1. bölüm · Yaralar Konuşursa

1

Sude Korkmaz

Yağmur…

Alya yağmuru her zaman sevmişti. Çünkü ona göre yağmur yağdığında insanlar gökyüzünün ağladığını düşünürdü. Oysa Alya, yağmurun yalnız insanların sessizliğini örttüğüne inanıyordu. Kimse onun ağladığını fark etmezdi. Tıpkı çocukluğunda olduğu gibi…Ankara’da kasvetli bir sonbahar sabahıydı. Saat henüz 06.15’i gösteriyordu. Devlet yurdunun üçüncü katındaki küçük odada telefon alarmı çalmaya başladı.Alya gözlerini yavaşça açtı. Tavana uzun uzun baktı. Alarm çalmaya devam ediyordu ama elini uzatıp kapatmak için bile birkaç saniye bekledi. Sonunda telefonu eline aldı ve alarmı susturdu. Odanın içi yeniden sessizliğe büründü.Karşı ranzada kalan oda arkadaşı derin uykudaydı. Alya onu uyandırmamak için yavaşça doğruldu. Ayağını soğuk zemine bastığında ürperdi. Pencerenin önüne yürüdü ve perdeyi araladı.Dışarıda ince ince yağmur yağıyordu. Üniversiteye giden öğrenciler şemsiyeleriyle koşuşturuyor, otobüs durağında uzun kuyruklar oluşuyordu.Alya derin bir nefes aldı.

“Bugün güzel geçsin…” diye fısıldadı kendi kendine.

Sonra refleks hâline gelen hareketi yaptı. Elini boynuna götürdü. Tişörtünün altındaki ince zinciri parmaklarının arasına aldı. Zincirin ucundaki küçük kolyeyi avucunun içinde sıktı.Bu kolye onun için altından da değerliydi. Çünkü annesinden kalan tek hatıraydı.Kimse bu kolyeyi bilmiyordu. Kimse görmemişti. Her sabah onu kontrol eder, sonra yeniden tişörtünün altına saklardı. Çünkü bir gün kaybetmekten çok korkuyordu.Aynaya geçti. Dağınık saçlarını topladı. Soğuk suyla yüzünü yıkadı. Aynadaki yansımasına birkaç saniye baktı.Kahverengi gözlerinin altında oluşan hafif morluklar dikkatini çekti. Son günlerde doğru düzgün uyuyamıyordu. Maddi sıkıntılar, sınavlar ve sürekli geleceğini düşünmek onu yoruyordu. Ama pes etmek gibi bir lüksü yoktu.Çünkü onun arkasında kimse yoktu.
Ne annesi…
Ne babası…
Ne de ona sahip çıkacak bir akrabası…

Altı yaşındaydı…
O günü hâlâ dün gibi hatırlıyordu.Hastanenin beyaz koridorunda elinde küçücük oyuncak ayısıyla oturuyordu. Kimse ona hiçbir şey söylemiyordu. Doktorlar sürekli bir odaya girip çıkıyor, insanlar telaşla koşuşturuyordu.Bir süre sonra orta yaşlı bir doktor yanına geldi. Diz çöktü. Gözleri dolmuştu.

“Alya…”

dedi yumuşak bir sesle.

“Annen ve baban… Seni çok seviyordu.”

Küçük Alya hiçbir şey anlamamıştı.

“Ne zaman uyanacaklar?” diye sormuştu masumca.

Doktor cevap verememişti. Sadece başını öne eğmişti.İşte o gün Alya ailesini kaybetmişti.Ama hayat ona asıl acıyı birkaç gün sonra yaşatacaktı.Cenazeden sonra akrabalarının evine götürüldü.İlk olarak dayısının evine…
Kapının önünde beklerken içeriden konuşmalar geliyordu.

“Biz bakamayız.Bir çocuk daha mı?Masrafını kim karşılayacak? Devlet alsın daha iyi.”

Altı yaşındaki Alya o cümlelerin çoğunu anlamıyordu ama tek bir şeyi hissedebiliyordu.
İstenmiyordu.Sonra halasının evine götürüldü.Halası başını iki yana salladı.

“Benim üç çocuğum var. Kusura bakmayın ama mümkün değil.”

Amcası…
“Ben sorumluluk alamam.”
Teyzesi…
“Çok üzgünüm ama bakamam.”
Bir hafta içinde bütün akrabaları onu reddetmişti.Kimse onu istememişti.Sanki küçük bir çocuk değil de yükmüş gibi davranmışlardı.Sonunda devlet korumasına verildi.O gün kurumun kapısından içeri girerken elindeki oyuncak ayıyı daha sıkı sarılmıştı. Çünkü artık sarılabileceği başka kimse kalmamıştı.Yıllar geçti.Alya büyüdü.Çocuk esirgeme kurumunda disiplinli, sessiz ve çalışkan bir çocuk olarak tanındı. Kavgadan uzak dururdu. Kimseye yük olmazdı. Öğretmenleri onu severdi çünkü hiçbir zaman sorun çıkarmazdı.Bir gün kurum müdürü ona şöyle demişti:

“Alya… Hayatta seni kurtaracak tek şey eğitimin olacak.”

O cümleyi hiç unutmadı.İşte bu yüzden yıllarca durmadan ders çalıştı. Arkadaşları bahçede oyun oynarken o kütüphanede test çözüyor, gece herkes uyurken masa lambasının altında kitap okuyordu.Emeklerinin karşılığını aldı ve Ankara’daki üniversiteyi kazandı.Artık ikinci sınıf öğrencisiydi.Devlet yurdunda kalıyor, aldığı burs ve yaptığı küçük ek işlerle hayatını sürdürmeye çalışıyordu. Kolay değildi ama mutluydu. Çünkü ilk kez geleceğe dair umut kurabiliyordu.Dolabını açtı. İçinde sadece birkaç kıyafet vardı. Siyah tişörtünü giydi. Kot pantolonunu düzeltti. Sonra yine ilk yaptığı şeyi yaptı. Boynundaki kolyeyi tişörtünün içine dikkatlice sakladı.

“Kimse görmeyecek…” dedi sessizce.

Çantasını omzuna aldı ve odadan çıktı.Yurt koridorunda yürürken duvarlarda asılı fotoğraflara göz attı. Bazı öğrenciler aileleriyle çekilmiş mezuniyet fotoğraflarını paylaşmıştı.Alya bir an durdu.Gözleri fotoğraflara takıldı.İçinden buruk bir gülümseme geçti.

“Benim hiç böyle bir fotoğrafım olmadı…”

diye düşündü.Sonra başını eğdi ve yürümeye devam etti.Üniversite kampüsüne ulaştığında hava hâlâ yağmurluydu. Kampüs her zamanki gibi kalabalıktı. Öğrenciler ellerinde kahvelerle koşuşturuyor, kantin önünde uzun kuyruklar oluşuyordu.Tam o sırada tanıdık bir ses duydu.

“Alyaaa!”

Arkasını döndüğünde Ela el sallıyordu. Yanında Arda, Serdar ve Elif vardı.Ela koşarak yanına geldi.
“Yine erkencisin.” dedi gülerek.
Alya da gülümsedi.

“Otobüs erken geldi.”

Arda elindeki sıcak poğaçayı uzattı.

“Kahvaltı yaptın mı?”

Alya başını iki yana salladı.

“Yapmadım.”
“Al o zaman.”
“Olmaz, sen ye.”
“Alya, inat etme.”

Alya teşekkür ederek poğaçayı aldı. İçinden geçen tek şey şuydu: Belki ailesi yoktu ama hayat ona çok iyi arkadaşlar vermişti.
Elif de çantasından küçük bir çikolata çıkarıp uzattı.

“Bunu da al.”
“Gerek yok.”
“Var.”
“Elif…İnat etme.”

Hepsi aynı anda gülmeye başladı.O an Alya’nın içi biraz olsun ısındı. Çünkü yıllardır ilk kez birileri onun iyi olmasını gerçekten önemsiyordu.Beşi birlikte kantine girdiler. İçerisi oldukça kalabalıktı. Masaların çoğu doluydu. Cam kenarında boş bir masa bulup oturdular.Ela kahvesinden bir yudum aldı.

“Dün gece sabaha kadar proje hazırladım.”

Serdar iç çekti.

“Ben daha başlamadım.”

Arda kahkaha attı.

“Hoca seni yaşatmaz.”

Elif dönüp Alya’ya baktı.

“Sen bitirdin mi?”

Alya başını salladı.

“Evet. Dün akşam teslim dosyasını da hazırladım.”

“Şaşırmadım.” dedi Arda.

“Sınıfın en çalışkanı sensin.”

Alya utanarak başını eğdi.

“Abartmayın.”

Tam o sırada kantinin kapısı açıldı.İçeri Feride girdi.Yanında her zamanki arkadaş grubu vardı. Yüksek sesle konuşuyor, kahkahalar atıyorlardı.Feride’nin gözleri kısa süre sonra Alya’yı buldu.Yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi.Arkadaşına eğilip bir şeyler söyledi. Hepsi dönüp Alya’ya baktılar ve gülmeye başladılar.Ela bunu fark etti.

“Yine başladı…”

diye söylendi.Alya sakin kalmaya çalışıyordu.

“Boş ver.” dedi sessizce.

“Alıştım.”

Çünkü biliyordu… Feride’ye cevap verdiği an olay büyüyecekti.İlk ders başlamıştı.Sınıf yavaş yavaş doluyordu. Alya her zamanki yerine, en arka sıraya oturdu. Cam kenarını seviyordu. Dersi dinlerken ara sıra dışarıdaki ağaçlara bakmak ona huzur veriyordu.Ela yanına geçti. Arda ve Serdar arka sıradaki diğer masaya oturdu. Elif ise önlerinde yer aldı.Kapı yeniden açıldı.Feride içeri girdi.Alya’nın sırasının önünden geçerken bilerek omzuna çarptı.

“Pardon…”

dedi ama sesindeki alay gizlenmiyordu.Alya hiçbir şey söylemedi.Çantasını düzeltti.Ders başladı.Hoca yoklama alırken sınıf sessizdi.Fakat Feride sürekli arkasına dönüp Alya’ya bakıyor, arkadaşlarıyla fısıldaşıp gülüyordu.Alya onları görmezden gelmeye çalışıyordu.Çünkü çocuk esirgeme kurumunda büyürken öğrendiği en önemli şey şuydu:

“Bazı insanlarla kavga ederek değil, onları umursamayarak kazanırsın.”

Ders bitmişti.Koridor yine öğrencilerle doluydu. Kimisi kantine gidiyor, kimisi bahçeye çıkıyor, kimisi de bir sonraki dersin başlamasını bekliyordu. Alya ise başının ağrıdığını hissediyordu.

“Ben bir lavaboya uğrayıp geleceğim.” dedi arkadaşlarına.

Ela endişeyle baktı.

“İyi misin?”
“İyiyim. Biraz yüzümü yıkarım, geçer.”
“Tamam, biz kantinde bekleriz.”

Alya başını salladı ve kadınlar tuvaletine doğru yürüdü.Lavaboya girdiğinde içerisi sessizdi. Aynanın karşısına geçti, musluğu açıp ellerine soğuk su aldı ve yüzünü yıkadı. Başını kaldırıp aynaya baktığında gözlerinin kızardığını fark etti.

“Güçlü ol…”

diye fısıldadı kendi kendine.Tam o sırada kapı açıldı.İçeri Feride girdi.Alya onu görünce derin bir nefes aldı. Hiç konuşmadan çıkmak istedi.Feride ise kapının önüne geçerek yolu kapattı.

“Nereye böyle?”

Alya sakin kalmaya çalıştı.

“Çekilir misin?”

Feride alaycı bir gülümsemeyle kollarını bağladı.

“Ne oldu? Arkadaşların yanında konuşmuyordun.”

“Seninle tartışmak istemiyorum.”

“Ama ben istiyorum.”

Alya başını çevirip yeniden yürümek istedi.Feride bu kez omzuna hafifçe dokundu.

“Ne bu hâlin? Sürekli mağdur gibi geziyorsun.”

Alya’nın sabrı tükenmeye başlamıştı.

“Feride… Lütfen uzak dur.”

“Yoksa ne olacak?”

İkisi göz göze geldi.Lavabonun içindeki sessizlik, yerini gerilime bırakmıştı.Feride’nin bakışları bir anda Alya’nın boynuna kaydı.Tişörtünün yakası biraz açılmıştı.İnce gümüş zincirin küçük bir kısmı görünüyordu.Feride’nin yüzünde merak dolu bir ifade belirdi.

“Aaa…”

dedi alay ederek.

“Demek bir şey saklıyorsun.”

Alya bir adım geri çekildi.

“Dokunma.”

Feride güldü.

“Ne saklıyorsun bizden?”

“Sana ne?”

“Göstersene.”

“Hayır!”

Feride aniden elini uzattı ve zinciri yakaladı.Alya panikle onun bileğini tuttu.

“Bırak!”

“Bir bakacağım sadece.”

“Feride, bırak dedim!”

Ama Feride inadına zinciri sertçe çekti.
‘ÇIT!’
İnce zincir bir anda koptu.Kolye yere düştü.Kapağı açıldı.İçindeki küçücük aile fotoğrafı ıslak zemine savruldu.Alya donup kaldı.Gözleri fotoğrafa kilitlendi.Annesi…Babası…Hayatında kalan tek hatıra…

Feride’nin ağzından çıkan o son cümle, Alya’nın yıllardır içinde tuttuğu bütün acıyı bir anda gün yüzüne çıkardı.

“Alt tarafı bir kolye…”

Hayır…O sadece bir kolye değildi.O, annesinden kalan son hatıraydı. Babasının ona son doğum gününde kendi elleriyle taktığı zincirdi. Küçücük fotoğrafın içinde, bir daha asla göremeyeceği ailesi vardı.Alya titreyen elleriyle yere düşen fotoğrafı almaya çalıştı. Gözlerinden yaşlar damlamaya başlamıştı.Alya yavaşça ayağa kalktı.Gözleri kıpkırmızı olmuştu.Feride ilk kez Alya’nın yüzüne dikkatlice baktı. O bakış, daha önce hiç görmediği kadar öfke doluydu.

“Sen…” dedi Alya titreyen sesiyle.

“Ne yaptığının farkında bile değilsin…”

Feride omuz silkti.

“Abartıyorsun.”

“Sana bırak dedim!”

Bir anda Alya kendini tutamadı. Feride’nin üzerine doğru yürüdü.Feride geri çekilmeye fırsat bulamadan Alya onu omuzlarından itti. Feride dengesini kaybederek lavabonun kenarına çarptı. İçeride büyük bir gürültü yankılandı.

“Sen delirdin mi?”

diye bağırdı Feride.Alya artık onu duymuyordu.Yıllardır sustuğu her şey gözlerinin önünden geçiyordu.Akrabalarının onu istememesi…Çocuk esirgeme kurumunda geçen yıllar…Yalnızlığı…Ve şimdi de annesinden kalan son hatıranın kırılması…Feride ayağa kalkıp Alya’yı itmeye çalıştı. İkisi birbirine tutundu. Lavabonun önündeki çöp kovası devrildi, sabunluk yere düştü. Gürültü koridorda yankılanmaya başladı.Koridordaki öğrenciler ne olduğunu anlamaya çalışarak kadınlar tuvaletinin önüne koştu.

“Ne oluyor?”
“Kavga var!”
“Birileri güvenliği çağırsın!”

Dakikalar içinde lavabonun önü onlarca öğrenciyle doldu.Ela, Arda, Serdar ve Elif de kalabalığı yararak öne geldiler.Ela’nın gözleri büyüdü.

“Alya!”

Arda hemen içeri girmeye çalıştı ama güvenlik görevlileri de olay yerine ulaşmıştı.

“Çekilin! Kimse içeri girmesin!”

İki güvenlik görevlisi araya girerek Alya ile Feride’yi ayırdı.Feride ağlıyormuş gibi yaparak yanağını tuttu.

“Bana saldırdı!”

diye bağırdı.Alya nefes nefeseydi. Elleri hâlâ titriyordu. Avucunda ise kırılmış kolyenin parçaları vardı.Ela yanına koştu.

“Alya, iyi misin?”

Alya hiçbir şey söyleyemedi. Sadece avucundaki kırık zincire baktı.Gözyaşları sessizce yere damlıyordu.Güvenlik görevlilerinden biri sert bir sesle konuştu.

“İkiniz de bizimle geliyorsunuz.”

Yaklaşık yarım saat sonra…
Alya, okul müdürünün odasının önünde bekliyordu.İçeriden sesler geliyordu. Feride olayı kendi istediği gibi anlatıyordu.

”…Hiçbir şey yapmadım hocam. Bir anda bana saldırdı.”

Alya başını öne eğdi.İçeri çağrıldığında sessizce sandalyeye oturdu.Okul müdürü dosyaya baktı.

“Alya, anlatmak istediğin bir şey var mı?”

Alya gözlerini kırık kolyesinden ayırmadan konuştu.

“Kolyemi kopardı.”

Müdür kaşlarını çattı.

“Bu, fiziksel saldırıyı haklı çıkarmaz.”

“Ama…”

“Şiddetin hiçbir gerekçesi olamaz.”

Alya sustu.O an anladı ki kimse onun ne hissettiğini sormayacaktı.Olay aynı gün disiplin kuruluna sevk edildi.Bir hafta boyunca Alya derslere giremedi. Sürekli ifade verdi, tutanaklar tutuldu. Arkadaşları onun yanında durdu. Ela, Arda, Serdar ve Elif tek tek tanıklık yaptı. Feride’nin yıllardır Alya’ya zorbalık yaptığını anlattılar.Ancak olayın güvenlik kamerası yalnızca kavganın başladığı anı gösteriyordu. Feride’nin kolyeyi kopardığı an kameraya yansımamıştı.Bu yüzden kurulun elindeki en güçlü görüntü, Alya’nın Feride’ye saldırdığı andı.

Bir hafta sonra…

Disiplin kurulu kararı açıklandı.Koridorda derin bir sessizlik vardı.Alya titreyen elleriyle kendisine uzatılan zarfı aldı.Zarfı açtı.İlk satırı okuduğu anda nefesi kesildi.

”…Üniversite Disiplin Yönetmeliği kapsamında öğrencilikle ilişiğinizin kesilmesine karar verilmiştir…”

Kâğıt ellerinden kayarak yere düştü.Ela gözyaşlarını tutamadı.

“Hayır… Bu olamaz…”

Arda öfkeyle yumruğunu duvara vurdu.

“Bu haksızlık!”

Serdar sinirden konuşamıyordu.Elif ise Alya’ya sarıldı.Alya’nın gözlerinden tek damla yaş süzülmedi.Çünkü bazen insanın canı o kadar çok yanar ki… Ağlayamaz bile.Elindeki kırık kolyeye baktı.İçinden sadece tek bir cümle geçti.

“Yine… Her şeyimi kaybettim…”

Ve daha haberi yoktu…Bu karar, hayatını mahvedecek felaketlerin sadece ilkiydi. Çünkü aynı gün, kaldığı devlet yurduna da üniversiteden resmi yazı gönderilmişti…

— Bölüm Sonu —