2. bölüm / 2
YA(Gerçek Bir Hikayeden Uyarlanmıştır)1. Bölüm: Bir İnsanı Yarasından Tanımak
Bölümler 2Şu an: 1. Bölüm: Bir İnsanı Yarasından Tanımak
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“İntihar bir akıl hastalığıdır ve ancak bir akıl hastasının körleşmiş duygularının sağladığı soğukkanlılıkla başarılabilir”
Oğuz Atay- Tutunamayanlar
Kaldırımda sessiz adımlarla yürüyen kız soğuktan uçları donmuş parmaklarını birbirine sürterek ısıtmaya çalışıyordu. Soğuk, güçlü bir kasırga gibi bedenini savurup atmıştı. Alt dudağına göre biraz daha kalın olan üst dudağı morarmıştı ve rüzgarda savrulan yaprak misali usul usul titriyordu. Kasım ayının acısı, havaya vurmuştu. Daha önce İstanbul sokaklarına uğramayan bir soğuğun emaresi caddelerde yankılanıyordu. Etraf capcanlıydı, şehir kızın aksine hala nefes alıyordu. Kız ise donuk kahve gözleri ile dümdüz karşısına bakıyordu lakin gözünün pek birşey gördüğü söylenemezdi. Her biri ciğerlerine haram olan nefesinin bile boğazına dizildiğini hissediyordu kız. Ağzından çıkan ve havada binbir farklı yere dağılan buhar gözüne batıyordu resmen. Sanki olmamalıymış gibi. Sanki yasakmış gibi.
Kızın kahverengi, ağır botları yeri döverken sert esen bir rüzgar onun saçlarını alabora etti. Koyu kahve ve kıvırcık tutamlar rüzgarla birlikte kızın hisleri gibi ordan oraya savruldu, rüzgara esir oldu. Bunun üzerine kız yersiz bir çaba ile toparlanmaya çalıştı. İki eliyle saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırmayı denedi. Yenileceğini bile bile. Öyle de oldu zaten, her anlamda.
Güçlü, tok bir son ses ile kızın adımları ölüm gibi ani ve beklenmedik bir biçimde kesildi. Kız, sağ omzundan aşağıya kayan çantayı tek hamlede düzeltti. Dili ile dudaklarını ıslattı. Bakışları sabitti ama içindeki hiç kimsenin göremediği -görmek istemediği- korku, kararlılığının altına saklanmıştı. O kararlılık kızın göğüs kafesini sarıp, sıkan o sarmaşıklar; boynuna göz göre göre geçirilen o urgan, damarlarında akan kanı kirleten zehir olacaktı.
Gözleri, otobüslerle dolu bir otogarla kesiştiğinde göz bebeklerine ruhunun zelzeleleri yansıdı. Anılar birer çığ gibi üzerine yağarken omuzları düştü. Bu yükün altında ezildi, küçücük kaldı. Kafasını iki yana sallayarak geçmişin ipini kesmeye çalıştı lakin çabaları ellerini hep boş bırakıyordu. Gün yüzü göremeyen benliği bu hayattan hak etmediği kadar çok çekmişti. Beyninde yankılanan sesler zihnini bulandırıyordu, hedefini saptırıyordu. Ama o bu oyunlara düşmeyecek kadar tecrübeliydi. Artık oyuncu değil, oyubazdı bu yalan dünyada. Ve kendi hayatına da bir oyun oynuyordu. Sesler her zaman en zor olandı. Düşünmek bir lütuf değil, dört duvar arasına hapseden bir mahkumiyetti. Cılız parmaklarını havaya kaldırdı ve sertçe başına vurmaya başladı. Etrafında dönüp duran şaşalı yaşam, ondan elini eteğini çekmiş olmalıydı ki bir Allah’ın kulu da onu görmüyordu. Hayır, onu görmek istemiyorlardı. Kızın sakinleşmesi lazımdı, içinden küfürler etti. Sayıp, sövdü; yakıp yıktı geçmişin kuyusunu. Ellerini başından çekti, zararı yine kendineydi. Farkındaydı, her zamanki gibi.
Aklına sinsi bir yılan misali sokulan o sesleri yine yuvalarına, derinliklere def ettikten sonra yenmiş tırnakları ve titrek elleriyle yürüdü kız. O otogara girdi ve kendi otobüsünü kolaylıkla buldu. İnternetten biletini ayırtmış, koltuk numarasını bileğine yazmıştı. Telefonu yanında değildi. Birinin onunla konuşmak istemesinden değil, onun biriyle konuşmak istemesine karşı alınan bir önlemdi bu. Kalp kıran bir önlem.
Kolunda asılı duran küçük çanta dışında ne bir bavulu vardı yanında, ne bir eşyası. Sanki göçmüyordu, bu hayattan. Yer kalmadığından ötürü ikili koltuklardan almıştı biletini. Açıkçası pek de bir umrunda değildi. İstediği gibi cam kenarında değil, koridor tarafında oturuyordu. Bu ona yeterdi bile. Bu onun tercihleri değil, kendine verdiği değerdi. Sakince koltuğuna oturdu. Yanında oturacak kişi henüz gelmemişti. Otobüsün içindeki saate göre kalkmaya daha yarım saat vardı. Yanında oturacak kişi gelene kadar uyuyabileceğini düşündü. Zaten sürekli uyuyordu, bundan ötürü gözlerinin altları şişmişti hafiften. Hep uyuyor ama hiç uyanamıyor gibiydi gerçi. Ve zindandan farksız uykular onu daha çok yormaktan başka hiçbir şeye yaramıyordu.
Buna rağmen başını hafifçe sola çevirerek yanağını koltuğun yumuşak başlığın yasladı. Göz kapaklarını gözlerine bir perde niyetine çekti ve kendini o karanlık sulara bıraktı. Bu sırada yirmili yaşlarda, buz mavisi bakışlı bir adam otobüsten içeri adım attı. Üzerindeki siyah şişme monta iyice sarılmış, koskocaman elinin içinde küçük bir el çantası taşıyordu. Beyaz teninden ötürü burnunun ucu kızarmıştı. Keskin elmacık kemikleri yüzüne ayrı bir hava katıyordu. Siyah dalgalı saçları, geniş alnında düzensizce dökülmüştü. Görünüşe göre o da rüzgarın ayazına denk gelmişti. Uzun bacaklarıyla bir kaç adımda koltuğunun önüne geldi. Bavulunun boş bıraktığı elinde bir telefon tutuyordu ve mavileri telefonda geziniyordu. Koltuk numarasının doğru olduğunu teyit ettikten sonra bakışlar koltukta uyuyan kıza düştü. Saate göre yola çıkmaya biraz daha vardı ve önünde uyuyan kız tüm dünyanın yükünü sırtlanmış gibi gözüküyordu. Kızı görmeyenlere inat tek bakışta görmüştü o onu. Tek bakışta yarasını görmüş, tanımış, kabullenmişti sanki.
Bunun üzerine o buz mavilerini dolu dolu bir şefkat sarmaladı. Kızı da uyandırmak istemedi. Hala boş olan tekli koltuğa Çöktü, bavulu da yavaşça yere bıraktı. Oda sağ yanağını koltuğa yaslayarak kızı izlemeye başladı. Güzele bakmak sevaptı, o ise muhtemelen cenneti bile garantilemişti. Saniyeler dakikaları kovalarken bir boğaz temizleme sesi otobüsü içine dağıldı. Ardından ise epey yüksek bir anons sesi geldi. Kız irkilmedi, sadece tek gözünü açıp etrafı kolaçan etti. O sırada o toprak gözler buza bulandı, bakışları kesişti. Adamın bu ani karşılaşma üzerine hafiften kaşları çatıldı ve yakalanmanın verdiği utançla gözlerini gözlerinden çekti. Kız bunun üzerine düşünmedi, hafiften doğrularak dikeldi. Bu sırada adam tekli koltuktan kalkmış, eliyle bavulunu kavramıştı. Koltukların üzerindeki eşya bölmesine kaldırdı bavulu. Kızın bakışları ise bu sırada adamın genişleyen pazılarına takılmıştı. İstese dünyayı yerinden oynatacak kadar güçlü bir adamdı. Keşke onun dünyasını da yerine oturtsaydı.
Adam bavulu yerine yerleştirdikten sonra tekrar kıza baktı. Ve o kalın, pembe dudaklarını araladı. “Koltuğum o tarafta da, geçebilir miyim acaba?” dedi. Kız o an adamı beklettiğini fark etti lakin bir şey söylemedi. Usulca kafasını aşağı yukarı salladı ve önündeki koltuğun arka kısmından tutunarak ayağa kalktı. Ama köşeye geçemiyordu çünkü adam oldukça iriydi. Önünü tamamen kapatmıştı. Kız ne zaman o tarafa doğru bir adım atsa burnuna dolan kahve çekirdeği kokusu onu mazide gezdiriyor, adım atmasına engel oluyordu. Adam ise hiç sesini çıkarmıyor, çok büyük bir sabır ile kızın salınan kıvırcık tutamlarını izliyordu. Kız en sonunda adamın taş gibi karın kaslarına sürtünerek de olsa çıkmayı başardı ve sağ elini koltuğa doğru uzatarak adamın geçmesini istediğini belli etti. O ise komutu aldığı gibi koca cüssesini koltuğa sığdırdı ve başını cama çevirerek diğer otobüslere bakmaya başladı. Bu sırada kız da oturmuş, çantasına sarılarak dümdüz bakıyordu.
Verilen anonsun üzerinden yaklaşık beş dakika geçmişti ki çalışan motorun sesi duyuldu. Sonunda yola çıkılıyordu, o yol zaten bir sondu. Bu bir vazgeçiş değildi. Aksine bu sonu, yani yolu bir kurtuluş olarak görüyordu kız. Bu yüzdendi kalbine inen ferahlık. Otobüsün tekerlekleri döndü, o yol başladı. Kırık dökük bir yaşamın tohumları o şehirde bırakılacaktı.
İlk yarım saat boyunca yolculuk çok sessiz geçti. Kız, zihnindeki kavganın sessiz mağlubu olmuş, sonuçlarına katlanmakla meşguldü. Zihnini farklı köşelere çekemiyordu ve bu çok rahatsızlık vericiydi. Birde hala canını acıtabilen keskin yalnızlığının prangalarına bağlıydı. Zincirindeki zayıf halkanın yalnızlığı olması, yüzüne tokat gibi çarpılmıştı çünkü yanındaki adam telefonda arkadaşlarıyla konuşmuştu, ailesi onun için endişelenmişti. Bunca yılın onu alıştıracağını sanırdınız lakin acı yok olmamış, sadece uyuşmuştu. Yara bandı yaradan sıyrılmıştı ve bu yüzden oluk oluk kanıyordu.
Adam ise sürekli tetikteydi. Yanındaki kızla konuşmak, en azından ismini öğrenmek istiyordu fakat az önce yaşadıkları olay yüzünden bi şekilde cesaretini toplayamıyordu. Kızın pek umrunda olmaması onu rahat ettirmemiş, aksine daha da germişti. Normalde asla çekincen biri olmasa da şuanda yok olmak, koltuğun içine gömülmek istiyordu. Bir yanı da kendini parmakla gösteriyor, ona kahkahalar atıyordu bir kız için bu hallere düştüğü için. Ama o da en az kız kadar kararlıydı. Bu yüzden ciğerlerine derin bir nefes çekti, gözlerini kısarak kıza döndü. Tekrardan yüzünü inceledi. Kızın gözleri açıktı ve dümdüz karşısına bakıyordu ama yüzünde işkenceye uğrar gibi bir ifade vardı. Sanki bulunduğu yerden soyutlanmış, var olmayı istemiyormuş gibi gözüküyordu. Adam kızın bu duruşunu aldırmadı. Kalçasıyla hafifçe sola döndü, bunu yapmasında iri cüssesi hiç faydalı olmamıştı. Hareketliliği hisseden kız da adama bakmıştı zaten. Adam da sağ elini uzattı ve “Merhaba” dedi kalın sesi ile. Ferah nefesinden bile kahve kokusu yayılıyordu. Kız bir anda daha önce hiç hissetmediği kadar güvende hissetti. Sanki kahve ile harmanlanmış o ses bir zamanlar kıvrıldığı anne karnı idi. Bu hazır olmadığı duygulara şaşırsa da dışarıya belli etmedi. Dudağını hafifçe ısırdıktan sonra “Selam” diye mırıldandı.
Adam bir anda anlamdıramadığı bir geç kalmışlık duygusu ile sersemledi. Sıra sıra dağlar ciğerine döküldü, yüreğini dağladı sanki. Okyanusun fısıltıları kadar gizemli bir sesi vardı kızın. Çok güzeldi. Fazla güzeldi. Adam hayretler içinde kalmıştı. Dili lal oldu sanki, ne diyeceğini unuttu. O gömülmek istediği toprak gözlerin ona dönük olması hiç de yardımcı olamıyordu. O gözlere bakarken bi şey fark etti. O ceylan gözler parlamıyordu. Ama adam emindi, bir zamanlar havai fişekler parlamıştı o gözlerde. Adamın içinde bir öfke bulutu büyüdü, o parıltıyı söndüren herkesin eceli olmak istedi ama şimdilik birşeyleri bilmiyordu. Öğrenecekleri onu paralayacaktı muhtemelen lakin dişini sıkmak zorundaydı. O diş kırılacak olsa bile.
Şimdilik öfkesini yuttu, yüreğinin derinliklerine gömdü. Yüzüme sakin bir ifade oturttu adam, hayatındaki her şey yolundaymış gibi. Bu mutlu ifade kıza dokunsa da çaktırmadı. Adam rahatsızlık verdiğinden habersiz bir yüz ile “Sizinle tanışmak istiyorum” dedi pat diye. Kelimeler ağzından çıkar çıkmaz ağzını acıttı, tadını beğenmedi. Ne diye damdan düşer gibi söylemişti ki? Kendine kızdı. O hiç bir zaman kaba bir insan olmamıştı, şimdi neden böyle konuşmuştu ki?
Kızın aklında ise tamamen faklı düşünceler yer edinmişti. O bir kadındı. Karşısındaki ise bir erkek. Yaşadığı bu iğrenç Dünya’da her daim korku içinde yaşamaya mahkumdu. Ayrıca toplumda oluşan bazı algılar, herkesin kafasına kazınmış bazı kalıplar vardı. O ise bu kalıplara resmen ters düşmüştü. Tek başınaydı. Kız başına yolculuk etmeye kalkmıştı. Hem de yanında oturan bir erkekle. Suç ondaydı “toplum”a göre. Suç her zaman kadındaydı. Erkekler erkektir işte. Onlar daha güçlüdür topluma göre. Arzuları, istekleri karşılanmak zorundadır. Egemen olan erkektir. İşte bu dayatmalar kadınları daha da dara sokmaktadır çünkü her zaman suçlu kadınlarımız olur. Bir erkeğin ona dayattığı gerçekler onun suçudur, o istemiştir söylemese bile. Kadın baştan çıkarmıştır, zorunda bırakmıştır erkeği. Ne kadar sığ düşünceler de olsa yaşadığımız toplum bunu bize kabullendirmeye çalışmıştır.
Kız ölecekti. Ölmek istiyordu. Belki de dışardan bakıldığında 12 saat içinde ölecek birinin başına gelecekleri umursamayacağı düşünülürdü. Lakin her genç kızın korkularında, kabuslarında yatan bir taciz öyküsü vardır. Ölümden de beterdir, keşke ölseydim dedirtir. Kız bunu yaşamak istemiyordu; bu yüzden yine dikenlerini çıkaracak, sarsılmaz duvarlarını örecekti. Mecburdu, hep mecbur bırakılmıştı. Bu yüzden az önce kısık çıkan sesine karşı soğuk ve net çıkan bir sesle “Bana tek kelime daha edersen sapık adam görevliyi tepemizde bulursun. Dön işine bak” dedi.
Söylediklerinden memnun bir biçimde, adamın buz gibi donduran gözlerinden itinayla kaçınarak önüne döndü ve kendini tebrik edercesine dudağının sol kenarı hafifçe kıvrıldı. İlk defa içinden geçenleri dilediği gibi söylemenin gururunu yaşamıştı. Kimse bunun için ona bağırmayavak, kızmayacak, sözlerini bir kor gibi göğsüne indirmeyeceklerdi. Bundan dolayı mutlu da olsa hayata karşı içinde beliren küçük bir tutku kıvılcımı onu hoşnut etmedi. Amacından sapmayacaktı.
Adam ise yanlış anlaşılmanın verdiği o telaşla ne kızın içindeki soğuk harbi gördü, ne de mutluluğun küçük titreşimlerini. Çok büyük bir ikilemde kalmıştı. Kızın konuşurkenki kararlılığını sezmişti bu yüzden dudaklarını aralamaya, ağzından tek bir harf çıkmasından korkuyordu. Nefes bile alamaz hale gelmişti. Kendi içinde zorlamaya gerek olmadığını söylüyordu. Ama yanlış anlaşılmanın verdiği burukluk vardı. İlerde bu kızın, içinde koca bir ukde kalacağından endişe ediyordu. Tek bir pişmanlığa, tek bir “ah” a daha yer vermek istemedi. Bu yüzden sağ elini üzerindeki gözlerini aratmayan mavi kot pantolonun arka cebine attı ve buruş buruş olmuş bir kâğıt parçası çıkardı. İki eliyle kağıdı düzeltmeye çabalarken bir yandan da kaçamak bakışlarıyla kızı kontrol ediyordu. Kız hiç oralı değildi oysaki.
Sonra adam hafifçe arkasında oturan kişileri kontrol etti. Yaşlı bir çift oturuyordu. Kadın beyazlamış kirpiklerini kapatmış, ağzı hafif aralıklı bir şekilde uyuyordu. Göğsü usul usul inip kalkıyordu. Cam kenarında, yani onun tam arkasında oturan yaşlı amca dışarıyı izliyordu. Adam fırsat bu fırsat diye düşündü. İçinden kendine “Aslansın, yaparsın. Ya şimdi ya şimdi” diye nidalarda bulunuyordu. Dışarıdan bakıldığında çok komik gözüküyordu bu düştüğü haller lakin o anın telaşı ile bunları düşünecek durumda değildi. Kısık çıkmasını umduğu sesi ile fısıldayarak yaşlı adama “Hey, beyefendi. Bakabilir misiniz acaba?” dedi. Yaşlı adam, bakışlarını yavaşça pencereden ayırdı ve ona seslenen adama baktı. “Efendim çocuğum?” dedi dingin bir sesle. İnsanın içine işleyen, huzurlu bir sesi vardı. Bu adamın da çok hoşuna gitmişti. Yine sessizce devam etti “ Herhangi bir kaleminiz varsa, ödünç alabilir miyim ki?”. O kadar masum ve temiz bir ifade vardı ki bunu sorarken adamda. Kız bir kere dikkatli bir şekilde baksaydı, kalbinin yüzüne olan yansımasını görürdü. Yaşlı adamda bunu görmüş ve bu masum isteğe karşı afallamıştı. Zamane gençleri ona pek de saygılı davranmamıştı, bu adamı görünce de yüreğine su serpilmişti resmen.
“Var yavru, bekle de vereyim” dedi. Bunun üzerine adam çok rahatladı. Umarım kız tüm yollarını kapatmazdı. Dikenlerini ona batırabilirdi, gülü seven dikenine katlanırdı. O kendi acısını dert edinmezdi, karşısındakinin acısını da üstlenmek isterdi. Ne kadar yok edici de olsa. Yaşlı adam küçük çantasının içinden nihayet bir dolma kalem buldu ve pencere ile koltuk arasında kalan küçük yerden uzattı. Adam “Teşekkür ederim” dedi sımsıcak bir sesle. Karşılığında da şimdilerde az bulunun bir şey aldı : samimi bir gülümseme.
Tüm bunlar olup biterken kız ilgilenmemek için büyük bir uğraş sergiliyordu. Uzun zaman sonra merakına dokunun bir şey olmuştu, hiç istemediği halde. Adama ağzının payını vermişti, o da susmuştu işte. Ama kız sanki adamın onunla konuşmaya devam etmesini istiyordu. İçinde anlatmaya yönelik kuvvetli bir hissiyat vardı. Sanki yıllarca içindeki kum saatine düşüp biriken minik kum taneleri dolmuş, ters çevrilmeyi bekliyordu. İçinin boşalmasına ihtiyacı vardı. Belki de anlaşılmaya ama umut vermiyordu. Hayal kırıklığına benzin olmak istemiyordu çünkü o çok yanmıştı, külleri kalmıştı artık. Daha da yanamazdı. Umut vermek istemiyordu lakin içine ekilen tohumlar filizlenmeye başlamış gibiydi. İnkar etmeliydi, bir günden az süre dayanması gerekirdi. Yapamıyordu ya da yapmak istemiyordu. Bilmiyordu.
Adamın arkasında oturan kişilerle konuştuğunu duydu. Araftaydı. Adama sapık demişti, yüzündeki tertemiz ifadeye rağmen. Kendini korumalıydı, her şeye rağmen. Tüm bunlara karşı, tüm yaşadıklarına karşı yine üzülebiliyordu. Bu adam ona şefka ile bakmıştı, yanılmadıysa. Bu kadar güzel bakan biri nasıl ona bakardı? Gerçi onun için çabaladığı söylenemezdi. Kız dikenlerini çıkardığında hemen geri çekilmişti, belki arkasındaki kişiye soruyordu şimdi ona sorduğunu. Belki de yara almaktan korkuyordu. Haklıydı da, kızın varlığ hep zarardı, ziyandı. Doğmasaydı keşke. Kendini hep bir hata olarak görmüştü, yoksa aykırılığının başka açıklaması olamazdı ki. Kız pişmanlıkla gözlerini yumdu fakat bir faydası olmadı. Gözlerini kapattığında içini delip geçen, iliğini titreten o buz maviler zihninin karanlık noktalarında birden beliriveriyordu. Kız o mavilerin baktığını değil, gördüğünü hissetti. Sanki içini okumuştu.
O sırada kalın montunun üzerinde belli belirsiz bir dokunma hissetti. Sanki kendisini korkutmaktan ürken bir el okşuyordu kolunu. Anında gözlerini açtı ve istemsizce kolunu kendine doğru çekti. Bakışlarını sahibini bildiği ele çevirdi. O kolunu çekince havada donakalmıştı. Kız adamın elinin büyüklüğü karşısında afalladı. Kendi eline baktı istemsizce. Resmen iki katıydı. Damarları belli oluyordu ve yüzü gibi eli de bembeyazdı. Kız ufaktan bir yutkundu, o eller ne güzeldi öyle. Biraz titrekti onunkiler gibi. Bu detay kaşlarını hafifçe kaldırmasına sebep oldu. O güçlü eller ve güçlü kolların sahibini korkutan bir şey mi vardı ki?
Gözlerini yukarı kaldırmaya çalıştı kız, o içini donduran mavileri tekrar görmekti amacı. Hafiften tırsmıyor değildi ama. Yine çarpılacaktı o güzel gözlerde, emindi artık inkar ermiyordu. Önce bakışları uzun boynuna ve kavisli ademelmasına düştü. Sonra karakteristik çenesi göründü. Çok hafif bir sakalı vardı. Bu ona çok daha yakışıklı bir hava katıyordu. Burnu küçük ve hafiften kalkıktı. Bu yüze sadece yakışıklı demek günahtı resmen. Bu yüz çok güzeldi. En sonunda kızın gözleri adamın gözlerine kilitlendi. Adam o kahvelere gömülmeyş dilerken kız o mavilerde boğulmayı arzuladı.
Adam dudaklarını birbirine sımsıkı bastırmıştı sanki tek bir harfin kaçmasından korkuyor gibi. Bu kızın içinde bir şeyler kopardı, daha sonra umudu büyüttü. Kız adamın onun için çabaladığını fark etti ve ilk defa birileri için değerli olduğunu hissetti. Üstelik bu kişi bir yabancıydı. Bu gerçek yüzüne tokat misali vurdu. Onun bir yabancı olduğu gerçeği, hayatı boyunca tek kendini için atan kalbi ne cüretle bir yabancı için kendini hırpalardı? Kendini fazla kaptırmamalıydı, hatta hiç kaptırmamalıydı. Ne olmuştu onun o sağlam duvarlarına, alçısı mı dökülüyordu yoksa? Olmazdı. Sınırlarını sürdürmeli, bu yolculuğu kendisini etkilemeye başlayan bu adamı görmezden gelerek, kalbine kulak tıklayarak ve iç sesini susturarak alacağı en az hasarla bitirmeli sonra da edebiyatı adım atmalıydı. Zaten ölecekti umutlanmak onun neyineydi? Hiçbirşey gibi haketmiyordu bunu da.
Adam kızın ne düşündüğünü anlayamıyordu. Biraz karışık gibiydi kız, bakışları donuktu ve olayları algılamakta güçlük çekiyordu. Sanki küçük bir girdap zihninin içinde geziniyor; oradakileri çekiyor, döndürüyor, karıştırıyordu. Hiç iyi değildi, adam bunun farkındaydı. Ama ne olduğunu bilmeden yardımcı olamazdı, bu çaresizlik onu yakıp bitiriyordu. Kolunu çekmişti hemen kız, oysa adam neredeyse ona temas bile etmemişti. Korkuyor muydu acaba? Eğer korkuyorsa otobüsten inerdi adam, onunla aynı havayı solumak istemezse dünyanın diğer bir ucuna bile giderdi. Yeter ki kızın o güzel kahvelerine korku ilişmesin, küçük yüreğini telaş titretmesin.
Kız, adamın ona küçük bir parça kapıt uzattığını fark etti. Demek ki kâğıt, kalem için konulmuştu arkasında oturanlarla. Kız kâğıda uzandı küçük ama çirkin elleriyle. Ona göre çok çirkindi elleri. Bi kere her zaman titrerlerdi, bazen kız bunun için suçlu suçlu bakardı ellerine. Sanki bu da onun suçuymuş gibi. Aynı zamanda tırnakları yenmişti, şekli bozuktu. Tırnak dipleri ile sürekli oynadığından kanatmıştı. Sevmezdi kız ellerini, sürekli gözünden sakınırdı onları. Şimdi ise kâğıda uzandığında adam görmüştü ellerini, çünkü onun gözleri de kızın ellerindeydi. Vereceği tepkiyi bekliyordu kızın. Kız bir anda utandı ellerinden. Gizlemek, saklamak, gömmek istedi. Kim bilir bu denli yakışıklı bir adam hayatı boyunca ne güzel eller görmüştü ? Onun ellerinden iğrenirdi belki de. Kızla konuşmaya çalıştığı için pişman olmuş bile olabilirdi. Kız hemen aldı kağıdı, hırçın bir tavırla. Ellerini bacaklarının hizasına doğru indirdi adamın bakış açısından çıkartmak için. Kâğıdı titreyen elleriyle zor da olsa açtı ve adamın sallanan otobüse rağmen düzgün kalmayı başaran el yazısına hayret ederek okumaya başladı.
Adamın gözleri sürekli kızın üstünde durmak istiyordu lakin adam kızı korkutmaktan endişe ediyordu. Sürekli ona bakarsa niyetini farklı anlayabilirdi, bu da tüm şansını mahveder atardı. Kız sonunda ona uzattığı kâğıdı görmüştü ve hırçın bir şekilde kâğıda uzanmıştı. Adam onun bu fevri hallerini Karadeniz’e benzetiyordu. Yeri geldiğinde hafiften ürkek, dingindi lakin birden coşuyordu. Beraberinde adamı da sürüklüyordu resmen. Adamın buna hiç itirazı yoktu,aksine kader çizgilerinde ölüm taşısa yine de öperdi o kızın avuçlarından.
Sonra adam kızın kâğıda uzanan parmaklarına baktı. Tanrının kaleminden çıkmış gibi uzun ve ince parmakları vardı kızın. Çok güzellerdi, adam kızın her parçasına hayran kaldığı gibi parmaklarına da hayran kalmıştı. Hayat onu bu güzellikle sınıyordu sanki. Ama hoşuna gitmeyen bir şey vardı. Kızın yüzünde utanç verici bir ifade peydahlanmıştı kendi ellerine bakarken. Adam ilk önce anlayamadı. Kızın ondan, onun ellerinden utanç duyduğunu sandı. Ufaldı o da, korktu. Ama kızda öyle bir ifade yoktu. Adamın jeton sonradan düştü, konu kız olunca aptallaşıyordu demek ki. Yine güldü bu haline, zaten bu gidişle uzun bir süre kabullenemeyecekti bu halini. Olsundu, değerdi.
Adamın sonradan anladığı üzere kız, ondan değil kendinden utanıyordu. Adam bu anlamsız utançtan dolayı derin bir kedere boğuldu. Kız kendinden utanıyordu ve bu bıçakların en büyüğüydü ona göre. Adam kızın ellerine bir daha bakınca küçük tırnakların yenmiş olduğunu ve ellerin titrediğini gördü. Daha da yıkıldı buna. Şimdi ne yapacaktı? Kız kendine bu denli körken adamı nasıl görecekti? Ona göre bu tırnaklar çirkin değildi hatta dünyadaki milyonlarca tırnaktan çok daha değerliydiler. Bir kere o tırnaklardan geçmişin acısı, geleceğin belirsizliği ve şimdinin korkusu damlıyordu. Tırnak etleri yolunmuş, yer yer kanatılmıştı. Adamın tüm damarları birbirine bağlandı, kördüğüm oldu sanki, aynı kendisi gibi. Yüreğine taş oturmadı, kaya düştü adeta. Bunca stres, korku, hüzün derken o narin eller uğramıştı zulme. Kız hiç utanmasındı, adam en müsait vakitte her bir yaradan öpecekti. Hem görünenlerden, hem görünmeyenlerden.
“Özür dilerim gözleri kahve kokan hanımefendi.” diye başlıyordu not. Bu cümle kızın biçimli ve saçları ile aynı renkte olan kaşlarının hafifçe havalanmasına yol açtı. Ona mı yürüyordu bu sapık adam ? Dudağından sesli bir nida kopmamasına rağmen kız dilini ısırdı. Yine mi sapık demişti? Oftu. Bu adamın sapık olduğunu düşünmüyordu aslında, ama tedbiri de elden bırakmamak lazımdı. Damarında akan kanın sahibi bile gün gelir o damarı kuruturdu. Bir yabancıya güvenmek ne münasebetti? Ayrıca ne demek istiyordu o adam? Gözleri dümdüz kahverengiydi işte. Ne kahvesiydi, ne kokusuydu? Asıl buram buram kahve çekirdeği kokan adamın kendisiydi. Kız bu kahve kokusunu aldığından beri doğru düzgün düşünemiyordu zaten. Resmen sersemleştirmiş, uyuşturmuştu onu. Sorun değildi, güzeldi koku zaten. Kız kendi içindeyken konudan fazlasıyla saptığını fark etti, muhtemelen adam tepesinde dikilmiş o dondurucu gözlerinyle kızın içinden geçiyordu. Ama o böyleydi. O küçük kafasının içerisinde sadece kendisinin olduğu küçük bir dünyası vardı. Böyle böyle gelmişti bu yaşına kadar. Sürekli kendi kendine konuşur, kendi kendine düşünürdü. Bu şekilde eğlenmeye çalışırdı. Ama hayatın kederi yine peşini bırakmamış, kollarını dolamıştı ona. Bırakmıyordu. Kendi zihnini de kendine düşman etmişti böylece. Sığamıyordu artık oraya. Eh, ne de olsa büyümüştü. Her anlamda.
Kız derin bir nefes koyuverdi ciğerlerinden. Notu okumaya devam etti, ikinci cümleye geçti. “Yaşadığımız bu zifiri dünyada güven kelimesinin manasızlığının farkındayım.” Kız içinden kıkırdadı. Tanrı aşkına, diye düşündü. O bir erkekti. Kadınların hayatına zincirlenen karanlığın sebebiydi erkekler. Bir de hala güvenden bahsediyordu, kızın sırtındaki taze bıçak izlerini görmüyor muydu ? “Ancak amacım çok yanlış algılandı.” Açıkçası adamın amacını enine boyuna düşünmemişti kız. O buydu, herkesi kanatır, yargılardı. Bu onun mizacı değildi. Bunu yaparken bıçağı en çok kendine saplıyor, en çok kanı yine kendisi döküyordu lakin o kendini korumalıydı. Herkesten. Ayrıca kız, kendi toprak harelerini buza bulayan gözlere bir kere vurulmuştu, acısızdı. Onlardan zarar gelmeyeceğini hissediyordu.
Kız notu okumaya devam etti. Her cümlede kendine düşünme payı bırakmasından dolayı zaman ilmek ilmek işleniyordu. Adam zamanı umursamıyordu. Zamanı yoksa zaman yaratacağını düşünüyordu, bunun elinde olamayacağını bilmeyerek. Cahildi, cehalet baharda tekrar tekrar açan çiçekler gibi yeniden vücudunu esir almıştı. Cehalet, mutluluktu her zaman. Hep öyle kalmayı dilerdi. “Sadece bu sıkıcı yolda çenenizdeki ufak gamze olmayı arzu etmişti.” Adamın her bir kelimesi kıza cilve ile sırıtıyordu sanki. Yüreğini doldurup taşırıyorlardı. Kız çok severdi böyle cesur ve afilli cümleleri. Kendisi tam bir kitap aşığıydı. Bu ise yarasına merhem niyetine sürdüğü sayfaların yarasını daha çok yakması demekti. Kitaplar, yaşayanların hazinesiydi. Yaşayan ölülerin ise yürek sızısı.
Notun bu sayfası bitmişti. Kız kağıda zarar vermek istemezcesine narin hareketlerle dokunarak yavaşça arkasını çevirdi. Burada da birkaç cümlenin olmasının heyecanını yaşadı. Bu hislerini fark ettiği an kendine kızdı yine. Bu yanlıştı, yanlıştı, yanlıştı. Duyguları körelmişken bu adam bir anda ortaya çıkıp keskin bir bıçakla onları bileyemezdi. Şimdilik kafasındaki tüm bu düşüceleri yeni bir panik atak doğmaması için geriye attı ve kelimelere bıraktı kendini. “İstemezseniz de ruhum ruhunuzu anlar”. Kız bu cümle karşısında afalladı, dona kaldı bir an. Bu adam fazla oluyordu artık ! Ona şu kısacık süre içerisinde ektiği umutlar yetmezmiş gibi ona hayal kurdurmaya başlamıştı. Kız bir an için anlaşılabileceğini bile düşünmüştü. Bu asla olmazdı. böyle diyenler hep yan çizmişti. Bu yabancı da öyle yapacaktı. Kız emindi. Bu hayatının hiç değişmeyen bir hukukuydu. Yine öyle olacaktı. Hem adam ruhu konusunda büyük bir yanılgı kuyusuna düşmüştü. Kızın anlaşılacak elle tutulur bir ruhu kalmamıştı. Kız en çok yanmaktan korkarken onu en çok yakmışlardı ruhundan. O da kömürleşmiş, simsiyah nefes almayan bir şey olmuştu. Belki ondandı bu karamsarlığı, bilemiyordu.
Yine derin bir nefes çekti. Bugün ne çok hava için yalvarmıştı ciğerleri ona. Bu yoksa tekrar yaşamın verdiği bir lütufun başlangıcı mıydı ? Bu düşünce kızı ürpertti her nedense Kız sağ elini kaldırıp anlının köşesini kaşıdı sertçe. Gerilmişti, ondandı bu hareketleri. Adamın onun bu hareketlerini garipsememesini umuyordu. Gerçi, neden hala insanların düşüncelerini umuruyordu ki? Bu ovalansa da asla geçmeyecek bir deforme olarak kalmıştı onda. Kötü özelliklerinden tek biriydi, çok da takmaması gerekirdi. Zaten onlardan istemediği kadar çok vardı.
“Sevgilerle” yazmıştı adam sona. Alta da iliştirmişti “Yaranızı gören adam” diye. Kız iyi olmadığını hissetti. Başı dönme dolap misali dönüyor, gözünün önü kararıyordu. Bu gidişle yolculuğunu tamamlayamadan kaderin ona biçtiği son yazdıracaktı kendini. Çünkü bu yabancı ona hasar veriyordu. O zaten eski bir bina iken onu zelzelesiyle sallıyor, yerle bir olmasına sebep oluyordu. Kalbine de zarardı, onun yüzünden sıkışmaya başlamıştı. Kalbi sanki kemikten kafesinden çıkmak istiyor gibi göğüs kafesini dövüyordu hunharca. Nasıl görebilirdi ki yaramı? Şu güne kadar tanıdıkları hep onu görsün istemişti. Kendini acındırmak değildi amacı ama onu da görsünler istemişti. Bir çift sıcak kol ona sarılsın istemişti, ki öyle olsaydı amacını kaybetmezdi zaten. Onun yalnızlığı bir canavarın pençeleri gibi onu yakalamış, hırpalamıştı. Ondandı zaten bu umutsuzluğu.
Tüm çabasına rağmen görülmeyen kız, şimdi bu adamın onu gördüğünü söylemesi karşısında ne yapacağını bilemiyordu. Bir insan nasıl olurda yarasını görürdü? Bunu istemiyordu şuan. Kahretsindi, bu adam daha erken gelemez miydi? Sebebini bilmediği öfkesi ile dişlerini sıktı. O ölecekti. Ama bir an kendini açmayı düşündü kız. Yaşam damarını kurutacaktı belki ama yine de yanında oturan bu yabancıya kendini anlatabilirdi. Ne kaybederdi ki? Elindeki kağıda bakıyordu hala boş boş. Adama da bir tepki vermemişti. O kızın bu donukluğu hakkında ne düşünüyordu acaba. Kesin uğraştığına pişman olmuştur, diye geçirdi kız aklından. Bu daima böyleydi.
Adam kızın sıktığı dişleri ile belirginleşen çene hatlarını seyrediyordu. Kız yine öfkeliydi, acaba yazdığı notta haddini mi aşmıştı adam? Açık olmak istemişti böylece kızı bir bilinmezlik çukuruna itmek istememişti. Bunun kızın daha çok canını yakacağını düşünüyordu çünkü. Lakin kız notu okurken hiç tepki vermiyordu, bu adamı hafiften germeye yetmişti. Sonunda kız toprak bakışlarını kağıdın üzerindeki mürekkep izlerinden çekti. Güzel parmaklarını harekete geçirdi ve zaten küçük olan kağıdı dört parçaya katlayarak daha da küçülmesini sağladı. Daha sonra ise yüzünü adama döndü. Adam heyecanlanmıştı, dışarıya belli etmek istemiyordu bunu. Ayrıca deli gibi sırıtmak istiyordu. Kendi kendine küfretti. Kızı korkunç mimikleriyle korkutmamalıydı. Kendini frenliyordu, duvar gibi ifadesiz ve kaskatı duruyordu bu yüzden.
Adamın kızın gözlerine baktığında orada bir heyelan gördü. Tepe tepe topraklar devriliyordu sanki o derin bakışlarda. Kız hareketlenince adam onun kağıdı ona geri vereceğini sandı lakin yanılmıştı. Kız avcunun içinde not olan sol elini montunun cebine soktu. Biraz cebini karıştırdıktan sonra elini geri çıkarttı dışarı. Artık elinde not değil küçük bir defter vardı. Defteri açtı ve birkaç saniye bakınarak boş sayfa aradı. Aradığını bulduğunda ise sağ eliyle hızlı bir biçimde yırttı sayfayı. Sonra adama döndü. Adamda merakla kızın ne yaptığını izliyordu. Kız sayfayı sol eline aldı ve defteri yine cebine sokuşturdu. Sonra ise hırçın bir hareketle adamın elindeki kalemi kapıverdi. Adamın mavi hareleri şaşkınlıkla irileşti ve kalın dudaklarından “Hey!” diye bir yakarış döküldü. Bunun üzerine kız tek kaşını kaldırarak ona sertçe baktığında adam koltuğuna sindi iyiyce. Sol elini dudakları hizasına kaldırıp fermuar çekermiş gibi yaptı. Bu kızın dudağının kenarıyla sırıtmasına ve küçük gamzesinin görünmesine sebep oldu. Adam ise manzarasından oldukça memnundu. Resmen kızın bu hali onda kafa yapmıştı, etkisinden kurtulamıyordu. Kurtulmak isteyen kimdi ki zaten?
Kız aldığı kalemi açtı ve elinin altındaki kağıdı önündeki koltuğun sırt kısmına yasladı ihtiyatle. Lakin otobüs çok sallanıyordu ve kağıt sürekli bulunduğu zeminden kayıyordu. Kızın gitgide sinirlenmeye başladığını sezen adam çabucak elini koltuktaki katlı masaya uzatarak masayı ekndine doğru çekerek açtı. Kız da bunu görüp adama bakıp kafasını hafiften sağa yatırdı. Kızın dağınık saçlarının açıkta bıraktığı kadar görünmeye başlayan sol omzu adamın buz harelerinin hedefi oldu. Adam bu görüntü karşısında ağır ağır yutkundu, ademelması hareketlendi. Kız ise daha fazla beklemeden yine önüne döndü, elindeki kağıdı adamın açtığı masaya bıraktı. Sonunda yazmaya başladı. Adam merakla ne yazdığını bekliyordu. Bir yandan da kızın ne yazdığını görmeye çalışıyordu ama kız kasıtlı bir biçimde kağıda doğru eğilmişti ve adamın görüş açısını kapatıyordu. Sonunda yazmayı bitirdiğinde bir elini hala masada duran kağıdın üzerine koydu. Diğer elini ise tuttuğu kalemle birlikte adama uzattı. Adamda beklemeden kızın elindeki kalemi aldı ve önündeki koltuğun sırtındaki fileli kısma koydu. Tekrar doğrulduğunda kız ona kağıdı uzatıyordu. Bakışlarını kızın toprak gözlerine sapladığında kağıdı alıp almamak konusunda bir izin istiyordu. Kızın gözlerine hiçbir tereddütün şimşeği düşmemişti. Bu adamın güç almasını sağladı ve kağıdı alıp bir çırpıda okumaya başladı.
💌
17.08.25
Evet ilk bölümümüz…
Hala karakterlerimizin adını öğrenemedik lakin medyaya eklediğim şarkıda bir ipucu var. Orada geçen bir kelime kızımızın ismi.
Bölümü nasıl buldunuz???
Sonraki bölümde görüşmek üzere:)
Kalplerinizden öptüm 💋
Bölüm etkileşimi
