5. bölüm · YERYÜZÜ KORUYUCULARI -UYANIŞ-
24. BÖLÜM (RUH PUSULASI MESELESİ)
UZUN YILLAR ÖNCE…
Bütün sınıf evlatlarının durumunu öğrenmek adına toplanmış velilerle doluydu, görevli sınıf öğretmeni sakin adımlarla elindeki isim yazan belgeleri dağıtırken bir yandan genel açıklamalarda bulunuyordu. “Ara tatil başlamak üzere fakat sınıf içerisinde arkadaşlarından geride olan küçük koruyucularımız var bu yüzden bazı öğrencilerimiz için eğitim programı hazırladım.”
Sırayla dağıtılan belgelerde ders ve alıştırma programları yazdığı için ilgili olan veliler büyük bir ciddiyetle incelemeye koyuldu, öğretmen bir sonraki kâğıdı Selin’e uzattı fakat kâğıtta ödevden çok eğitim değişikliği için tavsiye formu bulunuyordu. Merakına yenik düşerek sormak istedi, kısaca seslendiğinde dağıtma işlemini yarıda kesen öğretmen Selda Hanım gülümseyerek veliye döndü.
“Verdiğiniz formu biraz inceledim ama ödevden çok farklı bir konu olduğunu görüyorum, sınıf değişikliği derken neyi kastediyorsunuz?” Velinin de eğitimci oluşunu bildiğinden yadırgamasına şaşırmıştı Selda öğretmen fakat bunu yansıtmamayı seçti, aynı kibar üslubuyla; “Toprak yaşıtlarına nazaran çok özel bir çocuk, şu an ki sınıfı onun için çok geride en az 2 üst sınıfa geçmesini önerecektim size, kâğıtları dağıtmama izin verin lütfen.” Diyerek işine kaldığı yerden devam etti.
İstemsizce üstünden büyük bir yük kalkmış gibi derin bir nefes aldı Selin, oğlunun özel bir çocuk olduğunun farkındaydı fakat ister istemez gururlanan tavırlar sergilemesine engel olamamıştı. Öğretmen bir sonraki veliye ödev kâğıdını teslim ettiğinde bir kez durduruldu. “Oğlum maalesef ara tatilden sonra okulda olamayacak, baş koruyucunun özel izin beyanını şöyle veriyorum.” Selda öğretmen uzatılan kâğıdı alıp biraz inceledi.
“Taşınmıyorsunuz anladığım kadarıyla, Uzay’ı bireysel eğitime mi yönlendiriyorsunuz, umarım benden kaynaklı değildir.” İstemsizce eğitim anlayışını sorgulamasına sebep olsa da Aydan, rahatlatmak adına samimi bir gülümseme sergiliyordu, ellerini ‘hayır’ anlamında öne doğru salladı. “Beni yanlış anladınız eğitiminizden memnunum, sadece birkaç özel mesele yüzünden böyle olması gerekti.”
Aydan açıklamasını yaparken sınıftaki birkaç veli kendi aralarında fısıldaşıyordu, konu tabi ki kocasının dâhil olduğu eylemler ve az önceki sonucun bunlara bağlanmasını içeren dedikodulardı. İçinde fırtınalar kopsa da bastırdığı duyguları dışarıya herhangi bir yanlış izlenim bırakmıyordu, yüzü gram mimik oynamadan konuşmasına devam etti. “Rahatsız ebeveynlerin içi rahat olabilir, çocukları artık potansiyel bir tehdit altında kalmayacak.” Fısıldaşanlar aniden konuşmayı kesti, topun onlara atıldığının pek tabi farkındaydılar.
Veli toplantısı bir süre daha devam ettikten sonra öğretmenin; “Doğu karargâhı merkez okulumuzun en seçkin sınıfıyız, her biri potansiyeli yüksek ve akıllı çocuklar velilerden ricam çocuklarınızı ara tatilde fazla boğmamanız.” Demesiyle sona erdiğinin farkına vardılar. Veliler yavaşça sınıftan ayrılırken Aydan öylece sırada oturur halde kalmıştı, derin düşüncelere daldığı apaçık ortadaydı nitekim bunu da eski takım arkadaşı Selin fark etti.
“Allah aşkına o süslü kokona Münevver’e mi takılıyorsun, oğlu belki de bu sene sınıf tekrarı yapacak.” Kafasının dağılacağını umarak söylediği cümleden sonra yanına oturdu, tam kucaklamak üzereyken Aydan ondan önce davranıp sarıldı, omzunda ıslaklık hissettiğinde arkadaşının ağladığını anlamıştı.
“O süslü kokona haklı, geçen ay Erdi resmen bütün karargâhları tehdit etti ve açıkça rest çekip koruyucuları terk etti. Ne demelerini bekliyordum ki?” Hıçkırıklarının arasında zor da olsa bir cümle kurduğunda Selin, sırtını sıvazlayarak arkadaşını teselli etmeye devam ediyordu.
“Hayır arkadaşım, haklı falan değil her birey kendi yaptıklarından sorumludur. Kocansa kocan, sen mi dedin yahu! Ayrıca hepimiz Erdi’yi tanıyoruz, fevri biridir çabuk parlar ama hemen söner.” Selin, haklı bir eminlikle Aydan’a sarılmayı bırakıp ellerini avuçlarının arasına aldı.
“Bu sefer çok farklı,” konuşmasını yarıda kesti elinin birini arkadaşından kurtarıp yaşlı gözlerini sildi. “Yıllardır üzerinde çalıştığı projesini hayata geçirmeye karar verdi, eğer başarırsa hiçbir karargâhın şansı olmayacak. Tek derdim Uzay’ı…”
Aydan lafını yarıda kesmek zorunda kaldı çünkü çocukları oturdukları sınıfa girmişlerdi, fark etmemesini umarak bir çırpıda toparlanmaya çalıştı. “Yakışıklılar da geldiğine göre artık söz verdiğimiz tatlıları yemeye gidebiliriz.” Selin’de konuyu dağıtmak adına çocuklarına seslenip kollarını kocaman açtığında Toprak koşarak annesine sarıldı.
“Anne! Uzay enerji ikiziyle tanışmış biliyor musun?” Sarılmalarını sonlandıran Özyavuz ailesi soru soran bakışlarını Aksu ailesi bireylerine yöneltmişti bile, Aydan yeni hatırlamış gibi tavırlar sergiledi. “Bak onu söylemeyi unuttum, Alya’nın kız benimkinin enerji ikizi çıktı Sadi miras yeteneği sayesinde görmüş. Uzay, insanların yanında yaşayan kızın yanına gidecek hem böylesi daha iyi oldu babadan ne kadar uzak tutarsam o kadar iyi.”
“Teyit ettiniz mi, emin miyiz? Sadi’nin alternatif öngörüleri bile yanılma payı taşıyor çünkü.” Elbette ki enerji ikizini çok iyi tanıyordu ve birkaç defa öngörülerinin farklı sonuçlandığını görmüştü, Aydan arkadaşına doğru onaylar biçimde kafa salladığını gördüğünde emin olabildi.
“Uzay’ın anı akışını taradım, gidip teyit ettiler birbirine çekilme hissiyatına kadar her şey normal seyrinde görünüyor.” Sınıftan hep birlikte çıkarken konu da değişmişti, anneler kendi aralarında muhabbet etmeye devam ederken Uzay hala Toprak’a yaşadığı deneyimi anlatıyordu.
“Tam şuram çok acıdı var ya, enerjim ellerimde dolanıyordu, çok güzeldi. Hem sınıftan kimse daha bulamadı ben buldum.” Heyecanla anlatmaya devam edip göğsünü gururla kabarttığında Toprak hayranlıkla seyretmeye devam ediyordu, içten içe kıskandığını hissetse de bunun kıskançlık duygusu olduğunu fark edemeyecek kadar küçüktü.
“Ne var ki bunda, bende bulabilirim bence?” Altta kalmak istemediğini açıkça belli ettiğinde iki arkadaş gülüştüler, başka konulara atlayarak annelerini takip etmeye devam ettiler fakat Toprak nezdinde bu olayın büyük takıntısının başlangıcı olacağından habersizdi.
---
BİRKAÇ YIL SONRA…
Gözlem: Titreşimlerin İstisnası
‘Deneylerimde rutin olarak ölçtüğüm elektromanyetik rezonans aralıklarında, beklenmedik anormallikler tespit ettim. Bu sapmalar ne bildiğim klasik interferonsa ne de bilinen herhangi bir gürültü kaynağıyla örtüştü. İlk başta, cihaz hatasıyla özdeşleştirdim; ancak örüntü tekrarlandı, belirli bir coğrafi koordinatla korelasyon gösterdi.
Bu frekanslar süreğen bir form sergiliyor: titreşimler arası faz farkları, sanki organik bir ritim tarafından düzenleniyor gibiydi. Mekanik olarak ölçülebilen, fakat tanımadığımdan öte bir "anlam" barındırıyordu.
Not: "Yaşayan dalga" tanımı, bilimde radikal bir terimdir; burada kullanıyorum çünkü başka sözcük yok.’
Ders sırasında uzaktan, yakından alakası olmayan yeni bir kaynak keşfetmiş olmanın heyecanıyla ‘Kayıp Tesla Raporlarından’ 17 Haziran 1901 tarihli el yazmasının bir kopyası ellerimin arasındaydı. Görü yeteneğine dahi sahip olmayan uçuk bir dahi, nasıl karargâhları ve koruyucuları keşfeder aklım bir türlü almıyordu.
Dünyadan kopmuş bir vaziyetteyken önümdeki kâğıdın öğretmen tarafından alınmasıyla durduruldum, sinirden gerilen yüzü şuracıkta parçalarıma ayıracak gibiydi. “Seslendiğimi duymayacak kadar neye odaklandığını bütün sınıf merak ediyoruz.”
Bir süre inceledikten sonra, daha da sinirlendiğinden emindim, dersinin sıkıcı olduğunu söylemesem de maalesef birçok kez yakalanarak ima etmiş gibi bir imaj çiziyordum. “Dersin koruyucu tarihi olduğunu sanmıyorum Toprak ya bunları kaldırıp anlattıklarımı dinlersin ya da dönem boyunca dersimden kalırsın.”
Sıkıntıyla oflayarak notları okul çantama geri tıktım, çeşitli derslerde birkaç kez böyle durumların yaşanmış olması ve çokça yediğim ikazlar neticesinde artık imtiyaz tanımayacaklarını hissediyordum. Yaşıtlarımla okumadığımın tabi ki farkındaydım ama bu düzeydeki bir eğitimin bile öğrenme açlığıma yettiğini düşünmüyordum, bu yüzden dersi dinliyormuş gibi yapıp not tuttum fakat notlarımın dersle uzaktan-yakından alakası dahi yoktu.
Ders zili sonunda mola saati için çaldığında ayaklandım, işin garip yanı artık yalnızlığa alışıyordum ve bu canımı sıkmıyordu. Sakince adımlar atıp kendimi okulun çıkışına bırakmak üzereyken biri tarafından durduruldum. “Okul müdiresi seni çağırıyor.”
Klasik senaryoydu işte. Dersime giren öğretmenler davranışlarımdan dolayı müdüre şikâyet eder, annem veya babam okulda kim varsa o gelir ve tonla azar işitir dersliğime geri dönerdim, bu artık bir rutin haline gelmişti. Adımlarımı çıkış tarafından çekip doğru müdürün odasına yönlendirdim, bir yandan da raporları okumaya devam ediyordum.
Kapının başında çantama geri tıkıp kapıyı çaldım, içeri girdiğimde ebeveynlerimin ikisini de burada bulacağımı tahmin etmiyordum. “Gel bakalım Toprak, şöyle otur.” Müdire Hanım’ın gösterdiği yere oturdum fakat bizimkilerin yüzü gülmüyordu bu yüzden sessiz kalmayı seçecektim, çünkü söyleyeceğim en ufak ters bir sözcük felaketim olabilirdi.
“Bu sefer hangi öğretmeniyle sorun yaşadı? Kendisiyle konuşup gerekirse özür dilemesini sağlarız, disipline vermemeniz konusunda rica ediyorum size.” Annem ’in Beste Hanım’a yalvarmasını başım yere eğik dinliyordum, zaten ebeveynlerimin ricası olmasa çoktan koruyucu mesleğinden ihraç edilmiştim.
“Okulumuz Toprak gibi öğrencilere eğitim verme konusunda yetersiz olduğunu fark etmişsinizdir, geçen hafta rehber öğretmeninin referansıyla batı karargâhında özel bir sınıfa dâhil etmek istediğimizi açıkça belirttik fakat oğlunuz bunu, sizleri bahane göstererek reddetti.” Beste Hanım sağ olsun topu bana atmayı başarmıştı, bütün gözlerin bana döndüğünü bakışlarımın yerle aşk yaşaması sırasında bile hissedebiliyordum.
“Bu güzel bir haber, neden kabul etmediğini anlayamıyorum.” Babam ’da kendi fikirleriyle dâhil olduğunda iş iyice çığırından çıkmışa benziyordu, aradığım ruh pusulası tılsımı doğu karargâhı yetki alanı içerisindeydi ve şu an gitmek, isteyeceğim en son şey bile değildi. Sıkıntıyla ofladım, bir şekilde bizimkileri ve okul yönetimini ikna edip kalmalıydım.
“Sizi bırakıp niye bilmediğim bir şehre gidiyorum ki? Ayrıca daha burada halletmem gereken işlerim var ve…” Sözümü tamamlayamadan yarıda kesen kişi pek tabi annemdi. “Hala şu pusula meselesi mi? Yeter artık Toprak.”
Müdire Hanım’ın önündeki formu ellerinin arasına aldı, masadaki kalemlikten mavi tükenmezi alıp doldurmaya başladığında konuşmasına devam etmeyi seçti. “14 Yaşında olman iyi bir şey çünkü hala vasin benim, itiraz istemiyorum gidiyorsun.” Dolduracak yerlere yazmaya çalıştığı sırada elinden kâğıdı çektim.
“Pusulanın konumu burada, Doğu karargâhının yetki sahibi topraklarında!” Tek elime aldığım kâğıt parçasını yukarı kaldırmış haldeydim ve sesimin sinirle çıktığını bile o anda fark etmiştim. Normalde aileme karşı çıkmak bir yana daha sesimi bile yeni yeni yükseltiyordum, beni anlamıyorlardı ve anlamalarını da beklemiyordum zaten, sadece yoluma çıkmalarını değil bana yardımcı olmalarını istiyordum.
“O pusulayı bulsan ne olacak sanıyorsun, mucizevi şekilde enerji ikizini karşına çıkaracağını mı? Gözünü iyice aç ve gerçekleri gör oğlum, inan bulmanın hiçbir önemi yok.” Annemin aksine babam beni sakinleştirmeye ve mantıklı düşünceye yönlendirmeye çalışan tek kişiydi çünkü Müdire Beste Hanım sessizce aramızda yaşananları izliyordu ve yüzünde belli belirsiz bir korku taşıyordu, sanki deliren benmişim gibi.
“Benim hissettiklerimi hiç yaşayamayacak olmanız ne kadar acı verici.” Küstahça bir gülümseme ile odadaki ebeveynlerime bakarken beni asla anlayamayacaklarını tekrar, tekrar tescil ettiriyordum. Gittikçe yalnızlaşıyor, tükeniyor ve koruyuculardan soğumaya başlıyordum sırf bu yüzden.
Diğer elimi de kullanarak yırtıyormuş gibi blöf yapmaya başladım, bana doğru hamle yapma girişimlerini böyle bastıracağımı düşünüyordum nitekim başarmıştım da. “O kâğıdı hele bir yırt! Bak ne yapıyorum ondan sonra.”
Tehdit yerine destek beklerdim fakat bunu görememek bütün hayallerimi yerle bir etmeye yetmişti. İnsan en çok ailesinden destek görmek isterdi fakat artık bunun olması mümkün görünmüyordu, üzüntümü öfkeye bastırıp bir çırpıda elimdekini yırttım. “Seninle evde görüşeceğiz Toprak Efendi, akşam eve gelirsin sen!”
Annemin bağırışlarını odadan çıkarken zar zor duyuyordum, hırsıma yenik düşerek yaptığım bu fevri hareketin bana pahalıya patlayacağından o kadar emindim ki şimdilik bunları düşünmek istemiyordum. Okuldan çıkıp karargâh binasına ulaşmam 10 dakikadan kısa sürmüştü, kafamdaki sesleri susturamıyordum, bir şekilde sakinleşmeye ihtiyacım vardı.
Beni rahatlatan en iyi aktiviteyi yapacak ve kendimi kitaplara gömecektim tabi, sürekli sorgulayıp beni karanlığa çeken, her zerresine lanet etsem de tutunabildiğim tek şeye sarılacaktım yine. ÖĞRENME AÇLIĞI!
---
BİRKAÇ SAAT SONRA…
Gözlerim acıyordu, sanırım yine kan çanağına dönmüş bir haldeydi. Çantamda her zaman taşıdığım göz damlasını çıkarıp sıktım, bir süre bulanık görecek olsam da evin yolunu bildiğimden zorlanmadan varabiliyordum. Kapıyı kişisel anahtarımla açtığımda kapıda küçük kardeşimin beni karşılamasını beklemiyordum elbette. “Abi koş! Annem odanda, her şeyini yırtıyor.”
Samet telaşla haber verdiğinde bütün çalışmalarımın annem tarafından parçalandığını duyabiliyordum, bir yanda tonlarca söyleniyorken kırılma sesleri de eşlik ettiğinde odama resmen uçarak ulaşmıştım.
“Yırtmak nasıl oluyormuş görsün, yeter artık! Uğraşamıyorum bu çocukla, yedi bitirdi beni, tüketti.” Kapı eşiğinde, sıktığım damladan kalan yaşlı gözlerimle annemin odamda yarattığı tahribatı seyrediyordum, üstelik canlı görüyor olmam içimdeki nefreti daha da uyandırıyordu.
Annemin tersine sanki normal bir akşammış gibi odama giriş yaptım, hala hırçın hareketlerle araştırmalarımda kaydettiğim bütün ilerlemeyi yok etmeye çalışıyordu. “Bıktım senden, anlıyor musun? Senden de senin bu salakça saplantından da. Bela doğurmuşum seni başıma, bela!”
“En büyük belandan bu gece kurtuluyorsun.” O kadar rahattım ki sanki bir an sinirlerim alınmış gibiydi, spor çantamdan gereksizleri boşaltıp ihtiyacım olan eşyalarımı koymaya başladım, dolabıma zula yaptığım nakit parayı da içine attıktan sonra omzuma attım.
“Nereye gidiyorsun?” Babam kapı ağızından konuşuyordu yerinde kalmayı bırakıp annemin yanına geçti, savurgan hareketlerini bastırmaya çalışması sadece fiziksel olarak işe yarıyordu çünkü hala burnundan soluyor gibiydi.
“O boktan pusulayı bulmadan hiçbir yere gitmiyorum, ayrıca benden sonra Beste Hanım nasılsa aynı kâğıttan tekrar çıktı almış sende imzalamışsındır.” Ben kapıya yönelirken annemin çoktan sinirleri boşalmış olsa gerek sesli ağladığını duyabiliyordum, hızlıca kapıya yöneldim fakat Samet beni itekleyerek durdurdu. “Ailemizi daha fazla üzmeden git abi.”
Kısa bir an olsa da göz göze geldik, Samet aksine annemi benden daha çok severdi. Sevgilerinin karşılıklı olduğuna emindim çünkü dışarıdan ailenin zehirli bir virüsü gibi görünüyordum, anahtarımı kardeşimin ellerine bırakıp dışarı çıktım. Telefonumla göz göze geldikten sonra anlık bir kararla kapı eşiğine fırlattım.
Adımlarımı dağ yoluna çevirirken çantama tıktığım işaretlerle belirttiğim haritayı çıkardım, sokak ışığından doğru yönü ayarlayıp yola koyuldum. Sonunda araştırmalarım sonuç vermiş ve güvenilir kaynaklardan edindiğim bilgiler doğrultusunda tam koordinatlarına ulaşabilmiştim, bu kadar yakınken beni hedefimden caydırmak isteyenleri anlayamıyordum, bu saplantı değil bir keşifti benim nezdimde.
Kaç kilometre yol gittiğimi bilmiyordum ama yorulmaya ve en önemlisi acıkmaya başlamıştım, öğle yemeğini de üstünkörü yiyip araştırmalarımın son kısmı için çalışmaya odaklandığımdan olsa gerek şu an midem deli gibi ötüyordu. Okul çantamı çıkarmamıştım Allahtan, şansıma içerisinde atıştırabileceğim yarım bisküvi paketi duruyordu.
Yola devam edip bir yandan atıştırıyordum, annem sinirlenmiş olsa da babamı tembihlemiştir, karargâhtan güvenilir dostlarına haber salıp beni yolumdan alıkoymak için çalışmalara başlamışlardır kesin, sonuçta bunu birkaç kez tekrarladığım için başıma gelecekleri de haliyle tahmin edebiliyordum.
Uzunca yürüdüğüm yolun en iyi kısmı gelmişti elbette, sonunda haritada gördüğüm kadarıyla doğru koordinatlardaydım. Yalvar yakar Uzay’dan rica edip yaptırdığım tespit tılsımı da parladığında kesin emin olmuştum, şimdi tek yapmam gereken karşımda duran tapınak girişine ayin cümlelerini söylemekti. “Görünmeyeni göster, bulunmayanı çıkar. Ruh pusulası, tek umudum sensin.”
Buranın yerlileri yatır sandıkları için etrafındaki ağaca yüzlerce çaput bağlamış ve dua etmişlerdi, cahillerin dedikoduları maalesef ki çoğu zaman zekilerin işine yarıyordu, sayelerinde burayı bulmayı başarabilmiştim çünkü.
Kapı büyük bir gürültüyle açıldı, pusula tılsımının tarihi enerji ikizlerinin keşfiyle çok yakındı. Benim gibi yardıma ihtiyacı olanlar için iyi niyetle yapılmış olsa da zamanla yanlış ellere geçmesi ve akabinde ortadan kaybolmasıyla yüzyıllarca kayıp olarak anıldıktan sonra varlığı sorgulanmaya başlamış gizemli bir obje, aslında neden deliymişim gibi baktıklarını anlayabiliyordum bir noktada.
İçerideki sunak havanın karanlığından zor seçiliyordu, kırık duvar taşlarından sızan ay ışığı sayesinde gözlerim karanlığa alışana kadar bekledim. Sunakta herhangi bir pusula veya ona benzer bir şey yoktu, etrafı araştırmaya çalıştım ama sanki burada bulamayacak gibi hissediyordum. “Lütfen göster kendini, seni bulmak uğuruna o kadar yol geldim.”
Endişeyle arama yapmaya devam ediyordum ama hala herhangi bir iz yoktu üstelik beni aramaya çıkanların olduğunu tahmin ettiğim sesler yaklaşıyordu, bacaklarım artık daha fazla bedenimi taşıyamayacak duruma geldiğinde çöktüm, onca yolu bir hiç uğuruna gelmiş olmam mümkün değildi. “Söz veriyorum, bir gün en çok ihtiyaç duyana teslim edeceğim seni, lütfen!”
Yaşlar yanağımı gıdıklarken anlamıştım ağladığımı, bunca emek boşuna olmamalıydı, bunu kabul edemem derken güçlü bir ışık yansıması karanlığa alışan gözümü resmen kör ediyordu. “Tamam, teslim oluyorum, bulamadım zaten.”
Beni aramaya gelenlerin fenerleri sansam da değildi bu içeriden geliyordu, iyice baktığımda toprağa yarı gömülmüş bir vaziyette parlayan ruh pusulasını görebiliyordum. “Allahım şükürler olsun, gösterdi kendini!” Elime alıp ayağa kalktım, ne yapacağımı bilemediğimden oradan oraya volta atıyordum.
“Yakınlarda ışık var bu taraftan!” Artık arama ekibin sesleri daha net duyuluyordu bu yüzden sevinç nidalarını bırakıp tılsımı parlamayacağından emin olduğum şekilde kıyafetlerime sarıp çantama tıktım, ellerimi teslim olur gibi kaldırıp yatırdan dışarı çıktığımda bir sürü koruyucu, ellerinde değnekleri gardlarını almış beni bekliyordu.
“Kaçağı bulduk, karargâha dönüyoruz.” Sevincimi saklamaya çalışarak beni bulduklarını zanneden ekibe doğru yürüdüm, sonuçta elimdeki nesne bir nevi koruyucuların müzelik eşyası niteliğindeydi ve bir bahane bulup elimden alabileceklerimden adım kadar emindim.
---
BİRKAÇ GÜN SONRA, BATI KARARGÂHI…
“Kanka ne yaptın sen ya! Ortalığı birbirine katmışsın yine.” Tecrit hücremde beni ziyaret eden Uzay, işaret parmağını şakağına iki kez götürdü bu aramızda sessiz bir anlaşma yöntemiydi. ‘Düşüncelerimi oku.’ Demekti kısaca.
‘Tılsımı güvenli yere sakladım, kimsenin haberi yok.’ Onaylarcasına kafa sallayıp güldüm, doğu karargâhının tecrit hücrelerine alışkındım fakat batı karargâhı nedense çok benzerdi. “Ne yapsaydım? Bütün araştırmalarım yok oldu, deliye döndüm, sonrasını görüyorsun işte.” Yanımızda görevli koruyucu olduğundan şifreli konuşuyorduk, nasılsa kısa zaman sonra buradan çıkacak ve normal hayatıma geri dönecektim.
“Arda amcaya batı karargâhında kurul üyeliği teklifi gelmiş, sende artık burada olduğuna göre kabul edecektir, ailenin tamamı yakında burada olacaklar.” Babama bir süredir söylemelerine rağmen sırf benim yüzümden erteliyordu, bu konuda söyleyecek bir şeyim yoktu haliyle. Kapıya doğru biraz daha yaklaşıp demirleri tuttum.
“Doğu karargahı sınırları içinde bulamadığıma göre tezimde yanılmışım demektir, sanırım biraz da buradakilere sorun çıkaracağım.” Göz ucuyla görevliye iğneleme yaparken adam apaçık şekilde gözlerini devirdi, alayla gülerken arkadaşıma döndüm. En azından artık bir aradaydık ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
“Burada çok bile kaldım, görev yerime geri dönemem gerek, kız yokluğumu fark etmiştir bile.” Anlamadığım bir diğer konuysa Uzay’ın enerji ikizini tüm dünyadan saklamasıydı, zorunda olduğunu söylese de iki taraf için makul bir yolun daha olabileceğini düşünüyordum.
“Artık buradayım nasılsa onu korumanın başka bir yolunu bulabiliriz.” Uzaklaşırken duymasını umut ederek bağırdım. Düşünsenize asıl kimliğini sen dışında herkes biliyor ve buna rağmen bir yalanın içinde yaşatıyorlardı, herhalde o kızın yerinde ben olsaydım hepsine karşı tavır alır kendi yolumu çizerdim.
Günler sonunda birbirini kovaladı ve tecrit hücresinden çıkarıldım, görevli koruyuculardan biri bana eşlik ederek Batı karargâhını gezdirdi ve odamı gösterdi, Uzay sağ olsun yanındaki odayı ayarlatmayı başarmıştı.
Yatağıma bombalama atladığımda bir süre dinlenirim diye düşünürken uyuya kaldığımı bile anlayamamıştım, tekrar gözlerimi açtığımda hava kararmıştı. Usulca doğrulup üstümdeki paçavra olmuş kıyafetlerden kurtulup, ılık bir duş alıp yenilerini giydim, niyetim tabi biraz atıştırıp karargahın kütüphanesini görmekti.
---
AYNI SAATLERDE…
Öncülerin lideri tarafından özel görüşmeye çağırılan Gamze fazlaca heyecanlıydı, kabul edilmek için belli gereksinimleri karşılamış olsa da son bir görevi kaldığı söylenmişti. Ağır adımlarla örgüt kalesinin koridorunda ilerlerken endişeli halini bastırmak amacıyla parmaklarının derileriyle oynuyordu, bir kısmını kaldırdığında dişiyle koparmak içi ağzına götürdü, görevli resmen ‘ne yapıyor bu?’ dercesine ona bakıyordu.
Sonunda odanın kapısına vardığında görevliyi orada bırakarak kapıyı tıklattı, aldığı komutla içeri girdiğinde loş ışıkların altında sakince el yazması bir kitap okuyan önderi gördü. “Favori öncü adayımız da sonunda geldi.”
Öndeki koltuklardan birinde oturan yabancıyı yeni fark ediyordu, gösterilen boş koltuğa oturduğunda gerginliği bir üst safhaya tırmanmıştı bile. “Vakit tamam, senin için son bir görevimiz var. Bunu da başardığında öncülere katılmaya hak kazanacaksın.”
Gamze, yana yakıla merak ediyordu. Acaba, nasıl bir görev olacaktı bu? Daha öncekiler gibi bir kurtarma görevine katılmak mıydı yoksa casusluk işi miydi? “Sizi dinliyorum efendim.” Karşısında oturan yabancı adamı daha önce batı karargahında görmüştü, kurula adaylığını koyduğunu ilan ettiklerini çok net hatırlıyordu.
“Karargahın bilmediğimiz daha çok gizli sırrı var, bunların büyük kısmını proje olarak çizen çılgın mimarın eseri. Şu an batı karargahı içerisinde bir yerlerde, senin görevin o krokiyi öncülere ulaştırmak.” Elindeki el yazması kitabı masaya bırakıp Gamzeye doğru çevirdiğinde, haritanın basit bir çizimi yer alıyordu.
“Karargah içerisinde şüphe çekmiyorum efendim, en kısa sürede elinize ulaştıracağımdan emin olabilirsiniz.” İncelemek için kitaba uzandı fakat Önder tarafından durduruldu. Ne olduğunu anlayamadığı için yanlış bir hareket yaptığını düşünerek elini geri çekmeye yeltendi fakat üstüne koymuştu.
“Küçük yeğenimin başarısız olmayacağından eminim, yüzümü kara çıkarma sakın!” Bu bir temenniden çok bi tehdit gibiydi, seslice yutkunarak tepki veriyordu. “İzninizle.” Daha fazla gergin ortamda kalmak istemediğine karar veren Gamze oturduğu yerden kalkarak çıkışa yöneldi, koridora çıktığında hala tam olarak nasıl bulabileceğine dair plan yapmaya başlamıştı bile.
---
BİRKAÇ AY SONRA…
Gözlerimi açtığımdan emindim fakat hiçbir şey görememenin üstümde yarattığı baskı artık korku seviyesine çoktan ulaşmıştı, sesleri net algılıyor, hastane kokusunu alabiliyordum fakat görüntü yoktu. “Hangi göz damlasını kullanıyor demiştiniz? Tobrex mi?”
“Gözlerim batıyor diye doktor yazmıştı, sanırım 3 yıl önce.” İyi geldiğini keşfettiğimde sürekli yazdırıyordum hatta bir süre sonra uyarıldığım için yazmayı bıraktılar, bazen karaborsadan veya tanıdıklardan temin ediyordum. Tabi hala görme yetim bulanık olduğundan kimin konuştuğuna seslerden tahmin yürütecektim.
“Bazı günler uykusuz araştırma yapıyor, göz pınarları kuruduğu için kanlanmaya başladığında doktor tavsiyesiyle başlamıştık fakat sanırım bizim oğlan gizlice kullanmaya devam etmiş.” Babamın sesini alabiliyordum, söylenen biri yoktu ki bu da annemin burada olmadığına en büyük kanıttı.
“Bir dakika kaç yıl dediniz? Üç mü? Bu damla antibiyotiktir genç adam, en fazla 10 gün kullanılmalıydı şimdiyse elimizde kornea hasarı oluşmaya başlamış bir muayene sonucu görüyorum.” Bana doğru konuştuğuna emindim, bulanıkta olsa biraz görebiliyordum artık.
“Üstelik sorun bu da değil, dengesiz beslenme ve yetersiz uyku yüzünden vücudu çökme evresine gelmiş, böyle yaşamaya devam ederse genç yaşta hayatını kaybedebilir!” Önümden siluet gibi geçen kağıtlardan anladığım kadarıyla doktor muayene raporlarını babama uzatıyordu.
Hala tam olarak göremesem de ‘ne yaptın oğlum sen?’ der gibi bana baktığından emindim, aylardır pusulayı nasıl çalıştıracağıma dair bir kaynak bulamamıştım ve sanki sürekli bir şeyleri atlıyormuş gibi hissediyordum, nitekim bu durum uykusuz gecelerin devamını açıklıyordu. “Ne zaman taburcu olabilirim?”
Bedenlerin bana dönüşünü bulanık haliyle bile fark ederken söylediğim kelimenin delilik olduğunu düşündükleri birkaç düzensiz kelimeyle tescillendi, sonrasında doktor; “Işığa hala tam olarak tepki vermiyor birkaç gün burada kalıp toparlanmalı.” Diyerek gözlerimin önüne cerrahi fener tuttu. “Kontrol için akşamüzeri tekrar uğrayacağım normal odaya yatış işlemlerini başlatabilirsiniz.”
Doktor diğer hastalarla ilgilenmek için gittiğinde babamla müşahade yatağında baş başa kalmıştık, söyleyeceği bir ton sitemi olduğuna kalıbımı basabilirdim fakat ikimizde sessizdik. “Pusulayı bulduğundan haberim var, sadece neden hala kendine eziyet ettiğini bilmiyorum.” Sonunda suskunluğunu bozduğunda konuşmak için acele etmedim.
Buraya temelli taşındıklarından beri yanlarında kalmak bir tarafa dursun eve dahi uğramamıştım, babamın beni gizlice gözetlemeye çalıştığının farkındaydım sadece görmezden gelmeyi seçiyordum. “Çalıştırmanın bir yolunu bulamadım, aylar öncesinde yaşananlar gibi bir durum yaşanmasın diye sizden sakladım, kötü bir niyetim yoktu sadece annem üzülmesin istedim.”
Acayip bastıran susuzluk hissiyatını gidermek için yanımdaki komodini elimle yoklamaya çalışıyordum, babam benden önce davranıp bardağı uzattı, boğazımı temizleyeyim derken biraz öksürdüm. Şansıma görüşüm yavaş, yavaş düzeliyordu. “Sen biraz burada dinlen bende yatış işlemlerini halledeyim, merak etme bu durum aramızda sır olarak kalacak ama artık böyle devam edemezsin.”
Babam, gereken uyarıyı yaptığını zannederken ben hastaneden nasıl erken çıkarım diye düşünüyordum. Görüşüm artık rahatça görebilecek kadar açıldığında etrafı kolaçan etme şansı bulmuştum, yatağımın yanında çantamı görmemle uzanıp aldım, beklediğim zamanı doldurmanın en iyi yolu kafamı meşgul etmekti elbette.
Yakınlarda temin ettiğim eski kitaplardan birini elime alıp son kaldığım sayfayı açtım, ben okumaya devam ederken yanımdan geçip giden koruyucuların düşüncelerini duyabiliyordum. ‘Bu diğer karargahtan gelen deli çocuk.’ ‘Şuna bak burada bile okumayı bırakmıyor.’ ‘Yazık çokta gençmiş’ ve bunlar gibi bir sürü yorum, keşke herkes kendi hayatına biraz baksa? Fakat ne yazık ki el alem kendi yaptıklarını çuvala basıyor, başkasını duvara asıyordu.
Şu son birkaç günde hastane macerası sürdüğü için kaçar gibi çıkmıştım, doktorun bolca dinlenmemi tembihlediği öğüt yağmuru ve ailemin uyarılarıyla geçen günler artık bitmişti ve elbette dinlemeye niyetim yoktu çünkü yeterince dinlediğimi düşünüyordum.
Çıkış işlemlerimin yapılacağı günün sabahında temin etmek için soktuğum aracılar sonuç vermiş ve karargaha ulaştırdıklarını bildirdikleri bir telefon almıştım, koşar adımlarla karargâhın kütüphanesine gittiğimde kapıda yeni gelen kitapları teslim almaya çalışan görevlileri seçebiliyordum. “Aha geliyor bizim deli, hayırdır ne zamandır yoktun piyasada.”
Koridor başından görevli Zahir abiye el salladım, kütüphanede bana kişisel bir yer ayarlayan ve her zaman araştırmalarıma saygı duyan tek kişiydi, haliyle dediklerine kulak asmazdım çünkü beni yaralayacak herhangi bir ters kelime kurmakta imtina ederdi. “İstediğim kaynak kitap geldi dediler, M.S.600’lü yıllarda yazılan enerjilerin fısıltısı”
“Gelmez olur mu yeğenim,” İçeriye teslim edilecekler bölümüne çoktan ayırmıştı, görmediği için yakın gözlüğünü takıp teyit ettikten sonra bana verdi. “Yalnız dili çok eski, çevirmek için A-B bölümündeki 4. Rafa bakarsın, eski dil sözlüklerinin hepsi orada.”
Elinden çeker gibi alıp masama dönerken kitabı yukarıya doğru kaldırıp salladım. “Teşekkür ederim Zahir abi.” Kitabı masaya bırakıp, dilini çevirebileceğim sözlüklerin olduğu rafa gittim. 4. Sırayı komple tararken sonunda aradığımı bulmuştum, tam alacağım sırada karşı taraftan biri çekip aldı. “Yalnız o bana ait.” Diye bağırırken duymuyor gibiydi, hızlı hareketlerle diğer tarafa dolandım.
“Kardeş baksana bi’ önce ben gördüm.” Tanımadığım yabancı çocuk elindekine baktıktan sonra gözlerini bende sabitledi. “Ama ben aldım, işim bitince geri getiririm sende alırsın.” Yeniden gitmek üzereyken önünü kestim, hayır alıp gidemezdi o kadar bekleyemem. “Arkadaşım bak bana acil lazım, ayrıca eski bir dil sözlüğünü ne yapacaksın ki?”
“Kitap sapığıyla da ilk kez karşılaşıyorum! Ödevim için kullanmam gerek, 2 gün sonra teslim tarihi, çok geciktirdim yoksa bu dönem sınıfta kalabilirim. Benimki kadar önemli mi?” Gerekli açıklamasını yapmış olsa da sanki bir şeyin farkına varmış gibi bir aydınlanma yaşadı. “Sen o kitaplarla kafayı bozmuş kaçık çocuksun.”
Acil elinden alabileceğim sağlam bir bahane bulmalıydım çünkü dedikleri yüzünden acayip gıcık olmaya başlamıştım, kollarımı göğsümde kavuşturdum. “Tahmin ederim yaşıtız ama şansa bak ki işlediğiniz dersleri ben 2 sene önce gördüm, gel beraber yapalım hem benim işim görülsün hem de senin, ne dersin?”
Yabancı çocuk biraz düşündükten sonra kafasını olumlu anlamda salladı. “Ayin işleyiş fizyolojisinden gram anlamıyorum, yardım fikri çok iyi olur, ben Tuğra bu arada.” Uzattığı eline sıkarak karşılık verdim. “Bende Toprak memnun oldum.”
Tam bir gün, bir gece uğraşmış olsak da sonunda ikimizin işi de görülmüştü. Kütüphane müdürü sağ olsun giriş izni konusunda saati sorun etmiyordu, uslu durup derslerimizi yapan iki çocuktuk ne de olsa. “Bir şeyler öğrenmek konusunda baya istekli görünüyorsun, yaptığın iyiliğe karşılık elimde ilgini çekecek bir kaynak var.”
‘Elimde ilgini çekecek bir kaynak var.’ Kelimesi bile beni heyecanlandırmaya yetmişti, istekli göründüğümü anlamış olacak ki çantasından eskilerden kalma harita çıkardı. “Bu kroki karargahın en detaylı haritasıdır, bizzat çılgın mimarının çizdiği söylenir.” Masaya bırakıp bana doğru ittirdiğinde detaylıca inceleme şansı buldum, küçük izleri takip etmek adına çantamdan büyüteç çıkarıp incelediğimde daha da şok oluyordum.
“Bizzat mimarın el yazısına benziyor fakat bu eksik, eski haritalar birer pusuladır, bu krokinin kitabı olmalıydı.” Haritanın alt kısmında hangi kitabeye ait olduğu şifrelenmişti, tabi bu eski eserlere takıntılı olmayanların anlayabileceğinden çok uzak bir konuydu.
“Dediklerine göre kayıpmış, harita da yeni ortaya çıktı zaten, daha baş koruyucuya bildirmedim.” Kulağıma yabancı bir tıkırtı ulaştığında Tuğra denen çocuğu durdurdum. “Sessiz ol yabancı biri var.”
---
1 YIL SONRA…
Öncüler toplantısının bitmesini dışarıda beklemek zorundaydı çünkü bir yıldır haritaya ulaşamadığından kabul de görememişti, niye herkese kolay görevler verilirken kendisinin zorlandığını anlamakta güçlük çekiyordu.
Öncüler tek sıra halinde salonu terk ederken beklediği kişinin çıkmaması sebebiyle kapıdan içeri girdi, öncülere özgü selamla karşıladıktan sonra sesli bir şekilde durduruldu. “Bu ne cüret! Daha öncü olmayanlar selamını veremez.”
“Ama efendim, haritayı elinde tutan çocuğu bir yıldır izliyorum. Öncülerde olan kitabı bulmak için canla başla mücadele veriyor ve bu yüzden yanından asla ayırmıyor.” Önder, bir hışımla ayaklandı fakat son anda sakin olması gerektiğini anladı. Görev verilen kişi özel biriydi ve iyi yerlere gelebilmesi için biraz daha teşvik edilmesi gerekiyordu, şiddeti yöntemleri arasında son sıralara koydu.
“Bahsettiğin koruyucuyu biraz araştırdım, eski eserlere takıntılı biriymiş. Ama herkes gibi zayıf bir noktası vardır elbette.” Önder ellerini arkaya bağlayıp volta atarken Gamze’de çocuk hakkında edindiği bilgilerle aydınlatmaya devam etmeyi seçti.
“Karargahtaki dedikodulardan işittiğime göre; yılardır yana yakıla enerji ikizini arıyormuş.” Önder, volta atmayı bırakıp Gamze’nin önüne kadar geldi. “Peki neden bunu avantaja çevirmiyorsun?” Gamze bir an kendinden bile şüphe duydu, nasıl yani birine enerji ikizin benim diye yalan mı söyleyecekti?
“Ama efendim bu büyük bir sıkıntı olmaz mı, ya aradığı kişi olmadığımı anlarsa?” Endişelenmekte pek tabi haklıydı, eski eserlere ve araştırmaya takıntılı olduğunu zaten bir yıldır yaptığı gözlemlerle öğrenmişti ki bu da şüphelenmek konusundaki bir diğer haklı sebeplerindendi.
“Orası sana kalmış, bulma umudu gözünü kör ettiği için sen ne yaparsan ona inanacaktır.” Memnun olur şekilde toplantı odasının eski kaynaklarının sergilendiği duvara doğru gitti, aklına son anda bir fikir geldiğinden gözleri parlıyordu. Genç çırağın işine yarayacak tılsımı yerinden alıp uzattı, kolye şeklindeki objeyi boynuna takmasını seyretti. ‘Böyle biri çokça dışlanmış ve koruyuculardan soğumuş olmalı bu nedenle öncülere kalifiyeli bir katılımcı daha hiç fena olmaz.’ Diye düşünüyordu Önder Arslan.
“Nasıl yaparsın bilmiyorum ama çocuğu bize katılması için ikna et işte o zaman, haritayı hiç zorlanmadan teslim alabiliriz.”
---
Uzay, kucağına aldığı baygın enerji ikizini portaldan geçirirken bende biraz uzaktan düşünce bariyerini kaldırmaya çalışıyordum fakat göğsüme saplanan acıyla beraber irkildim, tanıdık ve bir o kadar da uzak olduğum bu hissiyatın sebebini öğrenmek için etrafıma bakınıp duruyordum ta ki karşı cephemdeki ağacın arkasında birini fark edene kadar.
“Yoksa o kız, benim enerji ikizim mi?” Bakmaya devam etmek istiyordum ama saplanan acı şiddetlenerek bana engel oluyordu, birkaç adım yaklaşırken kız ağacın arkasından onu fark ettiğimi anlamış olacak ki gitmeye yeltendi. Acı azalırken kaybederim korkusuyla peşine takılmaya karar verdim, cebimdeki ruh pusulasını çıkardığımda enerji özüm sayesinde kızın gittiği yönü göstererek parlıyordu, işin kötü yanı o kız uzaklaştıkça ışığın sönükleşmesini izliyordum.
“Hayır, hayır. Bu kadar yakınken olmaz!” Acıya rağmen okun yönüne doğru adeta depar atıyordum, sonunda kaçtığı sokakta tam boyut sıçraması yapmak üzereyken seslendim. “Dur, Allah aşkına dur!” Göz göze geldik, o anda sanki zaman ikimiz için de durmuş gibiydi. Adımlarımın ağırlaşması bir yana sanki o da benim gibi donup kalmıştı.
“Lütfen gitme, seni bulmam gerekiyordu.” Doğal kumral saçları ve güneş ışığında parlayan yeşil gözleri, oracıkta beni esir almayı başarmıştı fakat korkmuşçasına birkaç adım geri gidiyordu. “Ama, ama. Ben seni tanımıyorum.” Gözlerindeki o dehşet ifadeyi silmek için her şeyimi verirdim oysa, rahatlatmak adına panik halimden sıyrılıp nefesimi düzene koymaya çalıştım.
“Tanışmıyoruz evet ama ruhlarımız aşina birbirine.” Elimdeki ruh pusulası tılsımını çıkarıp göstermeye çalıştım. “Ruh pusulası beni sana getirdi.” Ben yaklaştıkça artık kaçmayı bıraktı, yerine mıhlanmışçasına hareketsizdi.
“Anlayamıyorum seni, her kimsen sanırım yanlış kişiyi buldun,” Yüzünde anlamlandıramadığım kadar şaşırmış ifade yayıldı, en az benim kadar o da inanamıyor gibiydi. “Enerji ikizimin öldüğünü söylemişlerdi.”
Yalanlarla büyütülen birinin sessiz kabullenişi gibiydi söyledikleri, biraz daha yaklaştım, artık aramızdaki mesafe bir insanın aramıza sığacağı kadardı. “Belki ikimizde yanlışız ama doğruluğu teyit eden bir şey var.” Pusulayı ona doğru uzatmaya devam ediyordum, elinin birini uzatıp tuttuğunda ortamızda parlaklığını arttırdı, enerji özlerimizin birbirine dolandığını görebiliyorduk artık.
Kız önce bana baktı sonra kafasını önüne eğdi, enerji özlerimizle parlayan kolyesine bakıyordu. “Bunda bir sorun var, enerji ikizimin ölmüş olması gerekiyordu, varlığını hissedemiyordum, yanlış olan bir şey var!” Kendi kendine konuşuyor gibiydi, bir nevi kendine kabul ettirdiği ile asıl olan gerçekliği sorguluyordu.
Tam cevap vermek üzereyken gitmeye yeltendi, daha ismini bile bilmeden öylece gitmesini istemiyordum. “Gitmeden sadece adını söyle…” Kolunun biri kavrayıp yaklaştırdığımda göğsüme çarpacağını öngöremediğimden yükselen kalp çarpıntıma da engel olamıyordum, işin garip tarafı adını dahi bilmediğim o kız da hızlıca nefes alıp veriyordu.
“Şey, adım. Gamze” Büyükçe yutkunduğundan sesini bile duyabilmiştim. Korku, telaş ve biraz tedirginlik seziyordum ama yanlış olan bir şey yoktu. Yıllardır çektiğim hasret nihayet, tesadüf eseri karşıma çıkmasıyla son bulmuştu.
“Benim de Toprak, ismim yani.” Sonunda adının Gamze olduğunu öğrendiğim ruh eşim sorgularcasına süzüyordu, kendime gelmeye çalışıp sardığım kollarımı gevşettim, istemeden özel alanına müdahale etmek daha yeni tanışmışken kaybetme riskini de göze almama sebep oluyordu. “Özür dilerim, ilk tanışma için fazla yakındık.”
Kollarımı gevşettiğim gibi mesafeli duruşuna döndü, kollarını göğsüne kavuştururken özellikle bana doğru bakmamak için gözlerini kaçırıyordu. “Temas, temastan pek hoşlanmam.” Kendini geri çekmesine karşı ben daha çok çekiliyordum, isteğine saygı duymalı ve ağırdan almalıydım.
“Onu anlıyorum ama seni korkutmak gibi bir niyetim yoktu, özür dilerim.” Sanki benden duyması gereken şey bu değilmiş gibi kavuşturduğu kollarını çözüp ‘hayır’ anlamında sağa, sola sallamaya başladı. “Yanlış anladın beni korkutan sen değilsin, hissettiğim bu şey.” Az önceye kadar etrafımızda dönen enerji özlerimizi anlatır gibiydi sözleri.
“Bir hata olduğunu mu düşünüyorsun, tanışmamızın yani?” Doğruluğunu görmüş iki koruyucuyuz ama birimiz eminken, birimiz yanlış olduğunu düşünüyordu. Sanırım kabullendiği gerçeklik gözünü kör etmişti ve başka bir şeyi gerçeklik olarak algılamak tam olarak yabancı hissettiriyor olmalıydı, biraz kem küm ederek doğru kelimeleri bulmaya çalıştı. “Ben… Bilmiyorum. Ya yanılıyorsak?”
“O zaman seninle bir daha karşılaşmam gerek. Ta ki haklı olduğumu ispatlayana kadar.” Samimi olduğumu göstermek istercesine rahat tavırlarla gülümsüyordum, benden destek alarak gülümsedi, ilk kez, bana… Sanırım tebessümle bezenmiş yüzü aklıma kazıyacaktım çünkü bu haliyle yeryüzüne inmiş bir melek gibi görünüyordu.
“Belki bir gün yeniden karşılaşırız.” Gülümsemesi arkasını dönene kadar sönmedi yüzünde, sokağın sonundan dönerek kaybolmuş olsa da yerime kazınmış halde hareketsizdim. Elimdeki pusula yavaşça sönüp eski haline gelene kadar ayrılamadım oradan, Gamze… İsmi bile değerli sanat eseri gibiydi.
“Kaderi alt edip seni yeniden bulacağıma söz veriyorum…”
---
İSYAN GÜNÜ…
Muhteşem bir uyku çekmemin şerefine yüzümde gülücüklerle uyandım, yanımda hayatımın kadını ile rüyalarımdaki gibi bir gece yaşadıktan sonra vücudumu yattığı tarafa çevirdim, hala en tatlı uykusuna en savunmasız halde devam ediyordu. ‘İyi ki benimlesin güzellik.’
Uzanıp yanağından öpmeye niyetlendim, küçük bir buse kondurduktan sonra mırıldanıp aksi tarafına döndü. Küçük hareketlerle yanına sokuldum, niyetim biraz daha sarmalayıp bu büyülü anın tadını çıkarmaktı. Fakat konutlardan gelen anormal sesler dikkatimi dağıtmaya yetmişti, ses desibeli yüksek değildi ama ters bir durumun olduğu apaçık ortadaydı.
Yataktan çıkıp akşam çeşitli yerlere fırlattığımız kıyafetlerimizden benimkileri bulup üstüme geçirdim, kapıyı neler yaşandığını öğrenmek için açtım ama bazı koruyucular aceleyle sağa sola koşturuyorlardı. “Neler oluyor?” Hengamenin sebebini öğrenmek için birini durdurdum fakat aşırı telaşlanmış hali mimiklerinden okunuyordu.
“Karargah, saldırı altında! Birazdan sirenleri çalarlar.” Durdurduğum koruyucu lafını bitirdiği gibi sirenler çalmaya başladı. “Tutmayın beni, gitmeliyim.” Kendini, benden kurtaran koruyucu aceleyle koridoru aştığında kapıyı kapattım. Gamze, uykulu gözlerle yatakta doğrulmaya çalışıyordu.
“Bu sirenlerde neyin nesi, İsyan mı çıktı?” Kafamı olumlu anlamda salladıktan sonra gözlerini ovuşturdu, “Gerçekten mi?” Apar topar yataktan kalkıp dağılmış kıyafetlerini yerden toplayıp giyinmeye çalışıyordu.
“Dur sakin ol, karargah böyle şeylere hazırlıklıdır. Takviye için gideceğiz zaten.” Dün akşamı unutamıyordum, rövanşını isteyen hormonlarıma karşı koymadan toparlanmaya çalışan ruh eşime yaklaştım. ‘Ne yapıyorsun, sırası mı şimdi?’ diyen alttan bakışlarına inat arkadan sarılıp, yaramazlık yapıyordum.
Bir süre teslimiyet kurduğumda, andan koparcasına öpüştük ta ki sesler iyice artıp bizi gerçek dünyaya döndürene kadar. “Sanırım bunu daha sonraya ertelememiz gerekecek.” Kendini arsızlığımdan kurtarıp telefonuna baktığında ağzı şaşkınlıkla açıldı. “Bizimkiler bilmem kaç kere aramış, mesajlarda cabası.”
Merakım Gamze sayesinde arttığı için telefonumu aramaya koyuldum, bizimkilerden gelen birçok mesaja karşılık iyi olduğumu ve isyana yardım edeceğimi bildiren mesajlar atarak cebime tıktım. “Hazırsan çıkalım sevgilim, kovmamız gereken hain ordusu var.”
Sonrası sanki zihnimde hızlıca yaşanıyor gibiydi, konutlara kadar ulaşan yaratıkları haklarken görünen tahribat çok büyüktü ve onarmak uzun zaman alacaktı. Yerleşkedeki birçok yapıdan uzaklaştırmayı başarsak da büyük çoğunluğu ana karargahta konumlanmıştı, ek takviye için ulaşarak içeri kadar sızdık, gerçi çılgın mimarın sayesinde sadece kurul üyelerinin bildiği gizli tünelleri bildiğimden bu konuda hiç zorlanmamıştık.
“Ülkedeki iki karargahta karışmış.”, “Felaketin boyutu çok büyük!”, “Kurul bir karara varamadı mı?” Etrafımızda savaşan koruyuculardan sürekli tepkiler duymamız da cabasıydı. Gamze, ona siper almış bir yaratığı daha etkisiz hale getirdikten sonra sırtıma yaslandı. Hızlı ve düzensiz nefes alış-verişlerini yavaşlatmaya çalışıyordu. “Bitmek bilmiyorlar, çok yoruldum.”
Yaratıkları haklamayı başardıkça yenileri geliyordu, güçlü bir koruma kalkanı oluşturmaya çalıştım. “Birleşmeyi ertelemeseydik çember ayini yapabilirdik.” Kurduğum cümleye verdiği tepkisini göremesem de nefes düzeninden duraksadığını anlayabiliyordum, anlamsız sesler çıkardı öncesinde cevap vermesi beklediğimden uzun sürmüştü. “O ayinin kapalı alanda yapılabileceğimizi sanmıyorum bi’ tanem.”
Biraz düşündüğümde karargah yönetmeliğinde de yasaklandığı okuduğum sayfalar sayesinde gözümün önündeydi, ruh eşim göremese de anladığımı belirtircesine sesler çıkardım. “Ben onu tamamen unutmuşum.”
Bir süre daha savaşmaya çalışıp, dinlenmek için kuytu köşelere saklanıyorduk. Ana kumanda odasına vardığımızda yaratıkların karargah merkezine çoktan vardığına şahitlik ediyorduk, Gamze’nin telefonu çalana kadar andan tamamen kopmuş olduğumuzu fark ettim. “Efendim anne, anlamadım, öncüler bu işe karışmayacaklar mı?”
‘Neler oluyor?’ dercesine bakarken konuşmayı sürdürdü. “Ama anne Toprak’ı yalnız bırakamam, of anne of!” Sinirle telefonu kapatıp arka cebine koydu, hala aynı mimiklerle bakmayı sürdürürken mahcup bir şekilde başını yere eğdi. “Özür dilerim sevgilim ama gitmek zorundayım.”
Öncüler hakkında karargahın söyledikleriyle Gamze sayesinde bildiklerim, mantığım çerçevesinde birbiriyle savaşıyordu. Bir yanda karargahlarca neredeyse hain kabul edilmiş bir tür örgüt yapılanması iken Gamze bana asırlar önce yaşanan bir felaket fitili yüzünden çürük bir düzeni ayakta tutanların asıl koruyucular olduğundan bahsetmesiydi, bir nevi haklıydı da. Belki o dönemde gelişen kaosu engellemek için muhteşem bir yöntemdi fakat zamanla yozlaşmayı önleyememişlerdi ki bu da şu an içinde bulunduğumuz isyanın gelişmesinde en büyük kanıttı.
İstemsizce gitmesini bile haklı buluyordum, sonuçta bu düzen içinde kendi yarattıkları kötülerin eseriydi ve masum koruyucuların bu savaşa dahil olması gerekmiyordu, olumlu anlamda kafa salladım. “Babam hala kuruldadır bir yere gidemem maalesef sen git, ailen merak etmesin.” Gider gibi hamlede bulunsa da son dakika karar değiştirip döndü, veda öpücüğü verir gibi yaklaştı dudaklarıma, bariyer sayesinde özgürce geçirdik o saniyeleri.
“Lütfen kendine dikkat et.” Gitmek zorunda kalmasının getirdiği hayal kırıklığı yüzüne yansıyordu, kendini kollayarak çıktı ana kumanda merkezinden. Bir süre tek başıma savaşmaya çalışsam da yorulmuştum, başka bir koruyucudan destek alarak dinlenme şansı buldum. Güney koridorunda Uzay’ın görünmesiyle derin bir nefes alabilmiştim, eğer gelmese daha fazla bireysel savaşamayacak kadar bitkindim.
“Her yerde seni arıyordum, koruma kalkanı zayıflıyor her an içeri girebilirler.” Nefes nefese yanıma ulaşmaya çalışan dostuma endişemin en üst sınırında durumu açıklamaya çalışıyordum, gelmesi bir yandan iyiydi en azından tek başıma açık hedef olmaktan kurtulmuştum.
“Kurul içeriden çıkmadı mı daha, bir açıklama yapmaları gerekiyor.” Kuruldan ve daha doğrusu babamdan gelen hiçbir açıklama yoktu, sadece koruyucular arasında kulaktan kulağa gelen dedikodular savaşırken aktarılıyordu. “Bilmiyorum ortak iç kuvvetler tetikte bekliyor, hazır durumda olan tüm takımları sahaya yolluyorlar, şimdiden 20 kişiyi kaybettik.”
Dediklerime inanamıyor olmalıydı, sıkıntıyla oflarken aklına gelen ilk şeyi tekrar sordu. “Peki doğu karargahı ne durumda?” Savaş sırasında doğu karargahıyla bağlantı kurmaya çalışan birkaç koruyucuya denk geldiğimden, ortak kullandığımız kalkanı güçlendirirken verdim cevabımı. “Orası da aynı durumda sanırım, oradan hiçbir koruyucuyla bağlantı kuramıyoruz.”
“Merak etme ortak, bunun da altından kalkarız evvel Allah.” Omzuma dokunduğunda, diğer cephede bende aynısını yaptım. Bu hareket talim yapmaya başladığımız yıllardan kalma bir gelenek gibiydi artık, bir nevi karşılıklı destek göreceğimiz ve alacağımızın işaretiydi.
“Hadi şu yaratıkların kıçını tekmeleyelim.” Gece yaratıkları kalkanların düşmesiyle içeri akın etmişlerdi, artık tamamen savunmasız durumdaydık. Tam önüme konumlanmış yaratığı elimde son kalan adrenalin kırıntılarıyla ortadan ikiye ayırdığımda, dinlenmek için biraz beklemek zorunda kaldım. “Bu siktiğimin şeyleri her yerde.”
“Aynen ortak, öldürmeye bak riskli yaralar almaktan kaçın.” Uzay’da önündeki yaratıkla uğraşırken verdi cevabını, koordineli bir şekilde savaşmaya devam ederken içeriye giren Erdi ve adamları üzerlerine koruyucu bir kalkan oluşturdular. Gardımı yaratıklardan alıp hainlerin ele başına çevirdiğimde doğruca üzerimize geliyordu.
“Burada daha fazla koruyucu rolü oynamana gerek kalmadı oğlum, gidiyoruz.” Beynimden vurulmuşa dönmem bir yana Uzay’dan cevap alabilmek adına ona bakıyordum, inat edercesine konuşmaya direnirken Erdi’yi göstererek; “Ne rolü lan ne diyor bu şerefsiz, konuşsana!” diyerek tükürürcesine konuşuyordum.
Daha az önceye kadar sırt sırta savaştığım dostum babası için karargahta casusluk yapıyor olmazdı, bu fikre inanmak istemiyordum. “Üzgünüm ortak.” Can dostum öylece babasının yanına giderken içimde bir şeylerin koptuğunu hissediyordum, sanki en derin yeri canımı çıkarırcasına sökülüp atılıyordu.
Adamlarının açtığı portal sayesinde karargahı terk ederken gözlerimin içine son kez baktı, donuk ve soğuktu. O an dünya akmayı bırakmıştı sanki, inandığım her ilke üstüne tazyikli su dökülüp yıkılan bina gibi çöküyordu. ‘Bu çürük düzen için daha fazla savaşmayacağım!’ Koruyucular için daha fazla fedakarlık yapmayacağıma karar verdim o anda, ne işe yarıyordu ki zaten bu yüzden boyut sıçraması yaparak karargahtan ayrıldığımda aklıma ilk gelen yerdeydim.
Zili çaldığımda bir süre kapının açılmasını bekledim ta ki karşımda biricik sevgilimi görene kadar, açtığında beni görmenin getirdiği şaşkınlığı okuyordum. “Toprak sen…” Devam etmesine fırsat vermeden sıkıca sarıldım, Gamze haklıydı ve ben onu dinlememekte hata etmiştim, bu çürük düzen artık harabe olmaktan başka bir işe yaramazdı.
“Haklıydın sevgilim, koruyucular yozlaşmış birer pislikten ibaretler, seni dinlememekte hata ettim.” Sarılmayı sonlandırdığımızda kapıda annesi karşıladı bizi, kibarca içeri buyur edildim. Salonda kendime oturacak yer seçtiğimde telefonum arsızca çalmaya başladı, arayanın babam olduğunu gördüğümde sessize al tuşuna bastım.
“Doğru kararı verdiğine çok sevindik oğlum, Önder ile az önce konuştum. Seni aramızda görmekten memnun olacağını söyledi.” Annesi Hanife Hanım, kontrolcü olsa da iyi biriydi. Her fırsatta; ‘her oğlan kızımın yanına yaklaşamaz ama sende şeytan tüyü var.’ Derdi.
Beraberce kahve içip biraz sohbet ettikten sonra beklenen haber nihayet geldi, öncülere özel olduğunu tahmin ettiğim boyut kapısı açmak için kullanılan küre tılsıma sol ellerimizi uzattık, sera benzeri aydınlık bir konuta geleceğimi tahmin etmediğimden meraklı gözlerim etrafı süzüyordu.
Geniş koridor boyunca yürüdük ve bir toplantı salonunun önüne vardık, Hanife Hanım kapıyı iki kez tıkladıktan sonra içeri girdik. Ben ve Gamze dışındaki iki kişi birbirine farklı bir selamlamayla karşılıyordu, neler olduğunu anlamadığım için öylece etrafımdaki insanlara bakarken Önder olduğunu tahmin ettiğim adam yanıma doğru yaklaşıyordu. İstemsizce bana birini anımsattığından emindim fakat bunu sonraya erteleyecektim. “Öncülere hoş geldin.”
Oldukça dostane yaklaşıp sarıldığında şaşırmıştım, neler oluyor dercesine Gamze’ye bakış attığımda rahat olmamı isteyen tavırlarıyla karşılaştım. “Hoş buldum da birini anımsattığınıza eminim.” Yüz hatları oldukça tanıdık geldiğinden biraz daha inceleme şansı bulmuştum fakat siması batı karargahının baş koruyucusuna oldukça benziyordu.
“Ah! Merak etme kardeşime çokça benzetirler. Önder Arslan, memnun oldum.” Aynı dostane tavırlarla elimi sıktığında karşılık verdim. “Toprak Özyavuz.” Tanışma faslı bittiğinde bize oturacak yer gösterdi, misafir olarak gelen bizler kendimize uygun bir yer seçtikten sonra kapı çalındı. Elinde kahvelerle görevli geldiğinde birer tane ikram edildi, sessizdeki telefonum sürekli çalıyordu bu yüzden komple kapattım.
“Duydum ki Çılgın mimar Aspar’ın kitabesini arıyormuşsun?” Önümdeki kahveden bir yudum aldığımda az daha genzime kaçıyordu, bunu sormasını beklemediğimden garipsememi çabucak toparlayıp muhatabına dönüm. “Evet arıyorum fakat hiçbir yerde bulamadım, sanki kuş olup uçmuş gibi.”
Son söylediğime iştahla güldü, ne olduğunu anlamasam da gülmek bulaşıcıdır bu yüzden bütün oda eşlik ediyorduk. “Hanımlar burada otursun, biz seninle hasbihâl edelim biraz.” Yerinden kalktığında onu takip etmemi ister gibi gözlerini çıkışa yönlendirdiğinde ayaklandım.
Odadan çıkıp geniş başka bir odaya geçtiğimizde bir cephesinin sadece eski eserlerle dolu bir müze olarak görmenin şaşkınlığını yaşıyordum, merakıma yenik düşercesine oraya çevirdim yönümü, gördüğüm her yeni eserde gözlerimin kamaşmasına engel olamıyordum. “Bunlar çok özel parçalar, nasıl temin ettiniz?”
Ellerini arkaya bağlamış bir halde yanıma kadar ulaştı, ben sırasıyla incelerken kavuşturduğu ellerinin bağını çözüp birini omzuma koydu. “Kendimize göre güvenilir ağlarımız var diyebilirim, tabi bize katılırsan sende bu referanslardan faydalanabilirsin.” Güzel bir teklif ile gelmişti, sanırım Önder Bey’de aynı benim gibi eski eserlerle oldukça ilgiliydi.
“Birkaç saat öncesine kadar şüphelerimin olduğunu inkar edemeyeceğim fakat karargahlar hiç olmadığı kadar yozlaşmış bir sistemin içinde, koruyucular da bunu göremeyecek kadar aptallaşmışlar.” Cam kutuların içinde sergilenenlere bakmaya devam ederken gözüme ilişen kitaba öylece bakakaldım. “Kitabe! Burada mıydı?”
“Kuş olup öncülere konmuş diyebilirim.” Omzumdaki eliyle iki kez vurup standındaki cam kapıyı açmaya gitti, önceki imama cevabını da tam burada vermesi karşılıklı tebessümle sonuçlanmıştı. “Ama haritası olmadan maalesef hiçbir işe yaramıyor.” Kitabeyi ellerime teslim ettiğinde bebeğine kavuşmuş bir anne edasıyla sarıldım, dikkatlice açıp içeriğine bakarken elimdeki kitabenin eki olan haritasına ait şifreli el yazısıyla karşılaştığımda daha da şaşırıyordum çünkü şahsımda bulunan haritanın tamamlanmasını sağlayacak olan şeyin ta kendisiydi.
“Haritası çok tesadüfi bir şekilde elime ulaştı, kardeşi olan kitabesi yokken pek bir işe yaramadı gerçi.” İkimizde sanki çok büyük bir hazine bulmuş gibiydik tek sorun; birimizde sandık varken bir diğerimizde anahtar duruyordu. Elini uzattığında kitabı istediğinden emindim, istemeyerek de olsa geri verdiğimde dikkatlice yerine koydu.
“O zaman seninle karlı bir anlaşma yapalım genç adam, yaşına göre oldukça donanımlı koruyucunun öncülere katılması büyük bir onur olurdu hem bu sayede kaynaklarımızı birleştirerek daha yararlı bir kuruluş olabiliriz, ne dersin?”
Önder Arslan’ın söylediklerini dikkatlice dinliyordum, zaten olmasını istediğim bir şeydi bu yüzden memnun tavırlarla elimi sıkması için uzattım. “Birliğinize katılmak benim için şereftir.”
---
5 YIL SONRA…
Açılan portaldan geçtiğimizde belirlenen bölgeye yakın bir konumdan sessizce yürüyorduk. Dastof üssünden istenen doğal enerji kaynağı; merkez ilçenin dağ köylerinden, yukarı ılıca denen taşrayı gösteriyordu. “Buradan gideceğiz, hadi sallanmayın!”
Geçen günkü kavgamızdan beri Gamze’nin bana tavır alması üstüne sergilediği aksi hareketleriyle daha da bilenmeme sebep oluyordu. ‘Hassbinallah!’ kendimce söylenerek ilerlerken, öncü birliklerimiz ortalığı kolaçan etmek için beş adım önümüzden gidiyorlardı. “Tavırlarını operasyonun ortasında bile göstermek zorunda mısın?”
Sonunda sessizliğimi bozmam felaket fitilini ateşlemiş gibiydi, maskeden göremesem de yüzünün aldığı şekli tahmin edebiliyordum. Kendi tarzında çattığı kaşları, gerilen çene hattı ve becerebilse öldürebilecek gibi bakan delici gözleriyle beni süzdüğünden adım kadar emindim. “Evet çünkü Önder’e bildirmeme rağmen seni yanıma kuyruk etti, iletici makine için malzeme teminine sen gitmeliydin.”
Sorun tabi ki bu değildi ama Gamze’yle anlaşmak bir tarafa dursun, kendi bildiğinden başka bir ihtimale bile inandırmak deveye hendek atlatmaktan daha zordu. Seslice ‘Of’ çekerek yoluma devam etmeye çalıştım fakat benim kaosla beslenen sevgilim bu tartışmayı devam ettirmeye kararlıydı. “Bu sefer de kaçamazsın, konuşacağız tamam mı?”
Yürümeyi aniden durdurunca bir an Gamze’de duraksadı, ne yaptığımı anlayamıyor gibiydi. “Kavgadan kaçtığım yok, sadece şu lanet görevi bitirelim sonra istediğin kadar ağızıma sıçabilirsin.” Söyleyeceklerimi bitirdikten sonra hızlıca yürümeye devam ederken arkamda çıkardığı hiddet içerikli nidaları duyabiliyordum.
Verici bize köy iç yolunu gösterdiğinde adımlarımı daha temkinli atmaya başlamıştım, gecenin kör bir vaktiydi fakat hala uyanık olan halkın olabileceği ihtimaline karşı kulaklığı aktifleştirip fısıltıyla seslendim. “İstenilen paket köy içinde sessiz olacağız.”
Yürüdüğümüz taşlı yollar seneler önce gelişi güzel atılmış asfalt, yılların aşınmasıyla delik deşikti. Biraz öteden gelen köpeklerin havlamaları dışında çıt çıkmıyordu, Gamze eliyle ileriyi işaret eden komutu verdiğinde ilerlemeye devam ettik. Sonunda köy meydanına doğru büyük kuyuyu bulduğumuzda durduk, elimizdeki verici tam olarak su kaynağını işaret ediyordu.
Ne olduğunu anladığımda beynimden vurulmuşa döndüm desem abartmış olmazdım, çünkü aradığımız enerji kaynağı köylülerin ihtiyacını karşılayan kuyu suyuna hayat veriyor olabilirdi. Endişeli halim kimseyi ilgilendirmemesi de cabasıyken Gamze çıkarmak için gerekli ayin hazırlıklarına başlama talimatını vermişti. “Durun! Bu yaptığımız riskli, köylülerin tek su kaynağını elinden alabiliriz.”
“Ne diyorsun sen ya! Öncüler kararını verdi, biz sadece işimizi yapıyoruz, devam edelim.” Resmen beni dinlemeden emir vermeye devam ediyordu, sinirle kolundan tutup kuyudan uzaklaştırdım, bir hışımla kurtardığında gözlerinden ateş fışkırıyordu. “Suyun işlerine yarayıp yaramaması umurunda değil mi, benim sevgilim bu kadar gaddar olamaz?”
“Cehalet işte, buradaki insanlar saf enerjinin ne anlama geldiğini bile bilmeden hoyratça kullanıyorlar.” Alayla sırıttığını çıkardığı seslerden anlayabiliyordum ve maalesef artık sevdiğim kadını tanımakta zorluk çekiyordum, son yıllarda sanki ittirerek ilişki yürütmeye çalışıyorduk, hayatımızda sevgi sözcüklerinin yerini daha çok tartışma esnasında çıkan argo kelimeler almıştı.
“Olay sadece basit bir operasyondan ibaret değil, bir süredir neler yaşıyoruz farkında değil misin? Yaver statüsüne çıktığımızdan beri farklısın, kavgalarımızı anlarım ama bana pislikmişim gibi bakıyorsun!” İçimde ne varsa tutamamış, aylarca içime attığım ne var ortaya açılıvermişti. Gamze sinirinden yumruklarını sıkıyordu bir iki adım üstüme yürüdüğü sırada açılan tüfek sesi havaya karıştı, ne olduğunu anlayamadan elindeki av silahıyla köy korucusunu görüyorduk.
“Buradan bir toprak parçası alamazsınız, hırsız var!” Bağırarak havaya tekrar ateş açıldığında tartışmayı bırakıp birliğimizin yanına döndük fakat korucu çoktan elleri havada askerlerimizi tehdit etmeye başlamıştı bile. “Sıradanı oyalayın, ayini tamamlayacağım.” Sanki az önce hiç bu konuda tartışmamışız gibi saf enerjiyi kaynağı olan kuyudan çıkaracak ayini yapıyordu.
Gamze’yi durdurmak ve korucuyu yatıştırmak arasında ikilemde kalırken, meydana toplanan birkaç köylü daha işleri zorlaştırmaya yetiyordu. Kimi tüfeğini kapmış, kimiyse taş ve sopalarla desteğe gelmişti. Bu işin büyük bir arbedeye döneceği artık kesinken etrafımıza örülü bir düşünce çemberi oluşturdum. Köylüler burada yaşananları dini figürlerden aşina oldukları cin hikayeleri gibi hatırlayacaklardı.
Öncü birliği ile köylüler arasında yaşanan arbede sonunda iyice zıvanadan çıkmışken Gamze’yi durdurmak için hamlede bulundum fakat etrafına ördüğü güçlü enerji duvarıyla savruldum. “Çözümü bu olmamalı, başka bir enerji kaynağı buluruz.” Duvarın dışında ikna çabalarıma devam ederken yaşanan kavgada patlayan bir silah sesi sonrasında bağırarak yere yığılan köylünün sesi duyuldu, ortam buz keserken Gamze çıkardığı enerji çekirdeğini yanımızda getirilen kutuya koydu.
“Öncüler! İstenileni aldık, kaleye dönüyoruz.” Vurulan hemşerilerinin yanında toplanan insanlar gitmeye hazırlanan birliklerimizi savuşturmaya devam ediyorlardı, enerji bariyerini kaldırmasıyla Gamze’nin yanına ulaşıp elindeki kutuya saldırdım fakat ne hamle yapsam bertaraf etmeyi başardı. “Bırak dedim, masum insan vuruldu hiç mi acımıyorsun?”
Biraz ileride kanayan yarasına bastırmaya çalışan ve acı çeken köylüyü gösterdim fakat umurumda olmayarak kutuyu benden saklamaya devam etti. “Plana sadık olmayan sensin Toprak, vurulan kişi sadece bir pürüzdü o kadar.” Toplanan birliğin yanına ulaşmaya çalışırken yeniden durdurdum. “Sadece bir pürüz mü? Şurada can çekişen senin, benim gibi biri. Sen artık benim sevdiğim kadın olamazsın çünkü o böyle yapmazdı.”
Benden kurtulmayı başardığında peşinden gittim, yaşananları şu an için geri almamın mümkün olmaması gibi öncülerin safında olmam, köylülerden her an bir maraz bulacağım riskini de taşıyordu. Su grubu öncülerden biri portal açtığında sırasıyla içinden geçtik, sorunsuzca kaleye varıp Önder’e malzemeyi verdikten ettikten sonra üstümüzdeki cübbeleri ve maskeleri görevliye teslim ettik.
Benimle muhatap olmak istemiyor olmalıydı, hızlı attığı adımlarla mesafeyi iyice açıyordu. “Kavga etmek istemiyor muydun, hadi! Şimdi niye kaçıyorsun?” Uzaktan bağırsam da oralı olmuyordu bu yüzden adımlarımı iyice hızlandırıp önünde bittim mecbur durmak zorunda kalmıştı.
“Kaçtığım falan yok! Beni rahat bırak.” Sağdan geçmek isterken oraya adım attım, aynı şekilde sola gitmek isterken yine orada bittim. Hiddetti gittikçe artarken bense çözüm istiyordum, konuşup halledebilirdik, neden böyle yaptığını anlayamıyordum. “Rahat falan bırakmıyorum, konuşacağız ve çözeceğiz.”
El bileğini sıkıca kavrayıp çıkışa çevirdim yönümü, boştaki eliyle kendini kurtarma çabalarının sonuçsuz kalacağının pek tabi farkındaydım. Kilosu un çuvalı kadar etmeyen bir sevgilim vardı ve bunun avantajını da kullanmaktan çekinmeyecektim. Şahsıma sıraladığı onlarca hakaret ve küfrün eşliğinde dışarıya ulaştık, yakınlardaki ağaçlık alana gidene kadar bırakmamakta dirensem de geldiğimiz gibi sıktığım parmaklarımı çözdüm, acıdığını belli edercesine bileğini ovuşturdu. “Ya sen kim olduğunu sanıyorsun!”
“Ruh eşin, enerji ikizin, sevgilin. Ne bileyim adını sen koy?” İkimizden biri artık sakin olmalıydı çünkü başka türlü birbirimizi dinlemeyecektik. “Senin enerji ikizin falan değilim ben!” Gülen suratımın bir anda düşüşü Gamze’nin çığlık çığlığa barışı eşliğinde oldu, mantığım ‘ne diyor bu?’ derken sinirle olduğu yerde tepinip duran sevgilimi izliyordum. “Gel buraya, sinirlerin boşaldı senin biraz sakinleşelim.”
Kollarımı şefkatle açtım fakat bu hareketim işe yaramıyor gibiydi, bundan daha şiddetli kavgalarımız da olmuştu ama sevdiğim kadını hiç bu halde görmemenin afallamasını yaşıyordum. “1 Yıldır söylemeye çalıştım sana, dinlemeyi reddediyorsun,” Hıçkırarak ağlarken teselli etmek için yaklaşmaya yeltendim ama sürekli geri adımlar atıyordu. “Bunun ne olduğunu biliyor musun? Yalancı gerçeklik tılsımı.”
Tanıştığımızdan beri boynundan çıkarmadığı ve sorduğumda annemin dediği kolyeyi gösteriyordu, hala tam olarak ne demeye çalıştığını anlamadığım için; “Tılsımsa ne olmuş, benim de var.” Cebimden ayırmadığım ruh pusulasını çıkarıp uzattığımda elime vurdu, yere düşen pusulayı almak için eğilsem de bağıra çağıra ağlamaya devam ediyordu.
“Siktiğimin pusulası yüzünden bu haldeyiz zaten, o gün seni bana getirdi. Haritayı senden çalıp hayatıma devam edecektim ne güzel, anlamıyor musun? 5 yıldır bir yalana inanıyorsun.” Savurgan hareketlerine inat, beni her fırsatta itse de sımsıkı sarıldım. Fırsat bulduğu aralıktan göğsümü yumruklamaya çalıştığında daha sıkı sarıldım.
“Nefes alamıyorum salak!” Cüssesini hesaba katmadan fazla ileri gitmiş olmalıydım çünkü sesi bedenime yapıştırdığımdan boğuk çıkıyordu, sardığım kollarımı biraz gevşetmemi fırsat bilerek benden ayırdı kendini. Bir çırpıda gözyaşlarını silip dik bir duruş sergiledi, hüzünlü hali bir anda tehditkâr hale büründüğünde yaptıklarına anlam veremiyordum.
“Öncülere girebilmemin tek yolu o haritayı almaktı, önce o salak çocuk sana verdi, sende boynumdaki tılsım yüzünden beni enerji ikizin sandın. Anlamıyor musun? Öncülerin işine yaradın, kullandım seni!” Alaycı tavırlara evirilen yüzü kızarık olsa da kahkaha atmaya devam ediyordu. Birleşme ayininden kaçınması, soğuk-sıcak tavırları, sürekli üstü kapalı konuşması, beynimden vurulmuşa döndüm desem abartmış olmazdım.
“Yani beni kullandın, potansiyelimi örgüt için avantaja çevirmek istedin, her şey planlıydı.” Rolleri değiştirmiş gibiydik sanki, geri adımlar atan artık bendim çünkü. İnandığım, güvendiğim herkesin acımasızca sırtını dönüşünü görmüştüm ve artık kaldıramayacak kadar ağır bir yük haline gelmesinin nedeni, sonunda hayatımın en özel yerine koyduğum insanın da bana aynısını yapmış olmasıydı.
“Planda olmayan tek şey sana aşık olmaktı, özür dilerim ama daha fazla sana yalan söyleyemezdim.” Avını ürkütmemeye çalışan bir avcı gibi bana yaklaşmayı deniyordu fakat artık daha fazla canımı yakmasına müsaade etmeyecektim.
“Bundan sonra sadece iş arkadaşıyız, öncülere katılmak benim kararımdı malum. Bunların dışında yüzünü bir daha görmek istemiyorum, sil beni kafandan, hiç tanımıyormuş gibi yap, yolda görürsen kafanı çevir çünkü bende öyle yapacağım.” Arkamı dönüp oracıkta terk ederken, sonuna kadar tutmaya çalıştığım gözyaşlarım benim iznim olmadan topluca süzüldü yanaklarımdan.
Hani erkekler ağlamazdı… Öyle anlar gelir ki bazen, tam da böyle acınası hissettiğiniz. Kendimi tam olarak zavallı gibi hissediyordum, zayıflığım kullanılacak bir araca dönüştüğünde kullanmaktan çekinmeyen insanların etrafımı sardığını yıllar sonra fark etmek, boğazımda düğümlenen yumru serbest kalmıyordu bir türlü. Bundan sonra iznim olmadan kimseyi yanıma yaklaştırmayacağımın sözünü verirken terk ettim öncü kalesini, önce zamanla kuyularını kazacağım ve kurdukları mükemmel sistemlerini başlarına geçireceğim, andım olsun…
---
3 YIL DAHA SONRA…
Boş odada tek başıma oturup beklemek sıkmışken, kapı açıldığı an içeriye giren kişi Ömer Arslan oldu, selamlaşmak adına elimi sıktı. “Kusura bakma yeryüzü oyunlarının duyurusu vardı, beklettim seni.” Yüzünde yayılan sevecen mimiklere bakılırsa keyfi bir hayli yerinde görünüyordu, seri hareketlerle masasındaki yerine kuruldu.
“Köy cinli olarak anıldığından beri ilk kez güzel haberler aldık, hepsi senin sayende oldu.” Üstelik baş koruyucu tarafından gelir gelmez, övgü yağmuruna tutulacağımı düşünmediğimden açıkçası fazlasıyla gururluydum. Dastof üssünden geri alınan enerji kaynağı artık asıl sahibi olan Yukarı Ilıca Halkına teslim edilmişti, 3 yıldır ölen hemşerilerine karşı borcumu da böylelikle ödemiş oldum.
“Keşke o gün daha durdurabilseydim ama elimden hiçbir şey gelmedi.” Ölen köylü ’nün ailesine gizlice yardım etmeye çalışıyordum, babaları öldükten sonra yetim kalan 3 çocuğunun eğitim masraflarını edindiğim koruyucu maaşıyla karşılamıştım, bu bile duyduğum vicdan azabını bir nebze de olsun hafifletiyordu.
“Son 3 yılda en yakın kaynaktan yeni su hattı bulmalarına imkan tanıdın ve ölen köylünün çocuklarına yardımlarda bulundun, üstelik bunları hala öncülerde karargah için casusluk yaparken başardın. Belki gelecekte Arda Bey’in bıraktığı kurul koltuğunda seni görürüz.” Ömer Bey konuştukça şu son yıllarda kat ettiğim yoldan ve düzelttiğim imajımdan oldukça memnundum ve işin iyi tarafı artık çevrem tarafından da gözle görülür biçimde fark ediliyordu.
Artık ‘kafayı sıyırmış’ dedikleri o çocuk yoktu, onun yerine karargah adına başardığım yararı işler konuşuluyordu. Ders verdiğim küçük sınıflar, ilgiye aç boş beyinleri doldurmaya odaklanmak, öğrenme açlığımı bastırmama ve odağımı yararlı diğer şeylere de vermeme olanak tanıyordu. “Beni düşündüğünüz bu onurlu pozisyonu hak etmek için yüzünüzü kara çıkarmayacağımdan emin olabilirsiniz, şimdilik müsaadenizi talep ediyorum.”
Ömer Arslan, babacan bir gülümsemeyle kalkıp uğurlarken bende ayaklandım. Kapıdan çıkar çıkmaz düşündüğüm tek şey bir sonraki dersim için öğrencilere hangi kaynakları edineceğimdi, koridoru aşıp bir alt kata indim fakat göğsüme saplanan acı duraksamama sebep oldu. Refleksle cebimdeki pusulaya saldırdım, yıllar önce sunakta onu bulduğum andaki gibi güçlü bir ışıltıyla parlıyor ama üstüne gittiği ok yönü enerji izimle bir ip gibi uzanıyordu. “Bunu daha önce görmemiştim.”
Sesli muhakemeyle birlikte enerji tanecikleriyle bezenmiş yöne doğru giderken acının şiddeti de artıyordu fakat işin garip yanı tanıdık olamayan bir enerji izi, ip gibi uzanan enerji taneciklerime karışıyordu. “Onun enerjisi de bana çekiliyor sanki.”
Kayıt bürolarının olduğu geniş koridorun başına ulaştığımda kapılardaki isimliklerle bakışan birine rastladım, o ip benzeri enerji köprüsünün bir ucu bende diğer ucuysa o kızda sonlanıyordu. Gittikçe yaklaşırken inceleme şansım da oldu, siyaha yakın kahve saçları beline yaklaşmıştı, özensizce topladığı belli enseden bir at kuyruğuydu.
İlerlemeye devam etsem de etrafı keşfetmekle fazla ilgili olduğundan varlığımı dahi fark etmiyor gibiydi, boydan yavan, çıtı pıtı görünüyordu. Pusulayı cebime geri tıkıp hayran, hayran yürürken aramızdaki mesafeyi neredeyse sıfıra indirdiğimi ancak idrak ediyordum.
“Kapı gözetlemek kötüdür, biliyorsun değil mi?”
