1. bölüm / 1
Yasak TeleportasyonBÖLÜM 1: BELİRSİZLİĞİN EŞİĞİNDE
Bölümler 1Şu an: BÖLÜM 1: BELİRSİZLİĞİN EŞİĞİNDE
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
12 Haziran 2048 – Nexus Dynamics Araştırma Tesisi, Britanya Kolumbiyası, Kanada
Sis, dağ yamaçlarından ağır ağır iniyor, çam ormanlarının arasına süzülerek yerleşiyordu. Sabah güneşi hâlâ ufkun altında saklıydı; gökyüzü griye çalan bir morlukla örtülmüş, vadideki rüzgâr çam iğnelerini titretiyordu. Dağların arasına gizlenmiş, çelik ve camdan yapılmış Nexus Dynamics Araştırma Tesisi bu sessizliğin ortasında bir yabancı gibi duruyordu.
Laboratuvarın içinde yapay beyaz ışıklar titriyordu. Ekranlardan yansıyan mavi tonlar, duvarlara hayat veriyor; klavyelerin ritmik tıklamaları, tek ses olarak odada yankılanıyordu. Dış dünyadan izole bu merkez, sanki zamanın dışında bir yerde var oluyordu. Burada saatler, yalnızca veri akışına göre ölçülüyordu.
Kasım Aydın, masasında eğilmiş, gözlerini enerji grafikleri ve stabilizasyon oranlarına dikmişti. Ellerini masanın soğuk metal yüzeyinde tutuyor, bir anlık boşlukta titreyen parmaklarını dizginliyordu. Göz altları morarmış, yüzünde yorgunluğun dokunuşu vardı ama zihni hâlâ direniyordu.
Beş yıl. Beş yılını bu projeye vermişti. Vancouver’daki evinden, eşinin sıcaklığından, huzurlu sabahlardan kopup gelmişti buraya. Bir fikir uğruna.
İlk teleportasyon testiydi bu.
Sadece bir deney değil; bir dönüm noktası, bir sapak. Hayatının yönünü değiştirecek bir eşik.
Arka köşeden gelen kahkahalar sessizliği yırttı.
David Coleman, sandalyesini geriye yaslamış, genç teknisyenlerle espriler yapıyordu.
“Gerçekten çalışırsa bu şey, uçağa binen kalmaz. Japonya’da ramen, Türkiye’de lahmacun, İtalya’da pizza… Hepsi öğle arasında!”
Kahkahalar yükseldi. Ancak Hannah Clarke, başını bile kaldırmadan araya girdi.
“Ya hedef noktayı bir milim şaşırırsak? Atomlarına ayrılmış bir insana lahmacun yediremezsin.”
David omuzlarını silkti. “Bilim riskle yürür, Hannah. Sen de biliyorsun.”
Kasım onları duyuyordu ama hiçbirinin sesi içine işlemiyordu. Onun için her ses, her söz fazlalıktı. Ekrana odaklandı yeniden. Her şey teorik olarak tamamdı. Ama içinde bir yer, buna hazır olmadığını fısıldıyordu.
Kapı hafifçe açıldı, içeri Alan Reid girdi. Kahve kupası elinde, yüzünde çizgilerle dolu bir sessizlik vardı. Onun varlığı odada bir ağırlık yaratıyordu – ne emir, ne baskı… sadece varlık.
Alan, Kasım’ın yanına yaklaştı.
“Dünden beri buradasın, değil mi?”
Kasım başını salladı.
“Bu test başarılı olursa, her şey değişecek.”
Alan kupasından bir yudum aldı.
“Başarı gelir, Kasım. Ama bazen çok sonra... Bazen geç kalır. Buna hazır mısın?”
O an, Alan’ın gözlerinde bir gölge geçti. Eşiyle geçiremediği zamanları düşündü. Bir zamanlar içinde umut olan projelerin, sonuca varamadan kapatıldığını... Oysa vakitleri vardı. Eşi ona bir gün demişti: “Bu hafta sonu sadece biz olsak mı?”
Alan cevap bile vermemişti. Şimdi artık cevap verecek biri kalmamıştı.
Kasım cevap vermedi. Onun içinde bambaşka bir savaş vardı.
“Başarısızlık lügatımda yok,” dedi sadece.
Laboratuvarın diğer köşesinde Henry Lawson, ekranına gömülmüştü. Parmakları telaşla dans ediyor, verileri kontrol ediyordu. Terlemiş alnı, gençliğinin heyecanını değil, korkusunu yansıtıyordu.
Hannah ona döndü.
“Her şey yolunda mı, Henry?”
Henry bir an durdu.
“Enerji akışı stabil… sanırım.”
Hannah’nın kaşları kalktı.
“Sanırım mı?”
Henry yutkundu.
“Yani evet, stabil. Kontrol ettim.”
Hannah hafifçe gülümsedi.
“Stres yapma. Ama dikkatli ol. Bu makineler şaka sevmez.”
Ve sonra beklenen an geldi.
Alan ayağa kalktı.
“Herkes yerini alsın. Teleportasyon başlatılıyor.”
Laboratuvarın ortasında yer alan dev metal halka, titreşimle uyanmaya başladı. Elektromanyetik bobinler mavi ışıklar saçıyor, odanın içi statik elektrikle doluyordu.
“Enerji seviyesi: %97…”
“Stabilizasyon sağlandı…”
Titanyum küp, halkada yavaşça yükseliyor, havada süzülüyordu.
Ama birden...
Zemin sarsıldı.
“Enerji düşüyor! %85!” Henry'nin sesi panik doluydu.
Kasım’ın gözleri ekrana kilitlendi.
“Bu... olamaz...”
“Geri çekilin!” Hannah bağırdı. Alan eliyle herkesi geri itti.
Manyetik alan bir çatırtıyla çöktü. Makine şiddetle sarsıldı, sonra sustu.
Küp hâlâ yerindeydi.
Teleportasyon başarısız olmuştu.
Kasım’ın dudakları titredi, elleri masaya gömüldü.
“Hayır... Bu...”
Alan sessizce yaklaştı.
“Yarın tekrar deneriz.”
Kasım gözlerini kapattı. Alan’ın dinginliği, onun öfkesini büyütüyordu.
“İzin alabilir miyim?”
Alan başını eğdi.
“Yarın döneceksin, değil mi?”
Kasım cevap vermedi. Ceketiyle birlikte laboratuvardan çıktı.
---
Uçak Vancouver’a indiğinde, sis hâlâ şehri örtüyordu. Caddeler sanki zamanın dışında kalmış gibiydi. Kasım, havalimanından doğruca arabasına geçti. Eve gitmek istemiyordu ama başka gidecek yeri de yoktu.
Bir süre şehirde başıboş dolaştıktan sonra, deniz kenarındaki sessiz bir bara girdi. İçerisi loştu, içeride birkaç kişi dışında kimse yoktu. Tezgâhın ucuna oturdu. Garsona sadece gözleriyle baktı, bir şey söylemedi. Kısa süre sonra önüne bir duble viski kondu. İlk yudumda boğazı yandı. Sıvı, zihnindeki uğultuyu bastıramasa da bedeni biraz gevşedi. İkinci kadehi biraz daha yavaş içti. Gözlerini bardağa dikmiş, hiçbir şeyi görmüyordu aslında.
Garson kibarca yaklaştı, “Bir şey ister misiniz?” diye sorduğunda, başını iki yana salladı. Ardından gözlerini kaldırmadan sordu:
“Yanıma alabileceğim küçük bir şişe var mı? Dibinde az kalmışsa olur… kalanını yolda içerim. Ücretini de öderim.”
Birkaç dakika sonra garson küçük, elde taşınabilir bir viski şişesi getirdi. İçinde çok az kalmıştı. Kasım teşekkür etti, şişeyi alıp ceketinin cebine koymak üzereydi ama vazgeçti. Sağ elinde tutarak bardan çıktı.
Arabasına binerken şişeyi sol koltuğa bıraktı. Motoru çalıştırdı, birkaç dakika sessizlik içinde ilerledi. Sis caddeleri bulanıklaştırıyor, sokak lambalarının ışığı titreşiyordu. Radyoyu bile açmadı.
Bir kavşağa yaklaşırken ışık sarıdan kırmızıya dönmek üzereydi. Kasım frene bastı ama yavaşlayan arabayla olan bağını tam kuramıyordu. Gözü tekrar sol koltuktaki şişeye kaydı. Şişeyi eline aldı. Kapağını açtı, başını hafifçe geriye yasladı ve kalan viskiyi içti. Aynı anda bir elini gözlerine götürdü, birkaç saniyeliğine gözlerini kapattı. İçkiden değil, yorgunluktan. Belki de her şeyden.
Frenin üstündeki ayağını fark etmeden çekti. Araba yavaşça süzülmeye devam etti.
Yaya geçidinden geçmekte olan genç bir adama hafifçe çarptı. Adam aniden geri sendeledi ama yere düşmedi. Kasım’ın gözleri açıldığında, her şey çoktan olmuştu.
Freni bastı, arabayı durdurdu. Hemen kapıyı açtı, dışarı fırladı.
“İyi misiniz?” dedi, sesi çatallıydı.
Adam omzunu tutuyordu. Gözleri şaşkındı ama sakin görünüyordu.
“İyiyim... galiba bir şey olmadı,” dedi ve başını sallayarak yürümeye devam etti.
Kasım birkaç saniye yerinden kıpırdayamadı. Elinde hâlâ boş şişe vardı. Titreyen parmaklarıyla onu koltuğa bıraktı, arabaya döndü. Camdan dışarı, sisin içine uzun uzun baktı. Gözleri yoldaydı ama aklı hâlâ başka bir yerdeydi.
Eve vardığında saat geç olmuştu. Sessizlik evin duvarlarına sinmişti. Anahtarlarını masaya bıraktı, ayakkabılarını bile çıkarmadan kanepeye oturdu. O sırada mutfak masasındaki zarfa gözü takıldı.
Ayağa kalktı, zarfı aldı. Üzerinde sadece bir kelime yazılıydı: Kasım.
Açtı. Mektubu okumaya çalıştı ama kelimeler üzerine akıyordu sanki. Gözleri satırlara odaklanamıyordu.
“...beklemekten yoruldum...”
“...nefesini duymak istiyorum...”
“...bir sabah hâlâ burada olup olmadığını düşünmek...”
Satırların arasından anlamları ayıklamak zordu. Zihni bir sisin içindeydi hâlâ.
Mektubu buruşturdu. Sonra duraksadı. Yavaşça açtı, katladı ve ceketinin iç cebine yerleştirdi.
“Sabah... bakarım,” diye fısıldadı.
Kanepeye uzandı. Gözleri kapanırken zihni hâlâ o çarpışma anındaydı. Ama cebinde taşıdığı bir kâğıt, yaşanan her şeyden daha ağırdı.
Bölüm etkileşimi
