3. bölüm / 2
Vurgun MevsimiYeniden Doğan Gölge
Bölümler 2Şu an: Yeniden Doğan Gölge
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ben artık ağabeyimi o kapının arkasında bırakacaktım. Benim için kendi hayatını feda eden, beni korumak için her şeyi göze alan o adamı ardımda bırakacaktım.
Hiç tanımadığım bir adamla, sırf annemim katiliyle ilgili bir şeyler bilme ihtimali olduğu için bilinmez bir yola çıkacaktım.
Aslında en başından beri planım buydu; Türkiye’ye dönme sebebim, bu topraklara ayak basma amacım tam olarak buydu. Döndüğümde birilerinin bana ulaşacağını, bir şekilde radara gireceğimi biliyordum. Öyle de olmuştu. İlk toplantıdan hemen sonra o mesajı almış, sonrasında Aras’ın tavırlarından bir şeyler döndüğünü anlamıştım.
Bunların hepsine hazırlıklı gelmiştim. Evet, Kaan benim için dünyadaki en değerli varlıktı ama buraya geliş amacım; annemi bizden koparan, o gece hayatımızı başımıza yıkan katili veya katilleri bulmaktı.
Özür dilerim ağabey.
Bu uğurda en çok kırılan, en çok incinen ve en çok yıpranan sen olacaksın.
Kapıdan geçtiğimiz an, kulübün o yapay, yüksek sesli müzikle zehirlenmiş havası yerini kesif bir ozon ve metal kokusuna bıraktı. Burası basit bir sığınak değildi; bir operasyon merkezinden çok daha fazlasıydı.
Adımlarımı atarken düşüncelerimde ne kadar haklı olduğumu bir kez daha anladım: Kurulda gerçekten bir şeyler dönüyordu. Eğer kurulun en önemli toplantılarının yapıldığı, varislerin uğrak noktası olan bu işlek mekanda istihbarat bunca zaman fark edilmeden bir üs kurabildiyse, içerideki çürük elmalar çoktan yerleşmiş demekti. Kuruldan birileri istihbaratla kol kola çalışıyordu.
Ve Aras... Aras, aslında bizi bitirmek için aramıza sokulmuş bir piyondan ibaretti. Ne yazık ki bana güvenmek gibi büyük bir hata yapacaklardı. Ben bu yolun sonunda, ölümü bile göze alarak kendi çıkarlarımı ve annemin intikamını göz önünde bulunduracaktım; ama onlar bunu hiçbir zaman bilmeyeceklerdi.
Aras, beni ışıklandırması titrek, uzun bir koridorda sürüklerken duvardaki ekranlardan birinde kendi yüzümü gördüm:
"Delfin Korel - Takip Edilen - Risk Seviyesi: Yüksek."
"Burası senin oyun alanın değil, Ayza," dedi Aras, bir kapı şifresini tuşlarken. Sesi sığınağın soğuk duvarlarında tok bir şekilde yankılandı. "Burası İstihbarat’ın saha birimi. Tahmin ettiğin gibi, o kirli masada otururken aslında kendi mezarınızı kazıyorsunuz. Şimdi ise o mezardan sağ çıkmanın yollarını öğreneceksin."
Aniden durdum ve onu omzundan sertçe kendime çevirdim. "Bana bak," dedim. Sesimdeki öfke yerini o bildik buzdan, soğuk kararlılığa bırakmıştı. "İstihbarat mısın, gizli ajan mısın, her neysen... Umurumda bile değil. Eğer beni burada bir kukla gibi kullanabileceğini sanıyorsan, çok büyük yanılıyorsun."
Aras, elimi kolundan çekmedi. Aksine, parmaklarını bileğime yerleştirip beni odanın ortasındaki metal masaya doğru yönlendirdi. Yüzünde o meşhur, sinir bozucu ve alaycı gülümsemesi vardı.
"Kukla mı?" diye sordu. "Delfin, sen o masada zaten bir kukla olacaktın ama sana altın tepside bir seçenek sunuldu. Kaan'ın korumasında sadece bir süs eşyasıydın. Biz seni kukla yapmaya değil, kendi iplerini kendi eline almaya teşvik ediyoruz."
O sırada sığınağın ağır demir kapısı bir kez daha gıcırdayarak açıldı. İçeriye; üzerinde hiçbir arma veya rütbe bulunmayan gri takım elbiseli, orta yaşlı bir adam girdi. Bakışları doğrudan üzerime kilitlendi; sanki bir insanı değil de, önündeki karmaşık bir dosyayı inceliyor gibiydi.
"Hoş geldiniz Delfin Hanım," dedi adam. Sesi duygudan tamamen yoksundu.Adamın sesindeki otoriteden ve o kendinden emin hareketlerinden Aras’ın üstü olduğu hemen anlaşılıyordu.
Aras’ın vücudu gerildi, duruşunu dikleştirdi. Gri takım elbiseli adam eliyle işaret ederek, "Buyurun oturun lütfen," dedi kibarca. Aras, benden önce davranıp oturmam için bir sandalye çekti. Ben de ona uyum sağlayarak yerime geçtim, Aras da hemen yanımdaki sandalyeye oturdu.
Tam bu sırada odanın diğer tarafındaki kapı yavaşça açıldı; içeriye bir kadın ve iki erkek girdi. Üçü de duruşlarından belli olduğu üzere Aras gibi eğitimli birer istihbaratçıydı. İlk önce gri takım elbiseli adama selam verip yerlerine geçtiler. Kadın, Aras’ın tam karşısına oturmuştu ve kimsenin fark etmeyeceğini düşündüğü hafif bir gülümsemeyle Aras’a baktı.
Ama ben fark etmiştim.
Gri takım elbiseli adam boğazını temizleyerek otoriter bir sesle konuşmaya başladı: "Merhaba Delfin, ben Albay Cem Saraylı. Bugün burada neden olduğunu bildiğini tahmin ediyorum. Zeki bir kadınsın."Gözlerini gözlerime dikmiş, ifadesiz bir şekilde tepkilerimi inceliyordu. Yapacağım en ufak bir yanlış hareket, bana güvenmemesi için yeterli bir sebep olacaktı.
Beni tartıyor, ne kadar bildiğimi, ne kadarını anladığımı ölçmeye çalışıyordu. Yüzüme hafif bir gülümseme takınarak Albay Cem’e döndüm.
"Evet Albay, burada neden olduğumu az buçuk tahmin edebiliyorum. Peki, siz benim neden burada olduğumu biliyor musunuz?"İşte şimdi eşittik. Albay Cem ilk defa gerçek bir takdirle gülümseyerek, "Zekanıza hayranım Delfin Hanım. Evet, ben de sizin neden burada olduğunuzu tahmin edebiliyorum," dedi.
Bu adamla çok çekişeceğimiz belliydi. Zekiydi."Evet Delfin Hanım, bizim size ulaşmamızın nedeni babanız ve o kurulda olan diğer herkes."
Buruk bir şekilde gülümsedim. Benden babamı satmamı istiyorlardı. Bunu yapabilir miydim bilmiyordum ama o kurulun sonunu getirmek için her şeyi yapmaya hazırdım."Ben size istediğinizi veririm Albay," dedim sesimi sağlam tutarak. "Ama siz bana istediğimi verebilir misiniz? Bana o katili bulabilir misiniz? Ve bu işin sonunda ne olursa olsun, ağabeyimin hayatının teminatını bana verebilir misiniz?"
Albay derin bir nefes aldı. "Neden ağabeyinin hayatının teminatını istiyorsun da kendi hayatını önemsemiyorsun? Bu olayın sonunda canından olabilirsin ama sen ağabeyinin garantisini istiyorsun... Senin gibi bencil görünen bir kadın için oldukça değişik bir istek."
Beni, beş yıl boyunca her şeyi arkamda bırakıp gidişimle, yani bencilliğimle vurmaya çalışıyordu. Sınırlarımı yokluyordu ama bu beni etkilemezdi. Şu an bu masada silahlar değil, akıllar konuşuyordu ve ben karşımdaki rakibi asla küçümsemezdim.
Alaycı bir kahkaha attım. Oysa Albay haklıydı; bencil biriydim, arkamda koca bir enkaz bırakıp gitmiştim. İçim kan ağlasa da dışarıya o soğuk, alaycı tavrımı yansıttım.
"Haklısınız Albay, ben bencil bir insanım. Ama korunmaya ya da sizden hayat teminatı almaya ihtiyacım yok. Çünkü dünya yansa, ben bir şekilde hayatta kalmanın yolunu bulurum. Şimdi, anlaşacak mıyız yoksa bu toplantı burada noktalanıyor mu?"Tabii ki anlaşacaklardı. Kaçışları yoktu.
Albay Cem masadan destek alarak ayağa kalktı. Aras ve diğer üç kişi de aynı anda ona eşlik ettiler. Ben yerimde oturmaya devam ederken Albay elini uzattı: "Aramıza hoş geldin Delfin."
Dengeler, ben o eli sıktıktan sonra tamamen değişecekti. Benim istediğim de tam olarak buydu. Planım şimdi başlıyordu ve bu yaşananlar sadece küçük bir ön gösterimdi. Ayağa kalktım, yüzüme o sahte ama kusursuz gülümsemeyi yerleştirerek Albay’ın elini sıktım.
Albay Cem’in eli, avucumun içinde soğuk ve sertti. Bu el, sadece bir anlaşmanın değil, başlayacak olan savaşın ilk tetiğiydi. Elini yavaşça bıraktığımda, masanın diğer ucundaki o kadın istihbaratçının gözlerini üzerimde hissettim. Aras’a gülümsediği o saniyeyi zihnime kazımıştım. O gülümseme profesyonel bir nezaketten çok uzaktı; içinde bir yaşanmışlık, bir sahiplenme gizliydi. Kimse iş arkadaşına sadece "iş" olduğu için öyle bakmazdı.
"Aras seni güvenli bölgeye kadar bırakacak," dedi Albay Cem, ceketinin önünü iliklerken. "Bundan sonra daha sık görüşeceğiz Delfin içeride Arasa yardımcı olman bizim için önemli kendine iyi bak."
Sadece başımla onayladım. Aras ile birlikte sığınaktan çıkıp kulübün o neon ışıklı, sahte dünyasına geri döndüğümüzde gece yarısını çoktan geçmişti. Siyah cipin içine bindiğimizde kapıların kapanmasıyla dışarıdaki müzik gürültüsü bıçak gibi kesildi. Aras motoru çalıştırdı ama hemen hareket etmedi. Gözleri bir an dikiz aynasına kaydı, sanki bundan sonrası için endişeliydi.
"O kadın kimdi?" diye sordum, camdan dışarıyı izlerken. Sesim buz kadar düz ve duygusuzdu. Aslında merak etmiyordum sadece sınırlarını bilmek istiyordum.
Aras hafifçe sırıttı, arabayı geri vitese taktı. "Hangi kadın? İçeride beş kişiydik Ayza.""Aras benimle dalga geçme içerde zaten iki kadın vardı ben kendimi sormadığıma göre." dedim ona dönerek. Bakışlarımı doğrudan gözlerine diktim. "Karşında oturan seni tanıdığı belli eski sevgilin falan mı? Oda mı istihbarattan? Bu nasıl profesyonellik?"
Aras bir an duraksadı, ardından arabayı yola çıkardı. "Ece, benim ekip arkadaşım. Yıllardır beraber saha operasyonlarına giriyoruz. Aramızda düşündüğün gibi duygusal bir şey yok. Biz birbirimize canımızı emanet ediyoruz. "
Sözleri kulağa profesyonel geliyordu ama bakışları öyle demiyordu. "Canını emanet etmek ile birinin gözlerinin içine 'sen benimsin' der gibi bakmak arasında büyük bir fark var Aras. Kimse iş arkadaşına o şekilde bakmaz."
Aras direksiyonu biraz daha sıkı kavradı, sesi biraz daha sertleşti. "Bak, onlar benim saha ekibim. Beraber ölümden döndüğümüz insanlar. Ece de o ekipten biri. Aramızda gördüğünü sandığın o 'şey', sadece zor zamanların getirdiği bir yakınlık olabilir. Ama bu seni ilgilendiren bir durum değil."
Alaycı bir gülümseme dudaklarımın kenarına yerleşti. Kıskandığımı sanıyordu belki ama yanılıyordu. Benim için Aras’ın kiminle el sıkıştığı ya da kime gülümsediği şu an için bir önem arz etmiyordu; benim için Aras, annemin katiline giden yoldaki bir basamaktı. Sadece bu basamağın ne kadar sağlam olduğunu bilmek istiyordum.
"Beni ilgilendiriyor," dedim sakince, geriye yaslanarak. "Çünkü eğer o kadın senin duygusal bir zayıflığınsa ve yarın bir gün operasyonun ortasında bana değil de ona öncelik vereceksen, bunu bilmem gerekir. Senin özel hayatındaki 'yakınlıklar' benim güvenliğimi veya planımı tehdit ettiği an, o kadın benim için bir ekip arkadaşı değil, bir risk faktörü olur."
Aras yan yan bana baktı, gözlerinde ilk kez gerçek bir şaşkınlık vardı. "Sen gerçekten çok farklı bir kafadasın, değil mi? Hiçbir şeyi kişisel almıyorsun."
"Kişisel duygular zayıf insanların sığınağıdır Aras. Ben beş yıl önce o sığınaktan çıktım," dedim camı biraz indirerek. İçeri giren soğuk havanın yüzüme çarpmasına izin verdim.Aras sessizleşti. Söylediği "ekip arkadaşı" yalanına kendisi bile tam inanmıyordu ama benim daha fazla deşmeyeceğimi anlamıştı. Benim derdim aşk meşk değil, hayatta kalmak ve o masayı devirmekti.
Eve vardığımızda, malikanenin devasa demir kapıları gıcırdayarak açıldı. Bahçedeki ışıklar yanıyordu; bu da ağabeyimin hala ayakta olduğu anlamına geliyordu. Aras arabayı durdurduğunda bana döndü.
"Unutma Ayza," dedi ismi yine o tehlikeli yumuşaklıkla söyleyerek. "O kapıdan içeri girdiğinde rolün başlıyor. Ve şunu da bil; Ece ya da bir başkası... Görevim söz konusu olduğunda kimsenin gözünün yaşına bakmam. Buna sen de dahilsin."
"Güzel," dedim kapıyı açarken. "Çünkü ben de aynısını yapacağım."
Arabanın kapısını sertçe kapatıp eve doğru yürüdüm. İçeri girdiğim an, salondaki şöminenin başında oturan Kaan’ı gördüm. Elinde bir kadeh viski vardı ve bakışları doğrudan kapıya kilitlenmişti.
"Neredeydin?" diye sordu sesi buz gibi bir sakinlikle. "Aras ile bu kadar vakit geçirmek için fazla zekisin Delfin. Neler oluyor?"Adımlarımı yavaşlatmadan yanına kadar yürüdüm. Kaan’ı kandırmak, bir mayın tarlasında gözü kapalı yürümek gibiydi."Aras ile biraz 'vakit' geçirdik ağabey,sen bizi rahat bırakmadığından gitmek zorunda kaldık. " dedim, sesime hafif, umursamaz bir tını ekleyerek.
"Beni eve bırakmak istedi. Ben de beş yılın ardından konseyin içindeki bu yeni yüzlerin ne kadar güvenilir olduğunu anlamak için bu fırsatı değerlendirdim. Emir’in kuzeni olması ona güvenmem için yetmiyor, biliyorsun."
Kaan kaşlarını çattı, elindeki kadehi masaya bıraktı. "Emir tehlikelidir Delfin. Arasta onun kuzeni yani eğer gerçekten kuzeniyse oda emirden farksız değildir. Onun gözlerinde, bir kuzenden çok daha fazlası var. Fazla yakınlaşma."
"Endişelenme ağabey," dedim merdivenlere yönelirken. "Kimseye, özellikle de bir erkeğe güvenecek kadar değişmedim. Ben sadece kartlarımı doğru oynamaya çalışıyorum."dedim ve arkama bakmadan odama doğru ilerledim
Kaan Arasa güvenmiyordu.
Hatta bu kuzen oyununa da inanamıyordu daha fazla yanında durursam bendende şüphelenebilirdi.Ki şuan onun gözünde, Arasın kandırdığı bir kadındım çok büyük ihtimalle ama yanılıyordu.Ben Kaan’ın kadın versiyonuydum ve bu gerçekten korkutucu bir şeydi.
Çünkü ikimizin birlikte yapamayacağı birşey yoktu.
Odama geçtiğimde kapıyı arkamdan kapatıp sırtımı soğuk ahşaba yasladım. Zihnim bir satranç tahtası gibiydi ve şu an en tehlikeli taş, Kaan’dı az önceki tavrı beni huzursuz etmişti. Normalde olsa bağırıp çağırması kırıp dökmesi. Aras’ı bir daha yanıma yaklaştırmaması gerekirdi. Ama konuyu çok çabuk kapatmıştı. "Fazla yakınlaşma" demiş ve geçmişti.
Neden? Kaan gibi bir adam bir şeyi bu kadar çabuk geçiştiriyorsa, ya zaten bildiği bir şey vardı ya da Aras’ı benim üzerimden kontrol altında tutabileceğini sanıyordu. Belki de Aras’ın kim olduğunu benden önce çözmüştü ve bu sessizlik, fırtına öncesi sessizliğin ta kendisiydi.
Hata yapıyorsun ağabey.
Ya da ben senin ne düşündüğünü artık gerçekten bilmiyorum.
Kendimi yatağa bıraktım ama zihnim durmuyordu. Bu saatden sonra resmen o masada oturacaktım. Ve belkide bir zamanlar en sevdiklerimi satacaktım. Vurgun Mevsimi resmen başlamıştı ve ben bu fırtınanın tam kalbindeydim.
Tam o sırada telefonumun ekranı yatağın üzerinde parladı. Telefonumda kayıtlı olmayan bir numaradan bir masaj gelmişti.
0536…….: "Ben Aras. Numaramı kaydetmeyi unutma, lazım olur. Özellikle de ağabeyinin hışmından kurtulup odana sağ salim girdiysen.”
Gözlerimi devirdim. Bu adamın profesyonellik anlayışı gerçekten sınırları zorluyordu. Yine de parmaklarım ekranda hızla hareket etti.
Delfin: "Şu an yaptığın şeyin ne kadar riskli olduğunun farkında mısın? Ya ben değilde Kaan görseydi mesajı."
0536…….: "Kaan’ın zeki olduğunu biliyorum ama senin ondan daha zeki olduğunu da biliyorum. Durum raporu ver bakalım; ağabeyini 'saf' bir aşık olduğuna inandırdın mı, yoksa hala senden şüpheleniyor mu?"
Delfin: "Ben kimseyi hiçbir şeye inandırmak zorunda değilim Aras. Kaan konuyu kapattı ama bu onun ikna olduğu anlamına gelmez. Sadece senin bu amatör heyecanların planımı riske atıyor."
0536…….: "Amatör mü? Kalbimi kırıyorsun Ayza. Ben sadece arabadaki o 'soğuk' havadan sonra sesini duyamasam da harflerini göreyim dedim. Ece konusundaki o analizlerin... Kıskanmadığını biliyorum ama yine de ilgini çekmiş olması hoşuma gitti."
Delfin: "İlgimi çeken şey senin duygusal açıkların, Aras. Ece senin zayıf noktan olabilir ama benim değil. Eğer o kadın operasyonun ortasında ayağıma dolanırsa, onu bir saniye bile düşünmeden harcarım. Bunu o flörtöz beynine kazısan iyi olur."
0536…….: "Vahşi... Sevdim. Ama merak etme, benim zayıf noktamı bulmak o kadar kolay değil. Belki de o nokta çoktan değişmiştir, ne dersin?"
Delfin: "Derim ki; seninle uğraşmak, bir mayın tarlasında ip atlamak gibi. Ve ben ip atlamayı hiç sevmem. Şimdi seni sessize alıyorum. Sen de iş arkadaşlarınla 'yakınlaşmaya' devam et, ajan. Benim yanımda ayağıma dolanma yeter."
0536…….: İyi uykular Ayza .
Delfin: ahmaksın.
Telefonu kapatıp yatağın diğer ucuna fırlattım. Aras Demiray, kendini çok akıllı sanan, tehlikeli bir şekilde flörtöz ve kontrol edilmesi güç bir adamdı. Ama benim için sadece bir basamaktı. Bir basamağın bana bu kadar yaklaşmasına izin vermemem gerekirdi ama o, sınırları ihlal etmeyi çok iyi biliyordu.
Pencereden dışarıya, İstanbul’un karanlık silüetine baktım.
Yıllar sonra geldiğim bu şehir bir zamanlar benim evimdi ama şimdi bana bir o kadarİstanbul’un soğuğu, camın ardında biriktiği o puslu silüetle içeri sızıyordu sanki. Odadaki sessizlik, zihnimdeki gürültüyle çarpıştıkça kulaklarımda çınlıyordu. Yıllar önce o masadan kalkıp gittiğimde, geride bıraktığımın sadece bir hayat değil, inandığım tüm doğrular olduğunu sanıyordum. Yanılmışım. Geriye sadece enkaz ve annemin hatırasını kirleten yalanlar kalmış.
Aras’ın mesajı, yatağın üzerinde sönüp giden ekranla beraber karanlığa gömüldü. Profesyonelmiş... Öyle söylüyor. Ama gözlerindeki o parıltıda başka bir şey vardı; bir oyunun içine sürüklediği piyonun, oyunun kurallarını bozmasından duyduğu gizli bir keyif. Onu piyonum olarak kodlamış olmam, benim için onu bir araçtan öteye taşımıyor. Ne o, ne de başkası; hiçbiri bu satranç tahtasında kalbime dokunamaz.
Duygularımı beş yıl önce o masanın üzerinde, babamın ve diğerlerinin gözlerinin önünde parçalayıp çöpe attım.Pencereden dışarı, şehrin bitmek bilmeyen ışıklarına baktım. Bu şehir bana ait değil; burası sadece annemin kanıyla sulanmış, yüzleşilmesi gereken dev bir suç mahalli.
Kaan... Ağabeyim. Onun o tanıdık, korumacı ama bir o kadar da tehlikeli duruşu, üzerimde bir gölge gibi. Benim için her şeyi göze aldığını biliyorum; ama o korumacı tavrının altında, annemin katillerine dair bilmediğim, sakladığı başka bir gerçek mi yatıyor? Yoksa o da bu sistemin, o lanetli "kurulun" bir parçası mı?
Şu anki tek gerçek, kimsenin sandığı o zayıf kız olmadığım. Artık kırılan ben değilim; kıran, bozan, parçalayan benim.Gözlerimi kapattığımda, beş yıl önceki o son akşam yemeğinin kokusu burnuma doldu. O günden sonra büyüdüğümü sanıyordum, oysa sadece kendimi savunmayı öğrenmişim. Bir çocuk, mecbur kaldığında bir canavara dönüşebilirmiş; ben o dönüşümün tam merkezindeyim.
Şimdi, bu evde, yabancısı olduğum bu odada, kendi savaşımın planlarını yapıyorum. Ve o plan, herhangi bir toplantıya veya masaya endeksli değil; benim planım, o masayı taşıyan herkesin ayaklarının altındaki zemini ateşe vermek.Karanlık, artık bir korku değil, benim en sadık yoldaşım. Ve bu gece, ilk hamlenin nereye yapılacağını çoktan kararlaştırdım.
Yıllar sonra geldiğim bu şehir, bir zamanlar benim evimdi ama şimdi bana bir o kadar yabancıydı.
Beş yıl önce deli dolu gecelerin aranan yüzü olan o kız çocuğundan geriye hiçbir şey kalmamıştı. Daha doğrusu, beş yıl önceki o çocuklardan geriye hiçbir şey kalmamıştı. Hiçbirimiz bir gecede hayatımızın bu denli değişeceğini bilemezdik. Biz, birbirimiz için değil; dünyayı, kendimizi yakardık. Ama şimdi o çocuklardan geriye hiçbir şey kalmamıştı.
Hepimiz büyümüştük… ama kendi isteğimizle değil, mecburiyetten büyümüştük.
Yavaşça yatağın kenarına oturdum.
Yatak hafifçe çöktü. Ellerimi dizlerimin üzerine koydum. Birkaç saniye hiçbir şey yapmadan öylece oturdum. Günün bütün ağırlığı o anda omuzlarıma çökmüş gibiydi.
Derin bir nefes aldım.
Sonra ayakkabılarımı çıkardım ve yavaşça yatağın üzerine uzandım. Başım yastığa değdiği anda vücudumdaki gerginlik biraz olsun gevşedi. Tavana baktım. Gözlerim tavandaki boşlukta dolaştı ama aklım başka yerdeydi.
Liman.Alevler.Annem.
Gözlerimi kapattım.
Bir süre sadece nefesimi dinledim. Ev sessizdi. Dışarıdan gelen uzak şehir uğultusu bile bu sessizliği bozamıyordu.
Düşünceler yavaş yavaş bulanıklaşmaya başladı. Yorgunluk zihnimin üzerine ağır bir sis gibi çöktü.
Ve çok geçmeden, farkına bile varmadan uykuya daldım.
Gözlerimi açtığımda yatağın içi hala soğuktu. İstanbul'un sabahı, camın ardında puslu ve yabancı duruyordu. Yataktan kalktım, çıplak ayaklarım zemine bastığında evin o tanıdık, huzursuz edici sessizliğini hissettim. Aynanın karşısına geçtiğimde, yüzümdeki ifade beş yıl öncesinin aynısıydı; sadece biraz daha keskin, biraz daha yorgun. Kızıl saçlarımı arkamda topladım, yüzümü soğuk suyla yıkadım ve kendimi o maskenin içine, o kusursuz, soğuk Delfin Korel’in içine hapsettim.
Aşağı indim. Merdivenlerin gıcırtısı bu evde hiç bitmeyen bir uyarı gibiydi. Mutfaktan gelen fincan seslerini duyabiliyordum.Mutfaktayım. Kaan masanın başındaydı.
Önündeki tabletin ekranı, şehrin yeraltı dünyasına dair verilerle parlıyordu. Ben içeri girdiğimde başını kaldırmadı ama odadaki atmosferin değiştiğini hissettiğini biliyordum.
Masanın karşısındaki sandalyeyi çekip oturdum. Ahşabın sesi mutfakta yankılandı.Kaan, fincanını masaya yavaşça bıraktı. Bakışlarını ekrandan çekip doğrudan benim gözlerime dikti. O bakışlarda beş yılın yükü, biriken kırgınlık ve dile gelmeyen sorular vardı.
"Geç kaldın," dedi. Sesi düşük ama ağırlığı olan bir tondaydı.
"Uykumu aldım," diye cevap verdim. Önüme bırakılan kahveye dokunmadım bile. "Dün geceki o sığınağın yorgunluğu kolay geçmiyor, Kaan."
"Sığınağı boşver," dedi Kaan, sesindeki o imalı tınıyla. "Benim asıl merak ettiğim, geceyi nerede ve kiminle geçirdiğin. Aras Demiray... Emir'in gölgesi gibi geziniyor etrafımızda. Sen ise o gölgeye fazla yaklaştın."
Gülümsedim. Sadece Kaan’ı huzursuz edeceğini bildiğim o yarım, alaycı gülüşle. "Aras mı? Kaan, biraz rahatlamalısın. Dün gece sadece biraz konuştuk. Sandığından çok daha zeki, üstelik... Oldukça hoş bir adam. Karizmatik, kendine has bir çekiciliği var. Emir’in kuzeni olması bir yana, insanın dikkatini dağıtmaması imkansız."
Kaan'ın elindeki fincan havada durdu. Parmaklarının fincanı nasıl sıktığını, o porselenin çatlayacakmış gibi gerildiğini gördüm. Bakışları sertleşti, yüzündeki o sükunet bir anlığına dağıldı. "O herifi hoş bulman, senin zekana hakaret," dedi, sesi bir anlığına çatallanarak. "O bir Demiray. Sadece senin değil, bu ailenin güvenliğini tehlikeye atıyor. Ve sen, sırf o yakışıklı diye buna göz mü yumuyorsun?"
"Belki de sadece eğleniyorumdur," dedim, sesime yapay bir neşe katarak. "Senin o bitmek bilmeyen 'korumacı' tavrın varken, biraz nefes almaya ihtiyacım var. Kaan, kıskanıyor musun? Yoksa Aras'ın senin kontrol edemediğin tek taş olmasından mı korkuyorsun?"
Kaan oturduğu yerden yavaşça ayağa kalktı. Mutfaktaki gölgesi masanın üzerine düştü. "Seni korumak benim işim. Ama Aras konusunda attığın her adım, bu eve daha fazla tehlike getiriyor. Eğer o adamın gözlerine bakmaya devam edersen, bir gün o gözlerde sadece kendi sonunu görürsün."
Tam o sırada dış kapının zili, mutfaktaki boğucu atmosferi bir bıçak gibi kesti. Kaan’ın gözleri anında kapıya kilitlendi, çenesi daha da sıkılaştı. Ayağa kalktım, adımlarımı kapıya yönlendirdim. Kaan oturuyordu ama gözlerini üzerimden ayırmadığını sırtımda, bir ağırlık gibi hissedebiliyordum.
Kapıyı açtığımda karşımda Aras vardı. Sabahın soğuk ışığı altında her zamanki o arsız özgüveniyle duruyordu.
Mutfaktaki hava, sanki biri tüm oksijeni çekip almış gibi ağırlaşmıştı. Aras, kapı eşiğinde bir zafer sarhoşu edasıyla dikiliyordu. Bir şey diyecektim, ağzımı açtım ama kelimeler boğazımda düğümlendi;
Kaan’ın arkamdaki varlığı, Aras’ın gözlerindeki o alaycı parıltı ve bu sabahın getirdiği bu beklenmedik misafirlik karşısında bir anlık şaşkınlığımı gizleyemedim.
Aras, benim şaşkınlığımı görmezden gelerek, hiçbir şey olmamış gibi bir adımla yanıma sokuldu. Kaan, sandalyesini gürültüyle geriye itip ayağa kalktı.
Mutfaktan koridora doğru devasa bir gölge gibi ilerledi. Aras’ı kapının önünde görünce yüzüne o meşhur, öldürücü ifadesi yerleşti.
"Senin burada ne işin var, lan?" diye kükredi Kaan. Sesi evin duvarlarında yankılandı. "Benim evime nasıl girmeye cüret edersin?"Aras, Kaan’ın üzerine doğru yürüyüşünü umursamadan, sanki ev sahibi oymuş gibi rahatça mutfağa doğru ilerledi. Ceketinin iç cebinden bir dosya çıkardı ve masanın üzerine, Kaan’ın tam önüne sertçe fırlattı."Emir sana bir dosya gönderdi," dedi Aras, sesi buz gibiydi. "İçindekilere baksan iyi edersin, Kaan."
Aras, Kaan'ın üzerine yürümesini hiç tınlamadan, omuz silkerek arkasına yaslandı. "He bir de Delfin'i almaya geldim. Kahvaltıya çıkartacağım."
Kaan'ın gözlerindeki damarlar belirginleşti. Aras’ın bu kadar rahat olması, Kaan'ın sinir uçlarını tek tek yakıyordu. Kaan, ellerini masaya koyup öne doğru eğildi. Yüzü, Aras’ın yüzünden sadece santimlerce uzaktaydı.
"Siktir et Emir'in dosyasını," dedi Kaan, her kelimesi birer kurşun gibi masaya çarpıyordu. "Delfin hiçbir yere gidemez. Hele dün akşamdan sonra seninle asla gelemez, bu evdeki kurallarım daha da netleşti. Aras, ya şimdi bizimle oturup kahvaltını yapacaksın, gözümün önünde... ya da siktir olup gideceksin evimden. İkinci bir şansın yok."
Aras, Kaan'ın bu tehditkar çıkışına karşı yüzünde o tehlikeli, sakin gülümsemesini takındı. Tabağına uzandı, bir parça ekmek aldı. "Madem bu kadar ısrarcısın, kahvaltı edelim Kaan."
Kaan, gözlerini bir an bile Aras'tan ayırmadan bana döndü. "Delfin, geç otur. Madem misafirimiz bu kadar meraklı, kahvaltısını etsin."
Oturduğum sandalyede geriye yaslandım. İki ateş arasında kalmıştım. Kaan dosyayı açmak üzere elini uzattığında, mutfaktaki nefes alışverişi bile durdu. Kaan, o dosyayı açtığında neyle karşılaşacaktı?
Kaan'ın elleri dosyanın kapağında bir an duraksadı. Aras'ın yüzündeki o sinsi gülümseme, masadaki her bir ayrıntıyı bir oyun hamuru gibi büküyordu. Kaan dosyayı araladı. O an, odadaki sessizlik bir çığlığa dönüştü.
Mutfaktaki o boğucu sessizlik, sadece Kaan’ın dosyayı çeviren parmaklarının çıkardığı hafif kağıt sesiyle bozuluyordu. Aras, karşısında bir heykel gibi duran Kaan’ı izlerken, sanki dünyanın en önemsiz işini yapıyormuş gibi çayından bir yudum aldı.
Ben ise masanın altından, Aras’ın gergin duran bacağına hafifçe ama sertçe vurdum. Çok ileri gidiyorsun, aptal, der gibiydim. Aras bakışlarını bana çevirdi, yüzünde o meşhur, sinir bozucu çarpık gülümsemesi belirdi.
Kaan, dosyada yazan satırlara odaklanmıştı; kaşları çatılmıştı, gözleri hızla metinlerin üzerinde gidip geliyordu. O anki konsantrasyonunu fırsat bilerek, Aras masadan kalktı.
"Tuvaleti kullanabilir miyim?" dedi, Kaan’a bakmadan. Kaan başını dosyadan kaldırmadan sadece belli belirsiz bir hareketle onayladı. Aras koridora doğru yürürken, ben de sanki bir şey hatırlamış gibi hemen peşinden fırladım.
Kaan’ın sesi, mutfakla koridor arasındaki o ince sınırı aşarken arkamdan yankılandı:
"Delfin! Nereye?"
Durmadım, hızımı kesmedim. "Odama çıkıyorum, almam gereken bir şey var," diye seslendim omzumun üzerinden, sesimi olabildiğince doğal tutmaya çalışarak.
Aras tuvalete girdi, ben de hemen ardından içeri dalıp kapıyı üzerimize kilitledim. İçerideki hava daha da dardı; birbirimize bu kadar yakın olmak, mutfaktaki gerilimi buraya, bu dar alana taşımıştı.
Aras’ı omzundan tutup aynanın olduğu duvara doğru sertçe ittim
Tuvaletin o dar, soğuk alanında, kapının arkasındaki kilit sesiyle birlikte dünya dışarıda kalmıştı. Kaan’ın mutfaktaki öfkeli bekleyişi, Aras’ın sinsi gülümsemesi ve benim üzerimdeki o ağır sorumluluk duygusu… Hepsi bir anlığına bu dört duvarın dışında eriyip gitti.
Aras’ı duvara yasladığım an, aramızdaki o sahte "iş birliği" maskesi de düşmüştü. Ellerim, yakalarına dolanmış bir halde, üzerindeki ceketinin kumaşını sıktım.
"Senin burada, benim evimde ne işin var?" diye fısıldadım, sesimdeki öfke bu sefer daha farklı bir tondaydı. "Kaan’ın gözlerinin içine baka baka bu tehlikeli oyunu oynamaktan ne kadar zevk alıyorsun?"
Aras, kollarını hareket ettirmeden başını hafifçe yana eğdi. Gözleri, en karanlık köşelerimden geçip ruhuma dokunur gibiydi.
"Zevk mi?" diye karşılık verdi, sesi mutfaktaki o buz gibi tonundan sıyrılmış, kadifemsi bir hal almıştı. "Delfin, bu bir zevk meselesi değil. Bu, senin o aşılmaz sandığın duvarlarının, benim varlığımla nasıl sarsıldığını görme meselesi."
Daha da yaklaştı. Aramızdaki o birkaç santimlik mesafe, sanki bir mıknatıs etkisiyle yok oluyordu. Nefesi, tenimde bir ateş gibi geziniyordu.
"Kaan seni izliyor, belki kapının ardında bizi dinliyor," dedim, ama geri adım atmadım. Tam tersine, yüzümü ona biraz daha yaklaştırdım. "Bunun ne kadar aptalca olduğunun farkında mısın?"
Aras gülümsedi. Bu seferki gülüşü, beni savunmasız bırakan o alaycı tavrından çok daha tehlikeliydi. "Aptalca olduğunu biliyorum. Ama sen, ateşle oynamayı seviyorsun, Ayza. Ve ben, o ateşin içinde seni yakmadan, sadece ısıtarak ne yapabileceğini merak ediyorum."
Parmaklarını, saçlarımdan bir tutamı kulağımın arkasına itmek için yavaşça kaldırdı. O küçük temas, tüm vücudumu bir elektrik akımı gibi sardı. İstihbaratın o soğuk kuralları, masadaki o kanlı hesaplaşmalar, hepsi bu küçük odada anlamsızlaşmıştı.
"Beni ısıtamazsın," dedim, sesim biraz daha kısık bir tondaydı. "Çünkü ben kendi yangınımın içinden sağ çıkmış biriyim."
Aras, yüzüme biraz daha eğildi, bakışları doğrudan dudaklarıma indi. "Belki de yanılman gerekiyordur," diye fısıldadı.
Sözleri dudaklarıma birkaç santim mesafede duruyordu. Tuvaletin dar alanında nefeslerimiz birbirine karışıyordu. Aynaya yaslanmıştım, o ise önümde dimdik duruyordu. Bir adım geri çekilsem kurtulabilirdim.
Ama çekilmedim.
Parmaklarım hâlâ ceketinin yakasını tutuyordu. Kumaşı avuçlarımın içinde gerilmişti. Bir saniye boyunca sadece birbirimize baktık. Sessizlik o kadar ağırdı ki dışarıdaki en küçük sesi bile duyabiliyordum.
Mutfakta bir fincanın masaya bırakılma sesi geldi.
Kaan.
Bu ses beynime bir alarm gibi çarptı.“Gitmelisin,” diye fısıldadım ama ellerim hâlâ yakasındaydı.Aras’ın gözleri bir an kapıya kaydı, sonra tekrar bana döndü.
“Şu an mı?” dedi sakin bir sesle.
“Evet.”
“Beni duvara sıkıştıran sendin.”
Dişlerimi sıktım.
“Ben seni buraya konuşmak için getirdim.”
Aras hafifçe güldü. O gülüşte tehlikeli bir şey vardı.“Hayır,” dedi alçak bir sesle.“Beni buraya getiren şey merakın.”
Kalbim bir an sertçe attı.Yalan söyleyebilirdim.Ama gözlerim onu ele veriyordu.
Bir saniye boyunca hiçbirimiz hareket etmedik. Sonra Aras yavaşça eğildi. O kadar yavaş ki durdurmak istersem rahatça durdurabilirdim.
Ama durdurmadım.
Nefesi yanağımı ısıttı.
“Yanlış olduğunu biliyorsun,” dedim.
“Biliyorum.”
“Bu evdeyiz.”
“Biliyorum.”
“Kapının arkasında Kaan var.”
Aras’ın dudakları milim bile geri çekilmedi.
“Onu da biliyorum.”
Kalbim hızlandı.
“Aras…”
Ama cümleyi bitiremedim.
Çünkü o anda dudakları benimkine değdi.
Bu bir anda olan bir şey değildi. Ne ani ne de sertti. Sanki ikimiz de o saniyeyi bekliyormuşuz gibi, yavaş ve tehlikeli bir yakınlıktı.
Bir an donup kaldım.
Sonra elim istemsizce ceketinden omzuna kaydı.
Bunu yapmamam gerekiyordu.
Bunu istememem gerekiyordu.
Ama beş yıldır içimde kilitli duran o kontrol duvarı o saniyede çatladı.Aras beni belimden çekti. Sırtım tamamen aynaya yaslandı. Aramızdaki mesafe yok oldu. Dudakları bu sefer daha kararlıydı.
Nefesim kesildi.
Bu bir hata.
Aklım bunu defalarca söylüyordu.
Ama vücudum dinlemiyordu.
Parmaklarım istemsizce ensesine kaydı. Saçlarının arasına girdi. Onu kendime daha da yaklaştırdığımı fark ettiğim anda içimde bir alarm çaldı.
Bu yanlış.
Çok yanlış.
Ama o an durmak daha da zor geliyordu.
Aras dudaklarını çektiğinde ikimizin de nefesi düzensizdi. Alnı alnıma değiyordu.
Gözlerini açtım.
Onun bakışları karanlıktı. Ama o alaycı ifadeden eser yoktu. Bu sefer gerçekten ciddi görünüyordu.
“İşte bu,” dedi kısık bir sesle.
“Ne?”
“Duvarın.”
Kalbim hâlâ hızlı atıyordu.
“Yıkılmadı,” dedim sertçe.
Aras başını biraz geri çekti.
“Hayır,” dedi.“Çatladı.”
Tam o anda kapının dışından bir ses geldi. Ağır bir ayak sesi.Sonra Kaan’ın sesi.
“Delfin.”
İkimiz de donduk.Kapı kolu hafifçe hareket etti.
“İçeride misin?”
Aras bana baktı.Gözlerinde yine o tehlikeli parıltı vardı.Ama bu sefer başka bir şey daha vardı.
Adrenalin.
Ben hemen ondan uzaklaştım. Saçımı düzelttim, nefesimi toparlamaya çalıştım.
Kalbim hâlâ çarpıyordu.
Aras aynadaki yansımamıza baktı ve dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.“Şimdi,” dedi alçak bir sesle.
“Gerçek oyun başlıyor.”
Kapı tekrar tıklandı.
“Delfin,” dedi Kaan sert bir sesle.“Kapıyı aç.”
Bir saniye boyunca Aras’la göz göze geldik.Az önce olan şey hâlâ aramızda duruyordu.Yanlış olduğunu ikimiz de biliyorduk.Ama artık geri alınamazdı.Derin bir nefes aldım.Sonra kapıya doğru yürüdüm.Ve kolu çevirdim.
Tuvaletin kapı kolunu çevirdiğim anda kalbim göğsümden çıkacak gibi atıyordu. Nefesimi kontrol etmeye çalıştım. Saçlarımı hızlıca düzelttim. Aynadaki yansımama bir saniye baktım.
Soğuk. Kontrollü. Kusursuz.
Maskem geri yerindeydi.Kapıyı açtım.Koridorda Kaan duruyordu.Omuzları geniş kapı çerçevesini neredeyse dolduruyordu. Gözleri önce bana, sonra arkamdaki Aras’a kaydı. Bakışları bir saniyeden fazla sürmedi ama o tek saniye bile insanın içini deşmeye yetiyordu.Hiçbir şey söylemedi.Sadece bizi izledi.
Ben kapının eşiğinde duruyordum. Aras arkamdaydı. Tuvaletin dar alanından koridorun serin havasına çıkmak bile tuhaf bir rahatlama getirdi ama Kaan’ın bakışları o rahatlamayı anında boğdu.
“Tuvalet sırası mı vardı?” dedi sonunda.
Sesi sakindi.
Fazla sakindi.
Bu Kaan’ın tehlikeli haliydi.
Aras yanımdan geçip koridora çıktı. Ceketini düzeltti. Sanki hiçbir şey olmamış gibi rahattı.“Büyük ev,” dedi omuz silkerek. “Yanlış tuvalete girdim.”Kaan’ın gözleri bir an onun üzerinde sabitlendi.
Sonra tekrar bana döndü.Bakışlarında bir şey vardı.Şüphe.Ama daha çok…Hesap.
“Tuvalet sohbetiniz bittiyse,” dedi ağır ağır, “kahvaltı soğuyor.”Ve arkasını dönüp mutfağa yürüdü.Ben birkaç saniye olduğum yerde kaldım.Bu beklediğim tepki değildi.Kaan bağırmalıydı. Aras’ı kapı dışarı etmeliydi. Beni sorguya çekmeliydi.Ama hiçbirini yapmadı.Bu daha kötüydü.Yanımdan geçen Aras hafifçe eğildi. Sesi sadece benim duyabileceğim kadar alçaktı.
“Sana söylemiştim.”
“Ne?”
“Gerçek oyun şimdi başlıyor.”
Dişlerimi sıktım.
“Sus.”
Mutfağa girdiğimizde Kaan masanın başına geri oturmuştu. Dosya hâlâ önündeydi. Ama artık okumuyordu. Parmakları dosyanın kapağında ritmik şekilde tıklıyordu.Bu onun düşündüğü anlamına gelirdi.Tehlikeli düşündüğü.Aras sanki evin sahibiymiş gibi sandalyesine oturdu. Çayından bir yudum aldı.
“Güzel ev,” dedi rahatça. “İstanbul’da böyle yer bulmak zor.”
Kaan başını kaldırdı.Bakışları bu sefer doğrudan Aras’a kilitlendi.“Senin İstanbul’da kalıcı olacağını sanmıyorum.”
Aras kaşlarını kaldırdı.“Tehdit mi?”
“Gerçek.”
Masadaki hava ağırlaştı.Ben sandalyeme oturdum ama gözlerim ikisinin arasında gidip geliyordu.İki yırtıcı hayvan gibi birbirlerini ölçüyorlardı.
“Emir’in dosyasını açtın mı?”
Kaan yavaşça dosyaya baktı.“Baktım.”
“Ve?”
Kaan gözlerini tekrar Aras’a çevirdi.“İlginç.”
Aras hafifçe gülümsedi.“Ben de öyle düşünmüştüm.”
Kaan dosyayı parmaklarıyla bana doğru itti.“Delfin.”Gözlerim dosyaya indi.
“Okumak ister misin?”
Kapakta tek bir fotoğraf vardı.Fotoğrafı gördüğüm an kalbim bir saniyeliğine durdu.
Bu…
Bu imkânsızdı.
Fotoğrafta annemin öldüğü gece vardı.Ama fotoğraftaki bir detay…Beş yıldır kimsenin fark etmediği bir şey gösteriyordu.Ve o detay…Kaan’ı da o geceye bağlıyordu.Başımı yavaşça kaldırdım.Kaan bana bakıyordu.İfadesiz.Ama gözlerinde karanlık bir şey vardı.
“Ne oldu Delfin?” dedi sakin bir sesle.
“Bir şey mi gördün?”Masadaki sessizlik keskin bir bıçak gibiydi. Aras ise sandalyede geriye yaslandı. Gözleri benim üzerimdeydi. Ve o lanet olası gülümseme tekrar yüzüne yerleşti. Çünkü o zaten biliyordu.
Bu dosya
Dosyanın kapağını açtığımda parmaklarım fark etmeden titredi.
Fotoğraf eskiydi. Kenarları yanmış gibiydi, sanki yıllarca bir yerde saklanmıştı. Görüntü bulanıktı ama mekân hemen tanınabiliyordu.
Liman.
Paslı konteynerler, arka planda karanlık deniz ve sarı ışıkların altında uzayan gölgeler… O geceyi hatırlamak için fotoğrafa ihtiyacım yoktu zaten.
Ben oradaydım.Gözlerim fotoğrafın ortasına kaydı.Yerde annem vardı. Göğsüm sıkıştı ama bakmayı bırakmadım. Beş yıldır bu görüntü zihnimden hiç silinmemişti. Ama fotoğrafta daha önce fark etmediğim bir şey vardı.
Bir adam.
Annemin birkaç metre ilerisinde. Elinde silah vardı. Yüzü tam seçilmiyordu ama vücudu geriye doğru düşüyordu. Ve arkasında…
Alevler.
Konteynerlerin arasından yükselen turuncu alevler fotoğrafın yarısını yutmuştu. Adamın üzeri de ateş içindeydi. Sanki birkaç saniye sonra tamamen yanıp kül olacak gibiydi.
Nefesim yavaşladı.
O an bir şey anladım.
Adam.
Katildi.
Ama aynı gece…
O da ölmüştü.
Boğazımda bir düğüm oluştu.
Başımı kaldırdım. Kaan beni izliyordu. İfadesiz. Soğuk. Ama gözleri tek bir detayımı kaçırmıyordu.
“Ne oldu Delfin?” dedi. Sesi sakindi. Ben fotoğrafa tekrar baktım.
Beş yıl.
Beş yıldır o adamı bulacağımı düşünmüştüm. Beş yıldır bir yüz arıyordum.
Ama eğer bu doğruysa… Bulunacak kimse yoktu. Dudaklarım istemsizce aralandı.
“Demek…” diye fısıldadım. Sesim çok kısık çıkmıştı. “Ne demek?” dedi Kaan.Fotoğrafı masaya bıraktım.
“Demek ki,” dedim boş bir gülüşle, “hiçbir zaman bulamayacağım.”
Masada sessizlik oldu.Aras’ın sandalyesi hafifçe gıcırdadı. Bana baktığını hissediyordum ama gözlerimi kaldırmadım.
“Annemin katilini,” dedim.
Bir an boğazım düğümlendi ama devam ettim.
“Çünkü o da o gece ölmüş.”
Mutfağın içindeki hava ağırlaştı.Aras’ın ne söyleyeceğini bilemediğini hissedebiliyordum. Bu nadir bir şeydi. O genelde her duruma hazırdı. Ama şimdi sessizdi. Ben sandalyede biraz geriye yaslandım. Gözlerim hâlâ fotoğraftaydı.
Limanın karanlığı.
Alevler.
Annem.
Ve yanan bir gölge.
“Bütün bu zaman boyunca,” dedim yavaşça, “yanlış bir şeyin peşinden koşmuşum.” Kaan hâlâ bana bakıyordu. Ama bu sefer yüzünde çok hafif bir değişim vardı. Sanki bir şey ölçüyordu.
Benim tepkimi.
Dayanıklılığımı.
Belki de kırılıp kırılmayacağımı.
Aras sonunda konuştu.
“Bundan emin olmak için—”
“Elimde bu var,” dedim fotoğrafı işaret ederek. “Başka ne olabilir?”
Aras bir şey söylemedi.
Mutfağın penceresinden denizin kokusu geliyordu.Ve o an içimde tuhaf bir boşluk oluştu.Beş yıldır beni ayakta tutan tek şey…
İntikamdı.
Eğer katil gerçekten ölmüşse… Ben şimdi ne yapacaktım? Masada ağır bir sessizlik çöktü. Aras yavaşça geriye yaslandı.Kaan ise hâlâ bana bakıyordu.
Evet,bir bölümün daha sonuna geldik. Bence yine temponun düşmediği ve olaylı bir bölümdü. İnanın bölümleri daha az olaylı yazmaya çalışıyorum ama onlar durmuyor;
Delfin dursa, Aras durmuyor, Kaan zaten asla durmuyor; ee, Emir zaten ortalığı her yerden karıştırıyor.
Siz ne diyorsunuz?
Sizce Aras ve Ayza’nın bu yakınlığı tehlikeli mi?
Aras, annesinin katilin öldüğünü bile bile, istihbaratla Ayza’nın anlaşmasını sağladı gibi bir şey oldu. Ama Ayza, annesinşn katilini bulmak için istihbaratla anlaşma yaptı.
Sizce şimdi Ayza buna nasıl tepki verecek? Hem de onu öptükten sonra…
Bir dahaki bölümde Ayza’nın piyano çaldığı bir sahne okuyacağız. Offf aşırı gerici! Bu arada tek başına çalmayacak ona eşlik eden birisi daha olcak ve epey bir dinliyicileri de olacak.
Görüşmek üzere Veyra
Bölüm etkileşimi
