2. bölüm / 2
VUSLATBölüm 1 “Part 2”
Bölümler 2Şu an: Bölüm 1 “Part 2”
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
BÖLÜM 1 (Part 2)
— SESİZ ÇIĞLIK (Part 2) —
(Devam)
Otobüs durağa tam zamanında geldi. Sabahın bu saatlerinde hep aynı yüzler olurdu: Elinde simit poşetiyle işe yetişmeye çalışan memurlar, kulaklığını takıp dış dünyayla bağını kesmiş üniversite öğrencileri, çocuklarını okula bırakıp dönen anneler ve ben. Şehrin içinde her gün aynı yolu giden binlerce insandan biri.
Şoföre "Günaydın," deyip otobüse bindim. Cam kenarında boş kalan tek koltuğa oturdum. Burası yıllardır benim yerimdi. Her bindiğimde, sanki bana ait olduğu herkesçe biliniyormuşçasına hep boş olurdu. Camdan dışarı bakmayı seviyordum; insanlar yürürken hikâyeler uydurmayı da. Köşedeki fırından çıkan yaşlı adam kesin torunlarına poğaça götürüyordu. Karşı kaldırımda el ele yürüyen çift muhtemelen üniversiteye gidiyordu. Kırmızı montlu küçük kız ise annesine yetişebilmek için neredeyse koşuyordu.
Ben insanları izlemeyi seviyordum. Belki de sağlık yönetimi okumamın sebebi buydu. İnsanların hayatına uzaktan bakmak hiçbir zaman bana yetmemişti, onların içinde olmak istemiştim.
Otobüs yavaşça hastanenin önünde durdu. Çantamı omzuma geçirip aşağı indim. Karşımda yükselen gri bina, neredeyse ikinci evim olmuştu. İlk işe başladığım gün ne kadar heyecanlandığımı hatırladım. Kartımı yanlış okutmuş, sekreterliği bulamayıp acil servise dalmış, yanlış doktora "Hocam beni işe başlatacaklar," demiştim. O günü düşündükçe hâlâ utanıyordum.
"O zaman da aynıydın."
Arkamdan gelen sesle gülümsedim. Serap Abla, bir elinde kahve bardağı, diğer elinde dosyalarla duruyordu. Üzerindeki lacivert önlüğün cebinden kalemler taşıyordu.
"Sabah sabah yine dalmış gitmişsin."
"Kendimle dalga geçiyordum."
"Onu zaten sık sık yapıyorsun," diyerek kahvesinden bir yudum aldı. "Gel, Başhekim seni soruyordu."
İkimiz birlikte giriş kapısından içeri girdik. Hastanenin kendine özgü kokusu her zamanki gibi burnuma doldu. Temizlik malzemesi, taze demlenmiş kahve, ilaç ve tarif edemediğim başka bir koku. İlk zamanlar bana ağır gelirdi, şimdi ise bu kokuyu almayınca garipsiyordum.
Koridorlar çoktan hareketlenmişti. Bir hemşire laboratuvara doğru koşuyor, stajyerlerden biri elindeki dosyaları düşürmüş, telaşla toplamaya çalışıyordu. Sekreterler telefonlara cevap veriyordu. Kimsenin kimseye çarpmadığı ama herkesin bir yere yetişmeye çalıştığı o tanıdık düzen başlamıştı.
"Kolay gelsin Nara."
"Günaydın."
"Günaydın."
Neredeyse her on adımda bir selam veriyordum. Bir yılda insanın alışması değil, insanların sana alışması daha garipti.
Kendi odama geçip çantamı masamın yanına bıraktım. Bilgisayarımı açarken gözüm masanın üzerindeki küçük sukulentime takıldı. Ali’nin doğum günümde aldığı çiçekti.
"Gerçek çiçek alacaktım," dedi, "sonra onu öldürürsün diye vazgeçtim."
Haklıydı. Ben kaktüs dışında hiçbir çiçeği yaşatamıyordum.
Bilgisayar açılır açılmaz sistemde bekleyen evraklar sıralandı: Sekiz yeni dosya, üç sevk, iki kurul evrakı ve bir toplantı yazısı. Her zamanki gibi. Tam ilk dosyayı açmıştım ki kapı çalıldı.
"Gel."
Kapı aralandı. İçeri yirmili yaşlarının başında, heyecandan elleri birbirine dolaşan bir stajyer girdi.
"Rahatsız etmiyorumdur umarım."
"Yok, hayır. Gir."
Elindeki dosyayı uzattı:
"Ben bunu yanlış doldurmuşum galiba."
Dosyaya baktım. Sadece tarih kısmını atlamıştı. Kalemi alıp boş satırı gösterdim.
"Burayı yazmayı unutmuşsun."
Genç çocuk derin bir nefes verdi:
"Ben de çok büyük hata yaptım sandım."
"Bu hastanede en büyük hata," diyerek dosyayı ona uzattım, "hata yaptığını saklamaktır."
Şaşkınlıkla bana baktı. İçinden *"Ne diyor bu deli?"* diye geçirdiğine emindim.
"Gidip düzelt, kimse kızmaz."
"Teşekkür ederim."
Odadan çıkarken yüzündeki gerginlik kaybolmuştu. Serap Abla kapının önünden geçerken bunu görmüş olacak ki içeri kafasını uzattı.
"Yeni çocuk mu?"
"Evet."
"Korkmuş."
"İlk günü."
Gülümsedim.
"Sen de ilk gün ağlayacak gibi olmuştun."
"Abla! Hani bunu bir daha hatırlatmayacaktın? Kimseye anlatmayacaksın sakın."
"Kime anlatayım?" diyerek omuz silkti. "Şimdilik kimseye."
İkimiz de güldük. O an, burnumun içi aniden sızladı. Elimi refleksle burnuma götürdüm. Sıcak bir şey parmaklarıma bulaştı. Elimi çektiğimde parmak uçlarım kırmızıydı.
Kan.
Bir damla, iki damla, sonra üçüncüsü masanın üzerine düştü.
Serap Abla’nın gülümsemesi bir anda silindi:
"Nara!"
Ben ise gayet sakin bir sesle, "Yine başladı," dedim. Çantamdan peçete çıkarırken bunu ilk kez yaşamıyormuşum gibi davranıyordum. Çünkü gerçekten ilk değildi. Son birkaç aydır ara ara burnum kanıyordu. Bazen sabahları, bazen durduk yere, bazen de gece uyurken. Her seferinde babaannem aynı şeyi söylüyordu: *"Hava kuru, ondan oluyor."* Ben de inanıyordum. İnanmak daha kolaydı.
Serap Abla peçeteyi elimden aldı:
"Bu kaçıncı?"
"Hatırlamıyorum."
"Hatırlıyorsun."
Sessiz kaldım. Çünkü gerçekten hatırlıyordum, sadece saymak istemiyordum.
O sırada kapı yeniden çaldı. Bu kez içeri Cenk Bey girdi. Üzerinde beyaz önlüğü, boynunda stetoskopu vardı. Yüzündeki yorgunluk gece nöbetinden çıktığını ele veriyordu. İçeri girer girmez masadaki kanlı peçeteyi gördü. Bakışları önce bana, sonra Serap Abla’ya kaydı.
"Ne oldu?"
Serap Abla cevap verdi:
"Yine burnu kanadı."
Cenk Bey’in yüzündeki ifade hafifçe değişti:
"Yine mi?"
Elindeki dosyayı masanın üzerine bıraktı. Sesi ne sertti ne de yumuşak; daha çok merak eden bir ağabey gibiydi:
"Nara, kaç dakika sürdü?"
Omuz silktim:
"Bir dakika falan."
"Baş dönmesi oldu mu?"
"Yok."
"Halsizlik?"
"Dün biraz vardı."
"Bugün?"
"Bugün iyiyim."
Cenk Bey birkaç saniye bana baktı, sonra peçeteyi elimden alıp çöpe attı:
"Ne zamandır oluyor bunlar?"
İlk kez gerçekten düşünmek zorunda kaldım:
"Üç, belki dört aydır."
Serap Abla’nın başı hızla bana döndü:
"Dört ay mı? Sen şaka mısın! Bu kadar uzun süredir olan bir şey için nasıl olur da sorumsuzca davranırsın!"
"Abartma abla, arada sırada oluyor."
"Arada sırada dediğin ne?"
Bir cevap vermedim. Çünkü fark ettim; ben bunları gerçekten önemsememiştim. Sabah burnum kanıyordu, beş dakika sonra unutuyordum. Bacağımda morluk çıkıyordu, "Bir yere çarpmışımdır," diyordum. Akşam eve gidince dizlerim ağrıyordu, "Bütün gün oturdum, ondandır," diye geçiştiriyordum. İnsan kendi bedeninin yardım çağrısını bazen en son duyan kişi oluyordu.
Cenk Bey masama yaslandı:
"Bana bak, bugün kan veriyorsun."
Gülümsedim:
"Hocam, burnum kanadı diye de kan tahlili yapılmaz."
"Yapılır. Ben söylüyorsam yapılır."
Kollarımı göğsümde birleştirdim:
"Yoğun değilsiniz galiba."
"O kadar yoğunum ki seninle tartışacak zamanım bile yok."
Serap Abla gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Ben de istemsizce gülümsedim. Cenk Bey bunu fırsat bildi:
"Tamam, şimdi birlikte laboratuvara gidiyoruz."
"Hocam."
"İtiraz yok."
"Ben gayet iyiyim."
"Harika! Gidenler de iyiler zaten."
Şaşkınlıkla yüzüne baktım. Şaka yapmaya çalışmıştı ama gözleri şaka yapmıyordu. Onu ilk kez bu kadar ciddi görüyordum. Sesi bu kez daha sakindi:
"Nara, bana güveniyor musun?"
Hiç düşünmeden cevap verdim:
"Evet."
"O zaman gel."
Laboratuvara giderken koridor boyunca benimle günlük şeylerden konuşmaya devam etti. Bunun bilinçli olduğunu hissediyordum, beni rahatlatmaya çalışıyordu.
"Ali nasıl?"
"Geçen gün matematikten yüz aldı."
"Gerçekten mi?"
"Hayır, yetmiş iki."
Güldü:
"Yetmiş ikiyi yüz diye mi anlattı?"
"Kendince yuvarlamış."
"Aslında yuvarlamaya bakılırsa matematiği pek iyi değil."
"Matematiği değil ama," dedim, "özgüveni çok iyi."
Koridorun sonunda laboratuvar kapısına geldik. İçeride çalışan teknisyenlerden biri bizi görünce ayağa kalktı:
"Günaydın hocam."
"Günaydın. Bahar," diye seslendi Cenk Bey, "bir hemogram, biyokimya ve pıhtılaşma testlerini de ekleyelim."
Kadın başını salladı:
"Tabii hocam." Sonra bana döndü: "Geç bakalım."
Koltuğa oturdum. Kan vermekten hiçbir zaman korkmamıştım. Hastanede çalışınca insan bunlara alışıyordu. Kolumu uzattım. Bahar Hanım turnikeyi bağlarken gülümsedi:
"İğneden korkmuyor musun?"
"Hayır."
"Neden?"
"Her gün onlarcasını görüyorum."
"O yüzden mi?"
"Yok," dedim, "çocukken çok ağladım, artık utanıyorum."
Üçümüz de güldük. İğne koluma girdi. Kırmızı kan tüpe doğru dolmaya başladı. Dalgın dalgın tüpü izliyordum. İnsan kendi kanına dışarıdan bakınca garip hissediyordu; sanki size ait değilmiş gibi.
"Tamam," diyerek Bahar Hanım pamuk bastırdı, "beş dakika bastır."
Ayağa kalktım:
"Sonuçlar ne zaman çıkar?"
"Öğleden sonra," diye cevap verdi Cenk Bey, "ben bakarım."
"Olur."
Benim için konu kapanmıştı. Gerçekten kapanmıştı çünkü aklım çoktan başka yere kaymıştı: Bugün öğleden sonra yapılacak toplantıya, başhekimin isteyeceği evraklara, akşam Ali’ye söz verdiğim satranç maçına. Kan tahlilini çoktan unutmuştum.
Ama Cenk Bey unutmamıştı. Laboratuvardan çıkarken dönüp Bahar Hanım’a sessizce, "Sonuçlar çıkar çıkmaz beni ara," dedi.
O sırada telefonum çaldı. Ekranda "Birkan" yazıyordu. İstemeden gülümsedim.
"Efendim?"
"Sesin yorgun geliyor."
"Bana günaydın demeyecek misin?"
"Önce sesini merak ettim, sebebini öğrenelim. Sonra günaydın."
Güldüm:
"Klasik iş yoğunluğu, bir sorun yok."
"Şimdi oldu. Günaydın öyleyse."
Koridorun camlarına yaslandım:
"Ne yapıyorsun?"
"Sabah içtiması bitti. İlk seni arayayım dedim. İşe başladın mı?"
"Başladım."
"Kahvaltı yaptın mı?"
"Yaptım."
"Yalan söyleme."
Yakalandığımı anlamıştım:
"Sadece çay içtim."
"Nara!"
"Akşam güzelce yemek yiyeceğim."
"Söz?"
"Söz."
Telefonun diğer ucunda birkaç saniye sessizlik oldu, sonra sesi yumuşadı:
"Çok çalışıyorsun."
"Biraz."
"Kendine dikkat et."
"Neden herkes bugün bunu söylüyor?"
"Kim söyledi?"
"Babaannem, Cenk Bey, şimdi de sen."
"Demek ki haklı sebeplerimiz var ki hepimiz aynı şeyleri söylüyoruz."
Gülümsedim:
"Yok, ben gayet iyiyim."
Bu cümleyi söylerken gerçekten buna inanıyordum. Çünkü insan, en büyük fırtınaların çoğu zaman en sakin sabahlarda başladığını bilemiyordu. Telefonu kapattığımda yüzümde farkında olmadan oluşan gülümseme hâlâ duruyordu.
"Birkan mı?"
Serap Abla’nın sesini duyunca irkildim:
"Abla!"
"Ne var?"
"İnsan biraz ses çıkarır da gelir. Ne sessiz sessiz geliyorsun!"
"Ben sessiz gelmedim, sen dalmışsın."
Haklıydı. Telefonu cebime koyup onunla birlikte koridorda yürümeye başladım. Koluma hafifçe dirseğiyle dokundu:
"Ne zaman izne geliyor?"
"Önümüzdeki ay."
"Kesin mi?"
"Bu kez kesin gibi."
"‘Kesin gibi’ diye bir şey mi var?"
Omuz silktim:
"Askerlikte var."
Başını sallayıp güldü:
"Yazık çocuğa."
"Neden?"
"Onca şeyin arasında bir de seninle uğraşıyor."
"Onunla uğraşan benim."
"Öyle mi?"
"Geçen gün görüntülü aradı."
"Eee?"
"Üç dakika boyunca sadece saçımı eleştirdi."
Serap Abla kahkaha attı:
"Haklıymış."
"Abla!"
"Ne var?"
"Saçımın nesi var?"
"Haklısın bir şeyi yok. Bir tarafı düz, diğer tarafı kendi hayatını yaşıyor."
İkimiz de gülmeye başladık. Tam o sırada karşı koridordan Cenk Bey geçti. Bize şöyle bir baktı:
"Çalışıyor musunuz?"
"Çok," dedim.
"Gülerek mi?"
"Motivasyon toplantısı yapıyoruz."
Başını iki yana salladı:
"Siz ikinizi başhekime şikâyet edeceğim."
"Edin."
Serap Abla hiç istifini bozmadı:
"Edeyim de bir görün! Sizi ayrı servislere verir."
Cenk Bey uzaklaşırken, arkasını dönmeden Serap Abla işaret parmağını salladı:
"Sakın!"
Koridordaki bu kısa sohbet bile içimi hafifletmişti. Hastanenin en sevdiğim tarafı buydu. Bazen insanlar ölümün kıyısından dönerdi, bazen yeni bir bebek dünyaya gelirdi, bazen de iki evrak arasında beş dakikalık bir kahkaha bütün günün yorgunluğunu unuttururdu.
Masama döndüğümde bilgisayarda yeni bir e-posta vardı: *Başhekimlik Toplantısı; saat 14.00. Katılım zorunludur.*
İç çekerek dosyaları önüme çektim. Toplantı demek, bitmeyen sunumlar demekti. Ben sunum hazırlamayı seviyordum ama dinlemeyi hiç beceremiyordum. Yaklaşık bir saat boyunca sistemdeki dosyaları kontrol ettim. Eksik evrakları tamamladım. Yeni gelen yazıları ilgili birimlere yönlendirdim. Arada bir telefon çalıyor, biri bir şey soruyor, kapı açılıyor, kapanıyordu. Saatin nasıl geçtiğini anlamamıştım.
Kapı yeniden tıklandı:
"Gel."
İçeri elinde bir kutuyla Ali girdi. Şaşkınlıkla ayağa kalktım:
"Sen burada ne yapıyorsun?"
Üzerindeki okul formasıyla sırıtıyordu:
"Kaçtım."
"Ne?"
"Şaka yaptım abla. Deniz ablam yol üstünde beni buraya bıraktı, yan taraftaki kitapçıdan kitap almaya geçti," diyerek elindeki kutuyu havaya kaldırdı. "Annem gönderdi."
Kutuyu açınca sıcak poğaça kokusu yayıldı.
"Sabah doğru düzgün yememişsin."
Gülümsedim:
"Annen mi söyledi?"
"Annem dedi ki..." Ali sesini incelterek Gül Yengem’i taklit etmeye başladı: "Bu kız yine aç gezecek. Giderken yol üstü bunu da götürün."
İkimiz de güldük. Başını uzatıp odanın içine baktı:
"Burada tek başına mı çalışıyorsun?"
"Şimdilik."
"Çok sıkıcı."
"Bana da bazen öyle geliyor."
Kutudan bir poğaça alıp ikiye böldüm:
"Sen yiyecek misin?"
"Ben okulda iki tost yedim."
Şüpheyle baktım:
"Gerçekten?"
"Bir buçuk. Biri arkadaşımındı."
Tam konuşurken cebimdeki telefon titreşti. Bu kez arayan babaannemdi. Telefonu açtım:
"Efendim anne?"
"Kızım," Sesinde her zamanki telaş vardı. "Yemeğini yedin mi?"
Ali bana bakıp sessizce güldü.
"Yiyorum."
"Bana yalan söyleme."
"Gerçekten." Ali poğaçayı gösterince telefonu ona uzattım. "İspat ister misin?"
"Ver bakayım şu telefonu," diyerek Ali telefonu aldı. "Zerda anne, merak etme. Ablam emin ellerde, poğaçayı zorla yediriyorum."
Telefonun diğer ucundan ne dediğini duyamıyordum ama Ali’nin yüzündeki ifade değişti:
"Tamam, tamam, söz." Telefonu bana geri verdi.
"Sana ne dedi?"
"Gözünün önünde yesin dedi."
Kahkaham odanın içine yayıldı. Beni dokuz yaşındaki çocuğa emanet ettiklerine inanamıyordum. Poğaçadan büyükçe bir ısırık aldım:
"Memnun musunuz şimdi?"
Ali başını salladı:
"Evet, kontrol tamam."
O sırada kapı yeniden açıldı. Bu kez içeri başhemşire girdi. Ali’yi görünce gülümsedi:
"Misafir mi var?"
"Kardeşim."
Ali hemen itiraz etti:
"Kahramanıyım."
"Düzeltme gereği duydun yani."
"Ciddi konu."
Başhemşire elindeki dosyayı bana uzattı:
"Başhekim istedi, bugünkü kurul dosyaları."
"Tamam hocam."
Dosyayı alırken gözüm saate kaydı: 12.40.
"Ali."
"Evet?"
"Okulun?"
Bir an durdu, sonra diliyle yanağının içini itti:
"Şey... Öğle arasından sonraki dersler iptaldi, evdeydim. Deniz ablam bu tarafa sana yemek getirmeye gelecek diye geldim. Gerçekten." Şüpheli bakınca hemen ekledi: "Vallahi."
Tam o sırada kapının önünden geçen güvenlik görevlisi seslendi:
"Ali! Aşağıda arkadaşların on dakikadır seni bekliyor."
Odanın içinde birkaç saniyelik sessizlik oldu. Ali yavaşça bana döndü:
"Yakalandım galiba."
Kollarımı göğsümde birleştirdim:
"Galiba mı?"
Başını eğdi:
"Biraz."
"Biraz değil, güzel kaçmışsın."
Başhemşire gülmesini zor tutuyordu, ben ise ciddi görünmeye çalışıyordum:
"Akşam bunu annenle konuşacağız."
Ali derin bir iç çekti:
"Keşke Deniz ablamdan sabah zorla poğaçaları alıp getirmeseydim."
Dayanamadım, gülmeye başladım. Ali de bana katıldı. Başhemşire başını sallayarak odadan çıktı:
"Bu evde en çok seni şımartıyorlar."
Ali kapıya yönelirken arkasını döndü:
"Çünkü evde sadece ben tatlıyım."
"Yok," dedim, "çünkü sen baş belasısın."
Koridora doğru koşarken sesi duyuldu:
"İkisi de olur!"
Kapı kapandı. Oda yeniden sessizleşti. Kutudaki son poğaçaya baktım. İnsan bazen sevildiğini büyük cümlelerle değil, sıcacık bir poğaçayla anlardı. Ve ben o an, hayatımın aslında ne kadar kalabalık olduğunu düşündüm. Bunu düşündüğüm için de kendimi şanslı hissettim. Çünkü henüz, kaybedecek ne kadar çok şeyim olduğunu bilmiyordum.
Bölüm etkileşimi
