5. bölüm · Yaz ve Kış

5. BÖLÜM: SİYAH PİYONUN İZİNDE

CEPHEKALEMI 19

Motosikletin bıraktığı iz, Şişli’nin dar, kasvetli ve ıslak ara sokaklarına doğru uzanıyordu. Yağmur şiddetini artırmış, sivil aracın silecekleri camdaki su perdesini yetişmekte zorlanır hale gelmişti. Ön panelden yansıyan kırmızı-mavi ışıklar, binaların ıslak cephelerinde kırılıp kayboluyordu.
"Işıklardan sola saptı Eren!" dedi Alya, gözlerini tabletten ayırmadan.
Alya'nın parmakları ekran üzerinde hızla kayıyordu. Sağ kolu torpido gözüne yaslanmış, vücudu virajlardaki sert savrulmalara rağmen o tanıdık, çevik dengesini koruyordu. Saçlarından yükselen vanilya kokusu, aracın içindeki barut ve yağmur kasvetini delip geçiyordu.
"Mobese kameraları Dolapdere caddesinde sinyali kaybetti," diye devam etti Alya, bakışlarını bana çevirerek. Mavi gözlerinde avını köşeye sıkıştırmak üzere olan bir kriminoloğun o keskin hırsı vardı. "Ama tünel girişindeki eski depolara doğru gidiyor olması muhtemel. O bölgede kör noktalar çok."
"Oradan kaçmasına izin vermeyeceğiz," dedim, vitesi küçültüp gaza basarak. "Mihran bu adamı emniyetin gözünün önünde tetik çeksin diye gönderdi. Bu tetikçi bizim Mihran'a giden tek canlı kanıtımız."
Sivil sedan, Dolapdere'nin terk edilmiş imalathanelerinin bulunduğu karanlık sokağa büyük bir gürültüyle daldı. Sokak lambalarının yarısı kırıktı; yerdeki su birikintileri aracın alt tabanına vuruyordu. Sokağın sonunda, paslı sac kapıları yarıya kadar açık duran eski bir oto tamirhanesinin önünde duran siyah, plakasız motosikleti gördük.
Motorun egzozundan hâlâ hafif bir duman yükseliyordu.
Aracı hemen sokağın köşesine çekip kontağı kapattım. Araçtaki sessizlik bir anda omuzlarımıza çöktü.
Silahımı kılıfından çıkarıp şarjörünü kontrol ettim. Alya da aynı soğukkanlılıkla kendi silahını çekti. Gümüş grisi ceketinin önünü iliçleyip bana baktı. Mavi gözlerindeki o kırılmaz güven, kelimelere ihtiyaç bırakmıyordu.
"İçeride yalnız olmayabilir," dedi Alya, fısıltıyla. Sesi yağmurun tıpırtılarını yaracak kadar netti. "İlhan Müdür'ün aracını uzaktan fünyeyle patlatacak kadar profesyonel biriyse, burayı da bir tuzağa dönüştürmüş olabilir."
"O zaman tuzağa basmadan avı alacağız Komiserim," dedim.
Arabadan sessizce indik. Yağmur altında tamirhanenin yarı açık paslı kapısına doğru ilerledik. Alya sol taraftan duvar dibini siper alırken, ben sağ taraftan kapının aralığına yanaştım. İçeriden sadece düzenli bir metalik tık-tık sesi ve derinden gelen bir motor yağı kokusu geliyordu.
Alya bana baktı, derin bir nefes alıp üçten geriye doğru parmaklarıyla saydı:
3... 2... 1...
Kapıyı sertçe itip içeri daldık!
"POLİS! KIPIRDAMA!"
İçerisi loş, terk edilmiş araç hurdaları ve zincirlerle dolu geniş bir depoydu. Ortadaki tek bir ampul sallanıyor, gölgeleri duvarda devasa boyutlara taşıyordu.
Deponun ortasındaki eski bir çalışma tezgahının önünde duran siyah deri ceketli biri yavaşça arkasını döndü. Yüzünü kaskının siyah vizörü kapatıyordu. Elinde ise küçük, siyah bir kutu vardı.
"Geç kaldınız Başkomiserim," dedi adam. Kaskın içindeki ses değiştirici yüzünden sesi pürüzlü ve mekanik çıkıyordu.
Alya silahını iki eliyle kavrayıp adama doğrulttu. Mavi gözleri vizörün arkasındaki gözleri arıyordu. "Elindeki kutuyu yere bırak ve kaskı çıkar! İkinci bir şansın olmayacak!"
Adam hafifçe kıkırdadı. "Mihran Bey size selam söyledi. Siyah Şah, piyonlarının arkasında iz bırakmaz."
Adam elindeki siyah kutunun üzerindeki düğmeye bastığı an, deponun tavanına asılı duran ağır zincirli oto motoru gürültüyle üzerimize doğru savruldu!
"ALYA, YAT!" diye bağırdım.
Alya reflex olarak kendini sola, paslı bir araç kaportasının arkasına atarken ben de sağdaki varillerin üzerine doğru hamle yaptım. Tonlarca ağırlıktaki tonluk oto motoru devasa bir gürültüyle zemin betonunu patlatıp toz ve kıvılcım bulutu fırlattı.
Toz bulutunun arasından fırlayan tetikçi, deponun arka tarafındaki acil çıkış kapısına doğru koşmaya başladı.
"Dur! Polis!"
Alya tozun içinden bir gölge gibi sıyrıldı. Gümüş grisi ceketinin üzerindeki moloz tozlarını umursamadan, kusursuz bir çeviklikle doğrularak kaçan adama kilitlendi. İki elini birleştirip silahını kavradı. Mavi gözlerinde tek bir tereddüt kırıntısı bile yoktu.
PAT! PAT!
Alya’nın silahından çıkan mermiler tetikçinin hemen yanındaki sac kapıya saplandı. Tetikçi hamlesini kaçırıp dengesini kaybederken, ben çoktan aradaki mesafeyi kapatmış durumdaydım. Adama arkadan omzumla çarparak ikimizi de deponun arka bahçesindeki ıslak çamurun üzerine fırlattım.
Yağmur yüzümüzü döverken çamurun içinde boğuşmaya başladık. Tetikçi belinden çıkardığı avcı bıçağını böbreğime doğru savurdu. Bileğini son anda yakalayıp bıçağı savuşturdum ama adam dirseğiyle çeneme sert bir darbe indirdi. Ağzıma gelen kan tadıyla birlikte adam üstüme çıkmaya çalıştı.
Tam o anda Alya yanımızda belirdi. Yağmur sarı saçlarını tamamen ıslatmış, yüzüne yapıştırmıştı. Mavi gözlerindeki o öldürücü soğukkanlılıkla tetikçinin kaburgalarına sert bir tekme indirdi.
Adam acıyla yana doğru yuvarlanırken, üzerine çömelip silahımın namlusunu kaskının vizörüne tam ortadan dayadım.
"Kıpırdadığın an kaskını delip geçerim," dedim, soluk soluğa. Sestimdeki nefret geceyi bölecek kadar katıydı.
Alya hemen yanıma çömeldi. Yağmurun ve çamurun ortasında bile vanilya kokusu yeniden aramızdaki alanı kapladı. Belinden çıkardığı kelepçeyi adama uzatırken bakışları tetikçinin deri ceketinin açık kalan göğüs cebine takıldı.
"Eren, şuraya bak," dedi Alya, sesi yağmurun patırtısını keserek.
Cebin içinden, ıslanmış ahşap bir nesne ucu görünüyordu. Alya eldivenli eliyle o nesneyi yavaşça çekip çıkardı.
Bu, abanoz ağacından oyulmuş, mat siyah renkte bir Siyah Piyon parçasıydı.
Alya piyonu çevirdiğinde, taşın tabanına kazınmış o küçük mesajı gördük. İkimiz de yağmurun altında bir anlığına duraksadık.
"ŞAH’I KORUYAMADINIZ."
Alya başını kaldırıp bana baktı. Mavi gözlerinde derin bir şok dalgası belirdi. "Eren... Bu mesaj bizim için değil. Bu mesaj Mihran için de değil..."
Cebimdeki telefon aniden titremeye başladı. Arayan, Şişli Etfal Hastanesi’nin önünde kordon oluşturan Komiser Yardımcısı Murat’tı.
Telefonu açıp kulağıma götürdüm. "Murat, ne oldu? İlhan nasıl?"
Hattın diğer ucundan Murat’ın ağlamaklı, titreyen sesi geldi:
"Başkomiserim... Çok özür dilerim... Hastanenin havalandırma boşluğundan sızan gaz... Yoğun bakımdaki İlhan Müdür'ü durduramadık. İlhan Müdür... öldü."
Yağmur yüzüme vururken elimdeki telefon yavaşça aşağı kaydı.
Tetikçi kaskının altından pürüzlü bir kahkaha attı. "Siz benim peşimden koşarken..." dedi mekanik bir sesle, "Siyah Şah tahtadaki son tanığı da sildi."
Alya elimdeki telefona ve çamurdaki Siyah Piyon'a baktı. Mavi gözleri kararmıştı. Bana doğru yaklaştı, vanilya kokusu yağmurla karışırken elini omzuma koydu.
"Oyun henüz bitmedi Eren," dedi Alya, sesi fırtınanın ortasındaki en net çelik gibi çınlayarak. "Bu piyonu konuşturuşak. Ve Mihran Sancaktar’ı o Boğaz kasrından kendi ellerimizle çıkaracağız."

Çamurun ortasında diz çökmüş haldeki tetikçinin kaskını sert bir hamleyle başından söküp attım. Yağmur, adamın kısa kesilmiş seyrek saçlarına ve yüzündeki derin yara izine vuruyordu. Otuzlarının sonunda, soğuk ve ruhsuz gözlerle bana bakan bir adamdı bu.
"Mihran sana ne kadar ödedi?" dedim, adamın yakasını iyice sıkarak. "İlhan'ı hastanede zehirleyen o kiralık katil kimdi?"
Tetikçi, dudağının kenarından akan kanı çamurlu zemine tükürdü. Yüzünde en ufak bir korku kırıntısı yoktu. "Sizi uyarmıştım Başkomiser..." dedi, kısılan sesiyle. "Siyah Şah piyonlarını korumaz. Sadece hamlesini yapar ve geçer."
Alya elindeki Siyah Piyon taşını cebine yerleştirip adama doğru bir adım attı. Islak sarı saçlarını arkaya itti. Mavi gözlerindeki o keskin kriminolog bakışı, geceyi yaracak bir soğukluğa bürünmüştü. Bordo-gümüş ceketinin cebinden çıkardığı küçük adli tıp fenerini adamın gözlerine doğrulttu.
"Göz bebeğindeki büyüme, elindeki titreme..." dedi Alya, sesi adeta bir otopsi raporu okur gibi pürüzsüz ve dondurucuydu. "Sen Mihran’a paradan çok daha fazlasıyla bağlısın. Bir madde bağımlısısın ya da..." Alya duraksadı, feneri adamın boynundaki dövmeye kaydırdı. Dövmeyde birbirine dolanmış iki yılan ve ortasında gümüş bir mühür vardı.
Alya'nın kaşları hafifçe çatıldı. "Viyana Kulübü'nün eski tetikçi kadrosu... Sen Sancaktar ailesinin özel infazcısısın."
Adamın gözlerinde ilk kez hafif bir tedirginlik belirdi ama hemen toplandı. "Sözleşmem bitti Komiser," dedi pürüzlü bir sesle. "Mihran Bey yarım kalan işleri sevmez. Beni konuşturabileceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz."
"Seni konuşturmayacağız," dedim, kelepçeyi adamın bileklerine etini kesecek kadar sertçe geçirerek. "Seni o Siyah Şah'ın tam önüne atacağız. Bakalım amirin, kullanıp attığı piyonu görünce nasıl bir hamle yapacak."
Olay yerine sevk ettiğimiz takviye ekiplerin siren sesleri Dolapdere’nin dar sokaklarında yankılanmaya başladı. Ekip araçları deponun etrafını sararken, tetikçiyi devriye polislerine teslim ettik.
Gecenin karanlığı ve yağan sağanak altında Alya’yla birlikte sivil araca doğru yürüdük. Sokağın köşesinde durup derin bir nefes aldım. İlhan Müdür'ün ölümü zihnimde ağır bir taş gibi oturuyordu. 12 yıl önceki o kilitli odanın sırrı, İlhan'ın susturulmasıyla bir kez daha gömülmek istenmişti.
Alya yanımda durdu. Yağmura rağmen dikliğini bozmayan o zarif ve güçlü duruşuyla bana baktı. Sarı saçlarından süzülen su damlaları yüzünü ıslatırken, vanilya kokusu yağmurlu gecenin tüm kasvetini dağıtıyordu. Elini hafifçe koluma koydu.
"İlhan Müdür'ü kurtaramadık Eren," dedi Alya, sesi yumuşak ama sarsılmaz bir inançla doluydu. "Ama onun bıraktığı izler elimizde. Bu tetikçi, o dövme ve cebinden çıkan Siyah Piyon... Mihran Sancaktar zırhında ilk çatlağı verdi."
Mavi gözlerinin içine baktım. "Mihran bizi durdurmak için emniyetin içine kadar sızdı Alya. Artık bu binada kime güveneceğimizi bile bilmiyoruz."
Alya dudaklarının kenarıyla iddialı, gözü pek bir tebessüm savurdu. "Bize birbirimiz yeter Başkomiserim. Şimdi emniyete dönüyoruz. O piyonu sorgu odasında kıracağız ve Mihran'ın bir sonraki hamlesini boğazına dizeceğiz."

Emniyet binasının sorgu katına indiğimizde havadaki gerilim elle tutulacak kadar ağırdı. İlhan Müdür’ün ani ve kanlı ölümü tüm büroyu sarsmıştı. Koridorda yürürken üzerimize çevrilen gözlerde hem derin bir yas hem de ne zaman patlayacağı belirsiz bir panik havası seziliyordu.
Tetikçiyi sorgu odasına alıp aynalı camın arkasından izlemeye başladık. Alya, üzerindeki ıslak ceketi sandalyenin arkasına asmış, beyaz gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Sarı saçlarını tepeden sıkı bir at kuyruğu yapmış, kriminolog gözlüğünü takarak masanın üzerindeki adli tıp raporlarına gömülmüştü.
Yanıma yaklaştığında, ortama yayılan o taze vanilya kokusu sorgu katının kasvetli dezenfektan kokusunu anında bastırdı.
"Sorgudaki adamın adı Kaan Tural," dedi Alya, parmağıyla ekrandaki sabıka dosyasını göstererek. "Eski Bordo Bereli, ordudan ihraç edildikten sonra Sancaktar Holding’in güvenlik danışmanı adı altında Mihran’ın özel kirli işlerini yürütmüş. Ama asıl ilginç olan bu değil Eren."
"Ne buldun?" diye sordum, gözlerimi camın arkasında ifadesizce oturan Kaan'dan ayırmadan.
"Kaan’ın telefonundaki son giden aramaları ve şifreli veri trafiğini inceledim," dedi Alya. Mavi gözlerini bana çevirdi; ışığı gözlüğünün camında kırılıyordu. "Mihran’la doğrudan temas kurmuyor. Arada bir aracı var. Ve o aracının IP adresi, emniyetin hemen iki sokak arkasındaki eski bir bilgisayar tamirhanesinden sinyal veriyor. Yani Mihran emniyetle olan iletişimini ve operasyonlarını oradan yönetiyor."
"Siyah Şah’ın haberleşme ağı..." diye mırıldandım.
Tam o sırada sorgu katının ağır çelik kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. Nöbetçi polislerden biri telasla içeri girdi, arkasından da sırtında siyah bir sırt çantası, üzerinde ıslanmış deri ceket ve darmadağınık koyu renk saçlarıyla genç bir adam adımladı.
Onu gördüğümde bir anlığına nefesim kesildi.
"Başkomiserim, engel olamadık, ısrarla sizinle görüşmek istiyor," dedi nöbetçi polis mahcup bir edayla.
Gelen kişi, babamın ölümünden sonra yurt dışına gönderdiğim, senelerdir aile hesaplaşmalarından ve bu kirli dünyadan uzak tutmaya çalıştığım öz kardeşim Şinasi'den başkası değildi.
Şinasi, gözlerindeki o hırçın ve tanıdık ışıkla bana baktı. Yüzündeki ıslak yağmur damlalarını elinin tersiyle sildi. Bana doğru iki kararlı adım attı. Yıllardır görmediğim kardeşimin omuzları genişlemiş, duruşu sertleşmişti; ama gözlerindeki o bitmek bilmeyen merak ve asilik hiç değişmemişti.
"Şinasi?" dedim, sesimdeki şaşkınlığı gizleyemeyerek. "Senin burada... İstanbul’da ne işin var? İngiltere’de olman gerekiyordu!"
"Babamı öldüren adamların İstanbul'u birbirine kattığını haberlerde izlerken İngiltere'de öylece oturmamı beklemiyordun herhalde abi," dedi Şinasi, sesi sitemkar ve bir o kadar da dikbaşlı çıkarak.
Ardından bakışları masanın başında duran Alya’ya kaydı. Alya, gözlüğünün üstünden Şinasi’yi süzüyordu. Mavi gözlerinde bir kriminoloğun o ilk temas analizini görebiliyordum.
Şinasi hafifçe yutkundu, Alya’nın ortamı domine eden o zarif ama tehlikeli güzelliği ve keskin duruşu karşısında kısa bir an bocalasa da çabuk topladı.
"Sen Komiser Alya olmalısın," dedi Şinasi, çantasının askısını düzelterek. "Abimin bahsettiği o dahi kriminolog."
Alya dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsedi. Masadaki evrakları toparlayıp öne doğru bir adım attı. Vanilya kokusu ikimizin arasına yayıldı.
"Ve sen de Eren’in saklamaya çalıştığı dahi siber güvenlikçi kardeşisin," dedi Alya, pürüzsüz ve çekici bir tonlamayla. "Şinasi Soykan. Zurich Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği terk, karanlık ağda 'Siyah Piyon' lakabıyla bilinen eski bir hacker."
Şinasi’nin gözleri hayretle açıldı. "Dosyamı bu kadar çabuk çıkaracağını düşünmemiştim."
"İşimi iyi yaparım," dedi Alya, mavi gözleriyle Şinasi’yi süzmeye devam ederek. "Özellikle de Başkomiserimin ailesi söz konusu olduğunda."
Şinasi’ye doğru yürüdüm ve omzunu sertçe tuttum. "Seni bu işe karıştırmayacağımı defalarca söyledim Şinasi! Bu adamlar oyun oynamıyor. Babamın ardından İlhan Müdür’ü de öldürdüler!"
"Biliyorum abi!" dedi Şinasi, elimi omzundan iterek. Sesindeki öfke 12 yıllık acının yansımasıydı. "Tam da bu yüzden buradayım! Siz bu adamları polis yöntemleriyle kovalıyorsunuz ama Mihran dijital bir hayalet gibi hareket ediyor. O az önce Alya’nın bahsettiği bilgisayar tamirhanesindeki sunucuyu... O şifreli ağı benden başka kimse kıramaz. Çünkü o ağın altyapısını kuran kod dizilimini çok iyi tanıyorum."
Alya ile göz göze geldik. Alya hafifçe başını salladı. Mavi gözlerinde "Onun yardımına ihtiyacımız var" mesajı açıktı.
"Ağ altyapısını tanıyorum derken ne demek istiyorsun Şinasi?" diye sordum, sesimi alçaltarak.
Şinasi cebinden siyah bir USB bellek çıkarıp masaya bıraktı. Yüzündeki o çocuksu asi ifade yerini karanlık bir ciddiyete bıraktı.
"Çünkü o şifreli ağı kuran kişi Mihran değil abi," dedi Şinasi. "Mihran’ın arkasındaki gizli sistem mühendisi... 12 yıl önce babamla aynı kilitli odanın sırrını paylaşan üçüncü bir isim."

Sorgu odasının dışındaki o dar koridorda ölümcül bir sessizlik fırtınası koptu. Şinasi’nin masaya bıraktığı siyah USB bellek, loş florasan ışığının altında adeta zehirli bir akrep gibi parıldıyordu.
"Babamla aynı sırrı paylaşan üçüncü bir isim mi?" diye sordum, sesimdeki tehlikeli tonlamayı bastıramayarak. Kardeşimin yakasına yapışmamak için kendimi zor tutuyordum. "Şinasi, ne saçmalıyorsun sen? Babam o kilitli odada tekti!"
"Tek değildi abi!" dedi Şinasi, adımlarını geri çekmeyerek. "Sancaktar Ailesi ve Viyana Kulübü, o dönemdeki bütün kirli para trafiğini ve devlet içindeki şantaj ağını dijital bir kasada topladı. Babam o kasayı mühürlemeye çalıştı. Ama o kasayı inşa eden yazılımcı... O adam ölmedi. Adı Selim Karaca değildi, Mihran da değildi. O adam sistemde sadece 'Mimar' olarak biliniyor."
Alya öne doğru bir adım attı. Gümüş grisi ceketinin içinde her zamanki gibi kusursuz, soğukkanlı ve keskin görünüyordu. Mavi gözlerini önce Şinasi'nin getirdiği USB belleğe, ardından doğrudan Şinasi'nin gözlerine dikti. Vanilya kokusu, gerilimin tırmandığı havayı bir anda yumuşattı.
"Mimar..." dedi Alya, pürüzsüz ve dondurucu bir sesle. "Tersanede öldürülen Hakim Selim Karaca'nın duvarına kanla yazılan o M harfi... Mihran için değildi."
"Aynen öyle Komiserim," dedi Şinasi, Alya’nın kriminolog zekasına minnettar bir bakış atarak. "O harf Mihran'ı değil, Mimar'ı temsil ediyordu. Mimar, Viyana Kulübü'nün tüm dijital ve mekanik cinayet düzeneklerini kuran akıl. Metehan’ın kilitli oda illüzyonunu da, Hakimi vuran mıknatıslı mekanizmayı da tasarlayan kişi o!"
Alya masadaki USB belleği eldivenli parmaklarıyla tutup havaya kaldırdı. "Ve senin elindeki bu bellek, Mimar’ın sunucularına sızmamızı sağlayacak kapı mı Şinasi?"
"Aksine," dedi Şinasi, yüzünde hafif, iddialı bir gülümsemeyle. "O kapıyı Mimar’ın yüzüne patlatacak fünye. Ama o iki sokak arkadaki bilgisayar tamirhanesine benimle birlikte gelmeniz gerekiyor. Fiziksel olarak o sunucuya bağlanmadan şifreyi kıramam."
Gözlerimi kardeşime diktim. "Seni o ateşin içine atmam Şinasi. Oraya Alya ile ben gideceğim. Sen burada, güvende kalacaksın."
"Abi!" dedi Şinasi, sesini yükselterek. "Mihran’ın tetikçisi birazdan sorguda çözülecek ya da Mimar o sunucuyu uzaktan imha edecek! Zamanımız yok. Beni bir çocuk gibi kenara itmeyi bırak artık, babamın hesabını ben de soracağım!"
Alya yanımda durdu. Elini hafifçe koluma dokundurdu. O kısa temas, zihnimdeki fırtınayı durdurmaya yetti. Mavi gözlerinde bir avcının sarsılmaz kararlılığı vardı.
"Şinasi haklı Eren," dedi Alya, sesi gecenin ritmine uyum sağlayan çelik gibi netti. "Birlikte gidiyoruz. Ama Şinasi en ufak bir tehlikede arabanın içinde kalacak. Anlaştık mı Başkomiserim?"
Şinasi’ye sert bir bakış attım. "Gözümün önünden bir saniye bile ayrılmayacaksın. Eğer bir pürüz çıkarsa seni ilk uçakla Londra’ya geri gönderirim."
"Kabul," dedi Şinasi.
Silahımı kılıfından çıkarıp şarjörünü kontrol ettim. Alya da kendi silahını hazırlayıp Bordo ceketinin düğmesini ilikledi. Saçlarını geriye attığında mavi gözlerindeki iddialı ışık yeniden yandı.
"Siyah Şah'ın arkasındaki 'Mimar'ı bulmaya gidiyoruz," dedi Alya, dudaklarının kenarıyla o tehlikeli tebessümü savurarak. "Bakalım bu oyunun kilitli odasını kim inşa etmiş."
Emniyetin arka kapısından sivil araca doğru adımlarken yağmur İstanbul’un üzerine kabus gibi çökmeye devam ediyordu. Yeni bir hamle başlıyordu ve bu kez tahtadaki taşlar sadece kanla değil, geçmişin en karanlık sırlarıyla dizilmişti.

Emniyetin arka kapısından çıkan soğuk rüzgar, sivil sedanın kaportasını döverken yağmur damlaları camlarda adeta birer kurşun gibi yankılanıyordu. Araca bindiğimizde atmosfer patlamaya hazır bir bomba kadar gergindi.
Direksiyona geçtiğimde Şinasi hemen arka koltuğa kurulup dizüstü bilgisayarını kucağına açtı. Alya ise her zamanki zarif ve keskin duruşuyla yan koltukta yerini aldı. Gümüş grisi ceketinden yükselen vanilya kokusu, aracın içindeki yoğun stresi sert bir kalkan gibi bölüyordu. Silahını dizine koydu, mavi gözlerini dikiz aynasından Şinasi’ye kilitledi.
"Emniyetin iki sokak arkası demiştin," dedi Alya, pürüzsüz ama uyarı dolu bir tonla. "Tamirhanenin etrafında kaç güvenlik noktası var Şinasi?"
Şinasi parmaklarını klavyede şimşek gibi koştururken başını bile kaldırmadı. "Resmi olarak kapalı bir hurdalık olarak görünüyor. Ama yerel şebekeden sızdığım sinyallere göre binanın etrafında en az dört adet hareket sensörlü termal kamera var. Dışarıdan sıradan bir tamirhane gibi duruyor ama alt katı Mimar'ın bu bölgedeki ana veri düğümü."
"Termal kameraları atlatabilir misin?" diye sordum, aracı karanlık sokaklara doğru sürerken.
"Bana iki dakika ver abi," dedi Şinasi, kendine has o kendinden emin hırsla. "Kameraların bağlı olduğu yerel ağı döngüye sokacağım. Ama fiziksel güvenlik için söz veremem."
"Onu bize bırak," dedi Alya. Mavi gözleri doğrudan benim gözlerimle buluştu. O kısa bakışma, kelimelerden çok daha fazlasını, ortak geçmişimizin ve tehlikedeki kusursuz uyumumuzun tüm güvenini taşıyordu.
Sivil sedanı, hedef binanın bir sokak arkasındaki ıslak ve karanlık çıkmazda durdurduk. Sokak lambalarının hiçbiri çalışmıyordu. Yağmurun sesi, eski sanayi dükkanlarının paslı oluklarından akan sularla birleşip ürkütücü bir melodi oluşturuyordu.
"İki dakikan doldu Şinasi," dedim, belimdeki silahı çekip şarjörünü son kez kontrol ederek. "Araçta kalıyorsun. Kapıları kilitle ve sadece sinyalimi bekle."
"Abi, alt kattaki sunucu odasına girmeden yazılımı tetikleyemezsiniz—"
"Şinasi," dedi Alya, arkaya doğru dönüp sesindeki o sarsılmaz otoriteyle. Mavi gözlerindeki dondurucu soğukkanlılık Şinasi'nin sözünü kesti. "Abini dinle. Önce alanı temizleyeceğiz. İşaret verdiğimiz an aşağı ineceksin."
Şinasi yutkundu, başıyla onaylamak zorunda kaldı.
Alya ile birlikte araçtan sessizce süzüldük. Yağmur ıslak sokakta elbiselerimizi saniyeler içinde ağırlaştırırken, tamirhanenin arka girişine doğru gölge gibi ilerledik. Dev paslı sac kapının kenarındaki elektronik kilit paneli hafifçe kırmızı renkte yanıp sönüyordu.
Alya ceketinin iç cebinden çıkardığı küçük bir Adli Tıp frekans bozucusunu panele yaklaştırdı. Cihazdan hafif bir cızırtı yükseldi ve kilit paneli yeşile döndü. Kapı hafif bir hidrolik sesiyle aralandı.
"Kusursuz," diye fısıldadım Alya’nın kulağına doğru.
Vanilya kokusu yağmurun kasvetini delip geçerken Alya dudaklarının kenarıyla o gözü pek tebessümünü savurdu. "Bunu bizzat denemek istiyordum Başkomiserim."
Sessizce içeri süzüldük. Deponun üst katı kaza yapmış araç parçaları ve motor bloklarıyla doluydu. Ancak alt kata inen beton merdivenlerin başındaki çelik kapı açık duruyordu ve aşağıdan hafif bir mor floresan ışığı süzülüyordu.
Tam merdivenlere doğru ilk adımı atmıştık ki aşağıdan gelen sert bir topuk sesi yankılandı.
"Bunun için biraz geç kalmadınız mı Başkomiser Soykan?"
Ses, aşağıdan yukarıya doğru soğuk, mekanik ve telsiz cızırtısını andıran bir tonla yükseldi. Merdivenlerin başında beliren siluet, yüzünde gümüş bir tiyatro maskesi taşıyan, uzun siyah kabanlı bir adamdı. Elinde ise doğrudan üzerimize doğrultulmuş susturuculu bir otomatik tabanca vardı.
Alya ile aynı anda silahlarımızı kaldırdık. Ortamdaki hava bir anda mutlak bir ölüm sessizliğine büründü.
"Mimar..." dedi Alya, sesi gecenin karanlığı kadar katı ve kararlıydı. "Maskenin arkasına saklanmayı bırak. Yolun sonuna geldin."
Gümüş maskeli adam hafifçe başını yana yatırdı. "Yolun sonu mu? Hayır Komiser. Şinasi'yi buraya getirerek Siyah Şah'ın beklediği son taşı da tahtaya siz koydunuz."

Maskeli adamın cümlesi deponun soğuk beton duvarlarında yankılanırken, Alya ile bakışlarımız bir an bile onun üzerindeki hedef noktasından kaymadı. Gümüş maskenin arkasından süzülen mor floresan ışığı, adamın göz deliklerindeki karanlığı daha da tekinsiz kılıyordu.
"Şinasi’yi bu işe karıştırmayacaksın!" dedim, namluyu doğrudan adamın alnına doğrultarak. Sestimdeki öldürücü ton, deponun rutubetli havasını yırtıyordu. "Bu tahtada hesabı kesilecek tek kişi var, o da Mihran ve sen!"
Mimar hafif bir kıkırdamayla elindeki susturuculu silahı indirmeden bir adım geri attı. "Babana da aynı şeyi söylemiştim Eren... Vedat da çocuklarını koruyabileceğini sandı. Ama satrançta piyonlar fedakarlık içindir."
Alya yanımda milim kıpırdamadan duruyordu. Gümüş grisi ceketinin içinde, silahını tutan ellerindeki o kusursuz denge sarsılmazdı. Saçlarından yayılan vanilya kokusu, deponun içindeki yanık kablo ve ozon kokusunu bastırıyordu. Mavi gözlerindeki avcı dikkati, Mimar’ın en ufak kas hareketini bile süzüyordu.
"Eren, tetik parmağına odaklanma," dedi Alya fısıltıyla, sesi sadece benim duyabileceğim kadar alçak ama bir o kadar net. "Sol ayağının arkasındaki kabloya basıyor. Bu bir temas tuzağı."
Alya’nın keskin kriminolog zekası yine saniyeler içinde devreye girmişti. Mimar’ın durduğu beton zeminin hemen altında, merdiven boşluğuna uzanan ince bir bakır hat geçiyordu.
"Çok dikkatlisiniz Komiser Alya," dedi Mimar, maskenin altından gelen pürüzlü sesiyle. "Ama geç kaldınız."
Mimar sol ayağını geriye doğru çekip kablo hattını tetiklediği an deponun üst katından – tam da Şinasi’nin beklediği sivil aracın bulunduğu sokak yönünden – güçlü bir patlama gürültüsü yükseldi!
BUM!
Deponun çatısındaki paslı saclar sallandı, tepemizdeki tozlar üzerimize döküldü.
"ŞİNASİ!" diye bağırdım.
Zihnimdeki kontrol mekanizması bir anlığına sarsılırken Alya soğukkanlılığını saniyesinde korudu.
PAT! PAT!
Alya’nın silahı iki kez ateşlendi! Mermiler Mimar’ın elindeki silahı ve hemen arkasındaki kontrol panosunu parçaladı. Kıvılcımlar havada uçuşurken Mimar acı bir çığlık atarak kendini merdivenlerden aşağı, karanlık alt kata fırlattı.
"Eren, Şinasi’ye bak! Alt kat bende!" dedi Alya, mavi gözlerindeki o kırılmaz kararlılıkla bana bakarak. Vanilya kokusu bir anda yanımdan rüzgar gibi sıyrıldı; Alya tereddüt etmeden Mimar’ın peşinden alt katın karanlığına daldı.
Sokağa doğru hırsla koştum. Yağmur yüzümü yakarken caddenin köşesindeki sivil araca ulaştım. Aracın hemen yanındaki çöp konteyneri alevler içinde yanıyordu, patlamanın şiddetiyle aracın camları çatlamıştı.
Sürücü kapısını sertçe açtım. "Şinasi!"
Şinasi direksiyonun altına sığınmış, kucağındaki bilgisayarı sımsıkı tutuyordu. Yüzü tiner gibi bembeyazdı ama sapasağlamdı.
"İyiyim abi! İyiyim!" dedi Şinasi, soluk soluğa dışarı çıkarken. "Ses bombasıydı! Sinyali kesmek ve beni panikletmek için patlattılar!"
"Araçta kal dedimsiz kalacaksın!" diye kükredim, onu omzundan tutup arkama alarak. "Şimdi hemen bilgisayarını aç. Alya aşağıda Mimar’la yalnız! O sunucuyu kilitliyor musun yoksa binayı başlarına mı yıkıyorsun, hemen hallet!"
Şinasi hemen kaputun üzerine bilgisayarını koydu, ıslak parmakları ekranda uçmaya başladı. "Sisteme sızdım abi! Mimar sunucuyu kendi üzerine kilitliyor, verileri imha edecek!"
"Buna izin verme!" dedim ve belimdeki yedek şarjörü takıp deponun içine, Alya’nın peşinden karanlık merdivenlere doğru fırladım.
Aşağı kat, devasa sunucu dolaplarının mor ışıklarıyla aydınlatılmış buz gibi bir laboratuvardı. Odada elektrik kıvılcımları uçuşuyor, fanların uğultusu kulakları tırmalıyordu.
İçeri girdiğimde Alya’yı gördüm. Saçları dağılmış, gümüş grisi ceketinin kolu hafifçe yırtılmıştı ama silahını dev bir sunucu dolabının arkasına saklanan Mimar’a doğrultmuştu. Yerde ise gümüş renkte, parçalanmış maske duruyordu.
Mimar köşeye sıkışmıştı. Yüzü sonunda açığa çıkmıştı.
Ve karşımdaki adamı gördüğümde adımlarımı kilitlendi.
Elli yaşlarında, şakakları kırlaşmış, sol yanağında derin bir ameliyat izi olan bir adamdı bu. Babamın 12 yıl önceki resmi polis albümlerinde duran, o kilitli oda yangınında öldüğü ilan edilen eski Olay Yeri İnceleme Müdürü: Kadir Aksoy.
"Kadir..." dedim, şok içinde sesim kısılarak. "Sen... Sen öldün sanılıyordu!"
Kadir Aksoy kanlı elini sunucunun üzerindeki kırmızı ana şaltere dayamıştı. Yüzünde akılalmaz bir delilik gülümsemesi vardı.
"Hiçbir zaman ölmedim Eren," dedi Kadir. "Baban Vedat gerçeği öğrendiğinde onu o odaya ben kilitledim. Metehan ve Mihran sadece parayı yönetiyordu... Ama bu kilitli odaların, bu kusursuz cinayetlerin hepsinin arkasındaki mimar bendim!"
Alya bir adım öne çıktı. Vanilya kokusu odadaki ozon kokusunu bastırırken mavi gözleri buz gibi bir nefrete bürünmüştü.
"Ve şimdi o kilitli oda senin üzerine kapanıyor Kadir," dedi Alya, parmağını tetikte sıkarak.
Kadir Aksoy sırıttı. "Benimle birlikte tüm veriler de yanacak!" dedi ve kırmızı şaltere basmaya davrandı!