6- Renklerin Ardındaki Güç

Vaveyla Yazarı: sudenur kayhan

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: 6- Renklerin Ardındaki Güç

"En zor anlarda bile, küçük renk dokunuşlarıyla hayat yeniden canlanır; umut, emekle şekillenir."

Elif Aras'ın Anlatımıyla;

Sabahın o ince, serin ve hafif puslu saatlerinde, kargo merkezinin önüne geldim. Dün akşamdan beri içimde buruk bir endişe vardı; yaptığımız seramiklerin paketlenip teslimatında bir aksaklık olduğunu haber almıştım. Elim ayağım titrer gibi, ama yüzüme yansıtmamaya çalışarak adımlarımı hızlandırdım.

Kargo merkezi, biraz eski ve biraz dağınık bir yerdi. Ahşap kapı biraz gıcırdı, içeri girdiğimde etraftaki kargolar, kutular ve görevlinin hafif telaşlı yüz ifadesi beni karşıladı. Tozlu raflar, yankılanan ayak sesleri, metal tekerleklerin sert zemin üzerinde çıkardığı hırıltılar... Hepsi bir arada, sıkışmış ve koşturmacayla dolu bir sabahın görüntüsüydü.

Masamın üzerindeki kağıtları, barkodları ve teslimat notlarını kontrol ettim bir kez daha. Kargo sorumlusu ile konuştum; bazı paketlerin yanlış adrese gitmek üzere olduğunu öğrendim. İçimden söylenirken, neden her şeyi ben yapmak zorundayım diye düşündüm. Ama başkaları böyle konularda ilgisiz, ben ise işin tam ortasındaydım. Yorgundum ama bir o kadar da sorumluydum.

İşlemler tamamlandıktan sonra telefonum titreşti. Yeni siparişler... Bu hayatımın ritmi gibiydi; hiç bitmeyen siparişler, hiç bitmeyen işler. Çarşıya doğru yürürken, sıcak güneşin altında esnafın hareketliliği dikkatimi çekti. Tezgâhlar renk renk malzemelerle doluydu; incecik fırçalar, parlak glazür kavanozları, toz seramik hamurları.

Yavaş yavaş bunları seçerken, her bir malzemeyi elimle yoklar gibi oldum. Sanki onları dikkatle seçmezsem, ürünlerim bir anlam ifade etmeyecekmiş gibi hissettim. Atölyeye doğru yürürken, şehirden gelen hafif bir rüzgâr yüzüme çarptı. Dar sokakların arasından geçerken, aklımda binlerce şey vardı.

"Bu malzemeler, bu iş, bu yetiştirmem gereken siparişler, her şey..." diye düşündüm. Düşüncelerim içinde kaybolmuşken, atölyenin kapısına yaklaştım. Derin bir nefes aldım ve kapıyı açtım. Ama kapıyı açar açmaz içimde bir soğukluk hissettim; beklemediğim, istemediğim bir durumla karşılaştım. Ali Fırat oradaydı.

Yanında ise tanımadığım biri vardı—sonradan öğrendiğim Yağız Selim'di. İkisi de dikkatlice etrafı izliyor, konuşmuyordu. Göz göze gelmemiz anında, içimde bir şeyler kıpırdadı; beklemediğim için şaşırdım. Beni görmelerini istemiyormuşum gibi, yüzümü biraz sert tuttum. "Neden burada?" diye sormadan edemedim ama sesim bile soğuktu.

Adımlarımı yavaşça içeriye attım, ellerimdeki malzemeleri kapının önüne bıraktım. Kalbim hızlı hızlı çarpıyor, nefesim hafif kesiliyordu. İçimde büyüyen sıkışmışlık, bunalım... Bir anda her şey üstüme üstüme geldi. Ne söyleyeceğimi bilemedim, gözlerimi kaçırdım. Sanki dünya küçük bir kutu olmuş ve ben o kutunun içinde sıkışıp kalmıştım.

Derin bir nefes alıp dışarı çıktım. Sokakların o tanıdık telaşı, araç sesleri, kuş cıvıltıları arasında kendimi biraz toparlamaya çalıştım. Ama atölyenin kapısından içeri girdiğimde hissettiğim o soğukluk, yüzümü buruşturdu. Elimde kalan malzemeler bir kenara düştü. Dışarıda serin havayı ciğerlerime çekerken, içimdeki karmaşa biraz olsun azaldı. Ama biliyordum ki, bugün kolay geçmeyecekti.

Dışarıdaki havanın serinliği, içimdeki fırtınayı dindirmedi. Ayaklarım yere basarken, kalbim hala hızlı hızlı çarpıyordu. "Neden şimdi, neden burada?" diye sordum kendime defalarca. Onları görmek istememiştim, hele ki Yağız Selim'i hiç tanımıyordum. O an, atölyeye adım attığımda her şey donmuş gibiydi; zaman ağırlaşmış, her saniye uzun bir kâbusa dönüşmüştü.

Ali Fırat'ın yüzündeki ifade, bildiğim o sakin, kendinden emin duruşundan farklıydı. Gözlerindeki şaşkınlığı ve belki biraz da sorgulamayı gördüm. Yağız Selim ise tamamen yabancıydı, sanki orada olmaması gereken biri gibi. O an hissettiğim en büyük duygu, çaresizlikti. Çünkü planlarım, hayallerim, o günün sakin ve kontrollü geçmesi fikri, bu beklenmedik karşılaşmayla paramparça olmuştu.

"Neden hiç haber vermediler? Neden beni hazırlıklı yakalamadılar?" diye düşünürken, kendi kendime kızıyordum. "Elif, kontrol sende değil, bırak gitsin..." dedim ama içimdeki o fırtına susmuyordu. Gözlerimi kapattım bir an. "Her şeyi yoluna koymak için ne kadar uğraştın, ne kadar emek verdin..." diye geçirdim içimden. Ama sanki o emekler, o uğraşlar, bir rüzgârla savrulmuştu.

Bir anlığına, yüzümdeki soğuk maskeyi düşürmek istedim. Onların yanında, gerçek duygularımı göstermek... Ama sonra hemen kendimi topladım. "Güçlü olmalısın, zayıf görünemezsin," dedim içimden. Çünkü biliyordum; duvarların üstüme üstüme geldiği bu anlarda bile ayakta kalmalıydım.

Geri dönüp içeri baktım. Malzemelerin orada, kapının önünde öylece duruşu... Tıpkı benim, oraya ait olmadığım hissim gibi. O an anladım ki, sadece fiziken değil, ruhen de orada değildim artık. Atölye benim sığınağım olmalıydı ama bugün orası bir yabancı mekan gibi hissettiriyordu. Yürümeye devam ettim, adımlarım ağırlaştı. Bir yandan nefes almak için çabalarken, diğer yandan aklımda dönen sorulara cevap arıyordum.

"İçimdeki bu huzursuzluk nasıl diner? Ali Fırat ve Yağız Selim'le bu soğukluğun arkasında ne var? Daha ne kadar saklayabilirim kendimden?" Kendimi toparlamak için derin bir nefes aldım, yüzümü gökyüzüne çevirdim. Güneş yavaş yavaş yükseliyordu, ışıkları koca şehrin üzerinde dans ediyordu.

Belki de her şey, yeni bir başlangıç için böyle olmalıydı. Kendi kendime söz verdim; ne olursa olsun, önümde duran engelleri aşacak, atölyemi ve hayallerimi koruyacaktım. Ama şu an, içimdeki o derin boşluk ve beklenmedik karşılaşmanın yarattığı soğuklukla, ilk defa bir adım geri çekilip, ne yapmam gerektiğini düşünmeye mecburdum.

Atölyenin kapısından uzaklaştıktan birkaç dakika sonra, derin nefesler alarak ve kafamı toparlamaya çalışarak geri döndüm. İçimde hala o soğukluk vardı, ama dayanmalıydım. Çünkü burası benim dünyamdı, hayallerimin küçücük ama anlamlı yuvasıydı. Kapıya yaklaştığımda içeriye bakmadım, çünkü görmek istemediğim bir şey varsa onu görmemeliydim. Ama kapıdan hafifçe yayılan sesler, tıkırdayan adımlar ve Canan'ın varlığı dikkatimi çekti.

Canan, atölyenin sakin yüzü, yıllardır yanımda olan o güvenli limandı. O an göz göze geldik; yüzünde bir endişe vardı, o an hissettim. Gözleri biraz büyümüş, elleri karnına yakın, belki de ne diyeceğini bilemiyordu. İçeriye adımımı attığımda, Canan hemen yanıma geldi. Gözleri soruyordu, kelimelerse çekiniyordu. "Elif," dedi fısıltıyla, "Ali Fırat ve Yağız Selim çıktı... Kapıdan ayrıldılar. Sizi görmemelerini sağladım." Sesi nazikti, ama içinde gizli bir telaş vardı.

"Canan," dedim, "senin o kadar endişelenmene gerek yok. Ben de görmemek için dışarı çıktım." Cümlelerim belki biraz soğuk, ama sakin bir ton taşıyordu. Çünkü kendime de söylemem gerekiyordu bunu. Canan gözlerimi dikkatle süzdü, "Ama Elif, ne olacak peki şimdi? Onları burada beklemiyordun. Yine de burası senin alanın, onları görmemeni istediğin her şeyin... Burada yalnızsın." Kendi sesi bile biraz kırılmıştı.

O an, içinde bulunduğum o karmaşanın yükünü paylaştığımı hissettim. "Evet," dedim yumuşakça, "burada, bu atölyede güçlü olmalıyım. Ama bazen, bu güç bile yetmiyor. Onlar benim hayatımın beklenmedik bir parçası şimdi. İyi ya da kötü, bu böyle." Canan, gözlerindeki o endişeyi gizlemeye çalışarak, "Ne olursa olsun, yalnız değilsin Elif," dedi. "Ben buradayım. İstersen birlikte çözeriz."

Bir an durdum, gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım. "Teşekkür ederim, Canan. İyi ki varsın." O an, biraz olsun içimdeki fırtına duruldu. Belki bugün zor bir gündü ama yarın, yeni bir sayfa açabilirdim. En azından yanımda Canan vardı. Atölyenin sessizliği, kapı arkasında sadece ikimizin varlığıyla doluydu. Canan'ın bakışları içimde biriken karmaşayı anlamaya çalışıyordu; dudakları hafifçe titriyordu ama kelimeler yumuşak ve destekleyiciydi.

"Biliyorum, Elif," dedi usulca, "bu beklenmedik misafirler, seni hazırlıksız yakaladı. Ama onların gelişi, atölyenin huzurunu bozsa da, senin içindeki o mücadeleyi kimse silemez." Gözlerinin içine baktım; o an her şeyin bir anlamı vardı. "Sen güçlü bir kadınsın, hem de en zoru yapıyorsun: Hem hayallerinin peşinden koşuyorsun, hem de tüm yükleri tek başına taşıyorsun."

Başımı hafifçe salladım. "Evet, öyle... Ama bazen kendimi o kadar yalnız hissediyorum ki, ne yapacağımı bilemiyorum. Hem korkuyorum, hem de vazgeçmek istemiyorum. İçimdeki o direnç, bazen yorgunlukla karışıyor." Sesim kırılmaya başlamıştı. Canan hemen elini omzuma koydu. "Yorgunluk insanın en insani halidir, Elif," dedi. "Ama asla yalnız değilsin. Ben buradayım, yanında, destek için." Gözlerindeki sıcaklık, kalbimi hafifletti. "Bugün bu zorlukların üstesinden geldin. Yarın da geliriz. Her şey yoluna girecek, inan bana."

Derin bir nefes aldım, gözlerim doldu ama gülümseyebildim. "Teşekkür ederim, Canan. Senin varlığın bile bana güç veriyor." İçimdeki karışıklık biraz olsun azaldı; biliyordum ki bu yolda, en azından birisi benimleydi. O an, atölye artık sadece bir iş yeri değil, mücadelemin, hayallerimin ve dostluğun da sembolü olmuştu. Ve ben, her şeye rağmen devam edecektim.

Canan'ın o sıcak desteğiyle biraz olsun rahatlamıştım. Telefonumu çıkarıp yeni sipariş listesine baktım; ekranda renkli küçük kutucuklar, her biri farklı taleplerle doluydu. "Bak Canan," dedim, "bugün oldukça renkli, eğlenceli bir işimiz var. Farklı desenler, farklı renkler... Tabaklar, bardaklar, kupalar, kaseler... Hepsi özel ve birbirinden farklı."

Canan'ın gözleri parladı, yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. "Renkler! İşte benim sevdiğim kısım!" dedi. "Hadi hemen başlayalım. Mesela şu mavi tonları, bana biraz su gibi hissettiriyor. Deniz, gökyüzü..." Telefon ekranındaki siparişlerdeki detayları tek tek inceledik. İlk iş olarak, kupalar vardı; bazıları canlı turuncular, bazıları yumuşak pembelerle süslenmişti.

"Bu kupalar, sabah kahvesi için enerji verici olmalı," diye düşündüm. Canan ise "Kesinlikle! Turuncu ve sarı tonlarında hafif dalgalar gibi desenler yapalım, güne başlarken insanın yüzünü güldürsün," dedi. Tabaklar biraz daha zordu; siparişlerde karmaşık, geometrik desenler isteniyordu. Ama işin eğlenceli yanı da buradaydı.

Farklı renkleri üst üste bindirerek, bazen altın rengi ince çizgilerle süslemeler yaptık. Canan, renk paletini karıştırırken, "Biliyor musun, bu renkler birbirine karışınca ortaya çıkan tonlar adeta bir dans gibi!" dedi neşeyle. Kaseler ise tam bizim deney alanımızdı. Mat siyah, parlak yeşil, hatta bazen turkuaz gibi sürpriz renklerle kombinlemeler yaptık.

"Kaseyi eline aldığında, içinde başka bir dünya varmış gibi hissettirmeli," dedim. Canan da "İşte tam o yüzden, desenlere biraz doğal form ekleyelim; yaprak, dalga, hatta minik çiçekler..." diye önerdi. Çalışırken ortamda eğlenceli sohbetler, kahkahalar yükseldi. Toz seramik hamurları ellerimizde şekil alırken, fırçalar renklerle dans etti.

Arada birbirimizin yaptıklarını eleştirip, birbirimizi güldürdük. "Bunu biraz daha turuncu yap, daha enerjik olur," dedim. Canan hemen fırçayı kaptı, tabakanın kenarına neşeyle dokundurduğu boya dalgaları, işimize renk kattı. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Sadece iş değil, aynı zamanda bir terapi gibiydi bizim için. Renklerin, desenlerin, ellerimizin uyumu...

Atölyede sadece ürünler değil, bizim de enerjimiz şekilleniyordu. Ve en önemlisi, bu parçaların her biri, müşterilerimizin hayatında küçük ama özel bir yer edinecekti. Bu düşünce, içimde tarifsiz bir mutluluk yaratıyordu. "Bugün harika bir gün olacak, Canan," dedim, "hem işlerimiz yolunda, hem de birlikte çalışmak her zamankinden daha keyifli." Canan gülümseyerek başını salladı, "Evet Elif, atölyemiz renklerle, hayallerle dolup taşacak!" dedi.

Renklerin ve desenlerin heyecanıyla başladığımız serüvende, ellerimiz hamurla buluştuğunda her şey daha da canlandı. Canan ile birlikte, önümüzdeki tabak, kupa ve kaselerin hamurları tek tek şekillenirken, seramiğin o yumuşak, soğuk dokusu parmaklarımızın arasında hayat buluyordu.

İlk olarak kupaların kulplarını özenle taktık; bazen biraz fazla bastığımızda kulplar esner, bazen de tam istediğimiz kıvama ulaşana kadar uğraşırdık. Canan espri yaptı: "Elif, bu kulplar biraz benim gibi, esnek ama sağlam!" diye. Gülüştük. Sonra sırayla desen uygulamasına geçtik. Renk paletinden fırçalarımıza aldığımız boyalar, hamurun üstünde kayarken incecik çizgiler, dalgalar, küçük noktalar ve minik çiçekler ortaya çıktı.

Canan, pembe ve turuncu renkleri bir araya getirip parlak, sıcak bir güneş deseni yaptı. "Bunu sabah kahvesi kupasına koyalım, enerji versin," dedi neşeyle. Tabaklarda ise geometrik desenlerle uğraşırken, bazen çizgiler birbirine karıştı, bazen de istediğimiz gibi olmadı. "Biraz cesaret lazım," dedim, "hatalar da güzelliğin bir parçası." Canan da onayladı: "Doğru, işte bu yüzden sanat bu kadar heyecan verici!"

Hamurun üzerindeki renkler, ışıkla oyunlar oynuyor, atölyenin duvarlarına yumuşak gölgeler düşüyordu. Sıcaklığın ve tozun kokusu birleşmiş, çalışma masamız bir nevi küçük bir dünya olmuştu. Fırına yerleştirme zamanı geldiğinde, tabakları ve kupaları dikkatlice tepsilere dizdik. "Şimdi sabır zamanı," dedim, "fırın onları yeni bir forma dönüştürecek." Canan başını salladı, "Her şeyin biraz zaman alması gerek. İyi şeyler hemen olmaz."

Fırın çalışmaya başlayınca, atölye sessizleşti; sadece fırının hafif uğultusu duyuluyordu. Bu sessizlik içinde birbirimize bakıp, "Yarın bunları görecek olmanın heyecanı var," dedik. Çalışmanın arasında, arada kahve molaları verip, sohbetler ettik. Canan'ın getirdiği kurabiyeleri paylaşırken, işin ne kadar keyifli olduğunu tekrar tekrar hissettik. Renklerin, dokuların, ellerimizin birleştiği bu alan, sadece bir atölye değil; hayallerimizin evi olmuştu.

Fırının sıcak uğultusuyla sessizleşen atölyede, Canan aniden göz kırptı: "Bence artık bir yemek molası zamanı geldi!" dedi neşeyle. Günün koşturması ve yoğun çalışması arasında, o anın ne kadar kıymetli olduğunu ikimiz de biliyorduk. Masamızın kenarına, küçük ama özenle hazırlanmış bir sepet getirdi; içi taze poğaçalar, mis gibi kokan domates, bol zeytin ve rengarenk birkaç mevsim salatasıyla doluydu.

Üstüne de canlandırıcı limonata şişeleri vardı. Hemen atölyenin penceresinden süzülen hafif yaz rüzgarını içimize çekerek, bir köşeye oturduk. Canan, "Biliyor musun, bazen en basit yemekler bile insanın gününü güzelleştirir," dedi. Elimle poğaçayı kırarken, "Haklısın," diye karşılık verdim, "Biraz mola vermek, hem beden hem ruh için şart." Yemeklerimizi paylaşırken, işten bahsetmeyi bıraktık bir an. Sadece nefes aldık, güldük, sohbet ettik.

Canan'ın anlattığı çocukluk anıları, benim en sevdiğim müzikler üzerine yaptığımız tartışmalar derken, atölye adeta bir ev gibi oldu. Etrafımızdaki seramik parçalar, fırından çıkan sıcak tabaklar ve bizim aramızdaki samimi sohbet, günün en değerli anıydı. "Bu anlar, aslında yaptığımız işin en güzel yanları," dedim içtenlikle, "İşimizi severek yapıyoruz ama böyle küçük kaçamaklar da ruhumuzu besliyor."

Canan başını sallayıp, "Evet, ve seninle çalışmak tam da bu yüzden keyifli," dedi. O an, aramızdaki dostluğun ne kadar güçlü olduğunu hissettim. İki yorgun ama umut dolu kadın, hayatın telaşından bir kaçış bulmuştu. Yemek molası bittiğinde, yeniden atölyeye döndüğümüzde, içimizde taze bir enerji vardı. Ellerimizdeki işler artık daha canlı, gözlerimiz daha parlaktı. Çünkü bazen, en iyi ilham, küçük bir moladan sonra gelirdi.

Günün sonunda, atölyenin loş ışıkları altında, masanın başında otururken yorgun ama huzurluydum. Canan'la beraber, ortaya çıkan ürünlere göz gezdirdik; her biri kendi hikayesini, kendi ruhunu taşıyordu. "Bugün fena iş çıkarmadık, değil mi?" diye sordum gülümseyerek. Canan başını salladı, "Kesinlikle! Hem renkler hem desenler harikaydı. Müşteriler bayılacak buna." dedi içtenlikle. Derin bir nefes aldım. "Bugün ne kadar zor olursa olsun, ne kadar beklenmedik sürprizlerle doluysa, sonunda hep elimizde somut bir şey oluyor. Bu his, beni her seferinde motive ediyor." dedim.

Canan, hafifçe gülümsedi, "Ve unutmamalıyız ki, birlikte daha güçlüyüz. Ne olursa olsun, bu atölye bizim küçük dünyamız." Kapıyı kapatmadan önce, etrafı son bir kez gözden geçirdim. Tozlu raflar, üzerinde kuruyan son renk damlaları, biraz dağınık masalar... Hepsi bana emekle yoğrulmuş bir hayatı hatırlatıyordu.

"Yarın yeni bir gün, yeni umutlar, yeni başlangıçlar..." diye fısıldadım kendi kendime. Atölyenin kapısı sessizce kapanırken, içimdeki karanlık bulutların hafifçe dağıldığını hissettim. Biliyordum; ne kadar zorlu olursa olsun, sevdiğim işi yapmak ve yanında güveneceğim biri olmak, bana her şeyin üstesinden gelebilecek güç veriyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

17okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18