3. bölüm · Yarım Nefes

3.

S3wyl Yuev

Ebru ablayla yaklaşık iki yıldır tanışıyorduk ve sıkı bir dostluğumuz vardı. Şu zamana kadar kimseden hoşlanmamış, sevgili olmamıştım.

Ebru abla, bunların gerçekten benim ağzımdan çıktığına emin olmak istercesine tekrar “Ne?” dedi.
“Yani Ebru abla, şimdi as—”
Lafımı yarıda kesti.
“Kızım, bu harika bir şey ama bir anda olması çok garip geliyor bana.”
İçmek için ağzına götürdüğü kahve bardağını tekrar masaya bıraktı.

“Yoksa sen uzun zamandır birinden hoşlanıyordun da bana söylemedin mi?”
“Hayır, yani tam olarak öyle değil.”
Tam o sırada çağırdığım taksi geldi.
Cebimden 200 lirayı çıkarıp Ebru ablaya uzattım.
“Ebru abla, ben gidiyorum. Hesabı sen ödersin.”
Sandalyemi geriye çekip çantamı koluma taktım ve taksinin olduğu yere doğru ilerlemeye başladım.
Arkamdan Ebru ablanın sesi geldi.
“Beni ara! Eve gidince anlat bana her şeyi.”
Sadece kafamla onayladım ve taksiye bindim.

Kafamı cama yaslayıp dışarıdaki ağaçlara ve arabalara bakıyordum.
Arabanın bir anda fren yapmasıyla kafam sendeledi.

“Geldik abla.”
Yanımdaki çantamı koluma geçirdim.
“Ne kadar?”
“368 TL abla.”
Cebimden 400 lira çıkarıp çocuğa uzattım.
“Üstü kalsın.”
“Teşekkür ederim abla.”
Arabadan indim ve apartmanın kapısını çantamdan çıkardığım anahtarla açtım.
Kendi katıma doğru çıkarken telefonumun çalmasıyla elim cebime gitti.
Telefona baktığımda arayan kişinin Eren olduğunu gördüm.

Telefonu neşeyle açtım.
“Efendim Eren?”
Sesimi neşeli çıkarmaya çalışarak konuşmuştum ama bugünün yorgunluğu yüzünden sesimin gerçekten neşeli çıkıp çıkmadığını bilmiyordum.
“İşten çıktın mı Sincap'ım?”
Eren, yanaklarımın ve gözlerimin büyük olması nedeniyle beni sincaba benzettiğini söylerdi. Bu yüzden bana hep Sincap derdi.
“Evet, şimdi apartmana geldim. Eve gireceğim.”
Telefonu omzumla kulağımın arasına alıp çantamdan diğer anahtarı bulmaya çalıştım.
“Anladım Sincap. Ben de işteyim, biliyorsun. Her zamanki gibi. Ama sen istersen dışarı çıkmak için seni evden alabi—”
Lafını kestim.
“Gerek yok Eren. Ben zaten yorgunum, biliyorsun.”

Sesim bıkkın ve yorgun çıkmıştı. Çünkü şu lanet olası anahtarı bir türlü bulamıyordum.
Allah aşkına, anahtar nereye kaybolmuştu?
Kendi kendime cevap verdim.
Cehennemin dibine.

“Anladım, sıkıntı yok. Zaten ben de şimdi çıkacağım işten. Yarın sabah boşum bildiğim kadarıyla. Yarın sen de işe gitmeyecekmişsin.”
Söylediklerine değil, anahtara odaklandığım için kısa kestim.
“Hı hı.”
Çantamı altüst etmiştim ve hâlâ anahtar yoktu.
“Duru, iyi misin? Sanki beni geçiştiriyor gibisin.”
“Kusura bakma ama şu lanet olası anahtarı bir türlü bulamıyorum ve çıldırmak üzereyim.”
Öfkem sanki bir ateş gibi dışarı çıkmıştı.
“Sorun değil Duru ama…”
Derin bir nefes alıp tekrar konuştu.
“Ama istersen montunun cebine bak. Çünkü sen anahtarı çoğunlukla montunun cebine koyuyorsun, Sincap.”

Direkt elimi montumun cebine daldırdım.
Metal anahtarın sesiyle Eren'e teşekkür edip telefonu kapattım.

“Bugünlerde kafan beş karış havada, Duru.”
Evimin kapısına geldim.
Anahtarla kapıyı açtığım gibi ayakkabılarımdan kurtulup kendimi içeri attım.
“Ay, evim gibisi yok gerçekten.”
Herkesin kullandığı klasik cümleyi söyleyip kendimi koltuğa bıraktım.
Bir süre sonra gözlerim hafiften kapanmaya başlamıştı ki bildirim sesi yüzünden tekrar açıldılar.
Telefonu açtığımda ekranın ışığı yüzünden gözlerim kamaştı.
“Sabahları şu ekranın ışığını fazla açmasan olmuyor değil mi?”
Diye söylenirken hızlıca ekranın ışığını ortalara getirdim.

Mesaj Alp Amca'dandı.
Alp Amca:
Kızım, gelirken bir şey getirmemi ister misin?
Ben:
Hiçbir şeye gerek yok Alp Amca.
Telefonu sessize aldım.
Alp Amca her iki-üç ayda bir karısıyla yanıma gelir, bir-iki gün kalır, sonra geri dönerlerdi.
Bunu en çok isteyen kişi ise tabii ki Baş Lider Annem'di.
Kadın, resmen 25 yaşımda olmama rağmen beni hâlâ çocuk olarak görüyordu. Buna sinir oluyordum.
Elimdeki telefonun flaşını açıp salonun ışığını açtım. Daha sonra odama doğru ilerlerken ayaklarım bedenimi taşımıyordu.

Odamın kapısına geldiğimde karşımdaki dolabın aynasından kendime baktım.
Yüzümdeki rimel akmış, saçlarım dağılmış ve bazı yerlerden salınmıştı.
Mavi gözlerim uykusuzluktan ve yorgunluktan ağrıyordu.
Resmen yüzüm çökmüştü.
Üzerimde ise yeşil doktor kıyafetim vardı.

Yavaş adımlarla dolabımın kapağını açtım ve beyaz koyunlu, tozpembe pijama takımımı çıkarıp yatağın üzerine attım.
Dışarıdan ne kadar sert görünsem de aslında içimde hâlâ bir çocuk vardı. Bunun en büyük örneği de pijamalarım ve evimin içiydi.
Kıyafetlerimi makineye atıp saçlarımı açtım.
Kıskaçlı tokayı tekrar saçlarıma takıp topuz şeklinde güzelce sabitledim.
Yatağın kenarındaki tavşanlı terliklerimi ayağıma geçirip hızlıca banyoya girdim.

Yüzümdeki makyajı çıkarıp yüzümü bol suyla yıkadım. Dişlerimi fırçalayıp banyodan çıktım.
Salona geri dönüp telefonumu masanın üzerinden aldım ve koltuğa tekrar uzandım.
Telefonumu açtığımda Alp Amca hâlâ mesajımı görmemişti.

Instagram'a ve X'e girip sosyal medyada neler olup bittiğine göz attım.
Telefonumu tam kapatacakken Eren'den mesaj geldi.
Eroş:
Sincap, sen hâlâ uyumadın mı?
Ben:
Yok, uyumadım. Birazdan yatacağım. Sen de uyumamışsın.
Eroş:
Evet, ben de uyumadım ama sen uyu. Epey yoruldun Duru.
“Haklısın, epey yoruldum. Cidden ayaklarım beni taşımıyor.”
Dediğimde Eren'in ne yazdığını göremeden telefonum kapandı.
Hay böyle işi…
“Sakin ol Duru. Şimdi git telefonunu şarja tak ve uyu. Sabah ne yazdığına bakarsın.”
Yanımdaki tekli koltuğun üzerindeki şarj aletini alıp prizin olduğu yere gittim.
Telefonumu şarja takıp yatmak için odama doğru ilerlerken zihnim bir türlü susmadı.
Sonunda pes edip telefonumun yanına gittim ve kapanan telefonumu açıp şifreyi girdim.

170807

Eren'in üzerine tıkladım ve yazdığı mesajı okudum.
Eroş:
Hadi yat Sincabım. Yarın sabah görüşürüz.
Mesajın üzerine basılı tutup kalp attım ve telefonu kapatıp odama doğru gittim.
Pukeyi kaldırıp ileriye ittim ve yatağın içine girdim.
Pukeyi tekrar üzerime örtüp kendimi uykunun kollarına bıraktım.
Ama uyumadan önce önümde bir sima belirdi.
Oydu…

Bu sima Baran'dı.

BARAN

Baran yol boyunca Duru'yu düşünmüştü. Bunu fark eden ilk kişi Furkan olmuştu.
Bir eli yanağında, cama yaslanmış şekilde düşünüyordu.
“Komutanım.”
Furkan'ın sesiyle tepki vermedi.
“Komutanım.”
Bu sefer Furkan onu dürttü.
Baran kendine geldiğinde çatık kaşlarla Furkan'a döndü.
“Ne oldu lan? Komutanım, komutanım…”
“Ama komutanım, dinlenmeniz için sizi evin oraya getirdim.”
Baran, Furkan'ın ensesine bir tane yapıştırmamak için kendini zor tuttu.
“Oğlum, sana kim dedi beni eve getir diye?”
“Komutanım, Alparslan Komutanım böyle dedi.”
Furkan arabadan inip Baran'ın kapısını açtı.
“Yalakalık yapma lan.”
Baran hızlıca arabadan indi.

Kendini nasıl eve attığını bile anlayamadı çünkü kafasında tek bir soru vardı:
O gerçekten yıllar önceki Duru muydu?
Ayda yılda bir geldiği için eviyle neredeyse hiç ilgilenemiyordu ve kardeşi tek başına kalıyordu.

Yarası hâlâ acıyordu ama bunu dert etmedi.
Kardeşinin odasının kapısına geldiğinde önce kapıyı tıklattı. Ses gelmeyince kapıyı yavaşça açtı.

Melek'in yatağında uyuduğunu görünce ağır adımlarla yatağının başına oturdu.
“İyi geceler, meleğim.”
Deyip başından öptü.
Kardeşini kontrol ettikten sonra odadan çıktığı an, sanki onu izliyorlarmış gibi telefonu saniyesinde çaldı.
Annesiydi.
“Efendim anneciğim?”
Baran fazla yorgundu. Konuşmak bile istemiyordu.
“Kuzum, ne yaptın? Duyduğuma göre vurulmuşsun. Nasılsın, iyi misin? Dikkat et tamam mı annem?”
Annesinin sesi telaşlıydı.
“Anne, bir şeyim yok. Abartma. İyiyim ben. Biraz dinlensem geçer.”
“Tamam annem, dinlen tamam mı?”
“Tamam anne.”
Mutfağa doğru adımlamaya başladı.
“Annem, bir de salı günü iyi olursan kardeşinle beraber bana gelin. Size bir haberim olacak, olur mu?”
“Olur anne. Hadi, kapattım.”
Telefonu kulağından çekip kapatma tuşuna bastı.
Telefonu sandalyeye attı.
Buzdolabının kapağını açıp ne var ne yok diye bakarken gözüne kenarda duran sandviç çarptı.

Hemen sandviçi aldığı sırada telefonu tekrar çaldı.
“Sikicem şimdi he.”
Kimin aradığına baktı.
Tabii ki Furkan.
“Furkan, senin zamanlamanın ayarını s—”
Telefon tekrar çaldı.
“Noldu Furkan? Hangi gereksiz, saçma konu için beni aradın?”
Şu an Furkan'la karşı karşıya olsalar da Furkan, Baran'ın ne kadar sinirli olduğunu sesinden anlayabiliyordu.
“Komutanım, arabamda bir kızın fotoğrafı var. Sizden düşmüştür diye düşündüm.”
“Nasıl bir kız fotoğrafı?”
Baran bunu söylerken aynı zamanda cebindeki fotoğrafı düşürüp düşürmediğini kontrol etti.
Cebinde fotoğraf yoktu.
“Şöyle komutanım… Saçları simsiyah, gözleri sanki tavşan gözü gibi kocaman ve mavi. Teni de bembeyaz bir kız çocuğu.”
Baran'ın aklına hastanede on beş yıl sonra gördüğü kız geldi

Hayır.
O artık bir kız çocuğu değildi.
Bir kadın olmuştu.
Hem de çok güzel bir kadın.

“Benim, Furkan. Onu hemen getiriyorsun.”
“Ama komutanım, ben—”
“Furkan, sana bahaneni sormadım. O fotoğraf bir saat içinde kapımda olmazsa gözüme gözükme.”
Telefonu kapattı.
“Bir yemek yiyeceğim, onun da içine sıçtın Furkan.”
Tezgahtaki sandviçi masaya koydu. Ardından arkasını dönüp dolaptan meyve suyunu çıkardı ve bardağa doldurdu.
Masaya geri dönüp oturduğunda telefonuna bir mesaj geldi.

“Sensör mü var amına koyayım? Ben de bir rahatça yemek yedirmediniz. Bu sefer kim?”
Bu sefer telefonuna gelen mesaj kardeşindendi.
“Ya sabır… Aynı evin içinde bana niye mesaj atıyor?”
Mesajın üzerine bastı.
Melek:
Abi evde biri var ve şu an mutfakta yemek yiyor.
Baran içinden geçirdi:
Kardeşim resmen mal ya.

Baran:
Ben varım Melek. Mutfakta gel yanıma.
Bir ısırık daha aldı.
Melek odasının kapısını açıp yavaşça mutfağa baktı.
“Abi, gelmişsin.”
Kollarını açarak Baran'a sarıldı.
“Geldim ama beni bir bırak da yemeğimi yiyeyim Melek. Yeminle yarım saattir anca oturdum şu yemeğin başına.”
Sandviçten bir ısırık daha aldı ve meyve suyundan içti.
“Tamam abicim, sen yemeğini ye.”
Kendine su koyarken abisine döndü.
“Şey… Bir de abi, bana çok kızdın mı?”
Her zaman yaptığı o masum bakışıyla abisine baktı.
“Bakma şöyle.”
Baran kardeşine bakmamaya çalıştı.
“Öf, tamam. Ama bir daha ders çalışacağım deyip evi bara dönüştürme.”
Melek hemen abisinin yanına gidip bir kez daha sıkıca sarıldı.
“Tamamdır. O zaman ben yatmaya gidiyorum.”
“Hadi, yat bakalım.”
Yemeğini bitirdikten sonra her zamanki gibi bardağı ve tabağı tezgâha bıraktı, ardından salona geçti.

Furkan'ın gelmesine son 21 dakika kalmıştı.
“Furkan koçum… Geldin geldin. Gelmedin, elimden çekeceğin var.”
Diye mırıldandı.
Furkan gelene kadar odasına geçip dolabından siyah bir tişört ve gri eşofman aldı.
Şu an duş alamayacak kadar yorgun ve yaralıydı.
Üstünü değiştirdi, yüzünü yıkadı ve salona geri döndü.
Kapının çalınmasıyla kapıya doğru ilerledi.
“Komutanım, foto—”
Furkan derin bir nefes aldı ve cümlesini tamamladı.
“Fotoğrafınız.”
Fotoğrafı uzattı.
“Teşekkür ederim Furkan. Şimdi siktir olup git.”
“Görüşürüz komutanım. Kendinize iyi bak—”
Cümlesini bitirmesini beklemeden Baran kapıyı kapattı.
Arkasını kapıya yasladı.
Elindeki fotoğrafa uzun uzun baktı.

“Şimdi sana gel, beni sev desem ne fayda…”

DURU

Alp Amca ve ikidebir beni evlendirme peşinde olan Emine Teyze gelmişlerdi.
İkisini de çok seviyordum ama Emine Teyze'nin beni evlendirme fikirleri ve bulduğu damat adayları artık canımı sıkıyordu.

Alp Amca'nın elindeki küçük bavulu aldım.
“Kızım, sana zahmet olmasın. Nereye koyulacak, söyle ben koyarım.”
“Alp Amca, ben koyarım. Siz zaten yoldan geldiniz. Hava da karardı. Ben bavulu koyayım, sizin de dinlenmeniz için yatacağınız yeri ayarlayayım.”
Elimdeki bavulu, misafir gelir diye yedekte tuttuğum odaya götürdüm. Oda hava alsın diye camı açıp salona geri gittim.

Emine Teyze çoktan koltuğa yayılmış, kolunu alnına koymuş uzanıyordu.
Alp Amca da tekli koltukta oturmuştu.
“Alp Amca, isterseniz size çay yapayım. Emine Teyze de çayı çok sever.”
Mutfağa geçip çaydanlığa suyu doldurdum.
Ocağı yakıp çaydanlığı koydum ve kaynamasını beklemek için balkona oturdum.
Hem dışarıyı izliyor hem de geçen gün hastaneye yaralı olarak gelen askerin telefonundaki ekran fotoğrafını düşünüyordum.
Küçüklük arkadaşım olan Melek'e çok benziyordu.

Acaba o asker Baran mıydı?

İçeriden Alp Amca'nın seslenmesiyle düşüncelerimi bir kenara bırakıp oturduğum yerden kalktım.
Hızlı adımlarla Alp Amca'nın yanına geldiğimde eliyle telefonumu gösterdi.
“Kızım, telefonun çaldı. Üstünde Eros yazıyordu.”
“Tamam Alp Amca.”
Telefonu alıp mutfağa geri döndüm.
Suyun kaynadığından emin olunca üstteki çaydanlığa suyu ve çayı koyup tekrar kaynamasını bekledim.

O sırada Eren'den bir mesaj geldi.
Eroş:
Yarın bize gel olur mu? Babam için önemli bir olay olacak ve bu olayda senin de benim yanımda olmanı çok isterim, Sincap 😉
Ben:
Peki, tamam. Ama bugün Alp Amcalar geldi.
Mesajı yazıp telefonu masaya bıraktım.
İki dakika tuvalete gidip işlerimi hallettikten sonra geri döndüğümde Eren'den iki mesaj gelmişti.
Eroş:
Onlar da gelsin istersen.
Eroş:
Yarın saat 19.00 gibi sizi evin önünden alırım.
Ben:
Tamam Eren, yarın görüşürüz.

Mesajı yazıp çayları bardaklara doldurdum ve tepsiye koydum.
İçeri geçip teker teker çayları verdim.
En son kendi çayımı alıp bir yudum aldığımda Emine Teyze her zamanki klasik laflarıyla konuşmaya başladı.

“Şimdi Duru, sen her gösterdiğim adama hayır diyorsun, olmaz diyorsun ama yaşın oldu yirmi sekiz. Eğer şimdi evlenmezsen ileride kimse seni almaz.”
Çayından bir yudum aldı ve devam etti.
“Ben şimdi düşündüm taşındım, bizim Hacerler'e de sordum. Onlar da dedi ki…”
Bir yudum daha aldı.
Ben sadece acaba yine kimi başıma saracağını düşünüyordum.

“Hani Eren'le çok yakınsın ya kızım. Şimdi Eren de evli değil, sevdiği falan yok. Biz de dedik ki sizin de yaşınız geçmeden acaba ikiniz—”
Emine Teyze'nin lafını böldüm.
“Emine Teyze, sana bu aklı kim verdiyse git onun kızına ayarla Eren'i lütfen. Bu kadarı çok fazla ama.”
Alp Amca da beni onayladı.
“Evet Emine Sultan, Duru çok haklı. Onlar arkadaş, birer dost.”
Uzun bir sessizlik oluştu.
Alp Amca ve Emine Teyze artık uyumak için misafir odasına gittiklerinde ben de çaydanlığı temizleyip odama geçtim.

Yatağıma uzandığım sırada aklıma Baran'ın yıllar önce söylediği söz geldi.

“Eren'e karşı bir gün kalbinde bir şeyler hissedersen dikkatli ol, Duru. Aşkın gözü kördür. Yaptıkların sonradan aklına gelince pişmanlık duyma diye söylüyorum. Hele ki Eren gibi biriyse…”

Saat akşam beşe gelmek üzereyken odama geçip saat yedideki Fehmi Amca'nın önemli olayı için dolaptan bordo, kayık yakalı, yırtmaçlı elbiseyi çıkarıp yatağın üzerine attım.
Topuklu olarak YSL ayakkabılarımı dolaptan çıkardım.
Hızlı bir şekilde saçlarımı kurutup düzleştiriciyle düzelttim.
Elbiseyi üzerime giyip hafif bir yüz makyajı yaptım.
Topuklularımı giyip siyah askılı çantamı taktım.

Odadan çıktığımda Alp Amca ve Emine Teyze de salonda beni bekliyorlardı.

Alp Amca lacivert gömleğinin altına siyah kumaş pantolon giymişti.

Emine Teyze ise krem rengi, diz kapağına kadar gelen bir etek; eteğin altına kapalı ten rengi çorap ve üzerine beyaz bir gömlek giymişti.
Saçlarını tepeden topuz yapmış, dudaklarına kıpkırmızı bir ruj sürmüştü.

Onlar benden daha heyecanlıydı.
“Hazır mısın kızım?”
Alp Amca koltuğun üzerinden siyah ceketini alıp giyindi.
“Hazırım ama sizin bu şıklığınız gözlerimi aldı.”
Emine Teyze ellerimi tutarak gülümsedi.
“Biz yaşlandık kızım. Asıl ışıldayan sensin.”
Evden çıktığımızda Alp Amca ve Emine Teyze arkada, ben öndeydim.
Apartmanın kapısına gelince kapıyı açtığım gibi karşımda Eren'i gördüm.
Arabaya yaslanmış bizi bekliyordu.
“Çok güzel olmuşsun, Sincap.”
Ellerini açarak Alp Amca ve Emine Teyze'nin yanına gitti.
“Sizleri de çok özlemişim.”
Kocaman sarıldı ve teker teker ellerini öptü.
“Biz de seni çok özledik koca oğlan.”
Alp Amca'nın sözleriyle Eren gülümsedi.
“Hadi, geç kalmadan binelim. Misafirleri bekletmek olmaz.”
Arabanın kapısını açtı.
Alp Amca ve Emine Teyze arabaya bindiklerinde Eren benim kapımı da açtı.
“Buyurun prenses. Beni kırmadığın için.”
Arabaya bindim.
Eren de kapıyı kapatıp şoför koltuğuna geçti.

Alp Amcalar arabadan inince çantamı alıp ben de arkalarından çıktım. Eren de arkamdan geliyordu.
Evleri iki katlıydı. Bahçeleri geniş, içi ise ferah bir evdi. Eren'le liseye giderken evine gelmiştim ve gerçekten sade, güzel dizayn edilmişti.
“Duru, yürüsene. Niye duruyorsun?”
Sesin geldiği yöne baktığımda Eren'in bana baktığını gördüm.
Evin girişine doğru ilerleyip Eren'le beraber içeri girdim.
“Bu misafirler kim? Eren, ben tanıyor muyum?”
“Gidince görürsün.”
Sesi keyifliydi.
İçime burada bir kavganın çıkacağı düşüncesi girdi. Çünkü ne zaman Eren bu kadar keyifli olsa ya kavga ya da kaos çıkıyordu.
“Burnuma kötü kokular geliyor. Hadi bakalım.”
Diye mırıldandım.

Evin içine girdiğimde ilk dikkatimi çeken şey tablolar oldu. Eskiden bu tabloları Eren'le beraber ellerimizi boyayıp üzerlerine el izlerimizi çıkararak boyamıştık. Fehmi Amca bunu gördüğünde küçük çaplı bir kriz geçirmişti.

“Senden sonra tabloları depoya sakladım.”
Salona doğru ilerlemeye başladığında ben de arkasından yürüdüm.
Salonun kapısı ilk kez kapalıydı.
Tam kapının önüne geldiğimizde Eren benim gelmemi bekledi. Yanına geldiğimde koluma girdi.

“Şimdi başlıyoruz. Duru, hazır ol.”
Kapıyı açtığında içeriye adım attık.
İlk gördüğüm kişiyle gözlerim buluştu.
Ayaklarım olduğu yerde durdu.
Oydu.
O adam Baran'dı.
Olduğum yerde donup kalmıştım.
Baran yanımda koluma girmiş olan Eren'e, ben ise ona bakıyordum.