2. bölüm · Ya manolya ya lavinia (teoden)

Aynı pist

Mavi Yıldız

Ertesi sabah Helin, alarmı çalmadan birkaç dakika önce uyandı.
Odasının perdelerinden içeri giren güneş yüzüne vuruyordu. Bir süre tavana baktı. Sonra gözlerini kapattı.
Sessizlik vardı.
En azından birkaç saniyeliğine.
Ardından zihninin derinliklerinden tanıdık sesler yükselmeye başladı.
Annesinin çığlığı.
Babası­nın öfkeli sesi.
Bir şeylerin yere çarpma sesi.
Helin gözlerini hemen açtı.
Derin bir nefes aldı.
Komodinin üzerindeki ilaç kutusuna baktı. Birkaç saniye boyunca öylece durdu. Sonra bakışlarını kaçırdı.
Bugün de düzenli almamıştı.
Yatağından kalktı.
Üzerine spor kıyafetlerini geçirip saçlarını topladı. Ablası hâlâ uyuyordu. Evden sessizce çıktı.
Koşmak istiyordu.
Aslında kaçmak istiyordu.
Ama Helin için ikisi neredeyse aynı şeydi.
Pistin etrafındaki sokaklar sabahın erken saatlerinde oldukça sakindi.
Helin kulaklıklarını taktı ve koşmaya başladı.
İlk kilometrede zihni hâlâ doluydu.
İkinci kilometrede nefesi düzene girdi.
Üçüncü kilometrede düşünceleri azalmaya başladı.
Dördüncü kilometrede yalnızca ayaklarının yere vuruşunu duyuyordu.
İşte bunu seviyordu.
Koşarken geçmiş ona yetişemiyordu.
Ne kadar hızlı giderse, anılarının da o kadar geride kaldığına inanıyordu.
Bir süre sonra arkasından gelen ayak seslerini fark etti.
Helin dönüp bakmadı.
Sesler giderek yaklaşıyordu.
Sonunda biri yanında koşmaya başladı.
“Günaydın.”
Helin kulaklığının bir tarafını çıkardı.
Mehmet.
“Sen?”
Mehmet nefesini düzenlemeye çalışarak gülümsedi.
“Ben.”
“Burada ne işin var?”
“Koşuyorum.”
“Onu gördüm.”
“E o zaman neden sordun?”
Helin ona kısa bir bakış attı.
“Boş ver.”
Mehmet güldü.
“Dün de böyleydin.”
“Nasıl?”
“İnsanla konuşurken sanki sana para borçluymuş gibi bakıyorsun.”
Helin'in kaşı kalktı.
“Sen de fazla konuşuyorsun.”
“Bunu söyleyen üçüncü kişi sensin.”
“Demek sorun sende.”
Mehmet birkaç saniye sustu.
“Bence de.”
Helin'in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
Mehmet bunu fark etti ama bir şey söylemedi.
Bir süre sessizce koştular.
Helin'in temposu giderek hızlanıyordu.
Mehmet de hızlandı.
Bir kilometre daha.
Sonra bir kilometre daha.
Mehmet sonunda nefes nefese kaldı.
“Bir dakika…”
Helin durmadı.
“Ne oldu?”
“Sen… hep böyle mi koşuyorsun?”
“Evet.”
“İnsan değilsin.”
Helin bu kez güldü.
Gerçekten.
Kısa sürdü ama Mehmet bunu duydu.
“Ne?”
“Hiç.”
“Güldün.”
“Hayır.”
“Güldün.”
“Koş.”
Mehmet başını salladı.
“Tamam, tamam.”
Bir süre sonra pistin girişine geldiler.
Helin hızını azaltıp durdu.
Mehmet ise birkaç adım sonra kendini yere bıraktı.
“Ben öldüm.”
Helin ona baktı.
“Daha on kilometre oldu.”
Mehmet başını kaldırdı.
“On mu?”
“Evet.”
“On kilometreyi ısınma olarak mı görüyorsun?”
Helin omuz silkti.
“Bazen.”
Mehmet'in yüzündeki şaşkınlık daha da arttı.
“Bazen?”
Helin cevap vermedi.
Çünkü Mehmet bilmiyordu.
Bilmesine de gerek yoktu.
Helin'in bazı günler otuz kilometreyi, hatta daha fazlasını koştuğunu bilmiyordu.
Koşmadığı günlerde zihnindeki seslerin geri döndüğünü de bilmiyordu.
Onun için koşu sadece bir spor değildi.
Bir kaçıştı.
Antrenman başladığında herkes kendi alanına geçti.
Helin atletizm pistinin kenarında ısınmaya başladı.
Mehmet ise başka tarafa gitti.
Ama arada bir Helin'e bakıyordu.
Helin bunu fark etmişti.
“Ne bakıyorsun?”
Mehmet hemen gözlerini kaçırdı.
“Hiç.”
“Bakıyordun.”
“Evet.”
“Neden?”
“Merak.”
Helin birkaç saniye sustu.
“Ne merakı?”
“Senin neden bu kadar koştuğun.”
Helin'in yüzündeki ifade değişti.
“Koşmayı seviyorum.”
“Bu kadar mı?”
“Evet.”
Mehmet daha fazla soru sormadı.
Bu, Helin'in hoşuna gitmişti.
Çünkü insanlar genellikle cevap vermediğinde daha fazla soru sorardı.
Mehmet ise durmasını biliyordu.
Antrenmanın ortalarında Mehmet yanına geldi.
“Su ister misin?”
Helin başını salladı.
“Yok.”
“Emin misin?”
“Evet.”
Mehmet su şişesini kaldırdı.
“Tamam.”
Tam o sırada çantasından küçük bir antrenman ekipmanı çıkardı.
Helin'in gözleri o nesneye takıldı.
Bir anda her şey değişti.
Pistin sesi uzaklaştı.
İnsanların konuşmaları boğuklaştı.
Görüntü bulanıklaştı.
Elinde bir bıçak vardı.
Annesinin çığlığı yeniden kulaklarında yankılandı.
Babası­nın sesi.
Sonra yerdeki görüntü.
Helin nefes alamadı.
Mehmet bir anda karşısında durdu.
“Helin?”
Helin cevap vermedi.
Mehmet yaklaşmak istedi ama durdu.
Dün yaptığı gibi.
“Tamam.”
Helin ellerini kulaklarına götürdü.
“Git…”
Mehmet başını salladı.
“Tamam.”
Ama gitmedi.
Birkaç adım geride durdu.
“Buradayım.”
Helin gözlerini kapattı.
“Gitme…”
Mehmet'in yüzündeki ifade değişti.
İlk kez Helin'in neden korktuğunu anlamasa bile bunun sıradan bir korku olmadığını anlamıştı.
“Gitmiyorum.”
Helin birkaç saniye boyunca gözlerini kapalı tuttu.
Sonra nefesi yavaşlamaya başladı.
Pistin sesi geri geldi.
İnsanların konuşmaları yeniden duyulmaya başladı.
Görüntü netleşti.
Helin gözlerini açtı.
Mehmet hâlâ aynı yerdeydi.
Yaklaşmamıştı.
Dokunmamıştı.
Sadece beklemişti.
Helin ona baktı.
“Teşekkür ederim.”
Mehmet hafifçe gülümsedi.
“Önemli değil.”
Bir süre ikisi de konuşmadı.
Sonra Mehmet çantasını kapattı.
“Bu arada…”
Helin ona baktı.
“Ne?”
“Yarın yine koşacak mısın?”
Helin birkaç saniye düşündü.
“Evet.”
“Ben de geleceğim.”
“Yetişemezsin.”
Mehmet sırıttı.
“Göreceğiz.”
Helin başını iki yana salladı.
Ama Mehmet uzaklaşırken yüzünde yine o belli belirsiz ifade vardı.
Güven.
Belki hâlâ çok küçüktü.
Belki kırılabilecek kadar hassastı.
Ama Helin'in hayatında sekiz yıldır ilk kez, geçmişinin dışında bir şeye yer açılıyordu.
Ve bunun ne olduğunu henüz kendisi de bilmiyordu.