1. bölüm / 3
YEDİ MASACehennemden Düşen İlk Kar Tanesi
Bölümler 3Şu an: Cehennemden Düşen İlk Kar Tanesi
- 1 Cehennemden Düşen İlk Kar Tanesi5.777 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 KÜLÜN HAFIZASI5.797 kelime
- 3 KÜLÜN ALTINDA ÜŞÜYEN YARA8.456 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“ Gelecek, onu sabırla dokuyan zamanın tezgahında gizlidir. ’’
Zamanın durduğu, mekanın eriyerek kendi sınırlarını yuttuğu o muğlak, o saydam boşluktaydım yine. Her şey bir rüyanın puslu perdesi arkasından, geçmişin gölgesi gibi sızıyordu zihnime. Alevlerin hırslı iştahıyla harlanan kızıl bir nehir, ruhumun kıyılarından içeriye usulca sokuluyor; cehennemin dibindeki o derin, dilsiz kuyuya fırlatılışımın uğultusu kulaklarımda yankılanıyordu. Göğsümün derinliklerinde, etimi ve kemiğimi eriterek benden yeni bir varlık doğurmaya çalışan o amansız hararet, göğüs kafesimin parmaklıklarını kırıp bir kuş misali özgürce kanat çırparak bu kızıl kıyametten göğe yükselmek isteyen ruhumun dilsiz çırpınışıydı belki de. Fakat soluduğum her nefes, genzime dolan kordan bir zehir, zamanın lif lif çözülüp üstüme dökülen küllerinden ibaretti.
Ayak bileklerime dolanan o görünmez, o ağır ve soğuk prangalarla, mekânın ötesinde bir çarmıha gerilmiş gibiydim; henüz ağırlığını tartamadığım, adını koyamadığım günahların bedeli çocukluğumun, narin omuzlarına yüklenmişti. Ruhumun en ücra, en loş köşelerine kadar sızan o çaresizlik, dışarıda bir yerlerde beni bu girdaptan söküp alacak bir elin mevcut olmadığını, o mutlak yalnızlığı bilmenin verdiği dilsiz bir kabullenişti. Çığlıklarım, feryatlarım, üzerime çöken o ahşap kütüphanenin ve tavanın dehlizlerinden süzülen o sıcak, kıvamlı, babamın göğsünden sızan mukaddes kan… Her şey birbirine karışıyordu; sıcaklık, soğuk bir sızıya dönüşüyor, acı kendi lügatini yaratıyordu.
Kızıl bir tufan her yeri sarmıştı. Çaresizlik, iliklerime kadar işleyen kirli bir soğuk gibiydi o sıcaklığın içinde. Canımın canından, ruhumun özünden sökülerek, can çekişe çekişe ayrıldığını görüyordum. Hissettiğim acının lügatte bir karşılığı yoktu. Babamın kan ve toprak kokulu kolları arasında, dünyadan saklanmak istercesine ufalıyor, adeta bir toz tanesine dönüşerek bu kıyametin gözünden kaçmaya çalışıyordum. Dünyayı yıkan feryatlarım, onun avucuyla ağzıma ördüğü o etten duvarda yankılanıp kendi içime gömüldü. Gözlerindeki o tarifi imkansız, o dehşetengiz şefkat, dumanın içinden süzülen puslu bir ışık gibiydi. O gözlerde ölümün gölgesi vardı ama ölümden daha devasa bir irade, evladı yaşasın diye Azraill’e dilsiz bir pazarlığa girişen bir babanın son nefesi gizliydi.
‘’ Sessiz ol babam, ” diye fısıldadı; sesi dumanın o yoğun dalgaları arasında boğuluyor, adeta uzak bir diyardan gelen bir yankı gibi kulağıma ulaşıyordu.
‘’ Sessiz ol ki yaşa… Şimdi elimi ağzından çekeceğim; tek bir ses, tek bir hıçkırık bile istemiyorum, tamam mı güzel gözlüm? Tamam mı can tanem? ‘’
Göğsüm, kaburgalarımı zorlayan o deli ritmiyle hıçkırıklarımı boğazıma gömmeye çalışıyordu. Sırtına yaslanan başımı, gözyaşlarımın yüzümdeki kurumuş kanı yumuşatmasına izin vererek, yavaşça ve son bir gayretle salladım. Dudaklarımdan kelimeler değil, yalnızca sıtmalı bir titreme, zamana yenik düşen bir kabulleniş dökülüverdi. Üstümüzdeki o beton blok, kütüphane kalıntıları santim santim aşağı kayıyor, hayatın o daracık koridorunu biraz daha daraltıyordu.
‘’ Beni dinle şimdi, zihnine kazı her kelimemi, tamam mı akıllı kızım benim? Kurtulacaksın buradan. Sana adının Vezir olduğunu söyleyecek bir abin gelip seni alacak. Ona inan, o ne derse sanki benim sözümmüş gibi dinle.‘’
Göğsümden kopan o dilsiz ağlama daha da şiddetlendi. Gitmek, bu enkazdan kopmak istemiyordum, eğer bu cehennemden çıkılacaksa, yalnızca babamın ellerinden tutarak çıkmak istiyordum. Kendi küçük ellerimi dudaklarıma siper edip kapattım, dişlerimi etime geçirdim feryadımı içimde boğmak için. Ama gözkapaklarımın arkasındaki baraj yıkılmıştı bir kere, durduramıyordum. Babamın altındaki o daracık, o gölgeli boşlukta, hayatın en amansız tahtasında sıkışmış bir piyon gibiydim.
Babamın titreyen elleri saçlarımın arasına sızdı; son kez okşadığını feryat eden bir sezişle, her bir teline ömrünü üflemek istercesine yavaşça, incitmekten korkarak, mukaddes bir emanete dokunur gibi dokundu tenime. O nasırlı, o sığınak sığındığım eller şimdi kırmızı bir sızıntıyla kaplıydı. Üstümüze çöken kütüphanenin parçalanmış ahşapları, onun sırtına batıyor, onu bu hayattan yavaşça koparıyordu.
Babam, bu acımasız hayatta canımı yakabilecek en son ihtimal bile değildi. Ben onun güzel gözlüsüydüm, ciğerinin paresiydim, yeryüzündeki en kıymetli hazinesiydim. Bırakın canımı acıtmayı, tenime değecek bir kıymığın düşüncesi bile onun ruhunu kahrederdi, biliyordum.
Konuşmak için kaç kez aralanıp da kelimelerin ağırlığı altında ezilerek geri kapanan dudaklarımı sayamadım. Her bir zerrem, damarlarında ki kanın akışı bile bu acının soğukluğuyla titriyordu. Nihayet sesimi o enkazın altından çıkarıp fısıldayabildim:
‘’ Baba... Ben seninle kalmak istiyorum. Bırakamam seni. Eğer öleceksek, burada seninle, senin göğsünde öleyim ‘’
‘’ Bırakmazsın tabii babam, ‘’ dedi, gözlerinden süzülen yaşlar yüzümdeki kan damarlarına karışıp puslu bir nehir oluştururken.
‘’ Ben de bırakmam seni, bırakabilir miyim hiç ciğerparem? Sadece… Bundan sonra seni biraz uzaktan izleyeceğim. Çok uzaklardan ama hep gözüm üzerinde olacak, baban seni her an seyredecek. Biz hep seveceğiz birbirimizi, ölüm bile dokunamayacak buna. Sen yaşayacaksın Leyla. Benim için, arkada bıraktıkların için yaşayacaksın. ‘’
İçimde, kalbimin tam ortasında telafisi imkansız, derin bir kuyu açıldı o an. Akmak ve bitmek bilmeyen o kan, bütün vücuduma fışkırarak damarlarıma süzülen bir zehre dönüştü.
Yandı damarlarım, kavruldu içim. Etrafımızı bir çember gibi kuşatan o arsız alevler bedenimi sarsa, beni içine çekip ağır, kapkara bir yorgan misali üzerime örtülse; nefessiz, hareketsiz kalsam ve o harın içinde küle dönsem bile canım bu ayrılık kadar acımazdı. ‘’ Baba, ‘’ diye inledim dilsizce,
" Baba, ne olur bırakma. "
Hıçkırıklarım boğazımı yırttı, kollarının arasında çırpınmaya başladım, her şeye rağmen çok güçlüydü, beni dünyadan sakınır gibi sıkı sıkıya tutuyordu ama hissettiğim o güçlü tutuş her saniye biraz daha gevşiyor, güç kaybediyordu. Gideceğini, beni bu koca dünyada bir başıma bırakacağını seziyordum. O bana her ‘’ Şşşt ‘’ dediğinde, sırf inat olsun diye ağlamasının dozunu artıran, hırçınlıkla istediğini yaptırmaya çalışan o arsız çocuklara benziyordum o an. Ama bizim aramızda ölümcül bir fark vardı: O çocuklar bir şeker için dünyayı yakıyordu, bense canımın canı, ruhuyla bedeni ayrılmadan yanımda kalabilsin diye yalvarıyordum zamana.
Yangın, gökyüzünü yutmak istercesine şiddetini arttırıyordu. Annem neredeydi? Abim, küçük kardeşim… Onların çehreleri bir an olsun zihnimden gitmiyordu. Onlara da mı dokunmuştu bu ölümün eli, yoksa benden çok daha önce mi teslim etmişlerdi ruhlarını? Seslerini duyamamak, bu sessizlik beni öylesine dehşete düşürüyordu ki aklımın ipleri kopmak üzereydi. Yan odalardan gelen o çıtırtılar, o korkunç çökme sesleri, ailemin küle dönen anılarıydı.
‘’ Dinle beni babam. ’’ diye son bir gayretle haykırdı. Üstünde ki beton blok bir milim daha çöktü, babamın ağzından yoğun bir kan boşaldı yüzüme.
‘’ Ona güven, tamam mı babacığım? O benim bu hayattaki tek arkadaşım, en güvendiğim dostumdur. Onun sözünü emrin bil, o ne derse yap. Ondan sana hiçbir kötülük, hiçbir zarar gelmez. ‘’
‘’ Annemi istiyorum… Abimle ikisinin sesini duyamıyorum baba, nerede onlar? Neden kimse gelmiyor? ‘’
Hıçkırıklarımın arasında zar zor hecelediğim bu cümleler, ruhuma süzülen o kızgın lavdan irinin nehrini hızlandırdı, acı tüm bedenimde zalimce dolaşmaya başladı.
‘’ Leyla, aç kulağını ve beni son kez iyi dinle. Artık sadece sen varsın, anladın mı beni? Ağlamak yok artık. Büyüyeceksin kızım; her şeyi görecek, her şeyi öğreneceksin. Kendi başına, dimdik ayakların üstünde duracaksın. Sen bu masanın piyonu değilsin hatırla!‘’
‘’ Sizsiz… Ben sizsiz nasıl nefes alırım? ‘’
Artık haykırışlarım odadaki uğultuyu bastırıyordu. Nasıl yaşardım onlarsız? Nasıl yürürdüm bu yolları sensiz? Allah’ım ne olur beni bu karanlıkta bırakma… Ruhum, bedenimde yeni uçmayı öğrenen, tüyleri bile henüz bitmemiş yavru bir kuş misali çırpınıp duruyordu. O kuşla aynı korkunun pençesindeydim belki ama onun korkusu, onu göğe taşıyacak kanatlarına olan güveniyle son bulurdu; benim çırpınışlarım ise beton zemine çakılacağını bilen çaresizliğin sarsıntısıydı. Uçamayacaktım, düşecektim. Çünkü benim kanatlarım henüz doğarken kırılmıştı.
Kara duman bir zehir şerbeti gibi süzüldü içime, her şey bitsin bu azap kesilsin artık istedim. Evin asırlık ahşap kirişleri kor halinde, çatırdayarak yerlere düşüyor, etrafımızı sönmeyecek bir kordan duvarla örüyordu.
‘’ Leyla’m… Vezir’e güven. O ne derse yap, onun sözünden çıkma güzel kızım... ’’
Aniden, gürültünün arasından sıyrılan yabancı adım sesleri işittim. Babama, sanki bu mümkünmüş gibi daha da sokulmaya çalıştım ama kader önüme aşılmaz bir duvar örmüştü. İçeriye aniden iki gölge sızdı, siluetleri alevlerin harıyla dalgalanıyordu. Önümüzde ki yanan tahta yığınından, üzerimize çöken o beton ve kitaplık yığınından dolayı bize yaklaşmaları imkansız gibiydi; kollarını yüzlerine, burunlarına kapamış, dumanın içinde boğuk seslerle bir şeyler bağırıyorlardı. Onların odanın içinde bir oraya bir buraya çaresizce koşuşturmalarını izliyordum ama gözlerimde ki fer çekilmişti; her şey siyah beyazdı artık, tonsuz, renksiz ve cansız.
Ve tam o anda, o cehennem alevlerinin ortasına mucizevi bir kar yağmaya başladı. Minik masum kar taneleri… Her biri bir öncekinden farklı, öyle eşsiz, öyle benzersiz süzülüyorlardı ki yangının bağrına… Derken şimşekler çaktı zihnimde, fırtına koptu ve o kar şiddetini arttırdı. Lapa lapa yağmaya başladı o kor ateşlerin üzerine. Kıpkırmızı oldu birden etraf; kan kırmızısı… Gökyüzünden kar değil, damla damla kan yağıyordu sanki. Her yer kırmızıya boyandı; koca bir kan havuzunun içinde boğulup kalmıştık. Çırpınıp kendini kurtarmaya çalışan bir balık misali içimizde o hayati can korkusu olsaydı, belki bir yolunu bulur kurtulurduk. Fakat yaşamak denilen o eski heves, çoktan terk etmişti şu çocuk ruhumu. Şimdiden, ömrümün başında yenilmiş olmanın getirdiği o mutlak hevessizlik bürümüştü gözlerimi. Kan havuzunun gırtlağıma kadar dolmasını öylece, sessizce seyredişim bundandı.
Bir uğultu yükseldi kulaklarımdan beynime doğru, aklımı bir tilki gibi sinsice bulandıran bir sis tabakası… Adım sesleri, etraftaki o yabancı koşuşturmalar, kanla imzalanmış kader sayfaları ve ruhumuzun kopmaya hazır ipleri… Tam o sırada gözlerim kapının esrarlı eşiğinde beliren o cılız, küçük bedene takıldı. O telaşlı, yeşil harelerin kirpik uçlarında asılı kalan bir kan damlasına tutundum.
Babam arkamdan bir şeyler fısıldıyordu ama sesler artık bana ulaşmıyordu. Saçlarımı son kez okşuyor, üzerime titreyen öpücükler konduruyordu. Kendince veda ediyordu işte; beni son bir kez sarıp sarmalıyordu. Sanki o bir baba tırtıldı da, yavrusunu dışardaki tüm o canavarlardan korumak için kendi canından bir kozaya sarıyordu sımsıkı. O da biliyordu aslında bu kozadan çıkacak olan o yavrunun yapayalnız uçup gideceğini ama yine de sarıyordu o mukadder an gelene kadar. Saklıyordu dünyadan en nadide, en kırılgan incisini…
Elimi kaldırdım, parmaklarımın arası, tırnaklarımın dipleri tamamen yabancı bir kanla kaplanmıştı. İnce uzun parmaklarımdaki o bembeyaz teni, kirli bir çamur gibi sıvamıştı o adi leke. Yavaş yavaş dirseklerimden aşağı süzülüyor, tenimden içeri sızıyordu. Ayaklarım, saçlarım, tüm varlığım lekelenmişti; o cehennemden düşen lav taneleri her saniye daha da ilerleyerek tüm bedenimi esir almaya çalışıyordu.
Ve o kirli sızıntının duracağı en son durak, kalbimdi.
Kaldırdığım o kanlı elim, karşımda, o yağan karın ortasında dikilen çocuğun yüzüne doğru uzandı. Bu yangın yerinde, bu günah cehenneminde lekelenmeyen, yanmayan ve kirlenmeyen tek şey sanki sadece oydu. Bembeyaz bir giysi vardı üzerinde; cennetin kapısından sızmış bir melek misali, duru bir çehreyle bakıyordu bana. Cennetin varlığına inanmak isteyen çocuk aklımın bana oynadığı zalim bir oyun muydu bu, emin değildim ama karşımda, o kızıllığın içinde bembeyaz zırhıyla elini bana uzatan bir kurtarıcı duruyordu.
Sahi, kurtarıcım mıydı o benim? Beni bu enkazdan çıkarıp annemle abimin yanına, o bilinmez dünyaya götürmek için mi gelmişti? Eğer öyleyse, babamın da bizimle gelmesi için o meleğin ayaklarına kapanmaya, ona yalvarmaya hazırdım.
Her şeyden, dünyadaki tüm kirlerden uzak, tertemiz gözlerle bakıyordu bana. Hareleri, saniyeler içinde benim acıyla kavrulan harelerime kenetlendi. Koyu yeşil gözleri öyle derin, öyle büyüleyiciydi ki, onun cennetten geldiğine dair şüphelerim bir anda yok oldu. Kirpiklerinin elmacık kemiklerine düşen o zarif gölgesi, bembeyaz teni, kemikli burnunun hatlarını takip eden o dolgun dudakları… Her şeyiyle bu cehennemde canımı teslim etmeyeyim diye benim için yaratılıp gönderildiğine inanmıştım artık. Biçimli kaşlarının bitiminde, sol kaşının hemen üstünden elmacığına uzanan, kendini belli eden o yara izinden bir damla kan sızdı o an. Benden mi bulaşmıştı ona? Lekelerimin, acımın ve kirimin onun o kusursuz yüzüne değmesini istemiyordum. O parlak çehreyi kendi felaketimle kirletme düşüncesi beni korkuttu.
İki dizinin üzerine, tüm ağırlığını vererek yavaşça çöktü ve bana doğru eğildi. Gözleri gözlerime değdiğinde, o koyu yeşil harelerdeki kararlılık içimdeki ölüm arzusunu sarstı. Gözleri gözlerimden milim kaymadı. Sanki görünmez bir iple birbirimize bağlanmıştık. Parmakları tenime değdi, kollarımdan sıkıca tuttu beni. Tam o an, onun küçük bedeninden kopan devasa bir ateş dalgası, benim yanan bedenimi sarsıp geçti. Parmak uçlarımdan saç diplerime kadar hissettiğim, anbean şiddetini arttırarak vücudumun her bir hücresini titreten ve orada ihtilal yapan bu adını bilmediğim duygunun esiri oldu çocuk ruhum.
Lekelenmiş ellerimi korkakça, titreyerek kaldırdım; yara izi olan o kaşının üzerine parmak uçlarımı değdirdim. En çok da içimdeki felaketi ona bulaştırmaktan korkarak… Birden göğsüm sıkıştı, nefesim kesildi. Hıçkıra hıçkıra ağlamak istedim o an ama bu çaresizlikten ya da ölüm korkusundan değildi; hayatım boyunca tatmadığım, tarif edemeyeceğim o güven hissindendi.
Bir maraton koşmuşçasına kalbim göğüs kafesimi dövüyor öyle hızlı, öyle deli gibi çarpıyordu ki… Ruhumdan patlayarak taşan bu yeni uyanış, etrafı ruhsuzluğuyla, ölümüyle kaplayan o kordan alevleri benim kanımla, benim canımla dindirmeye yetebilirdi.
"Bırak beni!" diye bağırmaya çalıştım ama sesim dumanla boğuldu. "Babamı bırakamam! Baba!"
Babam, sırtındaki devasa beton bloğa ve onu delen ahşap kirişlere rağmen, son bir hayati kuvvetle beni ileriye, o çocuğun uzanan kollarına doğru itti. O an babamın göğsünden kopan o acı dolu inleme, kemiklerinin son kez kırılışının ilanıydı. "Git... Leyla’m, git," diye fısıldadı babam. Dudaklarından dökülen kan, çocuğun bembeyaz kollarına sıçradı.
Çocuk, ince ama inanılmaz derecede güçlü kollarıyla beni belimden yakaladı ve o daracık ölüm kapanından çekip çıkarmak için tüm gücüyle asıldı. Ayaklarım kütüphanenin kırık raflarına, babamın cansızlaşmaya başlayan bacaklarına dolanmıştı. "Hayır! Baba! Bırakma beni!" diye feryatlarım dinmedi. Tırnaklarımı yere, babamın kanlı gömleğine geçirmeye çalıştım. Gitmek, kopmak istemiyordum. Canımdan can gidiyordu.
Büyük gölgeli adam ise o sırada enkazın diğer tarafına geçmiş, babamın üzerindeki beton bloğu ve kütüphane kalıntılarını bir güçle tutmaya, çökmeyi saniyeler boyu geciktirmeye çalışıyordu. "Acele et! Taşıyamıyorum, çöküyor!" diye bağırdı beni tutan çocuğa hitaben. Yüzündeki damarlar fırlamış, elleri sıcaktan ve yükten dolayı kanamaya başlamıştı. İçeride sadece babam kalacaktı; bunu biliyordum ve babam o betonun altından asla çıkamayacaktı.
O yeşil gözlü, yılmadı. Uzun uğraşlar, saniyeler süren ama bana asırlar gibi gelen bir boğuşmanın ardından, beni o beton yığınının altından söküp aldı. Beni kucağına çektiğinde, tenime değen o sıcaklık dünyadaki tüm yangınlardan daha baskındı. Beni göğsüne bastırdı. Ben ise onun kucağında bir deli gibi debeleniyor, yumruklarımı o küçük göğsüne indiriyordum.
"Bırak beni, babama gideceğim! Baba! Baba, ne olur bak bana!" diye feryat figan bağırıyordum. Sesim odanın içinde yankılanıyor, alevlerin uğultusuna karışıyordu. Çocuk beni sımsıkı tutmuş, odadan çıkış kapısına doğru hızla koşmaya başlamıştı. Arkama baktığımda babamın gözleri son kez bana değdi, yüzünde hafif, dilsiz bir tebessüm belirdi ve ardından o büyük adamın da tutmayı bıraktığı o kocaman beton blok, büyük bir gürültüyle tamamen çöktü. Kütüphane, beton, babam... Her şey o kızıl toz bulutunun altında kaldı.
"BABA!" diye haykırdım, boğazımdan kan gelircesine. Artık her şey bitmişti, babam gitmişti, can parçam gitmişti…
O çocuk, arkasına bile bakmadan beni koridorun dumanlı karanlığına doğru taşıyordu. Tam çıkış kapısına, o cehennem yuvasının eşiğine ulaştığımız an, devasa bir patlama meydana geldi.
O sarsıntı dünyamı tersine çevirdi. Kulaklarımı sağır eden o korkunç sesle birlikte, arkamızdan gelen alev dalgası bizi ileriye doğru fırlattı. Havada uçtuğumuzu, zamanın yavaşladığını hissettim. Beni havada bile bırakmadı, kendi gövdesini bana siper ederek yere, beton zemine sertçe çakıldı.
Birlikte yere savrulmuştuk. Çocuğun göğsünden boğuk bir inleme döküldü ve kolları iki yana açıldı. Yeşil gözleri yavaşça kapandı. Başımı yan tarafa çevirdiğimde, patlamanın etkisiyle tavandan kopan koca, yanan ahşap bir odun parçasının tam sırtına, o beyaz giysisinin üzerine büyük bir hızla düştüğünü gördüm. Kumaş cızırdayarak yandı, etinin yanık kokusu burnuma ulaştı.
Benim için canını hiçe sayan bu isimsizin, kor parçası altında kalışını izlerken, benim de gözlerimin önündeki kızıllık yerini koyu, mutlak bir karanlığa bıraktı. Ruhumun ipleri koptu, zihnim o cehennemin ortasında tamamen kapandı.
***
Aniden göğsüme inen sert bir yumruyla, sanki uçurumun kenarından boşluğa fırlatılmışım gibi bir sıçrayışla gözlerimi açtım. Rüyanın, o boğucu atmosferinden gerçeğin buz gibi soğuk yüzüne fırlatılmıştım.
Nefesim boğazımda bir düğüm gibi kilitlendi; ciğerlerim nihayet o yangın dumanından arınmış, konteynerin ağır ve kirli havasıyla buluştuğunda acıyla kasıldım. Öksürmekten ciğerlerim patlayacak, boğazım yırtılacak gibi hissediyordum. Kan ter içindeydim; alnımdan süzülen soğuk ter damlaları şakaklarımdan aşağı akıyor, sırtımdaki hırpalanmış giysi tenime adeta yapışıyordu. Kalbim, o rüyanın acımasızlığıyla, o can pazarının dehşetiyle göğüs kafesimi yırtarcasına çarpıp duruyordu.
" Sakin ol... Şşştt, benim. Uyan artık," diyen hırıltılı, pürüzlü bir ses dökülüp aktı kulağıma, karanlığın içinden.
Gözlerimin önündeki o arsız alevler, yanan o kütüphane, babamın çaresiz bakışları ve beni oradan çekip çıkarmak için yanan odunların altında kalan o çocuk, yavaşça silinip zihnimin karanlık odalarına çekildi. Beni omuzlarımdan hafifçe dürterek o kabusun pençesinden koparan Dalton’un sesi, karanlığın içinden sıyrılıp kulaklarıma sızan pürüzlü, yorgun fısıltısı ilişti usulca. O ses, beni o yangın yerinden, babamın enkaz altında kalan o son tebessümünden kopardı ve bu soğuk metalin insafsız gerçeğine fırlattı. Başımı yavaşça yana doğru çevirdiğimde, alnımdan süzülen soğuk ter damlalarının paslı zemine düştüğünü hissettim. Dalton, hemen yanımda, zincirlenmiş bir gölge gibi büzülmüş oturuyordu o yorgun, endişeli yüzünü gördüğümde, az önce yaşadığım her şeyin, o can pazarının zihnimin en derin yaralarından beslenen, her gün uykuya yenik düşen aciz bedenimin gördüğü kabus dolu bir sanrı olduğun zaten biliyordum. Ama geçmiş ne yazık ki bir rüyadan ibaret değildi; geçmiş, ruhuma kazınmış, silinmez bir mühürdü.
Gözlerimi etrafa çevirdiğimde, rüyanın hararetinden çıkıp gerçeğin o soğuk, kirli çehresiyle yüzleştim. Bir tır konteynerinin içindeydik. Etraf zifiri karanlıktı, sadece konteynerin paslı sac metal aralıklarından sızan cılız, ay ışığı benzeri bir aydınlık içeriyi loş bir mezara çeviriyordu. Hava is kokmuyordu artık; burada ağır bir mazot, pas, rutubet ve çaresizliğin o keskin insan teri kokusu vardı.
Kalbimin çeperleri, içinde sıkışıp kaldığımız bu daracık demir tabutun sac duvarlarına çarpar gibi gürültüyle dövünüyordu. Titriyordum, fakat bu titreme korkunun tenime bıraktığı bir acizlik değil, damarlarımda akacak yer arayan o amansız intikam nehrinin debisinden ibaretti.
Gözlerindeki o kabulleniş, zaman’nın üzerimize biçtiği o kefenin rengiydi. O çelik bakışların ardındaki karanlığı çok iyi tanıyordum; o da benim gibi geçmişin küllerinden yoğrulmuş, acıyı bir zırh gibi kuşanmıştı. Sessizliği bile bir pusuydu. Etrafımıza baktım. Karanlığın o koyu, geçirgen olmayan perdeleri arasında, kaderin insafsız çarkları arasında ezilmiş, umudu bir sınır çizgisinin ötesine iliştirilmiş onlarca insan vardı. Yaşlı nineler, annelerinin göğsüne bir korkuyla sığınmış kundaktaki bebeler, gözlerindeki feri çoktan kaybetmiş, dudakları dualarla büzülmüş dedeler… Her biri, bu demir tabutun içinde birer hayalet gibi sessizce büzülmüş, tekerleklerin altındaki bozuk yolun ritmiyle sarsılıyordu. Havaya karışan her nefes, bir sonrakinin garantisi olmayan hırıltılı birer yakarıştı. İnsanlığın en sefil, en çıplak hali bu daracık alana sıkıştırılmış, her sarsıntıda birbirine çarpan bedenler, ruhunu çoktan teslim etmiş birer et yığınından farksızdı.
Üzerimizde sefaletin o kirli, yırtık hırkaları vardı. Yüzümüze ve saçlarımıza kendi ellerimizle bulaştırdığımız o is ve çamur, bizi bu kaçak kafilesinin en masum, en yardıma muhtaç halkası göstermek için tasarlanmış kusursuz bir kamuflajdı. Giysilerimizin dikiş yerlerine sakladığımız o ince ölümcül çelikler ve ruhumuzun karanlığı olmasa, bu kalabalığın arasında kaybolup gidecek kadar sıradandık. Biz bu bataklığın kalbine, onun en kuytu dehlizlerine sızmak için kendi iradesiyle av rolünü seçmiş iki avcıydık.
Turna ve Dalton.
Evimizin kül olduğu o gecenin ardından Vezir elini uzatmış ve beni o kimsesizlik kuyusuna, yetimhaneye bırakmıştı.
Beni o kapıdan içeri sokmadan hemen önce adımı, hafızamı ve varlığımı sildi. "Bundan böyle adın Turna Yağız," demişti soğuk bir sesle. Bir gün geçmişim kurcalanacak olursa, ailemi trajik bir trafik kazasında kaybettiğimi söylemem tembihlenmişti. Ardından beni o binanın soğuk koridorlarına terk etti. O gün, o kapı arkamdan kapandığında, Vezir’in bir daha asla dönmeyeceğine, beni zamanın ve kimsesizliğin insafına bıraktığına emin olmuştum.
Yedi yaşımdan on iki yaşıma kadar... Tam beş yıl, iki ay, on sekiz gün boyunca o duvarların arasında kaldım. Yetimhanenin müdürü, kimsesiz çocukların çaresizliğinden beslenen, çocuklara her gün zulüm edip işkence uygulayan bir mahlukun tekiydi. Geçen her gün, açlığın ve atılan dayakların iziyle hafızama, ruhuma ve bedenime kazınmıştı.
On iki yaşıma bastığım gün Vezir, hiç beklemediğim bir anda çıkagelip beni o kaostan çıkardı. İsviçre’ye götürmek için, yola koyulmadan önce, siyah filmli camlara sahip bir arabanın içinde, şehrin dışındaki sessiz bir yol kenarında durduk. Camın hemen ötesinde, etrafı yüksek taş duvarlarla çevrili bir aile kabristanı vardı. Vezir, parmağıyla o mermer taşları işaret etti; her birinin üzerinde ailemin bir ferdinin adı kazılıydı, ben de dahil olmak üzere. "Hepsi orada yatıyor, seni de bulup o toprağın altına gömmesinler diye adını sildim, seni resmi kayıtlarda ölü gösterdim." O an beni koruduğuna inanmamı istiyordu babamın en yakın arkadaşı olarak ona emanettim ve bunu bana anlatmaya çalışıyordu.
Beni o cehennemde neden beş yıl boyunca bıraktığının cevabını da yine aynı şekilde anlatmaya devam etti. Ailemi katleden o düşmanları tek tek avlamak, babamın hesabını kapatırken ortalıktaki savaşı bitirdiğini söyledi. "Seni hemen yanıma alsaydım, yaşadığın öğrenilirdi ve attığım her adımda seni hedef yaparlardı," diyerek o beş yıllık terk edilmişliğin bir zorunluluk olduğunu beni korumak için mecbur bu şekilde olması gerektiğini anlatmaya çalıştı. Artık aileme zarar veren kimsenin yaşamadığını o yüzden beni yanına alabildiğini anlattı.
On sekiz yaşıma kadar, altı yıl boyunca İsviçre’deki o izole kampta tek başıma eğitildim. İleri düzey silah kullanımı, yakın dövüş teknikleri, en zorlu coğrafi koşullarda hayatta kalma becerisi ve en ağır işkenceler altında dahi konuşmama disiplini etime kemiğime kazındı. On sekizime geldiğimde artık sahadaydım. Tek başıma hareket ediyor, yeraltının kirli aktörlerine yönelik noktasal infazları kusursuz bir soğukkanlılıkla yürütüyordum.
Tekil operasyonlardaki rüştümü ispatladığımda Vezir beni ilk kez bu ekiple bir araya getirdi. Başlangıçta onlardan nefret ettim. Yıllarca tek başına hayatta kalmış bir avcı olarak, her birini sırtımda taşıyacağım birer yük, beni yavaşlatacak birer ayak bağı gibi görüyordum. Zamanla, hiç istemediğim bir şey gerçekleşti; o duvarlar yavaş yavaş eridi ve ben kendimi o insanları benimserken buldum.
İşte asıl korku o zaman zihnime çöktü. Onlara alışmaktan, onları bir ekip gibi hissetmekten nefret ediyordum. Çünkü biliyordum ki bir insana bağlandığınız an, onun zayıflığını da satın alırsınız. Eğer onlara bir şey olursa duyacağım o kahredici acıdan kaçınmak için, kalbimi onlara karşı her daim mesafeli tutmaya çalışıyordum. Birine ait olmak, bu acımasız dünyada verilebilecek en ölümcül açık demekti.
Bizler devletin sınırlarına yahut yasalarına bağlı kolluk kuvvetleri değildik; yeraltı dünyasının iltihap tutmuş köşelerine çöken, yasaların uzanamadığı kanlı çeteleri kendi yöntemleriyle tasfiye eden piyonlardık. Vezir’in piyonlarıydık.
Bu izbe tırın içinde, birbirine hayatın en viran köşelerinde tutunmuş, yoksul ve çaresiz bir karı koca rolünü oynuyorduk. Onun o hırkasının altına gizlediği o yapılı gövdesi, dışarıdan bakan gözler için benim tek sığınağım gibi duruyordu, bilmiyorlardı; oysa içimizde, o sefil kumaşların altında, iki ölüm makinesi nefes alıyordu. Her sarsıntıda onun omzuna çarpan omzum, birbirimize verdiğimiz dilsiz birer yemindi.
Sol kulağımın içine gizlenmiş o görünmesi güç kulaklıkta, boğucu bir sessizlik hakimdi. Hacı’nın o her adımı titizlikle yöneten sesi saatler önce kesilmişti artık sadece ikimizdik. Dağlık, esrarlı bir arazinin koyuluğuna gömüldüğümüzden beri sinyal, zaman düğümünün çözülmesi gibi parmaklarımızın arasından kayıp gitmişti. Sinyal yoktu. Rehber yoktu. Yalnızca biz, zihnimizin çeperlerinde uğuldayan o plan ve birbirimizin göz bebeklerine sinmiş o soğukkanlı sadakatle baş başaydık. Hacı'nın yokluğu, bizi koruyan son bağın da kopması demekti ama bu bizi korkutmuyor, aksine içimizdeki o vahşi serbestliği harlıyordu. Biz Vezir'in yetiştirdiği, yalnızlığın en koyu dehlizlerinde hayatta kalmayı öğrenmiş piyonlardık.
Bu tırların nereye gittiğini, bu insan kaçakçılığı ağının hangi nehre döküldüğünü bulmak için buradaydık. Biz sadece sınırları aşan sıradan bir kaçakçılık şebekesinin peşinde, bu pisliğin ilk düğümünü çözmek için bekliyorduk. Masanın başındaki o gölgelerin ne kadar büyük bir pisliği yönettiklerini öğrendiğimizde belki geriye dönecek bir yolumuz kalmayacaktı ama o an tek odaklandığımız şey, yolun sonundaki o ilk somut isimdi.
Tır, altımızdaki toprağın insafsız satıhlarında gürültüyle bir kez daha sarsıldı. Kasadaki saclar inleyerek esnedi, sanki demir tabut bizi ezmek ister gibi daraldı. Dalton, o yorgun ama keskin gözlerini bana çevirdi. Gözlerimiz birbirine kitlendiğinde bakışlarında, o kirli hırkanın altına sakladığı sakinliği gördüm. Dudaklarını kımıldatmadan, sadece gözleriyle sordu:
‘’Hazır mısın Turna?’’
Başımı hafifçe, neredeyse fark edilmeyecek bir salınımla öne eğdim. Saçlarımdan yüzüme dökülen o yapay kirin arkasında, o avcı gözlerim parlıyordu. Hazırdım. Hücrelerime kadar işleyen o eğitimlerin, etimi ve kemiğimi kıran o soğuk İsviçre gecelerinin bedelini ödetmek için hazırdım.
İsviçre’deki o uzun, acımasız eğitim yıllarında Vezir’in kulaklarıma küpe ettiği o ilk kural: “Bir piyon, tahtadan ibaret olduğunu unuttuğu an şahın kafasını alabilir, Turna.” Ben artık o enkazın altındaki çaresiz, çığlıkları dumanın içinde boğulan çocuk değildim. Her şeyi, acıyı bir giysi gibi üzerimde taşımayı, duygularımı bir morg odası kadar soğuk tutmayı ve ölümün gözlerimin içine bakarken göz kırpmamayı öğrenmiştim. Korku, benim lügatimden çok önceden silinmiş, yerini sadece hedefe kilitlenmiş bir turnaya bırakmıştı. Yanımda ki bu adam da benim bu yürüyüşümün en sadık ortağıydı; o, gölgelerin içinden çıkan bir koruyucu aziz gibiydi ama elleri kanla yıkanmıştı.
Birden, motorun o sağır edici uğultusu yavaş yavaş azaldı. Tır, ağır bir gürültüyle sola doğru kıvrıldı, lastiklerin altındaki çakılların feryadı levhalarda yankılandı. Fren balatalarının o çığlık atan metale sürtünme sesi içerideki çocukların korku dolu ağlama seslerini bastırdı. Durup, sadece bekliyorduk. Kalbimin ritmi bir an bile hızlanmadı, aksine bir avcının tetiği çekmeden önceki o sükunetine, duruluğuna erişti. Burası yurdumuzun toprakları değildi; sınır çoktan aşılmış, yabancı bir coğrafyanın yeraltı damarlarına sızılmıştı ama dışarıdan gelen o kaba, o çiğ sesler hala kendi dilimizin en kirli, en lağım kokulu küfürlerini taşıyordu.
Yapanlar Türk’tü, yönetenler Türk’tü ama bu infaz sahnesi yabancı bir toprağın bağrında, adaletin erişemeyeceği o kör noktada kuruluyordu. Konteynerin sürgüsü dışarıdan büyük bir gürültüyle çekildi. Metalin metale sürtünme sesi, kulaklarımı tırmalayan bir ölüm çanı gibi yankılandı loş odada. İçerideki kalabalık büyük bir korku dalgasıyla geriye doğru çekilmeye çalıştı, birbirlerinin üzerine yığıldılar. Kapı iki yana doğru ağır ağır aralandı. İçeriye dolan yapay ışık, gözlerimizi bir bıçak gibi keserken, elleri silahlı, yüzleri cehaletin, açgözlülüğün ve acımasızlığın o kaba hatlarıyla çizilmiş üç gölge içeri daldı. Ellerindeki namlular parlıyordu, gözlerinde insana dair hiçbir kırıntı dahi yoktu.
"İnin aşağı! Çabuk, ulan dökülün! Yanlış bir hareket yapanın kafasını patlatırım!" diye kükredi en öndeki, dişleri bakımsızlıktan ve çürükten kararmış, nefesi leş gibi kokan adam. İçerideki feryatlar, yaşlıların yakarışları ve kadınların hıçkırıkları arasında bizi tırın arkasından adeta birer çöp torbası gibi fırlattılar. İtilip kakılarak, aciz, muhtaç görünmeye çalışarak kendimizi yere bıraktık. Ayaklarımız soğuk, ıslak toprağa bastığında etrafın, yarı karanlık bir hangarın tekinsiz gölgeleriyle kuşatıldığını gördüm. Çatısından sızan yağmur suları yerde küçük, kirli göletler oluşturmuştu. Bizi, o masum insanlarla birlikte yan yana, sıraya dizdiler. Ellerimiz başımızın arkasındaydı. Ensemizde hissettiğimiz o soğuk metal namlular, ölümün somut, ürpertici birer provası gibiydi. Kalabalığın içinden yükselen ağlama sesleri hangarın yüksek tavanında yankılanıp kayboluyordu. Pis adamın bakışları üzerimizde yoğunlaştı birden.
"Siz kimsiniz lan?" diye bağırdı başlarında duran, uzun boylu, omuzları geniş, siyah deri ceketli adam. Gözleri kafileyi tarıyor, adeta bir malı inceler gibi kirli, aşağılık bir iştahla üzerimizde geziniyordu. Özellikle genç kızların ve çocukların üzerinde duran o bakışlar, içimdeki o nehrin debisini daha da artırıyordu. "Kim ulan buranın aracısı? Kim sızdırdı sizi bu sevkiyata? Yerleştirirken siz yoktunuz!" Adamlara kafasıyla işaret verdi, gelip bizi diz üstü çöktürmeleri için.
‘’Dizlerinizin üstüne çökün, dağıtırım o beyninizi.’’ Çok çirkindi konuşan adam, bir insanın yüzü ne kadar çirkin olabilirse o kadar çirkindi, kalbinin pisliği yüzüne yansımış bunun başka açıklaması olamazdı. Denileni yaptık hiç itiraz etmeden.
Dalton, yanımda diz çökmüş vaziyetteyken, omuzlarını hafifçe dikleştirdi. Yüzünde, ölümün eşiğinde, kafasına silah dayanmış bir adamın asla taşımaması gereken alaycı, komik ve tiye alır bir tebessüm belirdi. Başını hafifçe kaldırıp deri ceketli adama baktı. Gözlerinde en ufak bir korku kırıntısı bile yoktu, sanki öylesine bir restoranda garsonla konuşuyormuş gibi.
"Vallahi şef," dedi, sesi o kadar rahat, o kadar eğlenir gibi çıkmıştı ki hangardaki silahlı adamlar bir an şaşkınlıkla deri ceketli adama baktılar. "Biz sadece güzel bir gezintiye çıkalım, biraz hava değişimi yapalım diye bir tura çıkmıştık. Karımla dedik ki, şöyle mazot kokulu, bol sarsıntılı otantik bir yolculuk olsun, eski günleri yâd edelim. Ama sizin bu karşılama komitesi biraz fazla resmi, biraz fazla gergin olmuş. Şöyle arkada bir yerde çayınız kahveniz yok mu? Yol yordu da."
Adamın yüzü öfkeden ve şaşkınlıktan kıpkırmızı oldu. Karşısında ezilip büzülen, hayatı için yalvaran insanlar görmeye alışıktı tabii bu pervasızlık onun otoritesine indirilmiş, ona yapılmış bir darbeydi. "Dalga mı geçiyorsun lan sen benimle piç!" diye kükredi, elindeki silahın emniyetini açarak.
"Aşk olsun şef," diye araya girdim ben de, sesime o yoksul, o korkmuş ama içten içe adamları delirtmeye, onların dikkatini dağıtmaya çalışan bir eda katarak. Gözlerimi hafifçe kırpıştırdım, ürkek bir kadın gibi omuzlarımı büktüm. "Kocam haklı. Romantizm anlayışı biraz kabadır kendisinin, beni de buralara sürükledi ama bu kadar uzun yoldan gelen misafire bir bardak su ikram edilir insanlık henüz ölmedi ya, yoksa buralarda racon böyle mi yürüyor?"
"Susturun şu salakları!" diye bağırdı başlarındaki adam, sabrının son sınırına geldiği belliydi. Tam o anda, adamın arkasında duran, gözleri kan çanağına dönmüş tetikçilerden biri, öfkeyle öne doğru bir adım attı. Bu pervasız konuşmalar onu aşağılanmış hissettirmiş olmalı ki elindeki tabancayı hiç düşünmeden aşağıya, Dalton'un bacağına doğru bir anda doğrultup tetiği çekti.
Hangarda yankılanan o sağır edici, tiz sesle birlikte Dalton’un ağzından boğuk, dişlerinin arasından sızan acı dolu bir inleme döküldü. Kurşun, onun sağ baldırını delip geçmiş ve arkadaki beton zemine saplanmıştı. Kan, kirli pantolonunun yırtık kumaşından ıslak toprağa doğru sıcak, koyu bir nehir gibi sızmaya başladı. Acıyla öne doğru sendeledi, iri gövdesi sarsıldı ama ellerini başının arkasından indirmedi.
Gözlerindeki o alaycı parıltı saniyeler içinde kaybolmuş, yerini soğuk laboratuvarlarda bilenen o katil zihnimizin, buzdan öfkesine bırakmıştı. Bana doğru baktı, dişlerini birbirine o kadar sert bastırmıştı ki çene kemiklerinin çizgisini görebiliyordum. "Daha kötülerini gördüm," diye mırıldandı derinden gelen sesiyle gözlerimin içine bakarak. "Dayanırım. Sıkıntı yok. İşini yap."
Etinden sızan o kanı gördüğüm an, içimdeki o çocukluk kabusunun alevleri yeniden harladı. Babamın göğsünden sızan o kanı hatırladım; acı beni altüst etti ama zihnimi bulandırmadı, aksine keskinleştirdi. Onlar karşısında çaresiz bir kadın olduğunu sanıyorlardı; bu onların en büyük hatasıydı.
Diz çöktüğüm yerden esneklikle, bir yayın boşalması gibi yukarıya doğru fırladım. Hareketim o kadar hızlı ve akışkandı ki adamların göz bebekleri beni takip edemedi. Hırkamın ceplerine gizlediğim, eğitimlerimde ruhumun, bedenimin bir parçası haline gelen o iki hafif ama ölümcül namluyu çoktan fırlatmıştım bile. Ellerim başımın arkasından inerken zaman tamamen durdu. Havadaki ilk iki kurşun, Dalton’un tepesinde duran ve o tetiği çeken adamın göğsünde iki kusursuz kırmızı delik açtı. Kulakları sağır edecek çınlamalar etrafımızı sardı.
Adam, kalbine saplanan mermilerin etkisiyle ne olduğunu bile anlamadan, cansız bir çuval gibi arkasındaki kirli su göletine yığıldı. Suya karışan kanı izleyecek vaktimiz yoktu. Dalton da baldırındaki o sızıyı tamamen yok sayarak, refleksle sağa doğru yuvarlanıp, yerdeki adamın elinden düşen silahı daha havadayken yakaladı, sırtüstü düştüğü yerden kendi tepesindeki diğer tetikçinin çenesinin altından mermiyi fırlattı. Silah sesi hangarın duvarlarında patlarken, adamın beyni arkasındaki levhaya dağıldı.
Saniyeler içinde hangarda ölümün o keskin barut kokulu sessizliği yankılandı. Kafiledeki insanlar dehşet içinde çığlıklar atarak köşelere kaçışırken, ayakta kalan, namlularımızın hedefinde olan tek kişi o deri ceketli başlarındaki adamdı. Silahını doğrultmaya bile fırsat bulamamıştı. Şimdi iki namlu da onun göğsüne ve alnına çevrilmişti çoktan.
‘’At lan silahını.’’
Adam dehşet içinde, elleri zangır zangır titreyerek elindeki tabancayı ıslak toprağa, bize doğru attı. Gözlerindeki o az önceki kibir, yerini bir ölüm korkusuna bırakmıştı. Karşısında duran bu iki sefil kılıklı insanın aslında kim olduğunu anlamaya çalışıyor ama zihni bunu kavrayamıyordu asalağın.
‘’Kimsin lan sen?" diye sordu Dalton, sağ bacağını arkasından sürükleyerek, acıyla topallayarak adama doğru yürürken. Yüzü acıdan kasılmıştı ama elindeki silahı bir milim bile titremiyordu. Silahının namlusunu adamın çenesine sertçe vurduğundan adamın kafası arkaya doğru sarsıldı.
"Bu sevkiyatın arkasındaki el kimin? Kime çalışıyorsunuz ulan? Bu tırlar kime gidiyor?''
"Ben... Ben bilmem," diye kekeledi adam, dizlerinin bağı tamamen çözülmüş gibi kirli toprağın üzerine çökerken. Ellerini yalvarır gibi kaldırdı.
"Ben sadece söylenen sevkiyatı karşılarım. Sınırı geçen malları depoya indiririm. Yukarısını bilmem, yemin ederim bilmem!"
Öne doğru yavaş, ölümcül adımlarla yürüdüm. Yüzümdeki o kirli çamur arkasından sızan bakışlarım, adamın ruhunu teslim alacak kadar soğuk ve hırslıydı, gözümüzü çoktan karartmıştık biz. Vezir bana insanları konuşturmanın yollarını öğretirken acımanın bir zayıflık olduğunu söylemişti. Silahımı yavaşça aşağıya indirdim, adamın sağ diz kapağına nişan aldım ve gözümü bile kırpmadan, sanki bir tahta parçasına vurur gibi tetiğe bastım.
Hangarı yırtan, duvarlardan dönüp kulağımıza çarpan o iğrenç çığlığı etraftaki masum insanların korkusunu ikiye katladı. Dizini iki eliyle tutarak yerde acıyla kıvranmaya, çamurların içinde dönmeye başladı.
"Konuş,"
"Her yalan, her duraksama vücudundan bir parçayı buradaki toprağa gömecek. İsim istiyorum. Bu pisliğin başındaki adamın adı ne?"
"Tamam! Tamam, söyleyeceğim... Yapma, tamam!" diye haykırdı, gözyaşları yüzündeki kire karışıp gri hatlar oluşturmuştu.
"Şevki diyorlar! Sadece Şevki olarak biliriz onu! Bütün bu bölgenin, bu sevkiyatların başı odur!"
"Şevki nerede?" diye sordu Dalton, namluyu bu kez adamın sağlam olan sol kolunun eklem yerine bastırarak. Gözlerinde en ufak bir merhamet yoktu.
"Nerede buluruz bu iti? Ne iş yapar, kiminle oturup kalkar?"
"Bilmiyorum! Yemin ederim yüzünü daha önce hiç görmedim!" diye inledi adam, acının arasında boğulur gibi.
"O bizimle asla yüz yüze gelmez, yüzünü kimseye göstermez! Sadece ismini biliriz. Telefonla arar bizi, emirleri verir. Parayı hesaba yatırır. Sevkiyat bittiğinde ya da yeni bir mal geldiğinde o arar, talimat verir. Telefonu... Telefon sağ cebimde! Bak, bak inanmıyorsan bak!"
Dalton, adamın titreyen elleriyle işaret ettiği cebine uzandı. İçinden eski, yıpranmış, düğmelerinin boyası silinmiş tuşlu bir telefon çıktı. Ekranına baktığımızda, gelen ve giden aramalarda, rehberde sadece tek bir isim yazılıydı: *Şevki.* Başka hiçbir numara, hiçbir iz yoktu. Bu adamların dünyası bu küçük plastik kutunun içindeki tek bir isme bağlıydı işte.
Dalton bana baktı, gözlerinde o hedefe ulaşmış avcının o, tatminkar ışığını gördüm. "İşimizi görür," dedi sesi pürüzsüzleşerek. Ardından telefonu hırkasının cebine koydu, silahını kaldırdı ve adamın alnının tam ortasına o son mermiyi bıraktı. Bizim dünyamızda arkada şahit bırakmak, kendi ölüm fermanını imzalamaktı.
Hangar yeniden sessizliğe gömüldüğünde, arkadaki o çaresiz kafile dehşet ve şok içinde bize bakıyordu. Onlara zarar vermeyeceğimizi içten içe biliyorlardı ama karşılarındaki bu iki sefil kılıklı insanın aslında nasıl birer kişilikleri olduğunu, saniyeler içinde üç canı nasıl aldığını görmenin şokundaydılar. Onlara bakmadım bile. Benim acım da nefretim de onlara ait değildi.
"Yürüyebilir misin?" diye sordum, gözlerim baldırından sızan ve botunun içine dolan koyu kana kayarken, acıyla sırıttı, yüzündeki çizgiler derinleşti. Hırkamın kolunu bir güçle yırtıp yarasına sıkı bir tampon yapıp üzerine bastırdım. Şu an yapabileceğimiz tek şey buydu, minnet dolu bakışlarına aldırmadan geri doğruldum. "Ben ne yangınlardan çıktım Turna, bu sinek ısırığı kalır yanında," dedi. O acıyı hissetmiyordu bile, çünkü zihni hırsla uyuşmuştu çoktan biliyordum.
Hangardan dışarı çıktığımızda, kapının önünde duran eski, üzeri çamurla kaplanmış tozlu bir pikap bizi bekliyordu. O sürücü koltuğuna geçti, ben yanına oturdum. Motoru çalıştırdığında, tekerlekler ıslak toprağı savurarak yola koyuldu. Dağlık arazinin o boğucu, o karanlık derinliğinden çıkıp ana yola doğru ilerlerken, sol kulağımdaki o kulaklıktan hafif bir cızırtı yükseldi. Sinyal yavaş yavaş geri geliyordu, medeniyetin o sahte ışıklarına yaklaşırken.
Tam o sırada, Dalton’un cebindeki o tuşlu telefon pikap’ın içini inletip, gecenin sessizliğini yaracak bir gürültüyle titremeye, çalmaya başladı. Ekranda ki *Şevki* ismi kıpkırmızı yanıp sönüyordu, sanki tehlikeyi anlatmak ister gibi. İçimdeki o nehir bir kez daha hızla çağladı. Dalton, direksiyonu tek eliyle sıkıca tutarken diğer eliyle telefonu açtı. Hoparlörü açıp vites kutusunun üzerindeki paslı metal bölmeye bıraktı. Karşı taraftan gelen ses, derinden, boğuk, sigaradan yıpranmış ve emir vererek konuşan bir adama aitti. Hiçbir şeyden haberi yoktu.
"Alo? Sevkiyatı hallettiniz mi? Malı depoya güvenle indirdiniz mi? Bir pürüz çıktı mı?" sabırsızdı. Dalton, sesini hangarda öldürdüğü adamın o kaba, o pürüzlü ve cahil tonuna uydurmaya çalışarak konuştu.
"Hallettik. Mallar depoda, temiz. Sıkıntı yok."
Karşıdaki sesin memnun, rahatlamış bir tonla nefes aldığını duyduk. "Güzel. Beklemeden yola çıkın o zaman, orada vakit kaybetmeyin. İstanbul’da yeni mal var, büyük sevkiyat hazırlanıyor masadakiler için. Yeni adres için tekrar arayacağım. İstanbul’a gelin."
Telefonu kapattı, keskin bir dıt sesi pikabın içindeki soğuk havada asılı kaldı. İstanbul kelimesi, zihnimin duvarlarına çarparak o rüyamdaki yangını yeniden harladı. Dalton, telefonu tekrar cebine koydu. Dikiz aynasından arkada bıraktığımız o karanlık dağ siluetine, o kanla yıkadığımız hangara bakıp ardından gözlerini bana çevirdi. Baldırındaki acı yüzünü ne kadar gerse de gözlerindeki o avcı ışığı her zamankinden daha parlak, daha hırslıydı görüyordum.
"İstanbul’a gidiyoruz." dedi Dalton, direksiyonu sertçe kırıp şeridi değiştirirken. Sesinde his yoktu. İçimden defalarca ‘’ İstanbul’a gidiyoruz,’’ diye tekrarladım, kaçıncıya söyledim artık bilmiyorum. Sindirene, kabullenene kadar söyleyecektim. Oyunun başladığı yere, o küllendiğim, ailemin kanının aktığı şehre geri dönüyordum. İstanbul’a geri dönüyordum. Türkiye’ye geri dönüyordum. Pikap, gecenin o koyu, o esrarlı karanlığında otoyolda gözden kaybolurken, içimdeki o lavdan nehrin İstanbul’un sokaklarını yakmak için sabırsızlandığını hissettim. Piyonlar hareket etmişti; masanın başındaki o gizli gölgeler, kanat seslerimi, o intikam çığlığımı çok yakında en derinden duyacaklardı. Yol uzundu, karanlıktı ama sonu kanla yazılacaktı. Babamın da dediği gibi ben bu masanın piyonu değilim.
Okuduğunuz için çoooookkk teşekkürrrr ederimmmmmm❤️ 💫 düşüncelerinizi paylaşır ve votelersenizzz çok mutlu olurummmm 🫶 ✨
Bölüm etkileşimi
