7. bölüm · Yalanlar Kulübü
7. Bölüm Kırılgan Güven
Zamanın donduğu bir an vardır. Hani kalabalığın içinde bile yalnız hissedersin, kelimeler uzar, dünya yankılanır gibi olur. O gün okulun arka bahçesinde, Kenan’la sessizce yürürken tam olarak öyle hissettim.
Gökyüzü griydi. Rüzgâr bile yorgun esiyordu.
“Kenan,” dedim. “Baran’ı artık durdurmamız gerek.”
Kenan başını eğdi. Sanki söyleyecek çok şeyi vardı ama hiçbirini toparlayamıyordu.
“Biliyorum,” dedi sonunda. “Ama kanıt... Dora, hala elimizde yeterli kanıt yok. Bu çocuk sadece saplantılı değil, zeki de. Her adımını hesaplıyor.”
Tam o anda adımlarımızın arkasında bir ses duyduk. Dönmemle birlikte her şey birkaç saniyede oldu. Baran arkamda duruyordu. Gözleri kırmızıydı. Sol elinde katlanabilir bir çakı. Sağ eli cebindeydi.
“Sen... beni hiç anlamadın,” dedi bana. “Seni her şeyden korumaya çalıştım. Kulüpten. Tugay’dan. Herkesten!”
Kenan hemen araya girdi. “Baran, geri çekil. O çakıyı indir.”
Ama Baran gülümsedi. Öyle bir gülümseme ki... delilikle aşkın sınırında bir yerdeydi.
“Seni seven tek kişi bendim Dora. Hep ben vardım yanında, onlar değil. Senin için yaptım her şeyi. Ecrin bile...”
Bir adım daha attı. “Ecrin konuşacaktı. Her şeyi açığa çıkaracaktı. Bizi bitirecekti. Ben senin için susturdum onu. Şimdi sen de bana sırtını dönüyorsun...”
Ve o anda, her şey karardı.
Bıçağı sol kaburgamın altına sapladı. Göz göze geldik.
Zaman durdu.
Ciğerlerimden çıkan hava, nefes değil, sessizlikti. Vücudumun soğukla kaplandığını hissettim. Baran’ın eli titrese de gözleri hâlâ sabitti.
Kenan bir çığlık attı. “DORA!”
Baran bir adım geri çekildi, sonra arkasını dönüp kaçtı.
Acil müdahale yapılmıştı. Kenan, beni kendi elleriyle sınıfların arkasından taşıdı. O an gözlerimi kaybetmemek için sadece onun sesini takip ettim.
“Dayan Dora… ne olur dayan!”
Sedyeye uzanırken tek düşündüğüm şey şu oldu: Baran, beni sevdiğini sanıyordu. Ama sevgi böyle değildi. Böyle olmamalıydı.
Baran artık sadece bir tehdit değil, suçluydu. Ama ortada kamera, ses kaydı, görgü tanığı yoktu. Sadece ben vardım. Ve ben hâlâ hayattaydım ama az daha olmuyordum.
Kenan günlerce başımdan ayrılmadı. Tugay ise... garipti. Sessizliğe bürünmüştü. Gözleri başka bir şey anlatıyordu. Belki de bir şey biliyordu.
Kumsal, eline geçirdiği tüm dijital dosyaları inceliyordu. Baran’ın şifreli konuşmalarını çözmeye çalışıyordu.
Ve ben?
Defterime yazmaya devam ediyordum:
Güven en büyük hatadır yanlış olunca
Ambulans sirenleri yavaşça uzaklaşırken, okulun bahçesi kaosa dönmüştü. Olayı gören neredeyse kimse olmamıştı — sanki Baran bunun için o saati bilerek seçmişti. Kenan polisle konuşuyordu, elleri hâlâ kanlıydı, ama bu onun umurunda bile değildi.
Baran kaçmıştı. Güvenlik kameraları o sırada "aniden" bozulmuştu. Elektrikler kısa süreliğine kesilmişti. Tesadüf mü? Hayır.
Baran bu anı planlamıştı.
Saldırıdan hemen sonra çantasında birkaç dosya, birkaç kıyafet ve elindeki çakısıyla arka duvardan atlayarak uzaklaşmıştı. Kameralar yoktu. Tanık yoktu.
Sadece ben vardım. Ve ben, bıçaklandığım hâlde hâlâ onu düşündüğüm için kendimden utanıyordum.
Hastane yatağımda gözlerimi açtığımda üç yüzle karşılaştım: Kenan, Kumsal ve... Tugay. Tugay uzaktan izliyordu. Gözlerinde tanımlayamadığım bir... karmaşa vardı. Ne üzgün, ne öfkeli. Sanki bu sahneyi daha önce defalarca yaşamış gibiydi.
"Konuşmamız gerek," dedim.
Kumsal hemen ayağa kalktı. "Baran hâlâ bulunamadı. Kimse nereye gittiğini bilmiyor. Ama kaçtığı kesin."
Kenan gözlerini kaçırdı. Yumruğu hâlâ sıkılıydı.
"Tugay," dedim, doğrudan ona döndüm. "Baran'ın nerede olduğunu biliyor musun?"
Tugay bir an durdu. Ardından başını iki yana salladı. "Hayır," dedi. "Ama sana şunu söyleyebilirim... bu hikâyede bir tek Baran tehlikeli değil."
Yalanlar Kulübü’nün gizli odasında o akşam tekrar toplandık. Eksiktik. Sessizlik, Ecrin’in yokluğundan sonra bir kez daha içimizi oymuştu.
Bilgisayar ekranında Baran’ın odasından alınmış birkaç dosya vardı. Kumsal’ın sabah bulduğu bir flaş bellek.
İçerik şuydu:
Dora’nın uyuduğu sırada çekilmiş videolar.
Kulüp üyeleri arasında geçen konuşmaların ses kayıtları.
Ecrin’in “itiraf ettiği” ama silinmiş video dosyası.
Bu dosyaları izlerken içim buz kesti. Baran, sadece saplantılı bir âşık değildi. Aynı zamanda bir koleksiyoncu gibi anı biriktirmişti. Bizi izliyordu. Aylarca, hatta belki yıllarca.
"Bu sadece... korkunç," dedi Selin. "Baran bir psikopatmış."
Hayır. Baran bir psikopat olamazdı.
O daha kötüydü. Bilinçli bir manipülatör.
Kenan artık sabırsızdı. Polis soruşturması yavaştı. Okul yönetimi konuyu örtmeye çalışıyordu. Baran’ın ailesi ortadan kaybolmuştu.
Ama Kenan’ın sabrı kalmamıştı.
"Ben bulacağım onu," dedi. "Yemin ederim Dora, onu ellerimle getireceğim."
"Kenan," dedim, "Senin de onun gibi olmanı istemem."
"Ben onun gibi değilim. Benim tek amacım seni korumak."
Bu sözü söylediğinde, ilk kez Kenan’ın gözlerinin içi titredi.
Birbirimize ne zaman bu kadar yabancılaştık bilmiyordum.
Tugay bu süreçte sessizdi. Ne çok soru soruyor, ne cevap veriyordu.
Ama o akşam kulüp odasında yalnız kaldığımızda, yüzüme baktı ve fısıldadı:
"Baran bir piyondu Dora."
"Ne demek istiyorsun?"
"Onun yaptığı her şey... bir plana hizmet ediyordu. Ve plan sadece takıntı değildi. Daha büyük bir şeyin parçasıydı."
"Ne?"
"O kadar derine inersen, kimse seni yüzeye çıkarmaya cesaret edemez."
O anda fark ettim. Tugay da bir şey saklıyordu.
Ama zamanı gelmeden konuşmayacaktı.
Henüz değil.
O gece odamda yalnız kaldım. Yaralarım dikilmişti ama ruhum sızlıyordu. Baran kaçaktı. Tugay sessizdi. Kenan öfkeliydi.
Ve ben… Yavaş yavaş kendime yabancılaşıyordum.
Bir not defteri açtım. Yazdım:
“7. Bölümdeyiz. Bıçak sırtında yaşıyoruz. Baran, bir hayalet gibi aramızda dolaşıyor. Ama gerçek katil hâlâ ortaya çıkmadı.
Sıradaki hamle: Kendimi oyunun dışında değil, merkezinde konumlandırmak. Eğer tekrar saldırırsa... bu kez hazırlıklı olacağım.”
Baran, okuldan yirmi dakika uzaklıktaki terkedilmiş bir yazlık villadaydı. Burası yıllar önce ailesine aitti, ama kimse artık orada yaşamıyordu. Kapıları kırık, camları tozla kaplıydı. Ama Baran için güvenliydi. Yalnızlık onun tek müttefikiydi.
Duvarlara yazılar karalamıştı. Bazıları benim adımı taşıyordu. “DORA AKKOR – SENİNLE BAŞLADI, SENİNLE BİTECEK.” Altında kendi ismi: “BARAN ÖZTÜRK” Ve bir tarih: 26. Bölüm.
Elinde tuttuğu defter, Ecrin’e ait olan defterdi. O defterde Ecrin’in Dora’yla ilgili yazdığı her şey duruyordu. Baran, sayfa sayfa ezberlemişti.
“Seni benden çaldılar Dora,” dedi aynaya bakarak. “Onlar gerçek yüzünü görmüyorlar. Ama ben… ben gördüm.”
Ben hâlâ hastanedeydim. Doktorlar birkaç gün daha dinlenmemi öneriyordu ama bedenimden çok zihnim yorgundu.
Kenan sabahları erkenden geliyor, sessizce yanıma oturuyordu. Konuşmadan geçen dakikalar artık garip gelmiyordu.
Ama gözleri bana bir şeyler söylemek ister gibi bakıyordu.
Sonunda ben sordum:
“Kenan, sen Baran’ı bulduğunda ne yapacaksın?”
Gözleri karardı.
“Onu... durduracağım. Gerekirse sonsuza kadar.”
O gün öğle saatlerinde odamda yalnızken kapı çaldı. Tugay’dı. Elinde bir dosya vardı. Sessizce içeri girdi ve bana doğru eğildi.
“Baran’ı neden koruyorsun gibi görünüyorsun, Dora?”
“Ben kimseyi korumuyorum.”
“Öyleyse neden hâlâ onunla ilgili şeyleri benden gizliyorsun?”
“Ben senden hiçbir şey gizlemiyorum.”
Tugay yaklaştı. İlk kez gerçekten tehdit edici bir tonla konuştu:
“Ben seni seçmiştim. Onca seçenek varken. Ama sen... onun takıntısına göz yumdun. Eğer tekrar hata yaparsan... ben de seni gözden çıkarırım.”
Bu sözlerle çıktığında arkamdan bir dosya bıraktı. Açtığımda gördüğüm şey: Baran’ın ailesinin evine ait güvenlik planı, kaçış haritası ve Dora’nın hastane kayıtları.
Tugay her şeyi biliyordu.
Gece saat 03.12. Bilgisayarımda bir mesaj belirdi. Anonim bir gönderici: “B.”
“Uyumadığını biliyorum, Dora. Seni izlemiyorum artık. Sana doğru geliyorum. Ama bu sefer karar sende olacak. Kenan’ı seçersen seni kaybederim. Beni seçersen… her şeyi sana anlatacağım. Bir daha canın yanmaz.
26. Bölüm’e kadar düşün.”
Bu bölüm şeyi bit şifreydi ayın kaçı olduğunu böyle söylerdik bugün 24 TEMMUZ
Kumsal’la buluştum ertesi gün. Ona hiçbir şey söylemeden sadece bir cümle kurdum:
“Yalnız hareket etmem gerek.”
“Dora, hayır. Bunu tek başına yapma. O adam dengesiz. Sana zarar verir.”
“Zaten verdi. Şimdi sıra bende.”
Defterimi elime aldım. USB belleği ve Baran’ın bıraktığı mesajları tek bir klasörde topladım.
Ve sonra odama döndüm. Yatağımın altındaki gizli bölmeyi açtım. İçinden küçük bir kutu çıkardım. Kenan’ın bana yıllar önce verdiği: Yalanlar Kulübü’nün ilk şifresi.
Baran’a mesaj attım:
“Gel. Konuşalım. Yalnız olacağım.”
(Yer: Kulüp odası. Saat: 22.45.)
Saat tam 22.45’te adımlarını duydum. Kulüp odasına gelen ağır, yavaş ve kararlı adımlar. Kapı açıldı.
Baran karşımdaki sandalyeye oturdu. Yüzü sakallar içinde, elleri kesik içinde. Ama gözleri hâlâ aynıydı. Takıntılı. Sahiplenici. Soğuk.
“Dora,” dedi. “Seni son kez görmeye geldim.”
“Son kez mi?”
“Çünkü ya sen bu oyunun bir parçası olacaksın... ya da bu oyunu burada bitireceğim.”
Elini çantasına attı.
Ve o anda, Kenan içeri daldı.
“Ellerini kaldır Baran!”
Ama Baran yalnız gelmemişti. Kapının arkasından bir gölge daha çıktı. Tugay. Şaşırmış gibi yaptım tugayı o tarafa ajan olarak göndermiştik ve bize Baranın bir sırrı olduğunu söylemişti. Kenan bunu bilmediği için Tugaya atıldı baranda o sırada çakı ile bana yanaştı ama sıra bendeydi bende bir şırınga çıkardım sinir sistemini çökertecek ve onu felç bırakacaktım.
Ben şırıngayı saplayınca hissetmedi bana koşmaya devam etti işte şimdi bittim. Tam eli havada iken ilaç etki etmeye başladı ve çakı omzuma saplandı ama bu iş burada bitemezdi çakıyı çektim ve kalbinin yanına sapladım “Son sözlerin neler Baran” “Kaç Dora çünkü ben tepedeki değilim seni sevdim ama o seni öldürecek onu ilk sen öldür o okuldan birisi onun adı A....” ne öldü mü hayır imkansız şuan olamaz korku ile nabzına baktım ölmüştü ben katil oldum.
Yine kriz geçiriyordum Tugay ve Kenan hemen yanıma geldi Tugay ona olanları anlatmıştı ve karanlık beni içine çekti.
Kan hâlâ elimdeydi. Yüzümde değil, ellerimde değil… ruhumun içindeydi. Baran’ın gözleri bana son bir bakış atmıştı. Bir yandan nefret, bir yandan… hâlâ sevgi. Ben onu öldürmedim. Hayır, kendimi savundum. Ama bu, hissettiklerimi hafifletmedi. Kenan omzuma baskı yaparken, ben sadece yerde yatan bedene bakıyordum. Baran Öztürk. Benim gölgem. Benim saplantım. Benim suçum.
Tugay, kapıyı kilitledi. Gözleri donuktu ama kararlıydı.
“Sakın bir şey söyleme,” dedi. “Bu bizim sırrımız olacak.”
Ama ben sadece fısıldayabildim: “Son sözleri... A... dedi. Okuldan biri... adı A ile başlıyordu...”
Kenan kaşlarını çattı. “Ayla mı? Aybike? Arda?”
Tugay başını yavaşça salladı. “Hayır,” dedi. “Ben biliyorum kimi kastettiğini.”
O an içime bir buz parçası saplandı.
“Kim?”
Gözlerini bana dikti.
“Arda.” Kumsalın peşinde koşan çocuk.
