12. bölüm · Yanlış Hayatım
11.Bölüm
Baran’ın karşısında durdum ve bu sefer kaçmadım. Gözlerimin içine bakıyordu, cevap bekliyordu ve ilk defa vermek istedim. Derin bir nefes alıp “Tamam, anlatıyorum” dedim.
"Sandığın gibi büyümedim ben; başta disiplinli bir sporcu değildim, aksine her şey karmakarışıktı. Üvey babam hiçbir şey bilmiyor, hâlâ da bilmiyor. Onun bildiği ben normalim… okula gidip eve gelen biri. Ama bu gerçeğin sadece yarısı.
Ben buna kaçmak için başladım; kafamı susturmak, düşünmemek, yorulmak için. Önce salon, sonra ring, sonra hız… Başta hiçbirinde iyi değildim. Sadece duramıyordum.
Sonra alıştım. Sonra geliştim. Fazla geliştim… çünkü bırakmadım.
Bir gün bir kaza oldu. İlk ciddi antrenmanlardan birinde, kontrolsüzlükten sırtımda kalan o iz… Bir yara gibi duruyor ama aslında bir hatırlatma. Babam yanımda değildi ama bana hep şunu öğretmişti: “Kontrol etmezsen, kontrol edilirsin.” "Hatta bizzat kendisi uygulamıştı...
"O gün her şey değişti. Artık kaçmak için değil… yönetmek için yapıyordum.
Bu gördüğün her şey—Fırtına, kalabalık, pist, Ferit—hepsi bunun büyümüş hali. Ben tek başladım ama iyi olduğun şey saklı kalmıyor. Ferit de bunu fark edenlerden biri.
Bu bir hobi değil. Ve kimsenin bilmesini istemedim. Sen dahil… özellikle sen dahil. Çünkü beni yarım tanımanın daha kolay olacağını düşündüm.
Ama artık saklayamıyorum."
Baran uzun süre hiçbir şey söylemedi. Sadece baktı; bu sefer sorgulamıyordu, anlamaya çalışıyordu. Bir adım yaklaştı ve sonunda “…Niye ben?” dedi. Ses tonu sert değildi ama hafif kırılmış gibiydi. Gözlerimi kaçırmadım. “Çünkü sen… ciddiye alırsın.” dedim. Kısa bir sessizlik oldu. “Ve bu,” diye etrafı işaret ettim, “oyun değil.”
Baran başını hafif eğdi. “Yani bana güvenmedin.” dedi. Derin bir nefes aldım. “Güvendim.” dedim, sonra duraksadım. “Fazla güvendim.” Gözleri bir an değişti. “…O ne demek?” diye sordu. Hafifçe gülümsedim ama bu sefer alay yoktu. “İçine girersen… çıkamazsın dedim ya.” Baran kollarını bağladı. “Ben zaten çıkmayı düşünmüyorum.”
Bir an sustum. O devam etti. “Bak Arya… ne yaptığını bilmiyorum, kimlerle içindesin bilmiyorum ama…” durdu, “…seni yalnız bırakacak biri değilim.” Bu cümle beklediğim bir şey değildi. Gözlerimi hafifçe kıstım. “Bu bir teklif değil Baran.” dedim. “Biliyorum.” “Bu bir uyarı.” “Onu da biliyorum.” Kısa bir sessizlik oldu. Sonra bir adım daha yaklaştı. “Yine de buradayım.”
Tam o anda arkamızdan sakin, tanıdık bir ses geldi. Ferit. “Zaman daralıyor.” İkimiz de ona döndük. Bakışlarını önce bana, sonra Baran’a çevirdi. “Onu da mı dahil ettin?” Kaşımı kaldırdım. “Hayır.” Baran araya girdi. “Kendim dahil oldum.” Ferit birkaç saniye onu süzdü, sonra hafifçe başını salladı. “İlginç.”
Baran sinirli bir gülümseme attı. “Bunu bugün sık duyuyorum.” Ferit tekrar bana döndü. “Hazırlıklar başladı.” Kalabalıktan yükselen ses hâlâ devam ediyordu: “FIRTINA!” Ferit’in sesi alçaldı. “Bu sadece başlangıçtı.” Kalbim bir an hızlandı ama yüzüm yine sakindi. “Biliyorum.”
Baran bana baktı. “…Ne başlıyor?” Gözlerimi ondan kaçırmadan cevap verdim: “Gerçek oyun.” Rüzgâr hafifçe esti. Pistin üzerindeki sesler değişti. Kalabalık hâlâ bağırıyordu ama o sesin altında başka bir şey vardı; beklenti, gerilim… yaklaşan bir şey.
İçimden geçen tek şey: artık geri dönüş yok. Ve bu sefer… yalnız değilim.
Baran bir süre daha sustu. Söylediklerimi tartıyordu sanki; kafasında parçaları birleştiriyor ama hâlâ eksik olan bir şeyler vardı. Yüzünde o tanıdık ifade… yarı şüphe, yarı kararlılık. Sonunda derin bir nefes aldı ve başını iki yana salladı. “Tamam…” dedi. “Anladım demiyorum ama… artık geri durmayacağım.”
Gözlerimi ona sabitledim. “Bu bir macera değil.” dedim. “Bir kere içine girdin mi… geri çıkış yok.” Baran hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme ciddiydi. “Sen hâlâ anlamadın galiba.” dedi. “Ben zaten çıkmayı planlamıyorum.”
Bu cümle içimde bir yere dokundu ama belli etmedim. Tam cevap verecekken Ferit tekrar konuştu. “Romantik konuşmaları sonra yaparsınız.” dedi sakin bir şekilde. “İş var.”
Kaşımı kaldırdım. “Ne kadar?”
Ferit gözlerini kalabalığın ötesine kaydırdı. “Az.” dedi. “Ve bu sefer… sadece hız değil.”
Baran hemen atıldı. “Ne demek o?”
Ferit bu sefer direkt ona baktı. Birkaç saniye sustu, sanki ölçüyordu. “Demek oluyor ki…” dedi yavaşça, “…bundan sonrası daha kirli.”
Hava bir anda değişti. Az önceki coşku yerini daha ağır bir hisse bıraktı.
Baran kaşlarını çattı. “Ne işin içindesiniz siz?”
Cevap vermedim.
Ferit de vermedi.
Bu sessizlik… cevaptan daha ağırdı.
Baran sinirle nefes verdi. “Harika.” dedi. “Yani ben hiçbir şey bilmiyorum ama ortasındayım.”
Başımı hafif yana eğdim. “İstersen hâlâ çıkabilirsin.”
Baran bana baktı. Bu sefer netti.
“Hayır.”
Kısa, kesin.
Sonra ekledi: “Ama bundan sonra… bana yalan yok.”
Gözlerimi birkaç saniye onunkilerde tuttum. Sonra başımı hafifçe salladım. “Tamam.”
Bu küçük kelime… aslında büyük bir şeydi.
Ferit araya girdi. “Güzel. O zaman hareket ediyoruz.”
Baran hemen sordu: “Nereye?”
Ferit hafifçe sırıttı. “Gerçek oyunun başladığı yere.”
Baran gözlerini devirdi. “Hepiniz aynı şekilde konuşuyorsunuz.”
Ben yürümeye başladım. “Çünkü aynı şeyden bahsediyoruz.”
Baran arkamdan geldi.
Kalabalığın sesi yavaş yavaş arkamızda kaldı. “FIRTINA!” sesleri uzaklaştı ama içimdeki his gitmedi.
Aksine… büyüdü.
Arabaya doğru yürürken içimden tek bir şey geçiyordu:
Bu sefer sadece yarış yok.
Bu sefer… sınır yok.
Arabaya doğru yürürken kalabalığın sesi iyice arkada kaldı. “FIRTINA!” yankısı hâlâ duyuluyordu ama artık uzaktan geliyordu; yerini daha ağır, daha sessiz bir gerilime bırakmıştı. Ferit önden yürüyordu, adımları sakin ama kararlıydı; nereye gittiğimizi değil, neyin içine gireceğimizi biliyor gibiydi. Baran yanımdaydı, bu sefer konuşmuyordu; sustuğu zamanlarda bir şeyleri çözdüğünü biliyordum.
Arabaya bindik, motor çalıştı ve uzun bir süre kimse konuşmadı. Şehir yavaş yavaş değişti; ışıklar azaldı, binalar seyrekleşti, yerini karanlık ve boş alanlara bıraktı. Baran sonunda dayanamayıp “…Burası nereye gidiyor?” diye sordu. Ferit gözünü yoldan ayırmadan “Haritanın dışına.” dedi. Baran başını koltuğa yasladı, “Şaşırmadım.” diye mırıldandı.
Bir süre sonra araba yavaşladı. Etraf neredeyse tamamen ıssızdı. Uzakta tek bir yapı vardı; eski gibi görünen ama hâlâ yaşayan bir yer. Işıkları yanıyordu ama normal değildi, fazlasıyla sessizdi. Arabadan indiğimiz an asfaltla birlikte içimdeki o tanıdık his geri geldi—adrenalin, ama bu sefer daha yoğun, daha ağır. Baran etrafa bakıp “…Burası spor salonu falan değil.” dedi. Ferit hafifçe gülümsedi, “Zaten kimse öyle demedi.”
Kapıya doğru yürüdük, içeriden boğuk sesler geliyordu; bağırışlar, metal sesi ve ritmik bir uğultu. Baran bana dönüp “Son şansın.” dedi. “Ne için?” diye sordum. “Geri dönmek için.” Gözlerimi onunkilere kilitledim. “Geç kaldın.” dedim. Kapı açıldı ve içeri girdik.
Ortam yoğundu; yukarıdan sert ışıklar vuruyor, ortada geniş bir alan, etrafında insanlar vardı. Ama bu bir salon değildi… arena gibiydi. İnsanlar bizi fark etti, fısıldaşmalar başladı; bazıları Ferit’e, bazıları bana baktı ama çoğu… tanıyordu. Baran bunu fark edip “…Bunlar seni tanıyor.” dedi. Cevap vermedim.
Ferit öne geçip “Hazır mısın?” diye sordu. Gözlerimi alandan ayırmadan “Hiç olmadığım kadar.” dedim. Baran bir adım geri çekildi ama gitmedi; sadece izlemeye geçti. İçimden geçen tek şey şuydu: bu artık oyun değil… bu sahne. Ve ben… tam ortasındayım.
Bölüm nasıll
✨Oy vermeyi unutmayalım✨
