2. bölüm · Yalnız İstişare

Bölüm 2- Şans

Yusuf Mutlu

Sonraki gün gardiyan yeniden geldi. Biraza canı sıkkın ve meraklı görünüyordu genç adam.

İhtiyar merakla sordu:

-Ne oldu? Sende bir haller var gibi.

Genç adam sağ elini ensesine atıp hafif açık ağzından derin bir nefes aldı. İhtiyarı meraklandırmaya çalışır bir tavrı vardı.

İhtiyar:

-Söyle artık be çocuk!

Gardiyan derin bir nefes aldı ve söze başladı:

-Ben birkaç gün önce bir şans oyununa katıldım.

İhtiyar kaşlarını kaldırdı ve şaşırarak:

-Neden?
Gardiyan:

-Neden mi? Kötü mü yapmışım? Şanslı biri değilim zaten bana çıkmaz.

Yaşlı adam sessiz ama ürküten kalın sesi ile:

-Şansın iyi yanı nedir ki?

Gardiyan gözlerini sol alt köşeye devirdi ellerini arkasından birbirine bağladı ve düşündü.

-Şans benden yana ise tüm iyi şeyler bana gelir ve mutlu olurum?

İhtiyar alaycı bir ton ile:

-Hayatında kaç tane böyle bir insan gördün?

Gardiyan donakalır. Bir süre düşündü ama bulamaz.

İhtiyar:

-Bulamadın mı?

Gardiyan çaresizce başını salladı ihtiyara.

İhtiyar:

-Sana bir hikâye anlatayım.

"Vaktiyle bir ova varmış. Bu ovanın iki yanında iki köy kuruluymuş. Birinci köydekiler, gökyüzünde senede bir kez geçtiğine inanılan 'Altın Kuş'a taparlarmış. İnanışa göre, kuş kimin damına konarsa o adam ömür boyu mutlu olur, her işi rast gidermiş. Köylüler işi gücü bırakmışlar; her gün gökyüzüne bakıp o kuşun kendi damlarına konacağı günü beklerlermiş. 'Şanslı günüm elbet gelecek' diyerek ne evlerini onarmışlar ne tarlalarını ekmişler. Evleri yıkılmış, karınları acıkmış ama onlar hâlâ göğe bakıp gülümserlermiş. Mutluluğu o kuşun kanatlarına bağlamışlar... Beklerken yaşlanıp, mutsuzluk içinde ölüp gitmişler. O kuş ise... Belki hiç yoktu, belki de sadece geçip gidiyordu.

Diğer köyde ise sadece bir adam varmış. Adı sanı önemli değil. O adam gökyüzüne hiç bakmazmış. Elinde ağır bir çekiç, her gün dağdan taş taşırmış. Köylüler ona gülermiş; 'Bak, Altın Kuş geçecek, şanslı olanımız kurtulacak, sen neden bu kadar yoruluyorsun?' diye. Adam hiç cevap vermez, sadece gülümser ve taşlarını yontmaya devam edermiş.

Yıllar geçmiş... Sert bir fırtına kopmuş. Gökyüzüne bakanların o döküntü evleri yerle bir olmuş. Açlık ve sefalet içinde kalmışlar. 'Şansımız yokmuş' diyerek ağlamışlar. Oysa o taş ustası, o güne kadar yonttuğu her taşla kendine sarsılmaz bir kale, içinde meyve ağaçları olan bir bahçe inşa etmiş. Fırtına koptuğunda, o sıcacık yuvasında taze ekmeğini bölüyormuş.

Komşuları ona gidip 'Sen ne kadar şanslı bir adamsın, fırtına sana dokunmadı' demişler. Adam başını kaldırmış, o kalın ve sakin sesiyle; 'Şans, benim yonttuğum taşların arasında yoktu' demiş. 'Ben her taşı yerine koyduğumda, o taşı koyabilme gücüne sahip olduğum için mutluydum. Mutluluk gökten inecek bir ödül değil, topraktan tırnağınla kazıyacağın bir hasattır.' "

Gardiyan şaşırır ve sorar:

-Mutluluk için kendi işimde dürüst bir şekilde çalışmalı mıyım yani?

“Evet” der ihtiyar.

Gardiyan merakla:

-Peki, şans diye bir şey yok mudur yani.

-Şans vardır elbet. Ama tembel düşünür şansı.

Gardiyan oracıkta düşüncelere daldı. Ardından sessizce ayrılıyordu ihtiyarın yanından, ancak birbirlerinin isimlerini sormadıklarını fark etti.

Gardiyan bir anda arkasını döner:

-Senin ismin nedir amca?

İhtiyar şaşırarak:

-Amca? Ben amca olacak yaşı geçeli çok oluyor.

Ardından suratı asık bir şekilde gözlerini yere devirir ve cevap verir.

-İsmimi bende bilmiyorum evladım. Pek de önemi yok açıkçası. Tanıdığın insanları aklında tutabilmek için bir sembol sadece.

Gardiyan tekrardan ihtiyara yaklaşır ve cevap verir:

-İsim önemlidir! İsimlerin insanların karakterinde ve görünüşünde önemli rol oynadığını düşünüyorum dedi.

İhtiyar sakince söze girdi:

-Arthur mu?

Gardiyan şaşkınlık ile gür bir ses ile:

-İsmim mi?

İhtiyar:

-Başka ne olacak?

Gardiyan:

-Evet ismim Arthur ama nereden anladın?

İhtiyar:

-Karakterinden ve görünüşünden.

Diye yanıt verdi yaşlı adam. Sonrasında gardiyan gururlu bir ses tonu ile:

-Daha demin ismin gereksiz olduğunu söylemiştin, karakter ve görünüşümden ismimi bile tahmin ettin. İnkâr etsen de gereksiz değilmiş demek ki değil mi?

İhtiyar üzgün bir gülümseme ile sordu gardiyana:

-Benim bir ismim yok, ben de eksik bir şey görüyor musun?

Gardiyan kendine fısıldayarak:

-Sen!

Dedi ihtiyara. Ama ihtiyarın artık ölüme yakın aciz bedeninin kulakları ile duyamadı gardiyanı.

Gardiyan daha fazla konuşmadan uzaklaştı ihtiyardan.