uzaktan gelen sesi bir yerden sonra zihnimde anlamsız bir mırıldanmaya dönüşürken gözlerimin yavaş yavaş açılmakta zorlandığını fark ettim. Uykumu gayet almış hissediyordum sabah, şimdi ne oluyordu?

Kendimi uykunun kollarına bırakmadan önce ben de dahil dört kişiden oluşan yakın kız arkadaş grubuma mesaj yazdım:

"Dersteyim, muhtemelen birkaç saniyeye uyuyakalacağım. Beni bir kırk dakika sonra çaldırır mısınız?"

Mesaja yanıt gelmesini bile beklemeden zihnim, hiç de yavaş olmayan bir şekilde dış dünyayla bağlantımı kesmişti.

Yaklaşık 40 dakika sonra...

Telefonumdan gelen o sinir bozucu zil sesine başta aldırış etmesem de sonrasında nerede ve nasıl bir anda olduğumu hatırlayıp telefonumu elime almıştım. Elime aldığım anda zil sesi sustu. Neredeyse tüm sınıf boşalmışken ben de eşyalarımı toparlayıp çantamı sağ koluma taktım ve sınıf çıkışına doğru yürümeye başladım.

Elimdeki telefonda üç farklı kişiden toplam on iki cevapsız çağrı vardı. Hiç sorgulamadan üçünün de araması, beni ne kadar iyi bildiklerinin de bir nevi ispatıydı. Tekrardan grubu açıp yazdım:

"Sizi seviyorum."

Telefonun ekranını kapatıp kocaman çantamın içine fırlattıktan sonra eve gitmeden düzenlemem gereken bloğu halledip öyle gitmek istedim. Bu yüzden de birkaç dakika sonra kampüsün en sessiz sakin kafelerinden birine geldim. Geldiğim yerin kütüphane değil de kafe olmasının en başlıca sebebi acil kafein ihtiyacımı karşılamam gerekmesiydi.

Buzlu filtre kahvemi sipariş ettikten hemen sonra cam kenarındaki kafenin en köşesindeki iki kişilik masaya oturdum. Şanslıydım ki hemen yanı başımda bir priz vardı; bu, şarjı bitmek üzere olan bilgisayarı ile kafeye gelen benim için büyük bir avantajdı.

İyice oturduğum yere kuruldum. İçerisi çok küçük olmamasına rağmen minimal bir iç mimari tercih edilmişti. Kafenin ahşap yuvarlak masalarının hemen yanında beyaz puflu sandalyeler varken, içi yapay ama fazlaca bitki ve konseptle uyumlu minimal tablolarla süslüydü.

Garson yaklaşıp kahvemi masaya bıraktığında kibarca teşekkür etmiş, sonrasında kahvemi içerken metnimi düzenlemeye dönmüştüm. Uzun bir süre ne bakışlarım ekrandan ne de parmaklarım klavyenin üzerinden koptu. Geriye sadece son okuma ve küçük imla hatalarını düzenlemek kalmıştı. Derin bir nefes alıp yorulan parmaklarımı yumruk yapıp geri bıraktığımda etrafa bakındım.

Kafede ben hariç bir çift daha vardı; onlar da sakin sakin aynı kitabı okuyorlardı, dışarıdan bakınca fazla huzurlu gözüküyorlardı.

Metni bir kenara bırakıp web sitesinin başka bir sekmesine girdim. Bu bölüm okurların yorum yapıp benim açtığım soru kutucuklarına cevap verdiği bölümdü. Yarın akşam yayınlayacağım yazının konusu buradaki yanıtların en çok olanına göre seçiliyor veya o gün çok yoğun hissettiğim bir duygu ve his varsa onun üzerine yazıyordum. Okurlar birbirinin cevabını göremediği için bunlardan hangisini tercih ettiğimi ben söylemedikçe anlayamıyorlardı.

Seçenekler arasına bakındıktan sonra yarının konseptini seçtim: Zıtlık.

Uzun zamandır düzenli yazdığım için küçük denilemeyecek bir okur kitlem vardı, yaklaşık sekiz bin kadar. Bu sefer temayı onların yazdıklarına göre seçtim ve yorum kısmına girip kısacık bir yazı paylaştım:

"Yarın belki de insanlığın diretmekte en kararlı olduğu konu üzerine tartışıyoruz: Zıtlık."

Yüzümde asılı kalan hafif bir tebessümle anında gelen yanıtlara bakarken bir yudum kahve içtim.

Ve bu en keyifli anımı bozan şey kafeye elinde telefonuyla bir şeye bakarak giren Ayaz ve hemen arkasındaki arkadaş sürüsü oldu. Hazır elinde telefon varken ve o beni görmemişken hemen önüme döndüm.

Parmaklarım yalnızca tuşların üzerinde hareketsiz dururken odağımı tam olarak toplayamadım. Neyse ki yeni yazı yazmayacaktım, sadece metin düzenleyecektim. Tek tek yazım yanlışlarını düzeltmeye başladığımda aynı zamanda sakin sakin kahvemi yudumluyordum. O ve arkadaş grubu benim sol tarafımda birkaç masa uzağımdaydılar. Geldikleri andan itibaren kafedeki o dingin atmosfer bozulmuştu. Kendi aralarında konuşup bir şeyler yer içerken bir anda kahkaha tufanı kopuyor, sonra uğultulu bir şekilde konuşmaya devam ediyorlardı. Ayaz masanın daha kenar tarafında telefonuna bakınırken ara sıra sohbete dahil oluyordu.

Rahatsız olduğumu belli etmek istercesine dik bir şekilde onların bulunduğu yöne bakarken bunu ilk fark eden, Ayaz'ın sol çaprazında oturan esmer çocuk olmuştu. Arkadaşlarına daha sessiz olmalarına dair bir uyarı yaptıktan sonra bakışları yine bana dönmüş, ben de başımı hafifçe eğip teşekkür mahiyetinde dudaklarımı birbirine bastırarak tebessüm etmiştim. Gözlerim Ayaz'ın oturduğu tarafa değmişken, onun başını eğdiği telefon ekranının oradan yalnızca bakışlarını kaldırıp önce arkadaşına, sonra bana kısacık bir bakış attığını gördüm.

"Her neyse," deyip önüme döndüğümde daha sessiz bir ortamda çalışmaya devam ederken bazen yine sesler yükseliyor, uyaran ya Ayaz ya da esmer çocuk oluyordu.

Nihayet son paragrafa geldiğimde kahvemin son yudumunu da içmiş, ardından pür dikkat ekrana odaklanmıştım. Yanımda bir hareketlilik hissetsem de umursamadan devam ettim.

Umursamamaya çalışsam da karşımdaki boş sandalye artık dolu olduğunda, boynum hâlâ bilgisayara doğru eğikken ekranın üzerinden bakışlarımı karşımdakine diktim.

Ayaz'a.

Dikleşip derin bir nefes verdikten sonra, "Pardon, ne işin var burada?" diye soran ve ilk konuşan ben oldum.

"Bir şeyi haber vermeye geldim, öyle dik dik bakma. Rahatsız etmeden gideceğim hemen."

"Şu anda da rahatsız ediyorsun, çabuk ol bekliyorum."

Yüz ifadesi benimkinden çok daha nahifken devam etti: "Sabahki dersin ikinci bloğunda sen yanımdan kalkıp arka tarafa gittiğinde..." Bu kısımda sesindeki imayı fark etmemek imkansızdı. "...arka sırandaki çocuk sen uyuklarken neredeyse oturdu, bilgisayar ekranında her ne varsa onu inceledi uzun uzun."

Ne demek istiyordu anlamıyordum, sohbetin sonu nereye varacaktı onu da merak ediyordum.

"Yani?"

"Yanisi şu: Defterine baktım diye o kadar köpürdün ya, rahatsız oldun ya... Sonrasında yine bu sefer başkası yüzünden rahatsız olma diye haber veriyorum, uyarıyorum."

Suratımdaki dümdüz ifade devam ederken, "Anladım," dedim.

"Anladın." Bir nefeslik es verip devam etti: "Peki o zaman." Oturduğu yerden ayaklanmaya başladı.

"Peki o zaman," diye ders çıkışı beni taklit eden o gibi ben de onu yineledim. Suratımda hafif yamuk bir sırıtış olurken onunla aynı anda ben de kalkmış, laptopu çantama koyup prizdeki telefonumu ve şarj aletimi aldıktan sonra kafeden çıkmak üzere o tarafa yürümüştüm. Az önce oturduğumuz masanın orada ayakta, arkamdan hâlâ bana baktığının da gayet farkındaydım.

Kafeden çıkıp shuttle'ların kalktığı yere doğru adımlarken telefonum çalmaya başladı. Çantanın içinde zar zor da olsa telefonumu bulduğumda kapanmadan yetişip açtım.

Arayan İnci'ydi.

"Alo," diye klasik bir şekilde konuşmaya başladıktan sonra, "Naber canım, ne yapıyorsun?" dedi. Şen şakrak, neşe dolu sesini duymak iyi gelmişti.

"İyiyim, sen ne yapıyorsun? Metroya doğru geçeceğim şimdi." Seri adımlarla yürümeye devam ediyordum.

"Ben de tam o yüzden aradım! On dakikaya ben de metrodayım, bekleyeyim seni beraber geçelim. Sizin orada otururuz biraz, olur dersen Ahsen'le Nehir'e de yazacağım."

Üçü de liseden arkadaşımdı. Ahsen hepimizi toparlayan, bizimle yaşı yakın olmasına olmasına rağmen grupta hep ablalık yapan dünyanın en anaç, en hoşgörülü insanıydı. Nehir aramızdaki en nahif kişiydi; karıncayı bile incitemez sözünün vücut bulmuş hali, dünyanın en tatlı ve duygusal insanıydı. İnci'nin yaşam enerjisi her an dolup taşıyor, canını hiçbir şey kolay kolay sıkamıyordu. Aramızda en dobra ve fevri olan oyken, çoğu en düşük anımızda bizi neşesiyle yükselten yine oydu. Ve ben, Pınar; grubun en disiplinlisi ve yeri geldiğinde de en umursamazı, kendiyle en çok tezata düşen ve ekstra detaya önem vereniydim. Farklılıklarımız arkadaşlığımızın yıllarca sürmesinin en büyük koşulu gibiydi.

Konuşmaya devam ettim: "Olur tabii, olur. Ben metroya varınca haber veririm sana."

"Görüşürüz canım, tamamdır."

"Görüşürüz."

Nihayet ringleri bekleme yerine ulaştığımda şanslıydım ki birkaç dakika sonra shuttle gelmişti. Binmiş, kulaklığım olmadığı için yol boyu dışarıyı seyrederken yanımdaki diğer insanların gürültüsünü dinlemek zorunda kalmıştım. Aradan birkaç durak geçip metro durağına ulaştığımızda inmiş, metro girişindeki yürüyen merdivene adımladığım an anlık olarak dengemi kaybetmiştim; çünkü çalışmıyordu. Şu an buna üzülemezdim. Merdiven basamaklarını inerken hiç bitmeyecekmiş gibi gelse de sonunda bitmiş, turnike bölgesinde kartımı basıp bir tur daha yürüyen merdivenden inmiştim. Neyse ki bu sefer çalışıyordu.

Metroda telefonun çekmediği kısım gelmeden önce geldiğimi İnci’ye haber vermiştim.

Merdivenden iner inmez ortadaki kolonlardan birine yaslanmış bir şekilde bulmuştum onu. Bir insan annesinin karnından ne kadar doğal sarı doğabilirse o kadar sarı saçlara sahipti. Bu tabii boya olan beyaz alttonlu renk değil, daha kahve alttonlu bal rengi gibi bir şeydi. Saçları güzelliğine güzellik katıyordu. Üzerinde kalın boyun askılı, düğmeli, toz pembe bir bluz varken altında açık kot şort vardı. En star parçası ise neredeyse her gün farklı renk taktığı güneş gözlükleriydi ki bugünkü gözlük çerçeveleri bebek mavisiyken sarı tutamları sırtından savruluyordu.

Yanına yaklaştığımda ve o da beni gördüğünde hemen gelip sımsıkı sarıldığında ben de ona aynı sıcaklıkla karşılık vermiştim.

"Ellerine ne oldu? " dedi boyalı ellerime bakarken .

" Kalem patladı. " dedim sanki çıkarabilecek gibi iki elimi birbirine sürterken

"İki dakikası var metronun, gel sona doğru yürüyelim, daha az kişi oluyor ya orada."

Beraber oraya doğru adımlarken biz oraya ulaştıktan saniyeler sonra yanımızdan hızlıca metro geçti. Hızı sebebiyle esen rüzgarda ikimizin de saçları savrulmuş, birazcık karışmıştı.

Kapılar yavaşça açılıp içeriden hunharca bir insan topluluğu dışarıya akın ettiğinde vagona girdik. Kapının hemen yanında boş bir oturma yeri varken ben onu İnci’ye, o da bana teklif etmiş; sonra "Bak şimdi bir başkası gelip oturacak," diye onu ikna edip oturtmuştum.

Bu halimize karşıdaki oturma yerinde oturan bir teyze hafifçe tebessüm edip ikimize de sıcacık baktıktan sonra, kalabalığa rağmen yine çok huzurlu bir ortam oluşmuştu ki... Ta ki bugün bilmem kaçıncı kez karşıma çıkan Ayaz, bizim girdiğimiz son kapının bir öncesindeki kapıdan hızlıca adımlayana kadar. O biner binmez kapı kapanmıştı, az kalsın kapıya sıkışıyordu.

Neredeyse çoğu sabah kendi şahsi arabasıyla kampüse girişine denk gelmiyor olsam yine bir tesadüf olabileceğine inanırdım, sonuçta kamuoyuna açık metro. Ama bugün üç oluyordu, bu kadarı da artık fazlaydı. Başta beni görmeyip tesadüf ayağına yatar, sonra gelirse gelir diye düşünürken biner binmez kapının hemen yanında yerden tavana kadar uzanan demire tutunan benim yanıma gayet net adımlarla ilerledi.

Hemen demirin yanındaki yerde İnci oturuyordu. O anlamaz gözlerle bana bakarken Ayaz tam karşıma geçti. Bakışlarımı kaldırıp gözlerine tereddütsüz baktığımda bu sefer ilk konuşan o olmalıydı. Umarım çocukça "denk geldik" ayağına yatmazdı.

Bir iki saniye daha es verdi, ardından: "Ödev mevzusunu sormaya geldim ben."

Bunun için mi peşime dolaşmıştı? Ödevin daha vakti vardı.

"Sırf bunu sormak için mi bindin metroya?"

Yüzünde sebebini bilemediğim, alttan alttan bir tebessüm oluştu. "Metro kullanmayı tercih etmiş olamaz mıyım?"

Kapılar açıldı. Yolcular inip daha fazlası binip kalabalıklaştığında bir adım daha atmıştı bana doğru.

"Metro kullanan neredeyse herkes shuttle'larla geliyor buraya. Seni orada görmedim. Muhtemelen o her sabah geldiğin spor arabanı metroya park edip sırf bunun için geldin buraya."

"Haberdarsın yani benden?"

"Ne?"

"Arabamı bile biliyormuşsun ya, onu diyorum."

Buluttan nem kapıyordu. "Ben fazla detaya dikkat ederim, konunun senle alakası yok."

Yüzündeki tebessüm sırıtışa dönerken, "Neyse, öyle olsun," dedi.

Onaylamak adına tekrarladım: "Olsun. Ödev hakkında ne soracaksın sor da, geldiğin yolu araban için geri döneceksin, geç kalma evine."

Bariz bir şekilde kinayeyle kurduğum cümle onu ufacık bir bozgunluğa dahi uğratmamıştı.

"Direkt ödevi nasıl yaparız diye soracaktım." Metro birazcık sallanarak devam ederken yeniden kapılar açıldı. Metro bariz şekilde boşaldığında az önce ileri attığı adımı geri atmasını bekledim.

Atmadı.

"Anketi ben hallederim, sen de istatistik kısmını halledersin, olur biter."

Kaşları hafifçe havalandığında, "Anketi de mi biz yapacağız, zor olmaz mı?" diye sordu.

"Amacı da oydu ya zaten hocanın; sınırlarımızı zorlamamızı istedi ceza olarak. Ben hallederim o kısmı, sen en son hesaplamaları yaparsın olur biter. Başka insanların defterlerini izinsiz okuduğuna göre sosyal zekan pek de gelişmemiş sanırım ama mühendislik kazanabildiysen azıcık o sayısal beynini kullanır halledersin." Bu noktada demire tutunmayan elim hafifçe kendi başımı işaret etmişti.

Başını sağa sola hafifçe salladığında bir şey dedi ama duymadım. O an hem anons geçiliyordu hem de içerisi bir anda fazla gürültülü olmaya başlamıştı.

"Duymuyorum seni!" diye seslendim yüksek bir sesle. Duymuş olacak ki üzerime doğru eğilmiş, kulağıma doğru konuşmuştu:

"Ayrı ayrı yaptığımız çok belli olur, düşükle geçmek istemiyorum. Her aşamayı beraber hallederiz."

Konuştuğu için kulağıma doğru değen nefesi içimi ürperttiğinde geri çekilen ben oldum.

"Ne gerek var, sanki resim çizeceğiz kimin yaptığı anlaşılsın?"

Bir cevap vermediğinde birkaç dakika sessiz kaldık. O bakışlarını benden ayırmazken ben ara sıra etrafa bakınıyordum. Bindiğimizde bize gülen teyze bu sefer ayrı bir imayla bana bakıyordu, ne demek istedi anlamadım. İnci 'nin sorgular bakışları da ikimizin üzerindeydi. Beklendik bir şekilde anonsun hemen ardından kapılar yeniden açıldığında beklemediğim bir şey oldu.

"Özür dilerim."

Afallamıştım. "Efendim?"

"Okumamalıydım. Bu kadar rahatsız olabileceğini düşünemedim. Çok yanlıştı, olmamalıydı."

Ağzımı açıp ne diyeceğimi bilemediğimden dudaklarım hafif aralık kaldığında bir anda yanımızdaki oturaktaki İnci ayaklandı. Kolunu koluma geçirip hafifçe çekiştirirken: "İniyoruz canım, hadi," dedi. İnmemiz gereken duraktaydık.

Ona odaklanan anlamsız bakışlarım dağıldığında açılan kapıdan dışarı çıkmış, çıkar çıkmaz aklıma gelen şeyle ona doğru seslenmiştim: "İn de karşıdan bir daha bin, iyice uzatma yolunu!"

Tam söylediğim cümleyle inmeye yeltenmişken bir anda aramıza giren şey metronun kapanan kapısıydı. Bakışları aynı az önceki mahcubiyetle bana bakarken, hareket eden metroyla birlikte o da hızlıca uzaklaştı.

Arkamı döndüğüm anda İnci'nin sorgulayan bakışlarının üzerimde gezindiğini gördüm. Beraber yürüyen merdivene doğru adımlarken:

"Metroda hiçbir şey soramadım zaten. Eve çıkıyoruz ve hemen anlatıyorsun, ne oluyor acil!"

İnci eve gidene kadar beni sorguya tutmuştu ama verebilecek adamakıllı bir cevabım yoktu. Garip bir gündü sadece.

Apartmana girdiğimizde asansöre yöneldik. İkimiz de asansöre biner binmez aynadan kayan tipime baktım. Üzerimde koyu gri, kısa kollu, kısa boy, vücuda oturan bir gömlek varken altımda siyah kumaş pantolon vardı. Mesele zaten kabarık ve dalgalı olan koyu kumral saçlarımın fazlasıyla karışmış olmasıydı. Maviye çalan yeşil gözlerimin ise beyaz kısmı kanlanmıştı.

Hepsi yorgunluktandı, halbuki yeterince uyumuştum.

Eve girdiğimizde bize kapıyı açan, henüz on üç yaşında olan erkek kardeşim Deniz'di. Benim gibi olan saçları onun da fazlasıyla kabarmış gözüküyordu. Elimi saçlarına atıp hafifçe karıştırdığımda huysuzca söylendi.

Eve girip üzerimizdekileri rahat kıyafetlerle değiştirdik. İnci de benim dolabımdan giyinmişti; bedenlerimiz neredeyse birebir aynıydı zaten.

Aşağı, sitedeki çardağa indiğimizde Ahsen ve Nehir de oradaydı.

Elimde "Bir şeyler yeriz, içeriz" diye getirdiğim şeylerin dolu olduğu poşeti oturağa bıraktım.

Akşam serinliği çöktüğü için Ahsen'in üzerinde ince penye, açık gri bir hırka vardı. Hafif dalgalı, uzun koyu kahverengi saçları açıktı; normalde sürekli toplar, yalnızca başı ağrıyorsa açardı. Masmavi gözleri beni bulduğunda hemen gidip sarıldım. Kollarım sırtına dolandığında o da aynen karşılık vermişti. Yanımızda da İnci ve Nehir sarılıyordu.

Ahsen'den ayrılıp Nehir'e yöneldim. Onun açık kumral kıvırcık saçları omuzlarının azıcık altına kadar uzanıyor, elamsı kahve gözleri aynen bana bakıyordu.

Ona da sımsıkı sarıldığımda nihayet sarılma faslını bitirmiş, çardağa oturmuştuk.

Birkaç dakika sonra oturup hepimiz kahvelerimizi yudumlayıp annemin yaptığı ıslak keki yerken öyle havadan sudan sohbet ediyorduk; ta ki İnci o konuyu açana kadar.

"Anlatacaktın ya bir şey, bekliyoruz hepimiz."

Tam karşımda oturuyordu. Beni göz hapsine almışken ne diyeceğimi bilemedim.

"Neyi bekliyoruz ya, ben anlamadım?" diyen ise hemen İnci'nin yanında oturan benim masum dostum Nehir'di.

"Anlatılacak bir şey yok. Aynı bölümdeyiz, ortak bir ödevimiz var, o kadar."

Nehir anlamaz bakışlarla bakarken: "Kiminle ya?"

Ona döndüm: "Diyorum ya canım, sınıf arkadaşım bir tane."

İnci hayretle bana bakarken: "Yalnızca ödev miydi mesele? Ben çok farklı şeyler duymuştum oysaki. Yanlış anlamışım demek ki"

Derin bir nefes aldım hafif bir sinirle: "Aynen İnci, yanlış anlamışsın."

Yanımdaki Ahsen bana doğru dönüp bir bana bir İnci'ye bakıyordu.

"Ne anlatıyorsunuz ya imalı imalı konuşuyorsunuz? Neyse mesele doğru düzgün anlatın."

Ben tam anlatmaya meylederken bir anda İnci konuşmaya başladı:

"Biz bugün metroyla geldik ya, metroda bir çocuk geldi Pınar'ın yanına. Pınar da hiç garipsemedi, bir anda konuşmaya başladılar. Sonra çocuk bir şeyler dedi, bizimki duvar gibi dona kaldı. Kolundan tutup çekiştirmesem inmemiz gereken durağı kaçıracaktık. Onun çok da umurunda mıydı tabii bu, bilemiyorum ama..." Alttan alttan imalı konuşmaya devam ediyordu.

"Diyorum ya ödev, ödev sadece... Allah Allah, büyütmeye gerek yok."

İnci artık muhtemelen ağzımdan laf alamayacağını anlamış: "Öyle olsun," demişti. Sonrasında şükür ki hiçbiri uzatmadılar. Çünkü hayır ya, hayırdı; ne anlatabilirdim başka?

Orada beraber sohbete dalmıştık. Bu keyifli sohbetin bitişi geç saatleri bulurken dağılmıştık, ben de eve çıkmıştım.

Elimi yüzümü yıkayıp odama geçtim. Giyeceklerimi ayarladıktan sonra banyoya girdim.

Hızlıca duş aldığımda vücudumdaki tüm tutuklukların az da olsa geçtiğini hissedebiliyordun.

Gidip kendime kahve de hazırladıktan sonra odama geçtim. Koridordayken diğer odalara da bakındım, hepsinin ışığı kapalıydı.

Odama geçip kahveyi hemen masamdaki bardak altlığının üstüne bıraktığımda, masamın hemen sağ tarafındaki kitaplıktaki defter rafından ajandamı ve bloglarım için tuttuğum not defterini almış, masaya oturmuştum. Sadece masa lambamın hafif sarrımsı ışığı odayı aydınlatıyordu. Tam laptopu açıp yazmaya başlayacakken bir bildirim geldi. Instagram hesabım bilgisayara da bağlıydı, hemen açtım.

ayazz.simsek6

Takip isteği vardı. Gece saatlerinin de verdiği saflıkla hiç sorgulamadan kabul ettim.

Kabul eder etmez mesaj kutuma bir bildirim düştü: "Numaran olmadığı için istek attım. Bir şey söyleyeceğim, sonrasında çıkarsın istersen takipten."

Yanıtladım: "Bekliyorum."

"Ödevin söylediğin kısmını sen bu hafta hallet, ben diğer hafta toparlarım. O şekilde yapalım."

Nedensizdi, anlam veremiyordum ama yazdım: "Dediğin gibi beraber yapalım. Hem bahsettiğin kadar zaman kaybetmeyiz hem de daha derli toplu olur."

Anında yanıt geldi: "Nasıl diyorsan öyle olsun, anladığım kadarıyla önemli senin için."

Öyleydi zaten, halihazırda dersten kalmış biri olarak bir de ödevden düşük almak istemiyordum.

"Öyle. Dediğim gibi yapalım, yarın da aynı ders var zaten, haberleşiriz."

"Ben burayı çok aktif kullanmıyorum. Ulaşman gerekirse senin için daha kolay olur."

Sonrasında hemen bir mesaj daha: "0584*******"

Ne diyeceğimi bilemedim. Niye böyle oluyordu? Normalde hazırcevap bir insandım aslında. Ama şuan dilimde bir tutukluk vardı.

"İyi geceler," yazıp kestirip attım.

"İyi geceler," aynı şekilde cevap verdiğinde numarayı elime aldığım telefonda tuşlayıp kaydettim:

AYAZ ŞİMŞEK

Muhtemelen numaramı istemesinin yanlış anlaşılacağını düşündüğü için kendi numarasını vermişti. Ben de o yüzden kaydettiğim ismin üzerine tıklayıp çaldırdım.

Amacım yalnızca çaldırıp kapatmaktı. Ama telefonu hemen bu kadar açacağını akıl edemememiştim

Telefon ilk çalışta açıldığında: "Alo," diye açtı. Sesi uykulu gibiydi.

"Pınar ben."

"He, efendim?"

"Bir şey için aramadım. Numaranı verdin ya, sen de benimkini kaydet diye aradım."

"Doğru, kaydederim şimdi."

"Tekrardan iyi geceler."

"Sana da iyi geceler."

Aramayı kapatan ben olduğumda dikkatimi toparlayıp yazı yazmak istediğimden telefonumu hemen sağ arka tarafımda kalan yatağa fırlattım.

Masaya dirseklerimi başımı da ellerime yaslamışken birkaç saniye gecenin huzurlu sessizliğinin iliklerime kadar işlemesine izin verdim.

Bilgisayar ekranında yazmam için ayrılan kısmı açtığımda ne yazacağımı bilmiyordum. Sadece bir başlık attım:

"Siyah ve Beyaz"

---BÖLÜM SONU---

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

10okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…