Yapay Zeka kitap kapağı

1. bölüm / 1

Yapay Zeka

Yapay zeka romanı

Yazar: Yıldız 🌬

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 1Şu an: Yapay zeka romanı
  1. 1 Yapay zeka romanı8.851 kelime · Okuduğun bölüm

Karanlık Yemin: İlk Gece
Şehrin en lüks otellerinden birinin balo salonunda, Esila babasının "vitrin çiçeği" olarak tüm gözlerin hapsindeydi. Üzerindeki bembeyaz, yerlere kadar uzanan prenses model elbisesi ve belini sımsıkı saran siyah deri korsesiyle hem büyüleyici hem de nefesi kesilmiş gibi görünüyordu. Babası için o, sadece herkesten sakladığı en kıymetli kozuydu.
Esila, kalabalıktan bunalıp arka koridora, bahçeye açılan sessiz bölmeye geçtiğinde havanın buz gibi olduğunu hissetti. Tam o sırada, arkasında devasa bir gölge belirdi.
Esila ne olduğunu anlayamadan, güçlü ve kaslı bir kol belini bir pençe gibi kavradı. Arkasındaki adamın sıcak nefesini ensesinde, boynundaki o eski bıçak izinin hemen yanında hissetti. Esila çığlık atmaya çalıştı ama Demir’in diğer eli, üzerinde kimyasal bir koku olan bezle ağzına kapandı.
"Şşşt... Sakın çırpınma küçük prenses," diye fısıldadı Demir. Sesi bir uçurumun dibinden geliyorsa kadar derindi. "Babanın tek gerçeğini, bu gece karanlığa gömmeye geldim."
Esila elleriyle Demir’in kollarını tırmaladı, bedeni korsesinin içinde hapsolmuşken kurtulmak için debelendi ama nafileydi. Demir’in iri gövdesi karşısında bir kuş kadar zayıf kalıyordu. İlacın etkisiyle bilinci bulanırken, gördüğü son şey Demir’in siyah kazağının üzerinden belli olan omuzlarının genişliği ve boynundaki o korkutucu bıçak iziydi.
Esila gözlerini açtığında, soğuk ve rutubetli bir depodaydı. Tek bir lamba, tepesinde sallanarak odayı loş bir ışıkla aydınlatıyordu. Elleri ve ayakları, o bembeyaz elbisesinin içinde, sert bir sandalyeye bağlanmıştı. Karşısında, karanlığın içinde siyahlar içinde bir adam oturuyordu.
Demir, elindeki çakmakla oynarken Esila’nın uyanışını izledi. Esila’nın turuncu saçları omuzlarına dağılmış, buğday tenindeki beyaz lekeler o zayıf ışığın altında porselen gibi parlıyordu.
"Uyandın mı?" dedi Demir, ayağa kalkıp ona doğru yürürken. Işığa girdiğinde yüzü belirdi. "Baban senin varlığını dünyadan saklamak için çok uğraştı Esila. Ama senin dudaklarının arasında, babanı bitirecek o büyük sırrın saklı olduğunu biliyorum. Ve inan bana, o sırrı almadan buradan çıkışın yok."
Esila, o "cam bebek" halinden bir anda sıyrılıp gözlerinden ateş saçarak ona baktı. "Beni öldürsen de konuşmayacağım! Babam seni bulduğunda, o boynundaki izin yanına bir tane daha ekleyecek!"
Demir, Esila’nın önüne diz çöktü. Elini yavaşça Esila’nın çilli yüzüne yaklaştırdı ama dokunmadı. "Baban beni bulamaz küçük prenses. Çünkü baban, şu an senin öldüğünü sanıyor. Şimdi söyle bakalım... Babanın o gizli kasasının şifresi ne?"Demir, Esila’nın o dik başlı cevabıyla hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme dostça değildi; avını köşeye sıkıştıran bir avcının memnuniyetiydi. Yavaşça ayağa kalktı ve deponun rutubetli sessizliğinde ağır adımlarla Esila’nın etrafında dönmeye başladı. Botlarının beton zeminde çıkardığı ses, Esila’nın kalp atışlarına tempo tutuyor gibiydi.
"Babanın beni bulacağı günü beklemek yerine, şu anki durumuna odaklansan iyi olur," dedi Demir, sesindeki tınıyı kasten alçaltarak.
Esila’nın arkasına geçti. Eğildi ve o sert parmaklarını Esila’nın belini sıkan siyah korsenin deri yüzeyinde gezdirdi. Esila, dokunuşuyla birlikte kaskatı kesildi. Demir, onun boyun çukuruna, turuncu saçlarının başladığı o beyaz lekeli tenine doğru fısıldadı:
"Bu korse seni çok sıkıyor olmalı... Nefes alamıyorsun. Tıpkı babanın yalanlarının seni sıktığı gibi. Bak Esila, baban senin o 'masumiyetini' korumak için kaç kişinin canını yaktı biliyor musun? O kasanın şifresi sadece para değil; o kasada senin buğday tenine sürülen lekelerden çok daha kirli sırlar var."
Demir tekrar Esila’nın görüş alanına girdi ve tam karşısına oturdu. Aralarında sadece birkaç santim kalmıştı. Gözlerini Esila’nın çilli burnuna ve parlayan gözlerine dikti.
"Seni dövmeyeceğim, canını fiziksel olarak yakmayacağım. Ben senin o 'camdan bebek' imajını kırmak istiyorum," dedi ve cebinden küçük, gümüş bir köstekli saat çıkardı. Saati Esila’nın gözlerinin önünde sallandırmaya başladı. "Bu saat her tık tık ettiğinde, babanın dışarıdaki imparatorluğundan bir parça kopuyor. Ve her parça koptuğunda, baban seni kurtarmak yerine kendi paralarını kurtarmayı seçecek. Bunu gördüğünde, hala onun için susacak mısın?"
Esila’nın gözleri doldu ama bakışlarını kaçırmadı. "Babam beni sever! Ben onun tek varlığıyım!"
Demir, Esila’nın çenesini hafifçe kavradı. Başparmağını Esila’nın dudağının hemen altındaki beyaz lekenin üzerinde gezdirdi. Dokunuşu tuhaf bir şekilde yumuşaktı ama bakışları hala buz gibiydi.
"Öyle mi? O zaman bir test yapalım," dedi Demir. Cebinden telefonunu çıkardığında ekranda babasının canlı görüntüsü vardı. Babası, Esila’nın kaybolduğu baloda bir köşede viskisini yudumluyor ve bir iş adamıyla kahkahalar atarak pazarlık yapıyordu. Hiç de kızını kaybetmiş bir adam hali yoktu.
Esila’nın dudakları titredi. Demir, o psikolojik darbeyi tam kalbine indirmişti.
"Gördün mü? Sen burada o korsenin içinde nefes alamazken, o senin 'ölümün' üzerine pazarlık yapıyor. Şimdi tekrar soruyorum Esila... O şifre ne? Kendini bu adam için feda etmeye değer mi?" kafasını yana çevirdi. "Yalancı! Bu sahte bir görüntü, babam asla öyle bir şey yapmaz!" diye bağırdı. Sesi deponun boş duvarlarında yankılanırken, bağlı olduğu sandalyeyi devirmek istercesine çırpınmaya başladı. O bembeyaz prenses model elbisesi tozlu zeminle temas ederken, siyah korsesi her hareketinde vücudunu daha da sıkıştırıyordu.
"Bırak beni! Duyuyor musun, hemen bırak! Yardım edin! Kimse yok mu?"
Demir, elindeki telefonu sakince cebine koydu ve Esila’nın avazı çıktığı kadar bağırmasını ifadesiz bir yüzle izledi. "Boşuna nefesini tüketme Esila," dedi sesi hala buz gibiydi. "Burası şehrin yedi kat altında bir mahzen. Yukarıda kıyamet kopsa kimsenin ruhu duymaz."
Esila pes etmedi; tam tersine, daha da yüksek bir perdeden çığlık atmaya başladı. Gözyaşları çillerinin üzerinden süzülüp buğday tenindeki beyaz lekeleri ıslatıyordu. "İmdat! Polis! Kimse yok mu?"
Demir sonunda kaşlarını çattı. Şakaklarını ovuşturarak Esila’ya yaklaştı. "Yeter! Başım ağrıdı, amma çenen varmış," dedi dişlerinin arasından. Esila tam yeniden nefes alıp bağırmaya yeltenmişti ki, Demir hızla cebinden siyah bir kumaş parçası çıkardı.
"Bunu sen istedin," dedi ve Esila’nın itiraz etmesine fırsat vermeden kumaşı ağzına doladı. Kumaşı ensesinde sıkıca bağlarken, parmakları Esila’nın turuncu saçlarının arasından geçip boynundaki o eski bıçak izine değdi.
Esila’nın çığlıkları artık sadece boğuk mırıltılara dönüşmüştü. Gözleri fal taşı gibi açılmış, öfke ve çaresizlikle Demir’e bakıyordu. Demir, bağı bağladıktan sonra geri çekildi ve elini Esila’nın yanağına, o ıslak tenine yaklaştırdı.
"Şimdi..." dedi fısıltıyla. "Biraz sessizce düşünebilirsin. Babana mı daha çok güveniyorsun, yoksa şu an seni bu halden kurtarabilecek tek kişi olan bana mı?"
Esila'nın ağzındaki bağ, o cam bebek yüzünde korkunç bir tezat oluşturuyordu. Demir, Esila'nın üzerine eğilip gözlerinin içine en derininden baktı. "Şifreyi vermediğin her dakika, dışarıdaki o adamın gerçek yüzünü sana daha sert göstereceğim. Hazır mısın?"Demir, Esila’nın öfke dolu bakışlarına karşılık alaycı bir şekilde tek kaşını kaldırdı. Eğilip, ağzı bağlı olduğu için sadece burnundan sert nefesler alabilen genç kızın kulağına doğru yaklaştı.
"Sana bu loş ışık bile fazla," dedi fısıldayarak. Ardından ayağa kalktı ve kapıya doğru yürürken geri dönüp son bir kez o bembeyaz elbisesiyle tozlu sandalyede bir çiçek gibi duran Esila’ya baktı. "Burada yalnız değilsin, merak etme. Duvarların arasındaki fareler ve yerdeki böcekler sana eşlik eder. Onlarla iyi geçinmeye bak... Sana başarılar, cüce."
Demir, bu iğneleyici sözünden sonra deponun tek lambasına giden kabloyu sertçe çekti. Bir anda her yer zifiri karanlığa gömüldü. Ağır metal kapının gıcırtısı odada yankılandı ve ardından "güm" diye kapanan kapının kilitlenme sesi duyuldu.
Esila, karanlığın ortasında kalakalmıştı. Gözleri hiçbir şeyi seçemiyordu. Ağzındaki bağ yüzünden sadece boğuk hıçkırıklar çıkarabiliyordu. Bir süre sonra sessizliği, duvarların içinden gelen tırmalama sesleri ve yerdeki minik ayak sesleri bozmaya başladı. Farelerin o tiz çığlıkları odada yankılandıkça, Esila’nın hayal gücü ona oyunlar oynamaya başladı; sanki o böcekler şu an prenses elbisesinin eteklerinden yukarı tırmanıyordu.
Korsesi onu nefessiz bırakırken, korkudan deli gibi sarsılmaya başladı. Demir’in o buz gibi sesi zihninde yankılanıyordu. Karanlık, Esila’nın en büyük düşmanıydı ve Demir bunu çok iyi biliyordu.Demir, kapının arkasında durmuş, elindeki tabletten gece görüş kamerasını izliyordu. Esila’nın karanlıkta dehşete düşmesini, hıçkırıklar içinde boğulmasını ve kapıyı yumruklayacak hale gelmesini bekliyordu. Ancak gördüğü manzara, beklediği o "cam bebek" tepkisinden fersah fersah uzaktı.
Esila, zifiri karanlığın içinde önce derin bir nefes aldı. Gözlerini kapattı, sanki karanlık onun düşmanı değil de sığınağıymış gibi omuzlarını dikleştirdi. Demir’in bahsettiği fare tıkırtılarını duyduğunda irkilmedi bile. Aksine, o turuncu saçlarını hafifçe geriye atıp sandalyesinde daha rahat bir pozisyon almaya çalıştı.
Babasının onu yıllarca kapalı kapılar ardında, dünyadan saklayarak büyüteceği o "steril hapis hayatı", Esila’yı karanlığa karşı bağışıklık sahibi yapmıştı. O, babasının malikanesinde her gece bu sessizliğin ve yalnızlığın provasını yapmıştı zaten.
Demir, ekranda Esila’nın ağzı bağlı olmasına rağmen gözlerindeki o meydan okuyan, dimdik duruşu gördükçe sinirlendi. Esila, sanki kameranın nerede olduğunu biliyormuş gibi bakışlarını o noktaya dikmişti. Korkmuyordu; aksine, Demir’in bu ucuz numarasını küçümsüyor gibiydi.
Demir, sigarasından sert bir nefes çekip söndürdü. "Ne yani?" diye mırıldandı kendi kendine. "Korkmuyor mu bu cüce?"
Dayanamadı. Metal kapının sürgüsünü büyük bir gürültüyle açıp içeri daldı. Işığı hızla açtığında, Esila’nın gözleri ışıktan dolayı kısıldı ama yüzünde en ufak bir yaş ya da korku ifadesi yoktu. Sadece o siyah bandajın üzerinden, Demir’e "Bütün numaran bu mu?" der gibi bakıyordu.
Demir, hızlı adımlarla Esila’nın yanına gidip üzerine eğildi. Aralarındaki mesafe kapandığında, Esila’nın buğday tenindeki çiller ve beyaz lekeler ışığın altında tekrar parladı. Demir, onun ağzındaki bağı tek hamlede çözüp çekerek çıkardı.
"Neden bağırmıyorsun?" dedi Demir, sesi hayal kırıklığıyla karışık bir öfkeyle doluydu. "Farelerden mi korkmadın, yoksa karanlıktan mı?"
Esila, kurumuş dudaklarını birbirine bastırdı ve doğrudan Demir’in gözlerinin içine baktı. "Babam beni senin gibi ruhu karanlık adamlarla dolu bir dünyada büyüttü Demir," dedi sesi buz gibi bir sakinlikle. "Senin bu bodrum katın, babamın bana sunduğu o 'altın kafesten' daha karanlık değil. Fareler ise... En azından senin gibi yalan söylemiyorlar."
Demir, Esila’nın bu beklenmedik cesaretiyle sarsıldı. Elini tekrar o siyah kazağının üzerinden boynundaki yaraya götürdü. "Demek dişli çıktın... Ama unuttuğun bir şey var; ben sadece karanlıkla korkutmam. Eğer o şifreyi vermezsen, babanın senin için 'öldü' dediği o yalanı gerçeğe dönüştürürüm."Demir, kapının arkasında durmuş, elindeki tabletten gece görüş kamerasını izliyordu. Esila’nın karanlıkta dehşete düşmesini, hıçkırıklar içinde boğulmasını ve kapıyı yumruklayacak hale gelmesini bekliyordu. Ancak gördüğü manzara, beklediği o "cam bebek" tepkisinden fersah fersah uzaktı.
Esila, zifiri karanlığın içinde önce derin bir nefes aldı. Gözlerini kapattı, sanki karanlık onun düşmanı değil de sığınağıymış gibi omuzlarını dikleştirdi. Demir’in bahsettiği fare tıkırtılarını duyduğunda irkilmedi bile. Aksine, o turuncu saçlarını hafifçe geriye atıp sandalyesinde daha rahat bir pozisyon almaya çalıştı.
Babasının onu yıllarca kapalı kapılar ardında, dünyadan saklayarak büyüteceği o "steril hapis hayatı", Esila’yı karanlığa karşı bağışıklık sahibi yapmıştı. O, babasının malikanesinde her gece bu sessizliğin ve yalnızlığın provasını yapmıştı zaten.
Demir, ekranda Esila’nın ağzı bağlı olmasına rağmen gözlerindeki o meydan okuyan, dimdik duruşu gördükçe sinirlendi. Esila, sanki kameranın nerede olduğunu biliyormuş gibi bakışlarını o noktaya dikmişti. Korkmuyordu; aksine, Demir’in bu ucuz numarasını küçümsüyor gibiydi.
Demir, sigarasından sert bir nefes çekip söndürdü. "Ne yani?" diye mırıldandı kendi kendine. "Korkmuyor mu bu cüce?"
Dayanamadı. Metal kapının sürgüsünü büyük bir gürültüyle açıp içeri daldı. Işığı hızla açtığında, Esila’nın gözleri ışıktan dolayı kısıldı ama yüzünde en ufak bir yaş ya da korku ifadesi yoktu. Sadece o siyah bandajın üzerinden, Demir’e "Bütün numaran bu mu?" der gibi bakıyordu.
Demir, hızlı adımlarla Esila’nın yanına gidip üzerine eğildi. Aralarındaki mesafe kapandığında, Esila’nın buğday tenindeki çiller ve beyaz lekeler ışığın altında tekrar parladı. Demir, onun ağzındaki bağı tek hamlede çözüp çekerek çıkardı.
"Neden bağırmıyorsun?" dedi Demir, sesi hayal kırıklığıyla karışık bir öfkeyle doluydu. "Farelerden mi korkmadın, yoksa karanlıktan mı?"
Esila, kurumuş dudaklarını birbirine bastırdı ve doğrudan Demir’in gözlerinin içine baktı. "Babam beni senin gibi ruhu karanlık adamlarla dolu bir dünyada büyüttü Demir," dedi sesi buz gibi bir sakinlikle. "Senin bu bodrum katın, babamın bana sunduğu o 'altın kafesten' daha karanlık değil. Fareler ise... En azından senin gibi yalan söylemiyorlar."
Demir, Esila’nın bu beklenmedik cesaretiyle sarsıldı. Elini tekrar o siyah kazağının üzerinden boynundaki yaraya götürdü. "Demek dişli çıktın... Ama unuttuğun bir şey var; ben sadece karanlıkla korkutmam. Eğer o şifreyi vermezsen, babanın senin için 'öldü' dediği o yalanı gerçeğe dönüştürürüm."Demir, Esila’yı o rutubetli mahzenden çıkarıp yukarıdaki daha derli toplu, camı olmayan ama en azından yatağı olan bir odaya taşıdı. Onu yine bir sandalyeye bağladı; bu kez ellerini arkadan değil, yanlara sabitlemişti. "Burada bekle. Belki yumuşak bir zemin fikrini değiştirir," diyerek kapıyı kilitleyip dışarı çıktı.
Demir’in bir iş görüşmesi için kısa süreliğine evden ayrılmasını fırsat bilen adamlarından biri, sinsi bir gülümseme ile odaya süzüldü. Bu adam, Demir’in sert disiplininden korkan ama fırsatını bulunca her pisliği yapabilecek bir tipti.
Kapıyı sessizce kapatıp Esila’ya yaklaştı. Esila, bembeyaz prenses elbisesinin içinde, turuncu saçları dağılmış bir halde karşısındaki bu adama iğrenerek bakıyordu.
"Vay be..." dedi adam, Esila’nın buğday tenindeki beyaz lekeleri ve çillerini süzerek. "Demir Bey'in dediği kadar varmışsın. Ne yavrular var be şu dünyada..."
Adam, Esila’nın ellerini bağlayan ipleri "iyilik yapıyormuş" gibi gevşetip çözdü. "Korkma güzelim, ben senin o baban gibi ya da Demir gibi sert değilimdir." dedi ve elini Esila’nın omuzlarına, elbisesinin açıkta kalan tenine doğru uzattı. Pis nefesini Esila’nın yüzünde hissettirdiğinde, Esila’nın cam bebek duruşu bir anda yerini vahşi bir kediye bıraktı.
Adam tam onu öpmek için üzerine eğilip elbisesinin korsesini çekiştirmeye başladığında, Esila serbest kalan eliyle tüm gücünü toplayıp adamın yüzüne öyle bir tokat patlattı ki, tokatın sesi odada yankılandı.
Adam beklemediği bu darbeyle sendeledi, başı yatağın kenarına çarptı. "Dişlisin ha? Severim böylelerini..." diye mırıldandı ama aldığı darbe ve muhtemelen öncesinde kullandığı bir maddenin etkisiyle gözleri kaydı. Odanın ortasında, Esila’nın ayaklarının dibine yığılıp bilincini kaybetti.
Esila, titreyen elleriyle hırpalanan elbisesini düzeltti. Göğsü, yaşadığı o anlık korku ve adrenalinle hızla inip kalkıyordu. Nefes nefeseydi. Bir yandan kurtulmanın sevincini yaşıyor, diğer yandan yerdeki adamın her an uyanmasından korkuyordu. Odanın köşesine sindi, Demir’in geri gelmesi ya da bu cehennemden kaçmak için bir fırsat beklemeye başladı.Demir içeriye fırtına gibi girdiğinde gördüğü manzara, gözünün dönmesine yetti. Yerde sızmış adamı ve Esila’nın hırpalanmış, korsesi gevşemiş halini görünce beynine kan sıçradı. Hiç tereddüt etmedi; belinden çıkardığı silahı tek bir hamlede ateşledi. Odanın içinde yankılanan sağır edici silah sesiyle birlikte adam olduğu yerde can verdi.
Esila, silahın gürültüsüyle kulaklarını tırmalayan bir çığlık attı. Dizlerinin bağı çözüldü, hıçkırarak yere çöktü ve elleriyle yüzünü kapatıp sallanmaya başladı. O "dik başlı" hali, o saniyede cam bir vazonun yere düşüp tuzla buz olması gibi dağılmıştı.
Demir’in diğer adamları gürültüye koştular. Demir, buz gibi bir sesle "Çıkarın şu leşi buradan!" diye emretti. Adamlar cesedi sürükleyerek odadan çıkarken, Demir ağır adımlarla Esila’ya yaklaştı. Önünde diz çöktü.
"Esila... Bana bak. Geçti," dedi sesi bu kez daha farklı, daha boğuk çıkıyordu. Elini Esila’nın titreyen omzuna uzattı. O sırada gözleri, adamın çekiştirmesiyle iyice açılmış olan siyah korsenin altındaki o narin, bembeyaz tenine kaydı. Esila’nın hızlı nefes alışlarıyla inip kalkan göğsünü görünce sertçe yutkundu. Boğazının kuruduğunu hissetti.
"Sana bir şey yaptı mı?" diye sordu, sesi kısıktı. "Canını yaktı mı o şerefsiz?"
Esila, Demir’in dokunuşuyla daha da sarsıldı. Yüzünü kapatan ellerini çekmedi, sadece hıçkırıkları arasından yalvarmaya başladı. O sığındığı "güçlü kadın" maskesi tamamen düşmüştü.
"Bırak beni... Nolur bırak beni," diye hıçkırdı. "Ben güçlü falan değilim, yapamıyorum artık. Şifreyi de bilmiyorum, babam bana hiçbir şey anlatmadı! Sabaha kadar yalvarayım istersen, dizlerine kapanayım ama nolur beni eve bırak... Dayanamıyorum."
Demir, Esila’nın bu tam teslimiyet dolu, savunmasız halini izlerken içindeki o intikam ateşi bir anlığına söner gibi oldu. Karşısında bir düşman değil, sadece çok korkmuş bir çocuk vardı. Elini yavaşça Esila’nın yüzünü kapatan ellerine götürdü ve onları nazikçe ayırmaya çalıştı.
"Şşşt, tamam... Sakin ol," dedi Demir. Bakışları hala korsenin açıkta bıraktığı o kışkırtıcı ama bir o kadar da masum tenindeydi. "Sana kimse dokunamaz artık. Ben buradayım."Demir, Esila’nın titreyen ellerini yüzünden yavaşça indirdi. Göz göze geldiklerinde, Esila’nın turuncu kirpiklerindeki yaşlar ve o buğday tenindeki masumiyet Demir’in tüm duvarlarını yıktı. Bakışları, Esila’nın nefesini kesen o siyah korsenin gevşemiş iplerine takıldı.
"Nefes alamıyorsun," dedi Demir, sesi az önceki öfkeden arınmış, karanlık bir şefkate bürünmüştü. "Bu canını yakıyor."
Demir, Esila’yı yerden yavaşça kaldırıp yatağın kenarına oturttu. Arkasına geçti. Parmakları, siyah korsenin deri iplerine değdiğinde Esila’nın sırtındaki o beyaz lekeler loş ışıkta parlıyordu. Demir, ipleri büyük bir titizlikle, sanki dünyanın en kırılgan mücevherine dokunuyormuş gibi teker teker çözmeye başladı. Her ilmik gevşediğinde, Esila’nın göğsü daha rahat bir nefesle kabarıyordu.
Ancak Demir korseyi tamamen omuzlarından aşağı kaydırıp çıkarmak üzereyken, Esila’nın buz gibi olan eli bir anda Demir’in elini kavradı. Onu durdurdu.
Esila, başını hafifçe yana çevirip yaşlı gözlerle Demir’e baktı. Elleri Demir’in o nasırlı, sert elinin üzerinde küçücük kalmıştı. "Lütfen..." dedi titreyen bir sesle. "Daha fazlasını yapma."
Demir, Esila’nın bu dokunuşuyla ve sesiyle olduğu yere çivilendi. Elindeki o sertlik bir anda yerini derin bir kararsızlığa bıraktı. Esila’nın buğday tenindeki o lekelerin üzerinde Demir’in elinin gölgesi duruyordu. Demir, Esila’nın elini itmedi ya da zorlamadı. Sadece durdu ve aralarındaki o ağır sessizliği dinledi.
Birkaç saniye sonra Demir, Esila’nın elinin altından kendi elini yavaşça çekti. Geriye bir adım attı. Bakışlarını Esila’nın açıkta kalan omuzlarından kaçırıp odanın köşesine çevirdi.
"Sana zarar vermeyeceğim," dedi Demir, boğuk bir sesle. "Sadece... nefes almanı istedim."
Esila, omuzlarına düşen korseyi elleriyle göğsüne bastırıp çıplaklığını örtmeye çalışırken Demir’in arkası dönük silüetine baktı. O boynundaki bıçak yarası, karanlıkta bile belli oluyordu. Az önce birini öldüren o adamın, şimdi neden bu kadar kırılgan durduğunu anlamaya çalışıyordu.Demir, Esila’nın korseyi bir kalkan gibi göğsüne bastırışını izlerken, odadaki o ağır ve kasvetli hava bir anda dağıldı. Az önce birini öldüren o buz adam gitmiş, yerine bakışlarında haylaz bir parıltı olan o eski Demir gelmişti.
Esila, titreyen sesiyle fısıldadı: "Kıyafetim... Başka kıyafetim yok. Bu elbise de mahvoldu."
Demir, ellerini siyah pantolonunun ceplerine soktu ve hafifçe sırıttı. Bakışları, Esila’nın turuncu saçlarının arasından görünen omuzlarında arsızca gezindi. "Çıkar," dedi sesi dalga geçer gibi ama bir o kadar da etkileyiciydi. "Benim için sorun yok. Hatta bakarsan, o kadar da kötü bir görüntü olacağını sanmıyorum. Aksine, manzara gayet güzel."
Esila, bu sözlerle birlikte yutkundu; yanakları çillerine kadar kıpkırmızı oldu. "Pislik..." diye mırıldanarak korsesini göğsüne daha da sıkı sardı, sanki Demir’in bakışlarından kaçabilecekmiş gibi iyice büzüldü.
Demir, onun bu utangaç ama bir o kadar da sevimli halini görünce hafifçe güldü. Bu, Esila’nın duyduğu en samimi sesti. Demir arkasını döndü, köşedeki eski ahşap dolaba doğru yürüdü. İçinden kendine ait, temiz ama geniş, siyah bir tişört ve altına giyebileceği bir eşofman çıkardı.Esila, Demir kapıyı kapattığı andan itibaren bir süre kıpırdayamadan yatakta oturdu. Kalbi, Demir’in o haylaz gülüşü ve "Manzara gayet güzel" deyişi yüzünden hala göğüs kafesini zorluyordu. Sonunda derin bir nefes aldı ve o kirlenmiş, yerlerde sürünmüş bembeyaz elbisenin korsesini tamamen çözüp üzerinden çıkardı.
Yatağın üzerindeki siyah tişörtü eline aldı. Kumaş yumuşacıktı ve üzerine geçirdiği an Demir’in o baskın kokusu bütün ciğerlerine doldu. Tişört, Esila’nın narin bedenine o kadar büyük gelmişti ki, neredeyse dizlerine kadar iniyordu. Turuncu saçlarını tişörtün yakasından dışarı çıkardı ve aynadaki aksine baktı. Buğday tenindeki beyaz lekeler, siyah tişörtün içinde daha da belirginleşmiş, ona bambaşka, kırılgan ama büyüleyici bir hava katmıştı.
Dışarıda fırtına kopuyordu ama bu oda, az önceki vahşete rağmen şimdi garip bir sessizliğe bürünmüştü.
Kapının eşiğinde, koridorun loş ışığında sırtını kapıya yaslamış olan Demir, elindeki çakmağın kapağını açıp kapatıyordu. Metalik ses sessizlikte yankılanıyordu: Çıt... Çıt... İçeriden gelen hışırtıları dinliyor, Esila’nın tişörtünü giyişini hayal etmemeye çalışarak kendi kendine küfrediyordu.
"Ona dokunmaman gerekiyordu Demir," diye fısıldadı kendi kendine. "O sadece bir koz. Sadece bir şifre..." Ama zihni ona ihanet ediyor, Esila’nın omuzu ve o titreyen dudakları gözünün önünden gitmiyordu.
Tam o sırada kapının arkasından Esila’nın kısık sesini duydu:
"Demir? Orada mısın?"
Demir hemen toparlanıp kapıya daha yakın bir pozisyon aldı ama içeri girmedi. "Buradayım cüce. Uyusana sen."
Esila kapıya yaklaştı, aradaki ahşap engele rağmen Demir’in varlığını hissedebiliyordu. "Teşekkür ederim... Yani, o adam için. Ve kıyafetler için."
Demir hafifçe gülümsedi, bu kez sesi daha yumuşaktı. "Teşekkür etme. Hâlâ tutsağımsın, unutma. Sadece... şık bir tutsaksın artık."
Esila yavaşça yere, kapının arkasına çöktü. Demir de kapının diğer tarafında aynı şekilde yere oturdu. Aralarında sadece birkaç santimlik tahta vardı ama ruhları ilk kez bu kadar yakındıEsila, sırtını kapıya yaslayıp dizlerini karnına doğru çekti. Siyah tişörtün uzun kolları ellerini kapatıyordu. Sessizlik o kadar yoğundu ki, Demir’in kapının ardındaki nefes alışını bile duyabiliyordu.
"Biliyor musun Demir?" dedi Esila, sesi titreyerek. "Babam bir kere beni çok önemli bir iş yemeğine götürmek zorunda kalmıştı. 'Vitrindeki tek gerçeğimsin' demişti ama... Ama evden çıkmadan önce saatlerce vücudumdaki her yeri, her lekeyi kat kat fondötenle kapattılar. Kimse görmesin, kimse iğrenmesin diye..."
Kapının arkasından bir çakmak sesi geldi ama Demir konuşmadı. Esila devam etti:
"Lekelerimi hiç sevmiyor. Ben de sevmiyorum. Ona, onu aldatıp giden annemi hatırlatıyormuşum. Annemde de varmış bu beyazlıklar... Babam onlara her baktığında annemin ihanetini görüyormuş. Ben onun için sadece saklanması gereken bir utanç kaynağıyım Demir. Annemin bıraktığı o çirkin mirasım sadece."
Demir, kapının diğer tarafında yumruklarını sıktı. O an, o meşhur "buz adam" maskesi çatır çatır kırıldı. Sırtını kapıya daha sert yasladı, sanki Esila'ya fiziksel olarak dokunmak istiyormuş ama aradaki ahşap engel onu koruyormuş gibi.
"Baban tam bir aptalmış cüce," dedi Demir, sesi daha önce hiç duymadığı kadar derin ve samimi çıkıyordu. "Ve kör... Hem de zifiri karanlık olacak kadar kör."
Esila şaşkınlıkla duraksadı. "Ne?"
Demir hafifçe güldü, ama bu kez haylazca değil, hayranlık doluydu sesi. "O lekeler... Onlar senin mirasın ya da birinin hatası değil Esila. Onlar senin imzan. O fondötenle kapattıkları her yer, aslında seni bu dünyadaki o sahte, plastik insanlardan ayıran tek gerçek şey. Ben hayatımda çok 'pürüzsüz' yüz gördüm ama hiçbiri senin kadar... senin kadar dikkat çekici değildi."
Esila yutkundu. İlk defa biri ona lekelerinin "çirkin" olmadığını söylüyordu. Kalbi, tişörtün altından dışarı fırlayacak gibi atmaya başladı.
Demir devam etti, sesi şimdi kapının hemen dibindeymiş gibi yankılandı: "Yarın sabah o tişörtün kollarını kıvırıp çıkacaksın karşıma. Bir daha o iğrenç boyaları tenine sürmene izin vermem. Seni görenler o beyazlıklara iğrenerek değil, ulaşamayacakları bir sanat eserine bakıyormuş gibi bakacaklar. Çünkü ben öyle bakıyorum."
Esila’nın gözlerinden bir damla yaş süzüldü ama bu kez acıdan değil, ruhuna dokunulmuş olmanın verdiği o tuhaf sızıdandı. "Gerçekten mi?" diye fısıldadı.
Demir oturduğu yerden kalktı, kapı koluna elini koydu ama açmadı. "Gerçekten cüce. Şimdi uyu. Rüvanda o fondötenleri çöpe attığınıErtesi sabah güneş, deponun üst katındaki odanın tozlu camlarından içeri sızarken Esila gözlerini açtı. Üzerindeki o devasa siyah tişörtle ve Demir'in kokusuyla uyumanın verdiği garip huzur, kapının dışından gelen sert seslerle bıçak gibi kesildi.
"Kahvaltısını götürün, yiyince de aşağı indirin. Konuşacaklarımız var!"
Bu Demir'in sesiydi ama geceki o yumuşak adamdan eser yoktu. Sesi emredici ve buz gibiydi. Az sonra kapı açıldı, adamın biri tepsiyi bırakıp çıktı. Esila, Demir'in dün geceki sözlerini anımsayarak tişörtün kollarını dirseklerine kadar kıvırdı; o beyaz lekeleriyle barışmaya karar vermişti.
Aşağı indiğinde Demir, geniş bir masanın başında oturmuş, önündeki dosyalara bakıyordu. Esila'nın geldiğini görünce bakışlarını ağır ağır onun üzerinde gezdirdi. Kıvrılmış kolları ve açıkta kalan lekeli tenini görünce gözlerinde bir anlık bir parlama oldu ama hemen kendini toparlayıp o mesafeli tavrını takındı.
"Güzel, uyanmışsın cüce," dedi sandalyesinde arkasına yaslanarak. "Geceki küçük duygusal seansımız bittiğine göre, asıl konumuza dönelim."
Esila tam ağzını açacaktı ki Demir elini kaldırıp onu susturdu. Bakışları şimdi çok daha karanlık ve tehlikeliydi.
"Bana bak Esila, dün gece seni o itin elinden almış olmam veya sana tişörtümü vermiş olmam bir şeyi değiştirmez. Sen hâlâ benim babana karşı kullandığım bir silahsın. Anladın mı?"
Esila şaşkınlıkla duraksadı. "Ama gece öyle demiyordun..."
Demir, bir anda ayağa kalkıp Esila’nın üzerine yürüdü. Aralarındaki mesafe kapandığında, Esila onun boynundaki bıçak yarasına ve o sert çehresine bakarken yutkundu. Demir, Esila'nın kolunu –o lekeli kısmını– sıkıca kavradı ve kendine doğru çekti.
"Gece geceydi. Şimdi ise iş vaktidir," dedi dişlerinin arasından. "Babanla temasa geçtim. Seni geri istiyorsa o şifreyi verecek. Eğer vermezse... seni bu tişörtle değil, o mahvettiğim beyaz elbisenin parçalarıyla babana geri gönderirim. Beni anlıyor musun?"
Esila, kolunu tutan o güçlü ellerin altında titrememeye çalıştı. Demir’in gözlerindeki o acımasızlık geri dönmüştü. Demir, onun yüzüne iyice eğildi, nefesi Esila’nın dudaklarına çarpıyordu.
"Şimdi söyle bakalım cüce... Baban o şifreyi benim için mi saklayacak, yoksa senin o narin canın için mi feda edecek? Göreceğiz."
Demir kolunu bıraktı ve sanki hiçbir şey olmamış gibi masasına döndü. "Hazırlan. Birazdan babanla görüntülü konuşacaksın. Ağlamak yok, yalvarmak yok. Sadece ne kadar 'iyi' bakıldığını göstereceksin ona."Demir, görüntülü aramayı başlatmadan önce Esila’nın kolunu biraz fazla sıkmış, saçlarını sertçe geriye çekerek yüzündeki o hırpalanmış, "tutsak" görüntüsünü pekiştirmişti. Amacı babasının ciğerini yakmaktı ama Esila’nın canının gerçekten yanması Demir’in de içini bir yerlerde gıcıklıyordu. Yine de istifini bozmadı.
Ekran açıldı. Esila’nın babasının yüzü ekrana düştüğünde, Esila dik durmaya çalıştı. Omuzlarını dikleştirdi, Demir’in tişörtünün kollarını daha da yukarı sıyırdı; lekelerini babasına inat gösteriyordu. Ama babasının o soğuk yüzünü görünce gözleri anında doldu.
"Baba..." dedi sesi titreyerek. "Söyle şuna şifreyi. Ver istediğini... Lütfen, dayanamıyorum artık. Beni buradan al."
Babasının yüzünde bir anlık bir sızı belirdi, vicdanı sızlar gibi oldu ama o bakış saniyeler içinde kayboldu. Yerini hırslı bir iş adamının ifadesi aldı.
"Kızım..." dedi adam buz gibi bir sesle. "Ben o paralara, o sırlara yıllarımı verdim. Çok emek verdim onlara. Hepsini böyle bir piçe tek seferde veremem. Ama söz veriyorum seni kurtaracağım, bir anlaşma yolu bulacağım. Sabret."
Esila’nın dünyası o an ikinci kez başına yıkıldı. Babası için o "sırlar", kızının canından daha kıymetliydi. Gözlerindeki o son umut ışığı da söndü, başını yavaşça yere eğdi. Demir’in tişörtünün içinde küçücük kaldı.
Demir, ekranın arkasından bu konuşmayı izlerken dişlerini sıktı. Esila’nın babasına olan nefretine, şimdi bir de "kızını harcayan baba" iğrençliği eklenmişti. Telefonu sertçe kapattı ve masanın üzerine fırlattı.
"Gördün mü cüce?" dedi Demir, sesi bu kez alaycı değil, öfke doluydu. "Senin o 'emek' dediği şeylerin yanında esamen bile okunmuyor. Adam seni bir pazarlık payı bile görmüyor."
Demir, Esila’nın yanına gitti. Başını eğmiş, sessizce gözyaşı döken kızın çenesinden tutup yüzünü kendine doğru kaldırdı. Esila’nın gözlerindeki o kırılmışlık, Demir’in içindeki vahşi adamı bile bir an duraksattı.
"Bana bak," dedi Demir, sesi şimdi fısıltı gibi ama çok sertti. "Baban seni bir hiç uğruna bıraktı. Ama ben seni öylece bırakmam. Madem o seni kurtarmıyor, o zaman sen de artık benimsin. Anlıyor musun? Gerçekten benimsin."
Esila hıçkırarak başını yana çevirmek istedi ama Demir izin vermedi. "Bırak... Madem değersizim, öldür beni bitsin," dedi Esila çaresizce.
Demir, Esila’nın kulağına eğildi: "Seni öldürmeyeceğim Esila. Seni, babanın taptığı o imparatorluğu kendi ellerinle yıkman için kullanacağım. Ve o gün geldiğinde, baban o şifreler için sana yalvaracak."Demir, yan odada üstü çıplak bir şekilde yatağa uzanmış, elindeki telefondan sevkiyat haberlerini kontrol ediyordu. Ancak bitmek bilmeyen o boğuk iniltiler, hıçkırıklar ve Esila’nın çaresiz çırpınış sesleri bir türlü susmuyordu. Demir, sabırla derin nefesler alıp Esila’nın yorulup uyumasını bekledi ama sesler daha da şiddetlendi. Esila sanki nefesi kesiliyormuş gibi boğulurcasına sesler çıkarıyordu.
"Sabır..." diye mırıldandı Demir, dişlerini sıkarak. Sonunda daha fazla dayanamadı, sinirle yataktan kalktı. Kaslı göğsü, hırsla alıp verdiği nefeslerle inip kalkıyordu.
Hızla yandaki odaya daldı. "Yeter artık! Susasana be kadın! Ne çene varmış arkadaş, ağzın bağlıyken bile evi ayağa kaldırdın!" diye gürledi.
Ancak Esila’ya doğru döndüğünde, söyleyeceği tüm kelimeler boğazına dizildi. Esila’nın yüzü ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu; o güzelim çilleri ve beyaz lekeleri dökülen yaşlarla parlıyordu. Gözleri kan çanağına dönmüş, boncuk boncuk yaşlar süzülüyordu. Esila’nın bu kadar savunmasız, bu kadar hırpalanmış ama bir o kadar da büyüleyici görünmesi Demir’in içinde hiç beklemediği, yakıcı bir arzulama hissi uyandırdı. Öfkesi, yerini karanlık bir tutkuya bıraktı.
Demir’in bakışları yumuşamadı ama adımları yavaşladı. Esila’nın yanına diz çöktü. "Neden ağlıyorsun hâlâ? Babanın seni önemsememesi bu kadar mı ağır geldi?" diye sordu kısık bir sesle. Esila’nın ellerinin bağlı olduğu iplerin bileklerini kızarttığını görünce duraksadı. "Ellerin mi acıyor?"
Demir, bir bıçak hızıyla Esila’nın ellerindeki ipleri çözdü. Esila elleri serbest kalmasına rağmen sadece hıçkırmaya devam ediyordu. Demir ardından eğilip bacaklarındaki ipleri de tek hamlede kesti. Esila’nın siyah tişörtünün altından çıkan o narin bacakları ve kollarındaki beyaz lekeler loş ışıkta birer yıldız gibi parlıyordu.
Demir, elini Esila’nın kolundaki en belirgin beyaz lekenin üzerine koydu. Parmaklarını o pürüzsüz tenin üzerinde yavaşça, hissede hissede gezdirdi. Dokunuşu hem sahiplenici hem de sarsıcıydı.
"Sus artık..." dedi Demir, sesi şimdi çok daha boğuk ve derin çıkıyordu. Bakışları Esila’nın ağzındaki siyah kumaşa takıldı; Esila’nın gözyaşları o siyah kumaşı sırılsıklam yapmıştı. Demir elini Esila’nın yüzüne, o ıslak bandaja doğru kaydırdı.
Esila’nın titreyen nefesi Demir’in parmak uçlarına çarparken, odadaki hava bir anda elektrikle doldu. Demir, Esila’nın gözlerinin içine, o kırmızılığın içindeki derin acıya bakarken yutkundu.
"Eğer susarsan..." dedi Demir, başparmağıyla bandajın kenarını okşayarak. "Sana bu gece unutamayacağın bir şey verebilirim. Acını unutturacak bir şey."Demir, Esila'nın ağzındaki o ıslak siyah bandajı yavaşça çözdü. Esila derin, titrek bir nefes alırken hıçkırıkları henüz kesilmemişti. Demir, işaret parmağını Esila’nın dudaklarına yaslayarak "Şşşt..." dedi. Bu basit dokunuş, odadaki tüm gürültüyü bıçak gibi kesti.
Demir, parmağını çekmedi; aksine, başparmağıyla Esila'nın alt dudağını yavaşça, teninin sıcaklığını hissede hissede okşadı. Esila, Demir’in bu beklenmedik dokunuşuyla kaskatı kesildi ama geri çekilmedi. Demir, Esila’nın üzerine doğru eğildi; o iri vücudu, narin kızın üzerine bir gölge gibi düştü. Esila, Demir’in sıcak nefesini yüzünde ve boynunda hissedince istemsizce gözlerini yumdu.
"Sustun..." diye fısıldadı Demir. Sesi bir uçurumun kıyısındaki rüzgar gibi uğultulu ve yakıcıydı. Nefesi Esila’nın boynuna, o hassas deri lekelerinin üzerine çarptıkça Esila’nın tüyleri diken diken oldu.
Demir bir an duraksadı, sanki kendi içindeki savaşı veriyormuş gibi bekledi. Sonra yavaşça geri çekilip Esila’nın yüzüne çok yakın bir mesafede durdu. Esila gözlerini araladığında, Demir’in gözlerindeki o koyu tutkuyla karşılaştı. Demir, ellerini Esila’nın yüzünün iki yanına koyup parmaklarını turuncu saçlarının arasına daldırdı ve eğilip Esila’nın dudaklarını hayatında aldığı en nazik ama en sahiplenici şekilde öptü.
Bu öpücük, az önceki vahşetin ve intikamın çok uzağındaydı. Esila’nın tüm vücudu titredi, elleriyle Demir’in çıplak kollarını tuttu.
Ancak o anın büyüsü, Demir’in bir anda geri çekilmesiyle bozuldu. Demir nefes nefese ayağa kalktı, sırtını Esila'ya döndü. Boynundaki o bıçak yarası loş ışıkta gerildi.
"Bunu yapmamalıydım," dedi sesi tekrar sertleşerek. Az önceki o yumuşak adam gitmiş, yerine yine o kontrolcü lider gelmişti. "Sen hâlâ bir tutsaksın Esila. Duygularına yenilme, çünkü ben yenilmeyeceğim."
Demir hızla kapıya yöneldi ve arkasına bakmadan çıktı. Esila, çözülmüş ipleri ve dudaklarındaki o yakıcı hisle yatağın ortasında kalakalmıştı. Demir kendi odasına geçtiğinde, elini kalbinin üzerine koydu. O "cüce" sandığından çok daha tehlikeliydi; sadece bir şifre değil, Demir'in yıllardır ördüğü o duvarları yıkan bir fırtınaydı.Demir kapıya ulaşıp kolu tuttuğunda, Esila’nın arkasından gelen o buz gibi ama meydan okuyan sesiyle duraksadı. Sırtı hala ona dönüktü, omuzları gerildi.
"Beni kullanarak babamın canını yakmak istemez miydin?" dedi Esila, sesi bu kez titsemiyordu. Dudaklarındaki o taze öpücüğün iziyle yatağın üzerinde dikleşti. "Al sana fırsat işte Demir... Beni sadece bir rehine gibi değil, onun en büyük utancı, senin ise en büyük zaferin olarak kullan. Onun canını parayla yakamazsın ama benimle yakabilirsin."
Demir ağır ağır arkasına döndü. Kapı kolunu bıraktı. Esila’nın o siyah tişörtün içinde, darmadağın saçları ve çıplak omuzlarıyla ona bakışı, Demir’in içindeki o vahşi arzuyu tekrar tetikledi.
"Ne dediğinin farkında mısın sen cüce?" dedi Demir, odaya doğru bir adım atarak. Sesi şimdi bir uyarı gibiydi. "Benimle iş birliği yapmak, babana ihanet etmek demek. Geri dönüşü olmayan bir yola girmek demek."
Esila yataktan kalktı, çıplak ayaklarıyla Demir’e doğru yürüdü. Aralarındaki mesafe kapandığında, Esila başını kaldırıp Demir’in o karanlık gözlerine baktı. Elini yavaşça Demir’in çıplak, kaslı göğsüne koydu. Kalp atışının ne kadar hızlı olduğunu parmak uçlarında hissedebiliyordu.
"Babam beni çoktan gözden çıkardı," dedi Esila fısıltıyla. "O şifreleri benden daha çok sevdiğini kendi kulaklarımla duydum. Şimdi sıra bende. Onu en hassas yerinden vurmak için... beni kullan. İstediğin her şekilde."
Demir, Esila’nın bu beklenmedik teklifi ve teninin sıcaklığı karşısında bir kez daha sarsıldı. Elini Esila’nın beline attı ve onu sertçe kendine çekti. Esila’nın göğsü, Demir’in çıplak göğsüne yapıştı.
"Beni kışkırtıyorsun..." dedi Demir, sesi iyice boğuklaşmıştı. "Babanın kızı olman umrumda değil, seni bu evden bir daha asla çıkarmayabilirim. Eğer bu oyuna girersen, artık sadece benim kurallarımla oynarsın. Benim malım, benim kadınım olursun. Hazır mısın buna?"
Esila geri adım atmadı. Aksine, elini Demir’in boynundaki o bıçak izine götürdü ve parmak uçlarıyla yaranın üzerinden geçti. "Hazırım," dedi kararlılıkla. "Onu yıkacak her şeye hazırım."
Demir, Esila’nın bu cesareti karşısında daha fazla direnemedi. Eğilip onu kucağına aldığı gibi yatağa geri taşıdı. Bu kez kaçmayacaktı.Demir, Esila’nın bu kararlı ve meydan okuyan tavrı karşısında sarsıldı. Artık karşısında sadece korkan o "cam bebek" yoktu; babasına duyduğu nefretle küllerinden doğan vahşi bir kadın vardı.
"Pekala..." dedi Demir, sesi gecenin karanlığında bir mühür gibi yankılandı. "Madem yanmaya hazırsın, babana asla unutamayacağı bir 'veda' hediyesi gönderelim."
Demir, komodinin üzerindeki telefonunu aldı ve kamerayı açtı. Esila’nın yanına, yatağın kenarına oturdu. Esila, üzerindeki o siyah geniş tişörtle Demir’in yanına iyice sokuldu. Demir, bir elini Esila’nın çıplak omzuna koydu, parmakları o beyaz lekelerin üzerinde sahiplenici bir şekilde duruyordu. Diğer eliyle Esila’nın belini kavrayıp onu kendine daha da sertçe çekti.
"Kameraya bak cüce," diye fısıldadı Demir kulağına. "Baban senin o 'temiz ve saklı' kızının artık kime ait olduğunu görsün."
Esila, babasına olan tüm öfkesini gözlerine topladı. Demir, Esila'nın boynuna, o hassas çukura başını gömdü ve tam o anda, Esila’nın yüzünde hafif, mağrur bir gülümsemeyle fotoğrafı çekti. Fotoğrafta; Demir’in çıplak omuzları, Esila’nın üzerindeki Demir’e ait tişört ve aralarındaki o inkar edilemez karanlık tutku her şeyi anlatıyordu.
Demir, fotoğrafı Esila’nın babasına gönderirken ekrana kısa bir not düştü:
"Kızın artık senin sakladığın bir sır değil, benim paylaştığım bir gerçek. Şifrelerin senin olsun, Esila artık benim."
Mesajı gönderdikten sonra telefonu bir kenara fırlattı. Odanın içindeki hava, az önceki intikam hırsından sıyrılıp yoğun bir sessizliğe büründü. Demir, Esila’ya döndü. Bakışları hala çok sertti ama bu kez içinde bambaşka bir ateş yanıyordu.
"Artık geri dönüşün yok," dedi Demir. "Baban bu fotoğraftan sonra seni asla kabul etmez. Kendi ellerinle köprüleri yaktın."
Esila, Demir’in gözlerinin içine bakarak yavaşça fısıldadı: "Ben köprüleri değil, o hapishaneyi yaktım Demir. Şimdi... beni bu yangından koruyacak mısın, yoksa daha fazla mı yakacaksın?"
Demir, cevap vermek yerine Esila’nın yüzüne dökülen turuncu saçlarını geriye itti. "Seni bu yangının kraliçesi yapacağım cüce," dedi ve onu tekrar kendine çekerek tutkuyla öpmeye başladı.Ertesi sabah güneş doğduğunda, odadaki o yoğun ve elektrikli havadan eser kalmamıştı. Esila gözlerini açtığında yatağın diğer tarafı boştu; sadece çarşaftaki hafif kırışıklık Demir’in orada olduğunu kanıtlıyordu.
Aşağıya indiğinde Demir’i mutfak tezgahına yaslanmış, elinde siyah kahvesiyle bir dosyayı incelerken buldu. Üstünde yine o meşhur siyah kazağı vardı, sanki gece o çıplak omuzlarıyla Esila’ya sığınan adam o değilmiş gibi... Demir, Esila’nın geldiğini fark edince başını dosyadan kaldırdı ama bakışları o kadar duygusuz ve mesafeliydi ki, Esila bir an gece yaşananların rüya olup olmadığını sorguladı.
"Uyandın mı?" dedi Demir, sesi buz gibiydi. "Kahvaltını yap, birazdan hazırlık yapmamız gerekecek. Baban mesajı almış, ortalık fena karışacak."
Esila olduğu yerde kalakaldı. İçinden bağırmak, 'Sen beni öptün! Bana sanat eseri dedin, sarıldın... Şimdi nasıl hiçbir şey olmamış gibi davranırsın?' demek geçiyordu. Boğazına bir düğüm oturdu. Demir’in o "kaç personelli mafya lideri" moduna geri dönmesi canını yakmıştı. Ama o da inatçıydı; bu soruyu sormayacak, gururunu ayaklar altına almayayacaktı.
Sessizce masaya oturdu. Demir yanından geçip giderken Esila’nın saçlarına veya omzuna dokunmasını bekledi ama Demir sanki odada bir yabancı varmış gibi yanından rüzgar gibi geçip gitti.
Kapının önünde duran adamlarına talimatlar yağdırırken sesi sertleşti: "Giriş çıkışları tutun. Herhangi bir şüpheli harekette sorgulamadan indirin. Esila artık sadece bir rehine değil, babasının hedefi. Onu koruyacaksınız."
Esila, tabağındaki zeytinle oynarken Demir’in arkasından baktı. Demir ona dokunmamış, o geceyi hiç yaşamamış gibi davranarak aslında kendi duvarlarını yeniden örüyordu. Esila yutkundu, içinden 'Benden kaçıyorsun Demir, çünkü sen de korkuyorsun,' diye geçirdi.
Demir birden durup arkasına bakmadan konuştu: "O tişörtün kollarını indirme. Lekelerini kapatmana gerek yok artık. Ama yüzündeki o beklenti dolu ifadeyi sil. Burada savaş içindeyiz, aşk oyununda değil."
Esila'nın elleri titredi. Demir onun ne düşündüğünü anlamıştı ama yine de kalbini kırmaktan çekinmemişti.Esila, tabağındaki zeytinle oynamayı bir kenara bıraktı. Demir’in o duygusuz, robotik hali içindeki bir teli koparmıştı. Sandalyesini gürültüyle geri itip ayağa kalktı. Demir, arkası dönük bir şekilde kapıya doğru ilerlerken Esila hızlı adımlarla aradaki mesafeyi kapattı.
Demir’in tam önüne geçti ve o daha ne olduğunu anlamadan iki eliyle siyah gömleğinin yakalarına yapıştı. Onu sertçe kendine doğru çekti. Aralarındaki boy farkı yüzünden parmak uçlarında yükselmek zorunda kalmıştı ama bakışlarındaki ateş, Demir’in buzunu eritecek güçteydi.
Esila’nın sıcak nefesi, Demir’in kurumuş dudaklarına çarparken fısıldadı:
"Öyle mi dersin Demir? Aşk oyunu değil de, sadece savaş mı?"
Demir’in gözleri anlık bir şaşkınlıkla irileşti. Esila’nın bu kadar yakın olması, o siyah tişörtün içinden yayılan kendi kokusu ve kızın gözlerindeki o meydan okuyan parıltı... Demir’in savunması sarsıldı. Elleri yanlarında yumruk oldu, Esila’yı belinden kavrayıp kendine çekmemek için bütün iradesini zorluyordu.
"Esila..." dedi Demir, sesi çatallı ve uyarır gibiydi. "Yapma. Sınırlarını zorlama."
Esila daha da yaklaştı, dudakları neredeyse birbirine değecekti. "Neden?" diye sordu, sesi kışkırtıcı bir tondaydı. "Korkuyor musun? Bir rehineye yenilmekten, o pürüzsüz dünyandaki 'lekeye' aşık olmaktan mı korkuyorsun?"
Demir, başını hafifçe geriye çekmeye çalıştı ama Esila gömleğini öyle bir sıkıyordu ki, kaçacak yeri yoktu. Demir’in boynundaki yara gerildi, nefesi sıklaştı.
"Yapma dedim..." diye tekrarladı Demir, bu kez sesi bir yalvarışla tehdit arasındaydı. "Eğer şimdi seni öpersem, bu sefer durmam. Ve bu senin için de, benim için de sonun başlangıcı olur. Yapma Esila..."
Esila, Demir’in gözlerindeki o kırılmayı gördü. O an anladı; Demir ona karşı hissettiği duygulardan, babasından korktuğundan çok daha fazla korkuyordu.Demir, Esila’nın bu kışkırtması karşısında daha fazla direnmedi. Esila’nın gömleğine asılan ellerini kavrayıp onu tek hamlede belinden tutarak mutfak masasının üzerine oturttu. Aralarındaki çekim o kadar şiddetliydi ki, Demir’in dudakları Esila’nınkilerle buluştuğunda odadaki zaman durdu.
Esila, zafer kazanmış bir edayla öpücüğün arasında nefes nefese fısıldadı: "Ben kazandım..."
Bu iki kelime, Demir’in beyninde bir soğuk duş etkisi yarattı. Bir oyunun parçası olduğunu hissetmek onu sarsarak kendine getirdi. Hızla geri çekildi, Esila’dan uzaklaştı. Elleriyle saçlarını sertçe çekiştirip kendi kendine fısıldadı: "Ne yapıyorum ben? Ne yapıyorum ben siktir git!"
Sesi bir anda buz kesti. Az önceki o tutkulu adamdan eser kalmamıştı. Gözlerini Esila’nın omuzlarındaki beyaz lekelerden kaçırarak nefret dolu bir tonda konuştu:
"Odana çık. Üstünü değiştir. Mümkünse o lekelerini görmeyeceğim bir kıyafet giy! Ve bir daha asla bana yaklaşma!"
Esila, masanın üzerinde öylece donakaldı. Normalde babası o lekelerden nefret ettiği için onları saklamaya alışkındı ama Demir’in dün geceki "sanat eseri" sözlerinden sonra bu darbe kalbine bıçak gibi saplandı. Gözleri masumiyet ve derin bir hayal kırıklığıyla doldu.
Yavaşça masadan indi, sesi titreyerek sordu: "Sen de mi... Sen de mi nefret ediyorsun lekelerimden? Dün gece çok güzel olduklarını söylemiştin... Neden beni kandırdın Demir? Neden bana umut verdin?"
Demir, bu masum ve kırgın soru karşısında yumruğunu sıktı. Aslında lekelerden değil, onlara bakarken hissettiği o zaaftan nefret ediyordu. Arkasını dönüp "Lekelerinden değil, senin beni bu kadar kolay yönetmenden nefret ediyorum!" diye haykıracakken kapı sertçe açıldı.
Adamlarından biri içeri daldı, ikisinin arasındaki o ağır havayı hissedince yutkundu. "Efendim... Babası... Sınırı geçmiş, buraya geliyor."
Demir, Esila’ya bir saniye bile bakmadan adama "Çık dışarı, geliyorum!" diye bağırdı. Esila, Demir’in bu sertliği ve lekelerine yaptığı o ağır vurguyla yıkılmış bir halde, gözyaşlarını içine akıtarak merdivenlere yöneldi. Yukarı çıkarken her adımda Demir’in o sözleri yankılanıyordu: “Lekelerini görmeyeceğim bir kıyafet giyEsila yukarı çıktığında öfkeden ve kırgınlıktan elleri titriyordu ama Demir’in istediğini yapıp o lekeleri saklamayacaktı. Aksine, yatağın ortasına bağdaş kurup oturdu ve saatlerce odayı izledi. Demir’in tişörtü hala üzerindeydi, kollarını daha da yukarı sıyırdı. "Benden nefret edeceksen, olduğum gibi nefret et," diye mırıldandı.
Yaklaşık iki saat sonra kapı sertçe açıldı. Demir, operasyon hazırlığının verdiği gerginlikle içeri girdi. Esila’yı hala aynı kıyafetle, lekeleri meydandayken görünce duraksadı. Bakışları baştan aşağı onu süzdü.
"Sana üstünü değiştirmeni söylemiştim," dedi Demir, sesi bir bıçak kadar keskindi.
Esila, yatakta bir santim bile kımıldamadan, dik bir bakışla ona karşılık verdi. "Değişmeyeceğim."
Demir sabrının son kırıntılarını kullanıyormuş gibi bir adım yaklaştı. "Değiş Esila. Babana seni bu halde, benim kıyafetlerimle göstermeyeceğim. O lekeleri görüp seninle ilgili planlar yapmasına izin vermeyeceğim. Değiştir şu üstünü."
"Değiştirmiyorum! Karışma bana!" diye bağırdı Esila. "Dün gece 'sanat eseri' dedin, bugün 'nefret ediyorum' diyorsun. Senin keyfine göre saklanıp çıkacak bir eşya değilim ben!"
Demir’in gözleri koyulaştı. Adımları ağır ve tehlikeli bir hal aldı. Yatağın tam dibine kadar geldi, Esila’nın üzerine eğildi. "Değiştirmiyor musun yani? Kesin kararın mı?"
Esila, çenesini yukarı kaldırıp tam gözlerinin içine baktı. "Hayır. Asla."
Demir bir süre sessizce Esila’nın yüzüne baktı, ardından bakışları yavaşça Esila’nın üzerindeki kendi siyah tişörtüne kaydı. Elini uzatıp tişörtün yakasını parmaklarının ucuyla tuttu, kumaşı hafifçe çekiştirerek inceledi. Esila, onun bu sakinliğinden korksa da geri adım atmadı.
Demir, dudaklarının kenarıyla belli belirsiz, karanlık bir şekilde gülümsedi. "Sen bilirsin cüce," dedi sesi fısıltı gibi ama tehditkardı. "Madem sen değiştirmek istemiyorsun, o zaman bu tişörtün üzerinde kalmasının da bir anlamı yok."
Esila ne olduğunu anlamadan, Demir tişörtün yakasını sertçe kavradı.Demir, Esila’nın inadını kırmak için bir an bile tereddüt etmedi. "Benim kurallarımla oynamayı sen seçtin," diyerek elini tişörtün eteklerine attı ve tek bir hamlede tişörtü Esila’nın üzerinden çekip çıkardı.
Esila bir anlık şokla ellerini göğsüne siper etmek istedi ama Demir onun bileklerini nazik ama sarsılmaz bir güçle kavrayıp yanlara açtı. Odanın içine düşen sessizlikte, Demir’in bakışları Esila’nın çıplak bedeninde donup kaldı.
Işık, Esila’nın buğday tenine vurdukça her şey ortaya çıkmıştı. Sadece kollarında ve omuzlarında değil; iki göğsünün tam ortasında, karnında bir harita gibi yayılan o süt beyazı lekeler... Demir, hayatında gördüğü en kusursuz ve en doğal tabloya bakıyormuş gibi nefesini tuttu. Bakışları o lekelerin üzerinde aç bir kurt gibi gezinirken, az önceki öfkesinden eser kalmamıştı.
"Baban..." dedi Demir, sesi titreyerek. "Baban gerçekten körün tekiymiş. Bu güzelliği saklamaya çalışmak cinayettir."
Demir, Esila’nın şaşkın ve titreyen bakışları altında odanın köşesindeki dolaba yöneldi. İçinden, sabah adamlarına özel olarak getirttiği paketi çıkardı. Paketin içinden mini, siyah bir şort ve ince askılı, beyaz bir büstiyer çıktı.
Tekrar yatağa, Esila’nın yanına döndü. "Saklamak istemiyorsan saklamayalım cüce," dedi sesi fısıltı gibi ama çok derinden geliyordu. "Bütün dünya görsün, baban da görsün... Benim olanın ne kadar eşsiz olduğunu."
Demir, kıyafetleri Esila’ya giydirmeye başladı. Ama bu bir giydirme eyleminden çok, bir ayin gibiydi. Parmak uçları Esila’nın karnındaki o beyaz lekeye değdiğinde, teninin sıcaklığıyla irkildi. Şortu yukarı çekerken, bacaklarındaki her bir detayı ezberlemek istercesine yavaş hareket ediyordu. Büstiyerin askılarını omuzlarına yerleştirirken parmakları omuz başlarındaki lekelerin üzerinde özenle, adeta o teni kutsuyormuş gibi gezindi.
Esila, Demir’in bu aşırı nazik ve hayranlık dolu dokunuşları karşısında nefesini tutmuş, kalbinin güm güm atışını dinliyordu. Demir işini bitirdiğinde geri çekilmedi; elleri hala Esila’nın omuzlarındaydı.
"İşte şimdi..." dedi Demir, Esila’nın gözlerinin içine bakarak. "Şimdi babanın karşısına tam da böyle, saklanmadan çıkacağız. O senin kusur gördüğü her şeyin altında ezilecekDemir, Esila’nın büstiyerinin askılarını düzelttikten sonra tam geri çekilecekken, Esila’nın buz gibi olan parmakları Demir’in bileğini kavradı. Demir duraksadı, bakışları Esila’nın dolan gözlerine çarptı.
"Demir..." dedi Esila, sesi boğazında düğümleniyordu.
Demir, odayı dolduran o ağır gerilimle yutkundu. "Efendim cüce?"
"Sen o gece..." Esila duraksadı, gözlerinden bir damla yaş büstiyerinin üzerine düştü. "O gece vücudumu öptükten sonra... Benden, lekelerimden iğrendin mi?"
Demir’in gözleri şokla açıldı. Kalbine bir ağırlık çöktü. "Hayır," dedi sesi sert ve kesin bir şekilde. "Nereden çıkarıyorsun bunu?"
Esila, Demir’in bileğini daha sıkı tuttu; tırnakları adamın tenine geçti. "Yalan söyleme! Sen de mi gidip bana dokunduktan sonra elini yıkıyorsun? Gizli gizli iğreniyor musun benden? Az önce 'görmek istemiyorum' diye bağırdığında, o iğrençliği gözlerinde gördüm!"
Demir tek kelime edemedi, sadece bakabildi. Esila hıçkırarak devam etti:
"Babam... Küçükken beni bir kez öptüğünde, hemen arkasından gidip ağzını yıkamıştı. Sonra yüzüme bakıp 'Senden iğreniyorum, annen gibi çürüyorsun' demişti. Sen de mi öyle yapıyorsun Demir? Dokunduğun yerleri temizliyor musun?"
Demir’in içindeki o karanlık adam, bu sözlerle birlikte paramparça oldu. Esila’nın babasına duyduğu öfke, yerini saf bir acıya bıraktı. Demir, Esila’nın bileğindeki elini çözüp onun yüzünü avuçlarının içine aldı. Başparmağıyla gözyaşlarını sildi, ama bu kez çok daha sert ve sahiplenici bir tavırdaydı.
"Bana bak Esila," dedi Demir, sesi titriyordu ama bu kez öfkeden değil, kızın ruhundaki yarayı kapatma arzusundandı. "O herif bir ruh hastasıymış. Ben sana dokunduktan sonra elimi yıkamıyorum... Ben sana dokunduktan sonra, o teninin kokusu gitmesin diye nefesimi tutuyorum."
Demir, Esila’nın şaşkın bakışları altında onun elini aldı ve kendi kalbinin üzerine koydu. "Burada ne hissediyorsun? Hızını duyuyor musun? Bu kalp, iğrendiği bir kadın için böyle atmaz. Ben o lekelerin her birini, hayatımdaki tüm karanlığı aydınlatan yıldızlar gibi görüyorum."
Demir eğildi ve Esila’nın alnına uzun, huzurlu bir öpücük kondurdu. "Şimdi o yaşları sil. Aşağıda sana 'çürük' diyen o adamın karşısına çıkacağız. Ve ona, senin benim en değerli mücevherim olduğunu göstereceğim. Kimin kime diz çökeceğini o zaman görecek."Esila, duyduklarına inanmak istese de kalbindeki o eski yara öyle derin ki, titreyen bir sesle tekrar sordu: "Gerçekten mi? Gerçekten iğrenmiyor musun?"
Demir, derin bir nefes verip başını hafifçe yana eğdi. Esila’nın bu bitmek bilmeyen güvensizliği içini sızlatıyordu. "Sabrımı sınıyorsun çilli," dedi, sesi hem sitemkar hem de aşırı derecede şefkatliydi.
Demir, elini Esila’nın ince beline yerleştirdi. Başparmağı, büstiyerin bittiği ve o beyaz lekeli teninin başladığı noktada, sanki bir mühür basıyormuş gibi özenle gezindi. Bu dokunuş o kadar gerçek ve o kadar tutkuluydu ki, Esila’nın vücudundaki tüm titreme bir anda dindi.
Esila, daha fazla dayanamadı. Demir’in o sarsılmaz güvenine sığınmak ister gibi başını ileri uzattı ve yüzünü Demir’in boynuna gömdü. Burnunu, o bıçak izinin hemen yanına, Demir’in tenine yasladı. "Teşekkür ederim," diye fısıldadı, sesi Demir’in teninde yankılandı.
Demir, kollarını Esila’nın sırtına dolayarak onu göğsüne hapsetti. "Ne için?" diye sordu boğuk bir sesle. "Seni kaçırdığım için mi, yoksa babanla seni tehdit ettiğim için mi?"
Esila cevap vermedi. Sadece sustu. Kollarını Demir’in çıplak sırtına doladı, parmaklarını onun kürek kemiklerine bastırdı. Ona daha çok sarıldı, sanki dünyanın sonu gelse bile o boyun çukurunda kalırsa hiçbir şey ona zarar veremeyecekmiş gibi... Bu teşekkür, Demir’in onu kaçırmasına ya da tehdit etmesine değildi. Bu teşekkür; hayatında ilk kez birinin ona, o lekelerle birlikte "tam" ve "değerli" olduğunu hissettirmesineydi.
Demir de sustu. Esila’nın saçlarının kokusunu içine çekti. Kapının dışındaki korna sesleri ve babasının yarattığı o büyük tehdit artık odanın dışındaydı. O an, bu odada sadece yaralı bir kız ve o yarayı sarmaya ant içmiş karanlık bir adam vardı.
"Hadi," dedi Demir sonunda, Esila'yı kendinden hafifçe uzaklaştırıp gözlerine bakarak. "Baban aşağıda senin ağlamanı bekliyor. Ama biz ona... hiç beklemediği bir şey vereceğiz."Demir, Esila’nın elini sımsıkı tutmuş, tam kapıdan çıkacakken aşağıdan babasının o otoriter ve buz gibi sesi yankılandı. Megafonla ya da bir hoparlörle evin içine kadar ulaşıyordu sesi.
"Esila! Kızım, beni duyduğunu biliyorum!" dedi babası. Sesi titriyordu ama bu üzüntüden değil, utançtandı. "Hemen üstünü değiştir bir tanem. Çok açık o üzerindekiler... Seni birazdan buradan aldığımda her yerde haber kanalları olacak. O lekelerinin her yerde görünmesini istemezsin! Yarın tüm Türkiye senin o çirkin görüntülerini konuşurken saklanacak yer ararsın."
Esila olduğu yerde donakaldı. Babasının kurduğu o duygusal istismar cümleleri, birer ok gibi kalbine saplanıyordu. "Lekelerinin görünmesini istemezsin," "Çirkin görüntüler," "Saklanacak yer ararsın..."
Demir, Esila’nın elinin buz kestiğini ve omuzlarının çöktüğünü hissetti. Öfkeyle dişlerini sıktı, gözleri kapıya doğru nefretle parladı.
Babası devam ediyordu: "Seni korumak için söylüyorum kızım. Kimsenin seninle alay etmesine, o hastalıklı tenine bakıp iğrenmesine izin veremem. Benim kızım böyle görünmemeli. Hadi, düzgün bir şeyler giy de öyle çık dışarı. Beni el aleme rezil etme!"
Esila yavaşça elini Demir’in elinden çekti. Gözlerindeki o az önceki ışık sönmüştü. "Haklı..." diye fısıldadı Esila. "Haberlere çıkarsam... herkes görecek. Herkes babam gibi iğrenecek."
Demir, Esila’nın çenesini tutup sertçe kendine çevirdi. "Sakın," dedi Demir, sesi bir aslan kükremesi kadar derindi. "Sakın o herifin seni tekrar o karanlık odaya hapsetmesine izin verme Esila. O seni korumuyor, o seni kendinden utandırıyor!"
Esila ağlayarak geri çekildi. "Anlamıyorsun Demir! O benim babam, beni tanıyor. Dışarısı senin kadar nazik olmayacak. Ben... Ben değiştirmeliyim."
Esila hızla dolaba gidip en kapalı, en boğucu kazağını üstüne geçirmeye çalışırken, Demir kapıya bir yumruk attı. "Eğer o kazağı giyip aşağı inersen," dedi Demir, "İşte o zaman o adam kazanmış olacak. Ve ben, senin bu kadar korkak bir kadın için kendimi feda ettiğime üzüleceğim."Demir, Esila’nın elini bırakmadı. Onu korumacı bir tavırla, adeta bir kalkan gibi yanına alarak merdivenlerden aşağı indirdi. Ancak salona adım attıkları an, karşılarındaki manzara Esila’nın tüm cesaretini kırdı.
Babası, salonun ortasında, yanında korumalarıyla dikiliyordu. Esila’yı o kısa şortu ve omuzlarını açıkta bırakan büstiyeriyle görünce yüzünde derin bir tiksinme ifadesi belirdi. Esila’nın vücudundaki o beyaz lekeleri, sanki birer suç kanıtıymış gibi aşağılayarak süzdü.
"Esila!" dedi babası, sesi odada soğuk bir rüzgar gibi esti. "Bu ne hal? Hemen yukarı çık ve üstünü değiştir bir tanem. Çok açık bu giydiklerin..."
Esila, babasının o sahte "şefkatli" ama aslında yerin dibine sokan ses tonunu duyunca Demir’in elini daha sıkı tuttu. Babası bir adım öne çıkarak devam etti:
"Seni buradan aldığımda haber kanalları, iş ortaklarım, herkes bizi görecek. O lekelerinin her yerde boy boy görünmesini istemezsin değil mi? Yarın tüm Türkiye o çirkin görüntülerini konuşurken saklanacak yer ararsın, perişan olursun. Ben senin iyiliğini düşünüyorum; insanların senden iğrenmesine, sana hastalıklıymışsın gibi bakmasına izin veremem."
Esila’nın omuzları çöktü, başı yavaşça öne eğildi. Babasının bu duygusal istismarı, Demir’in kurduğu tüm o özgüven köprülerini tek tek yıkıyordu.
"Baba, ben..." diye kekeledi Esila.
Babası, sanki çok büyük bir fedakarlık yapıyormuş gibi yüzünü ekşitti. "Hadi güzel kızım, beni el aleme rezil etme. Git o lekelerini kapatacak düzgün bir şeyler giy. Kimse senin bu halini görüp de arkamızdan konuşmasın."
Demir, Esila’nın titrediğini hissedince daha fazla sessiz kalamadı. Esila’nın önüne geçip babasıyla arasına bir duvar gibi örüldü. Bakışları o kadar karanlıktı ki, babasının korumaları gayri ihtiyari silahlarına davrandı.
"Bana bak," dedi Demir, sesi yerin altından geliyormuş gibi boğuk ve tehlikeliydi. "Onunla bir daha sakın böyle konuşma. Senin 'çirkinlik' dediğin şey, bu dünyadaki en saf gerçeklik. Onu kendi utancınla boğmana izin vermeyeceğim."
Demir, arkasına dönüp Esila’nın çenesini tuttu ve yüzünü kendine kaldırdı. "Esila, bana bak. Onun ne dediği umurunda değil. Sen saklanmayacaksın. Eğer o kazağı giymek için yukarı çıkarsan, ömrün boyunca o odada hapis kalırsın. Karar ver; babanın utancı mı olacaksın, yoksa benim gururum mu?"Demir, Esila’nın sarsıldığını görünce babasına inat eğilip onun yanağına derin ve sahiplenici bir öpücük kondurdu. "Korkma, yanındayım," der gibiydi bakışları.
Babası bu manzara karşısında yüzünü buruşturdu, sanki midesi bulanmış gibiydi. "Esila, kızım... Bu adam..." dedi ve bir an duraksayıp zehrini kusmaya devam etti. "Bak, sana son kez söylüyorum. Ya şimdi benimle gelirsin ya da bu adamla burada kalırsın. Tercih senin."
Esila bir Demir’in o sarsılmaz, güven veren gözlerine baktı, bir de babasının o her şeye rağmen "ev" dediği, tanıdık ama soğuk yüzüne. İçindeki o "sevilme" arzusu, babasının onu bir kez olsun gerçekten kabul etmesi umudu galip geldi.
Esila, Demir’in elini yavaşça bıraktı. Demir’in bakışlarındaki o yıkımı gördüğünde kalbi sızladı. "Özür dilerim..." diye fısıldadı Esila, sesi hıçkırıklarının arasında kayboldu.
Hızla babasına doğru koştu. "Baba!" diyerek adamın göğsüne sığındı ve sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Babası, zafer kazanmış bir edayla Esila’ya sarıldı, sırtını sıvazlarken Demir’e nefretle baktı. "Tamam kızım, geçti..." dedi babası. Sonra adamlarına döndü, sesi bir komutan edasındaydı: "Esila’yı hemen arka kapıdan çıkarın, eve götürün. Kimse görmesin bu halini."
Esila, korumalar eşliğinde hıçkırarak evden çıkarılırken, babası Demir’e doğru birkaç adım yaklaştı. Yüzünde iğrenç, kibirli bir gülümseme vardı.
"Bir çocuğu babasıyla kendin arasında seçim yaptırırsan, böyle mal gibi kalırsın işte," dedi adam alayla. "O benim kızım. Kanı bozuk olsa da benim kanım. Seni seçecek değildi ya? Senin gibi bir sokağa düşmüşe mi bırakacaktım onu?"
Demir’in elleri yanlarında yumruk oldu, parmak boğumları bembeyaz kesildi. Gözleri kan çanağına dönmüştü, öfkeden bedeni titriyordu ama Esila’nın kendi rızasıyla gidişi kollarını kanatlarını kırmıştı.
Babası kapıdan çıkmadan önce son darbesini vurdu: "Anlaşmayı bozdum demiştin herhalde, kızımın sende kalacağı ihtimali üzerine kurmuştun planlarını... Merak etme, 'hizmet bedeli' olarak hesabına yüklü bir para yatırdım. Al o parayı ve bir daha kızıma yaklaşma. Senin gibiler ancak parayla satın alınır."
Babası arkasına bile bakmadan çıkıp gitti. Demir, bomboş kalan salonda, Esila’nın bıraktığı o ağır sessizlikle baş başa kaldı. Masanın üzerindeki vazoyu tek bir yumrukla paramparça etti.
"Para öyle mi?" diye kükredi Demir boşluğa doğru. "O parayı senin kefen paran yapmazsam, bu dünya benim yüzüme tükürsün!"Eve vardıklarında Esila, babasının o buz gibi şatosunda kendini biraz olsun güvende hissetmek istiyordu. Demir'in yanından, onu gerçekten seven ve sahiplenen adamın yanından, kendisini aşağılayan babasına "belki bu kez beni sever" umuduyla dönmüştü.
Salona geçtiklerinde Esila, hıçkırıklar içinde babasının koluna dokunmaya çalıştı. "Baba, çok korktum... Demir bana çok kötü şeyler..."
Ancak babası, Esila daha ona yaklaşmadan, sanki üzerine kirli bir şey sıçrayacakmış gibi hızla geri çekildi. "Dokunma bana Esila! Üstündeki o çaputlarla, o adamın kokusuyla bana yaklaşma!"
Esila olduğu yerde sarsıldı. Gözyaşları yanaklarındaki beyaz lekelerin üzerinden süzülürken, bir çocuk çaresizliğiyle babasının peşinden gitti. "Özür dilerim baba, hemen değiştireceğim üstümü. Bak, geldim işte. Senin yanındayım."
Babası koltuğa oturup iğrenerek kızına baktı. "Gelmeseydin ne yapacaktın? O piçin yanında kalıp bizi iyice rezil mi edecektin? Zaten o lekelerinle başıma yeterince bela oldun, bir de 'mafya kapatması' damgası mı vurduracaktın bize?"
Esila dizlerinin üzerine çöktü, babasının dizine başını yaslamak istedi. Bir damla sevgi, bir kırıntı şefkat bekliyordu. "Seni özledim baba... Beni sevmiyor musun?"
Babası ayağa kalktı, Esila’nın elini itti. "Sevgi mi? Esila, sen benim sadece başarısızlığımsın. Seni her gördüğümde o hastalıklı tenin bana anneni ve senin kusurlarını hatırlatıyor. Şimdi odana çık! Gözüm görmesin seni. Odamdan çıkmanı istemiyorum, kapıya koruma koyduracağım. Senin bu 'açık saçık' halinle dışarı çıkıp adımızı lekelemene izin vermeyeceğim."
Esila, yerdeki halının desenlerine bakarken hıçkırıklarını durduramıyordu. Demir onu bir "sanat eseri" gibi izlemişti; babası ise ona "başarısızlık" diyordu.
"Ama baba..." dedi Esila fısıltıyla. "Demir bana... güzel olduğumu söylemişti."
Babası kahkaha attı, bu ses Esila'nın kalbine cam kırıkları döktü. "Seni kullanmak için her şeyi söyler o! Senin gibi kusurlu bir kızı ancak senin üzerinden bir şey kazanacak olan adam 'güzel' bulur. Kendini kandırma. Şimdi git ve o leke dolu vücudunu sakla!"
Esila, ağır adımlarla, omuzları çökmüş bir halde yukarı çıkarken Demir’in boynundaki o sıcaklığı hatırladı. Babasının yanında "evinde" değil, bir mezardaydı.Gece yarısı, Esila babasının o kasvetli evinde, odasına kilitlenmiş bir halde uyuyordu. Üzerinde sadece rahat, askılı ve kısa bir gecelik vardı; babasının "sakla" dediği o beyaz lekeleri, uykusunda tüm doğallığıyla parlıyordu. Esila, belki de rüyasında Demir'in o güven veren boyun çukurunu görüyor, bu yüzden ilk kez bu kadar derin bir uyku çekiyordu.
Ancak balkon kapısının sessizce açıldığından ve içeriye karanlık bir gölgenin sızdığından habersizdi.
Demir, bir gölge gibi odaya süzüldü. Yatağın kenarına, Esila’nın başucuna oturdu. Uyurken o kadar masum ve o kadar "kendisi" gibiydi ki, Demir bir an duraksadı. Ama sonra babasının o aşağılayıcı sözleri ve Esila’nın onu bırakıp gidişi aklına geldi.
"Sen kaşındın cüce," diye fısıldadı Demir, sesi gecenin sessizliğinde bir yemin gibi yankılandı.
Yavaşça yorganı üzerinden çekti. Esila’nın beyaz teni ve üzerindeki lekeleri ay ışığında birer inci gibi parlıyordu. Demir, gözlerini o vücuttan çekmek istese de başaramadı; her bir leke, ona sahip olma arzusunu daha da kamçılıyordu. Cebinden çıkardığı yumuşak ipi hazırladı. Önce Esila’nın bacaklarını, uykusunu bölmeyecek kadar nazik ama kaçamayacağı kadar sıkı bir şekilde bağladı.
Ardından ellerine uzandı. Esila hafifçe kıpırdandı, bir şeyler mırıldandı ama Demir onun bileklerini nazikçe kavrayıp onları da birbirine bağladı. Son olarak, bağırmasına fırsat vermemek için ensesinden hafifçe destekleyerek ağzını siyah bir kumaşla kapattı.
Esila, tam o anda gözlerini araladı. Karşısında Demir’in o karanlık ve kararlı bakışlarını görünce dehşetle çırpınmaya çalıştı ama elleri ve ayakları artık ona ait değildi. Demir, hiçbir şey söylemeden onu o incecik geceliğiyle kucağına aldı. Bir tüy kadar hafif gelmişti ona.
Balkondan aşağı, önceden hazırlanan düzenekle ve adamlarının yardımıyla sessizce indiler. Esila'nın kalbi göğüs kafesini zorluyordu, gözleri korku ve şaşkınlıkla Demir'e bakıyordu.
Demir, Esila’yı arabanın arka koltuğuna, kendi yanına oturttu. Araba hızla malikaneden uzaklaşırken, Demir Esila’nın titrediğini hissetti. Onu sertçe çekip göğsüne yasladı, kollarını etrafına doladı.
"Şşşt... Bitti," dedi Demir, burnunu Esila’nın saçlarına gömerek. "Baban seni saklamak istiyordu, ben ise seni dünyadan saklayacağım. Ama bu sefer benim kucağımda, benim kurallarımla."
Esila, Demir’in tanıdık kokusunu alınca ve o güçlü kolların arasında olduğunu fark edince, çırpınmayı bıraktı. Gözyaşları şakağından Demir’in gömleğine süzülürken, Demir arabayı süren adamına buz gibi bir emir verdi:
"Sür! Kimsenin bizi bulamayacağı o dağ evine."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

27okunma 2beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kategoriler ve temalar yükleniyor…