Bölüm 1 Tanıdık Bir Yabancı

Vaveyla Yazarı: Vaveyla Kullanıcısı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 1Şu an: Bölüm 1 Tanıdık Bir Yabancı

BÖLÜM 1: Tanıdık Bir Yabancı (Lina & Rüzgar)

Dışarısı gri. Öyle gri ki, sanki gökyüzü sabah olduğunu unutmuş da hâlâ geceyi yaşıyor. Herkes bir yerlere koşuyor. Kimi kahvesini, kimi otobüsünü yakalamaya çalışıyor. Ben ise pencerenin hemen yanındaki masada oturuyorum. Aynı kahveyi üçüncü kez karıştırıyorum. Soğudu. Ama kalkıp yenisini almak içimden gelmiyor. Neden mi buradayım? Alışkanlık. Belki de kaçış.

Her pazartesi sabahı buradayım. Pencereden geçenleri izleyip, yan masalardaki hayatları hayal ediyorum. Ama bu sabah… Bu sabah bir şey farklı. Göğsümde bir kıpırtı, anlamını bilmediğim bir telaş.

“Boş mu burası?”

Başımı kaldırdım. Siyah bir mont, hafif dağınık saçlar, elinde bir kitap. Gözleri, yeni uyanmış bir rüyanın izlerini taşıyor. Sesi yumuşak ama emin.

“Evet,” dedim. Belki de biraz fazla hızlı. “Boş.”

“Paylaşmamda sakınca yoksa…” Gülümsedi. “Oturabilir miyim?”

Masalar doluydu. Ama hissettim… O özellikle burayı seçmişti.

“Tabii,” dedim.

Oturdu. Kitabını masaya koydu. Siddhartha. İlginç. Ruhunu susturmayı bilen insanlar bu kitabı okur. Ya da susturmak isteyen.

İki dakika sessizlik. Sonra o başlattı:

“Adın ne?”

Bir yabancı. Beklenmedik bir soru. Ama korkutmadı.

“Lina.”

“Güzel. Ben Rüzgar.”

Rüzgar… Bir isim bu kadar hafif esip bu kadar içeri işleyebilir mi?

“Peki Lina,” dedi, adımı söylerken sesinde tuhaf bir yumuşaklık vardı, “neden soğumuş bir kahveye üç kez şeker atarsın?”

Kahkaha attım. İçten. Gerçekten.

“Çünkü vedalaşmak istemiyorum,” dedim. “Soğuduğunu kabul etmek istemediğim şeylere böyle davranırım.”

“Vedalar zor.”

“Evet. Ama bazen gerekli.”

Bakışları üzerimdeydi. Gözleri tarçın gibi. Sıcaktı, ama içinde sonbahar barındıran bir sıcaklık.

“Birinden mi ayrıldın?” diye sordu. Ne kadar doğrudan…

“Sadece bir kişiden değil. Birkaç şeyden. Birkaç hayat ihtimalinden. Ve kendimden belki en çok.”

“Cesurmuşsun,” dedi. “Kaç kişi kendinden ayrılabilir ki?”

Sustum. Ama sessizlik bu kez sıkıcı değildi. Sessizlik onunla anlaşmanın başka bir dili gibiydi.

“Sen neden buradasın?” dedim sonunda. “Bu sabah neden bu kafeye geldin?”

“Bilmiyorum,” dedi. “Belki biriyle karşılaşmam gerekiyordu.”

“Biriyle mi?”

“Hissettim sadece. Bazen bilirsin, biriyle tanışmanın zamanı gelmiştir.”

Gülümsedim. İlk defa uzun zamandır birinin yanında kendimi olduğum gibi hissettim.

“Sen her sabah böyle mi konuşursun?” dedim, göz kırpar gibi bir ses tonuyla.

“Hayır Lina. Sadece bazen. Doğru kişiyi bulduğumda.”

---

(BÖLÜM 2 – YAĞMURUN ALTINDA BİR ŞEHİR

Ayak seslerimiz kaldırım taşlarında yankılanıyor. Rüzgar yavaş yürüyor, sanki zamanın uzamasını ister gibi. Ben ise onun adımlarına uyum sağlıyorum. Sessizlik aramızda uzanmış bir battaniye gibi; ne boğuyor, ne donduruyor. Sadece sarıyor.

“Bak orası,” dedi aniden, bir apartmanın balkonunu göstererek, “orası çocukken düşler kurduğum yer gibi. Camın ardından yağmuru izleyip dururdum.”

“Peki ne düşlerdin?” dedim, ilgimi gizlemeye çalışmadan.

“Biri beni oradan alır, götürür sanırdım. Başka bir hayat sunar bana. Daha sessiz, daha anlamlı. Ama kimse gelmedi.”

O cümle içimde bir şeyleri kırdı.

“Ben hep bir çatıya çıkmak isterdim,” dedim. “Oradan bağırmak. ‘Ben buradayım’ diye. Çünkü evin içinde hep görünmezdim.”

Rüzgar durdu. Gözleri gözlerime sabitlendi.

“Sen hiç görünmez olmamalısın,” dedi. “Senin gibi biri... duymalı herkes.”

Bu kadar kısa sürede böyle sözcükler duymak garipti. Ama içimde bir yer, bu garipliğe güveniyordu.

Yağmur hafiflemişti. Bir sokağın başına geldik. Tahta bir bank. Üstü ıslak. Umursamadık. Oturduk.

Benim saçlarım yapışmıştı alnıma. Onun gözlerinde hafif bir gölge vardı. Ama gülümsemesi sıcaktı hâlâ.

“Hayalin ne?” diye sordum.

Sustu. Sonra usulca söyledi:

“Bir gün biri beni gerçekten anlasın. Yargılamadan. Düzeltmeden. Sadece... görsün.”

Yutkundum. Çünkü aynısını ben de istemiştim yıllarca. Ama söylemeye cesaret edememiştim.

“Elini uzatır mısın yine?” dedim.

Sorgulamadı. Uzattı. Elini tuttum. Ama bu kez sıkıca.

“Ben seni görüyorum, Rüzgar.”

Bir an başı önüne düştü. Belki ağlamadı. Ama ben ağlamasını hissettim.

“Seninle konuşurken... zaman yok,” dedi. “Geçmiş yok. Gelecek de yok. Sadece an var. Ve an’ın içi hiç bu kadar dolu olmamıştı.”

Gülümsedim. Sonra ayağa kalktım.

“Hadi,” dedim. “Yürümeye devam edelim. Şehir henüz bizi tanımadı.”

Kalktı. Yanıma geçti. Yürümeye başladık. Birlikte.

Bir dükkanın vitrininden yansıyan halimize baktım. İki insan. Belki kırık. Belki yorgun. Ama aynı frekansta.

“Lina,” dedi bir süre sonra, “bir şarkı söylesene bana.”

Şaşırdım. “Burada mı?”

“Evet. Şehir için. Bizim için. Bu yağmur için.”

Gözlerimi kapattım. Ve mırıldandım:

> “Ben buradayım, duymuyorsan
Kalbimden fısıldıyorum
Gözlerin değsin yeter
Bir gün beni hatırlıyorsan…”

Sesim titredi biraz. Ama Rüzgar dinliyordu. Gerçekten dinliyordu.

Şarkı bittiğinde gözlerimiz yine buluştu. O an bir şey oldu. Yağmur durdu. Gökyüzü açıldı. Gri yırtıldı, arkasından soluk bir mavi sızdı.

Ve Rüzgar dedi ki:

“Sanırım bu şehir bizi artık duydu.”

Telefonum titredi. Ama bakmadım. O anı bozmak istemedim.

“Kaç yaşındasın?” diye sordu aniden.

Sorunun samimiyeti şaşırttı beni.

“Yirmi dört. Sen?”

“Yirmi altı. Ama bazen altmış gibi hissediyorum. Sanki bazı yaşlar, insanın üzerine çörekleniyor.”

“Bazı yaşlar değil,” dedim. “Bazı anılar. Onlar yaşlandırıyor bizi.”

Gözlerini kaçırmadı benden. Birden çok şey söylemek istediğini ama hangisinden başlayacağını bilemediğini gördüm.

“Ben buraya taşındım geçen hafta,” dedi sonunda. “Yeni bir başlangıç sandım ama... Aynı kabus, sadece başka bir şehirde.”

Ne demek istediğini anladım. O cümle, içimi oydu.

“İnsan kendinden kaçınca, hangi şehre giderse gitsin… Aynı aynaya bakıyor.”

“Belki de bu yüzden buradayım,” dedi. “Kendi yansımamdan sıkıldığım için. Yeni bir yüz görmek istedim.”

Sustum. Bu suskunluk, ona yer açtı.

“Elimi kesmiştim geçen gün,” dedi, bir anda konuyu değiştirerek. “Bıçakla. Küçük bir kesik ama çok acıttı. Düşündüm... Bazı kesikler görünmüyor ama içten içe daha fazla kanatıyor.”

“Ruhumuzda bant olmayan yerler var,” dedim. “Sarılmayan, kabuk bağlamayan. Hep açık kalan.”

“Ve sen...” dedi bana bakarak, “bir yerin hep açık. Ama hâlâ ayaktasın.”

O an içimde bir şey koptu. Ama kötü değil. Tam aksine… Hafiflettim.

Rüzgar’ın gözleri bir an uzaklaştı benden. Camdan dışarı baktı. Sanki bir şey arıyordu ama tam ne olduğunu bilmiyordu. Ben onun bakışındaki kaybolmuşluğu izledim. Belki de uzun süredir birini dinlememiştim. Gerçekten dinlememiştim. Kendime bile kulak vermemiştim.

“Biliyor musun,” dedi sessizce, “ben bazen sabahları uyanmak istemiyorum.”

Sözler dudaklarından dökülürken boğazım düğümlendi. O cümle… Tanıdık bir acı gibiydi. Bunu daha önce ben de düşünmüştüm. Ama asla bu kadar dürüstçe söyleyememiştim.

“Peki ne uyandırıyor seni?” dedim. Gerçekten merak ediyordum. Beni her sabah uyandıran şey sadece alarmın çığlığıysa, ya onu?

“Bir ses,” dedi. “Bazen geçmişim, bazen bir şarkı sözü. Bazen de hiçbir şey. Sadece gözlerimi açıyorum çünkü başka seçeneğim yok gibi hissediyorum.”

O kadar açık, o kadar savunmasız konuşuyordu ki... Dayanamadım.

“Elini uzatsana.”

Bana baktı, gözleri kocaman oldu bir an. Sonra hiç tereddüt etmeden uzattı. Parmak uçlarımız değdiğinde sanki bir şey içimde kıpırdadı. Beden değil, başka bir şey… Belki kalbim, belki yıllardır susturduğum o iç sesim.

“Ne yapıyorsun Lina?” diye fısıldadı, gözleri hâlâ gözlerimdeydi.

“Gerçek olduğunu hatırlamak istiyorum,” dedim. “İnsanlar bazen çok güzel konuşur, çok güzel görünür. Ama gerçek olmaz. Sen... sen gerçeksin gibi.”

Sessizlik. Bu kez uzun. Ama sessizlik dediğin sadece sessiz kalmak değil. Bazen gözlerin konuşur, bazen dokunuşun. Ve biz, o anda, kelimelere ihtiyaç duymadan konuştuk.

Dışarıda yağmur başlamıştı. İnce ince. İnsanlar şemsiyelerini açıyor, hızla yürüyordu. Ama biz orada, penceredeki küçük dünyada donup kalmış gibiydik.

Rüzgar, avuç içimi bırakmadı.

“Lina,” dedi usulca, “seninle burada oturmak... garip bir şekilde kendim gibi hissettiriyor.”

“Senin gibi biri ne zamandır kendisi gibi hissedemiyor?” diye sordum.

Uzun uzun düşündü. Sonra dudaklarını araladı ama kelimeler çıkmadı. Belki söylemeye kıyamadı. Belki henüz hazır değildi. Ama ben onu sustuğu hâliyle bile anladım.

Bir garson yaklaştı. “Bir şey ister misiniz?” dedi.

Rüzgar bana döndü. “Sen ne içersin?”

“Yeni bir başlangıç,” dedim.

Garson şaşkın baktı, Rüzgar ise kahkaha attı. “O zaman iki tane,” dedi. “Yeni başlangıçtan iki tane getir lütfen.”

Garson kafasını sallayıp uzaklaştı. Rüzgar bana döndü, gözleri hâlâ gülüyordu.

“Belki bu masa, bir dönüm noktasıdır,” dedi.

“Belki de,” dedim. “Ya da sadece güzel bir tesadüf.”

“Sen tesadüflere inanır mısın Lina?”

Başımı iki yana salladım. “Ben... hislere inanırım. Ve şu an içimde garip bir his var.”

“Nasıl bir his?”

“Sanki... yıllardır görmediğim birini yeniden bulmuşum gibi.”

Sustu. Gülümsedi. Sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı. Masanın üstünde duran kendi kitabını aldı ve içine bir şey yazdı. Ardından bana uzattı.

“Okuduğumda seni hatırlayacağım,” dedi. “Ama yazdığımda senin beni hatırlamanı istedim.”

Kitabı elime aldım. İç kapağa yazılmıştı:

“Bazı insanlar tanımadığın hâlde seni tanır. Ve bazı tanıdıklar, senin kim olduğunu hiç bilmez. – Rüzgar.”

Elim titredi. Kitap elimde, gözlerim onun gözlerinde.

O an bir şey oldu.

Kafeye bir çocuk girdi. Üzerinde okul çantası, yüzünde telaş. Annesini kaybetmiş gibiydi. Rüzgar hemen ayağa kalktı, eğildi çocuğun seviyesine. “Hey,” dedi. “Kayboldun mu?”

Çocuk başını salladı. O an Rüzgar’ın yüzünde öyle bir şefkat belirdi ki... Kalbimde bir yer yumuşadı. Onun sadece konuşan değil, davranan biri olduğunu gördüm. Gerçekten.

Az sonra çocuğun annesi geldi, panikle. Teşekkür etti. Rüzgar hafifçe başını salladı ve yeniden oturdu.

“Gördün mü?” dedim. “Bazı insanlar tesadüf değildir. Onlar... gerektiği anda karşına çıkar.”

Bana baktı. Sessizce gülümsedi.

“Ve bazı anlar, bir ömrün başlangıcıdır,” dedi.

Yağmur yavaşça camı döverken, içimde büyüyen sessizliği bastıramıyordum. Rüzgar’ın gözleri bazen dışarıya, bazen bana kayıyordu ama ikimiz de asıl nereye baktığımızı biliyorduk: İçimize.

“Burası,” dedim fısıltı gibi, “bana hep kendimi unutturuyor. Belki de bu yüzden geliyorum.”

Rüzgar başını yana eğdi. “İnsanlar bazen kaçmak için değil, kendilerini susturmak için bir yerlere gelir.”

“Sen nereye sustun?” diye sordum.

Bir an gözlerini kaçırdı. O kadar hızlı ki, sanki geride saklı bir anıya çarptı.

“Bir kadına,” dedi. “Ama bu, aşk değildi. Daha çok... geçmişin gölgesi gibi.”

Bir şey demedim. Bazı cümleler cevabı hak etmez. Sadece yankı bulmak ister.

“Peki sen?” diye sordu. “Sustuğun yer neresi?”

“Ben?” Gülümsedim ama hüzünle. “Bir sabaha... Uyanmayı çok istediğim bir sabaha. Ama hiç gelmedi.”

Derin bir nefes aldı. İkimiz de geçmişimizi yanımızda taşırken, sanki bugünü örselememeye çalışıyorduk.

Sonra yavaşça kolundaki saate baktı.

“Gitmen mi gerekiyor?” dedim, sesi olabildiğince doğal tutmaya çalışarak.

“Hayır,” dedi. “Ama kalmam için bir neden arıyordum.”

Gözlerimi onunkilere kilitledim. “Ben o neden olabilir miyim?”

Bu kadar açık konuştuğuma şaşırdım. Ama şaşırmadığıma daha çok şaşırdım. O da şaşırmadı.

“Hissettiğim her şeyi çok erken mi yaşıyoruz, sence?” dedi.

“Erken ya da geç değil,” dedim. “Sadece... zaman değil belki. His önemli olan.”

Başını salladı. Sonra gözleri parladı.

“Bir delilik yapalım mı?” diye sordu.

Kaşlarımı kaldırdım. “Ne gibi?”

“Gel. Bu şehirde birini hiç tanımamış gibi dolanalım. İsimsiz. Geçmişsiz. Sadece bugünsün, sadece şimdi.”

Tereddüt etmedim.

Çantamı aldım, montumu geçirdim. O önden yürüdü, ben arkasından. Kapıyı açtı. Yağmur hâlâ yağıyordu. Hafif, ama inatçı. Kaldırıma çıktık. Ayaklarımız suda yankılandı.

“Peki Rüzgar,” dedim, sırılsıklam olacağımızı bilerek, “bugün hiç tanımadığımız kim olacağız?”

O döndü, beni baştan aşağı süzdü.

“Ben yazar olacağım. Sokakları hikâyelere çeviren biri. Sen?”

Durdum. Bir an düşündüm. Sonra dedim ki:

“Ben... bir şarkıcı olacağım. Kalabalığın duymadığı şarkıları söyleyen biri.”

“Harika. O zaman,” dedi, kolumu hafifçe tutarak, “hikayeciyle şarkıcının günü başlasın.”

Ve biz, sokak lambalarının altında, şehrin karmaşasında, sadece yağmurla yıkanarak yürüdük. İki yabancı, ama birbirini anımsayan. İki tanımadık, ama bir yerden tanışmış gibi. Belki başka bir hayattan. Belki yarım kalmış bir rüyadan.

---

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

3okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 144

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıkaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikapsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18