Visal kitap kapağı

1. bölüm / 1

1. Bölüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 1Şu an: 1. Bölüm
  1. 1 1. Bölüm3.234 kelime · Okuduğun bölüm

İlk kitabım, zihnimin ilk ürünü, ilk kalemimi üzerinde denemek istediğim hikaye; Visal.

Bu yolda hepimizin hedefi başarılı, tanınan ve sevilen bir yazar olmak. Umarım hepimiz hedefimize ulaşabiliriz.

Şimdiden hikayeme bir şans verdiğiniz teşekkür ederim. Umarım hepimiz her konuda emeklerimizin karşılığını alabiliriz.

Bölümü okurken şarkı ile okumayı seviyorsanız eğer buraya benim yazarken en çok dinlediğim şarkıları bırakıyorum.

Keyifli okumalar dilerim, biraz uzun bir bölüm umarım sıkılmazsınız.

Sezen Aksu ~ Her Şeyi Yak
Simge ~ Kalpsiz Bir Serseri
Motive ~ YING YANG

~~~~~~~~~~~~~~~~

"Seni içime çektim bir nefeste
Yüreğim tutuklu, göğsüm kafeste
Yanacağız ikimiz de ateşte
Bir kıvılcım yeter, hazırım bak
Aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk..."

Kulaklarımda ve dilimde Sezen Aksu 'dan Her Şeyi Yak dinleyerek direksiyonu sola kırdım ve evimin bulunduğu sokağa girmiş oldum. Bugün üstümde ayrı bir neşe vardı; adliyeden çıkmış, davayı kazanmıştım. Aslında bu zamana kadar birçok dava kazanmıştım ama yine de sanki ilk davammış gibi içimi çocuksu bir mutluluk kaplardı.

Evimin önüne geldiğimde arabayı park edip indim ve kapıya doğru yürüdüm. Çantamdan anahtarımı çıkarıp kilide takarak çevirip içeri girdim. Topuklularımı çıkardığım esnada telefonum titredi ve çantamdan çıkarıp baktığımda ekranda Sevgilim yazısını gördüm. Bekletmeden açıp kulağıma koydum.

"Alo hayatım?" derinlerden gelen sesini duydum. Yoğun olsa gerekti.

Kahve topuklularımı girişteki dolaba yerleştirip konuştum. "Sevgilim?" Üzerimdeki kahve deri ceketi de çıkarıp onu da astım.

"Müsait misin?"

"Evet, şimdi eve geldim. Seni dinliyorum?" Odama doğru adımladım.

"Akşama müsait misin peki? Misafir ağırlama şansımız var mı?"

Çantamı giysi dolabımın içerisine bırakırken kaşlarım çatıldı. "Ne misafiri?"

"Eski bir dost diyelim."

Saçlarımı ensemde dağınık bir topuz yaparak topladım ve odamdan çıkıp banyoya yöneldim. "Öylemi? Ben tanıyor muyum bu eski dostu?"

Karşıdan bir süre ses gelmedi. Bir kaç saniye sonra ise sesini duydum. "Belki bir iki kere görmüş olabilirsin ama hatırlayacağını düşünmüyorum."

"Pekala," dedim, sorgulamadım. "Gelebilir tabii ki." Kerem'e güveniyordum; onun güvendiği birine ben de güvenebilirdim.

"Tamamdır hayatım akşam görüşürüz. Misafirimizi de alır gelirim."

"Görüşürüz."

Banyoya girip elimi ve yüzümü yıkamaya başladım. Ona kirli bir şekilde dokunmak istemezdim.

Banyodan çıkıp tekrar odama yöneldim ve yatağıma oturup yan taraftaki komedinin üzerinden çerçeveye uzandım. Önce yüzünü okşadım sonra öptüm daha sonra da bağrıma bastım. "Ablacım." diye fısıldadım titreyen sesimle. "Seni çok özlüyorum biliyorsun değil mi?" Elbet cevap vermedi. Ben de kalkıp mutfağa yöneldim yemeği hazırlamam gerekiyordu. Ama öncesinde kedim Flora'nın yemeğini ve suyunu verdim.

******

8 Eylül 2008/Eskişehir

Aylardan Eylül, günlerden pazartesi, hava kapalı, yağmur yağmak üzere ve Eskişehir'deki eski bir mahallede, renksiz bir evin en büyük kızı olan Gülşen Koçak annesinin söylediği üzere evi dip köşe temizlemişti. Planında temizlikten sonra kardeşinin en sevdiği yemekleri hazırlamak vardı. Çünkü annesi bu akşam eve gelmeyecekti. İş yerinde mesai yapacaktı, yarım saat kadar önce arayıp bunun haberini vermişti. Şimdi ise Gülşen "Bu mutlu haberi kardeşime nasıl versem?" diye düşünüyordu.

Genç kız mutfak dolabından çıkarmakta olduğu tencereyi tezgahın üzerine bırakıp mutfak camına yürüdü. Hava kapalıydı, gri bulutlar gürültülü sesler çıkararak geliyordu.

Aklına kardeşinin sabah çıkarken şemsiyeyi almadığı geldi.

Oysaki ona söylemişti "Hava durumuna baktım, yağmur yağacak. Al hadi şu şemsiyeyi." diye ama küçük kardeşi bakışlarını yukarı kaldırıp "Abla görmüyor musun? Güneş var işte." demiş, ablasını dinlememişti.

Derin bir nefes verip kapıya doğru yürüdü Gülşen. Üzerine montunu geçirdi, eline iki tane şemsiye almak yerine bir tane büyük şemsiye aldı. Anahtarını da alıp hızla çıktı evden. Kardeşinin çıkmasına son on dakika kalmıştı ve yetişebileceğine inancı tamdı, ilkokul ile ortaokul yan yana ve evleriyle aynı sokaktaydı. Kendisinin gittiği lise ise iki alt mahalledeydi, her sabah minibüsle gider, çıkışta ise ister yürür ister minibüsle gelirdi.

Okul görüş açısına girdiğinde zil de çaldı ve akabinde yağmur da hafif hafif yeryüzüne düşmeye başlamıştı.

Okul bahçe kapısının önünde beklerken kardeşinin çıktığını gördü ve "Bahar!" diye seslendi. Bahar ablasını sesini duyunca küçük gözleri etrafta dolaştı ve ablasıyla göz göze gelince ona doğru ilerledi. Bir yandan küçük elini başına atıp kıvırcık saçlarına yağmurun değmesini engellemeye çalışıyordu, çünkü sonra saçları sertleşiyor, taramasını zorlaştırıyordu.

Bahçe kapısından da çıktı ancak bu biraz zor oldu çünkü hava yağmurlu olunca fazla bir kalabalık oluşmuştu okulun önünde. İnsanların arasından küçük bedeniyle hızla sıvıştı ve koşarak ablasına ilerleyip elini tuttu. Ablası da şemsiyeyi biraz öne iteleyip kardeşinin de yağmurdan korunmasını sağladı. El ele tutuşup beraber ilerlemeye başladılar. Okul yolumdan çıktıklarında iki kardeş sohbet etmeye başlamışlardı bile.

"Okulun ilk günü nasıldı, Bahar."

"İyiydi, normaldi. Her zamanki gibiydi işte. Ama üzerimde bir heyecan var abla. Seneye ortaokullu olacağım ya ondan."

"Doğruyu söylemek gerekirse o zamanlar ben de çok heyecanlanıyordum kardeşim ama ekstra bir şey olmuyor merak etme. İlkokulu da ortaokulu da lisesi de aynı sanıyorum ki üniversitesi de aynıdır. Sadece omuzlarına biraz daha, hatta baya bir yük biniyor."

Bahar ablasının söylediklerine kafasını sallıyordu, bir kaç kelime zihnine ulaşmıştı ama çok da dinlediği söylenemezdi. Zihnini meşgul eden başka şeyler vardı. Aklına gelen şey ile ablasına döndü. "Sen iyileştin mi?" diye sordu ablasına.

Ablası Gülşen bugün yeni bir okul senesinin ilk günü olmasına rağmen okula gidememişti. Çünkü salgın bir gribe yakalanmıştı. "İyileşmedim ama seni de yağmura bırakamazdım asalak kardeşim. Bir de sana bakamazdım hasta halimle." Özüne dönmüştü işte şimdi, birazdan da kardeşi ona hakaret eder sonra bu böyle sürüp giderdi. Eğer ki kardeşi kendisinden altı yaş küçük olmasaydı onunla saç baş kavga edeceğine dair inancı tamdı ancak bir yanı ona kıyamıyordu çünkü Bahar henüz küçük bir çocuktu ona göre.

"Asalak sensin bir kere!" diyerek elini ablasının elinden çekerek önden yürümeye başlamıştı Bahar. Saçlarını umursamamıştı bu sefer.

Gülşen arkasından sesleniyor bir yandan ona yetişip elini tutmaya çalışıyordu. "Bekle, Bahar buraya gel. Kız ben kime diyorum! Hem sana bir sürprizim var."

Bahar sürpriz kelimesini duyunca adımlarını yavaşlattı biraz; ablası ona yetişebilsin ve elini tutabilsin diye. Sürprizleri severdi.

Gülşen biraz daha hızlanıp Bahar'ın elini tuttu ve durdurup yönünü kendisine çevirdi. Kendisi de ona doğru dönüp dizlerinin üzerine çöküp konuşmaya başlamıştı. "Biliyor musun bugün annem iş yerinde mesaiye kalıyormuş. En erken gece onda gelebileceğini söyledi!" diye sevinçle verdi haberi.

Normalde böyle bir haber üzülerek verilirdi aslında.

Normalde.

Bahar'ın haberi duyunca gözlerinin içi parladı. Gözlerini o kadar büyüttü ki yerinden fırlayacaktı neredeyse. Sevinçle ellerini çırptı ve sonra ablasının dolgun yanaklarına yerleştirdi. Kendi yanakları da ablası gibiydi. Sıcak soğuk fark etmez kızarırdı. Ablasının da kızarmıştı şu an, hatta burnu da kızarmıştı.

"Gerçekten mi abla!" diye şakıdı neşeyle, soru sormamış sadece doğrulamak istemişti. Ablası da hevesle başını aşağı yukarı sallayınca ablasının boynuna atıldı, sarıldılar bir süre.

Annelerinin eve gelmelerini hiç istemezlerdi çünkü sinirliydi Şerife Koçak. Her daim. Gülşen 15 yıllık hayatında bunun nedenine bir türlü erişememişti. Her şeye sinirleniyordu annesi; Yastık kenarı mı bozuk? Çarşaf mı kırışık? Bardak ya da tabak mı kırıldı? Yere bir şey mi düşürüldü?...

Her şeye tepki gösterir, ani sinir krizleri geçirirdi. Ona göre her şey mükemmel olmak zorundaydı. Mükemmel. Her geçen saat, gün, hafta, ay, yıl kızlarına hayatı dar ederdi.

Bir anne kızlarına hayatlarını dar eder miydi? Onları hayattan soğutur muydu?

Hayır. Eğer bir anne bunları yapıyorsa zaten o anne, anne değildir.

Bahar ablasının boynundan ayrılınca tekrar el ele tutuşup yürümeye başladılar. Bahar gözüne kestirdiği dükkan ile ablasına döndü. "O ne abla?"

Gösterdiği yerde mahalleye yeni taşınan bir ailenin yeni açtığı dükkanları vardı. "Orası yeni taşınan Kasım Bey ile Döndü Hanımların dükkanı. Adana'dan gelmişlerdi ya," dükkanın üzerinde yazan kocaman harfleri okudu Gülşen. "Meşhur Adana Kebap dükkanı ablacım. Deneyelim mi ister misin?"

Bir süre ellerini kısa, kıvırcık saçlarının üzerinde gezdirdi Bahar. En sonunda da alma kararına vardılar. Önce hızlıca eve gittiler. Sonra Gülşen evden para alıp geri çıktı. Para kendi parasıydı. Babaları verirdi sürekli, harçlıklarını hiç eksik etmezdi. Hatta annelerinin hiç para vermediğini bildiği için fazla fazla verirdi. Gülşen de biriktirirdi sürekli. Annelerine göre temel ihtiyaçlar karşılansın, karınları doysun yeterliydi. Canları çikolata mı çekti? Hayır! Gereksiz. Her şey gereksiz.

Kebapçının önüne geldiğinde Kasım Bey ile selamlaşıp Adanaları aldı ve tekrar geri dönmeye başladı. Yağmur hafif hafif yağıyor, bu onu mutlu ediyordu.

"Pişt, doktor hanım."

Genç kız biraz korktu ama belli etmedi. Bu sesi tanıyordu. Adımlarını yavaşlatıp arkasındaki gence döndü. "Yasin?" dedi soran bir ifadeyle. "Ne işin var senin burada?"

"Ne yani? Gideyim mi güzelim? Hiç mi özlemedin beni?"

"Off, Yasin. Bana güzelim demeyi kes. Güzelin falan değilim. Hem ayrıca ne alakası var özlemek falan? Sanki kırk yıldır görüşmüyoruz."

Yağmurun ve şemsiyenin altında beraber yürüyorlar aynı zamanda da konuşuyorlardı. "Kırk yıl olmasa da seksen üç gün, yirmi iki saattir görüşmüyoruz be kızım. Ben de sanıyorum ki bu kız özleminden yataklara falan düşmüştür diye gittim hediye aldım." Ailesi ile beraber memleketlerine, Rize'ye gitmişlerdi. Yaz boyunca oradaydılar. O yüzden yaklaşık üç aydır yoktu.

Göz ucuyla baktı Gülşen, Yasin'e. "Ne hediyesi?"

Yasin hızla montunun cebinden kutuyu çıkardı. Hediye paketi yaptıramamıştı o yüzden ön yüzünü değil arka yüzünü gösterdi kıza. Gülşen ise görüş açısına giren eve bakıp tekrar Yasin'in elindeki kutuya döndü. "Bu ne?" diye sordu sesindeki çocuksu neşeyle. Her zaman küçük şeylerle mutlu olabildiği için sesindeki çocuksu tını ve yüzündeki gülümseme hiç eksik olmazdı.

"E al da baksana kızım." dedi Yasin sitemli bir sesle. Beş aydır kızın peşinden koşuyordu. Oysaki söylemişti ona Gülşen; teklifini kabul edemem, hem ailem hem de derslerim, okulum yüzünden, demişti demesine ancak Yasin bir türlü peşini bırakmamıştı. Olsun, demişti Yasin, beklerim ben seni.

Genç kız uzanıp kutuyu aldı ve önünü çevirdiğinde bunun bir telefon kutusu olduğunu anladı. Şaşkınlıkla yanındaki gence döndü. "Şaka mı bu?"

"Şaka değil." dedi Yasin, genç kızı taklit ederek. Sonra ciddileşti. "Bununla iletişime geçeriz. Saklarsın ailenden. Olur mu?"

Genç kızın telefonu yoktu. Hatta sabah da annesi ev telefonunu arayarak bilgi vermişti. Annesinin de yoktu telefonu, bir kaç ay öncesine kadar tuşlu telefon kullanıyordu ama onu da kırıp düşürmüştü. Babasında ise yeni çıkan dokunmatik telefonlardan vardı. Bu da onlardan biriydi.

"Gerçekten bunu benim için mi aldın?" dedi Gülşen. Birisinin onun için bir şey yapma ihtimali, ihtimal dahilinde değil gibiydi.

"E heralde kızım, sana almayacağım da kime alacağım!"

Genç kız dayanamadı, Yasin'in boynuna atılıp sarıldı. Yasin o andan faydalanarak kızın saçlarına gömdü burnunu, buram buram yayılan vanilya kokusunu soludu.

Genç kız ne yaptığının farkına vararak geri çekildi. Çok şükür ki sokakta kimse yoktu. Umdu ki pencerelerden de bir gören olmasın. Evin önüne geldiklerinde durdular. Yasin bu sefer cebinden bir adet elmalı şeker ve güzel bir defter çıkardı. Defteri görünce aklına Gülşen gelmişti ve hemen almıştı, elmalı şekeri de gelirken Bahar için almıştı. "Bahar'a eniştesinden çok selam!" dedi Yasin. Gülşen de Yasin'e teşekkür edip eve doğru yürümeye başladı. Evin kapısını anahtarıyla açarken Yasin'e döndü ve el salladı. Yasin de ona elini kaldırarak karşılık verdi. Gülşen yüzünde derin ve güzel tebessümüyle içeri geçip kapıyı kapatınca Yasin derin bir iç çekip, "O, bu evi hak etmiyor." diye geçirdi içinden. Sonra yoluna devam etti. Tekrar çalışmaya gitti. Çalışıyor, para biriktiriyor. İkisinin geleceği için uğraşıyordu.

Genç kız eve girdikten sonra güzelce karınlarını doyurdular. Sonra beraber oyun oynadılar. Geç olunca da Gülşen kardeşini yatırıp ona masal okuyarak uyuttu, kendisi de kitabını okudu. Kitap okurken aklına telefon geldi ve kalkıp onun da ayarlarını yaptı. Daha sonra da Yasin'in önceden verdiği numarasını kaydetti ve onunla konuştu. Saat iyice ilerleyince de odalarının kapısını kilitleyip Yasin'in aldığı küçük, üzerinde kiraz desenleri bulunan deftere bugünün tarihini attı ama başka hiçbir şey yazmadı ve kardeşinin yanına kıvrıldı.

Ertesi sabah ise annesi işe gitmeden önce "Kapınız neden kilitliydi?" diye sorunca da "Yalnız kaldık ya ondan korkup da kilitledim." diye cevap verdi.

Aslında korkmuştu, evet. Ama gece yalnız kaldıkları için değil. Annesi gelince kapıyı açar da içeri girip onlara zarar verir diye.

******

Masaya son tabağı da koyduğumda hızlıca mutfağa geri dönüp ortalıktaki dağınıklığı topladım. Daha sonra da saçımı düzeltmek için banyoya yöneliyordum ki kapı çalınca kapıya doğru ilerledim.

Kapıyı açtığımda karşımda nişanlım Kerem'i ve yanındaki adamı gördüm. Kerem ile yaşıt olsa gerekti. Kerem'in sarı tenine ve saçlarına ters bir şekikde esmer bir teni vardı ve Kerem ile aynı boylardaydı.

"Hayatım," diyerek içeri yöneldi Kerem ben de elindeki içeceğin bulunduğu poşeti aldım ve "Hoş geldiniz." dedim. Kerem "Hoş bulduk." diyerek kabanını çıkarıp astı ve içeri geçti. Misafirimiz de başını hafif eğerek selamladı beni. Ben de misafirimizin çıkardığı montunu alıp astım ve mutfağa geçip içecekleri tezgahın üzerine bırakırken onlar salona, koltuklara oturmuşlardı.

İçecekleri bıraktıktan sonra ben de içeri geçtim ve Kerem beni misafirimiz ile tanıştırdı.

"Mete. Mete Akman." dedi Mete elini öne uzatarak.

"Derya." diyerek elini kavradım ben de Kerem'in söylemesine rağmen. "Derya Adal."

Mete'nin bakışları bir süre yüzümde dolandı, benim aksime. Ben onu inceleme gereği duymamıştım.Flora koltuktan atlayıp yanımıza yaklaşarak sırayla misafirimizin ve Kerem'in ayaklarına dolandı. "Buyrun," diyerek masayı işaret ettim. "Ne içmek istersiniz?" diye sordum bir iki adım gerileyip mutfağa yönelirken.

"Hafif bir şeyler alabilirim, zahmet olmazsa eğer." diyen Mete'nin sesini duydum. Başımla onaylayarak mutfağa ilerledim. Kerem de "Yardım edeyim, canım." diyerek peşimden geldi.

Beraber mutfaktan içecekleri alıp çıktığımızda kapı aralığından ilk giren ben oldum ve masanın altından bir şey ile uğraşan Mete'yi de ilk ben gördüm.

Sandalyesinde oturmaya devam ediyor, aynı zamanda da masanın altına bir şey yapıştırıyor, koyuyor gibiydi.

Kerem sandalyesine geçerek oturdu ve bende şarabı kadehlere doldurmaya başladım. Herkesin kadehini önune bıraktıktan sonra yerime geçtim. Ancak yerime geçerken bilerek Mete ile göz teması kurdum. Fark etmişti onu gördüğümü, ikimiz de bunun farkındaydık. Belki Kerem de fark etmişti bilmiyordum ama o tabağını doldurmakla meşguldu.

Bakışlarımı Kerem'den alıp tekrar Mete'ye yönelttim. Onunla tekrar göz göze gelince masa üzerinde duran bir elini hafifçe havaya kaldırdı. Sanki bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.

"Ellerinize sağlık, Derya Hanım. Yemekler gercekten mükemmel olmuş. Askeriyenin yemeklerinden sonra iyi geldi."

Bir kaç dakika sonra duyduğum sesle şaşırdım. Bu adam benimle dalga mı geçiyordu? Dakikalardır stresten midem bulanıyor, doğru düzgün yemek yiyemiyordum. Onlar ise kendi aralarında sohbet ediyorlardı. Ancak kulak misafiri bile olamamıştım. Aklım hâlâ Mete'nin kim olduğunda ve ne yaptığındaydı.

"Afiyet olsun," dedim hafif tebessümle. Tebessümümün gerçekçi olmadığını anlamasını umdum. Korkmam gerekiyor muydu bilmiyordum. Belki de şu an Kerem'e söylemeliydim, bilmiyordum. Üzerimde garip bir sakinlik vardı. "Asker misiniz?" diye sordum kurduğu cümleye atıfta bulunarak.

"Evet." diyerek kısaca onayladı beni. Kesin bir ifade kullanmıştı. Ben de daha fazla konuşmak istemediğini düşünerek başka soru sormadım.

Bir kaç dakika içinde masayı hızlıca toparlamış, elimize çaylarımızı ve tatlılarımızı alarak koltuklara yerleşmistik. Televizyon arkada kısık sesli bir gürültü oluştururken Kerem ile Mete kendi aralarında sohbet ediyorlardı. Ancak aralarındaki bu diyaloğa çok da anlam verememiştim. İlk başta samimi bir arkadaş misali sohbet ediyor daha sonra ise sanki kırk yıllık düşmanmış gibi birbirlerine alttan alttan laf sokuyorlardı.

Kesinlikle normal olmayan bir şeyler vardı. Ben de o şey her ne ise onu bulacaktım. Televizyonun sesini biraz daha kısarak telefonumu elime aldım. Sanki telefonumla ilgileniyormuş izlenimi vererek onları dinlemeye başladım.

"Hâlâ aynı numaralar," dedi Kerem. "İnsanların aklına şüphe düşür, sonra hiçbir şey söylemeden çekip git."

"Ya şüpheyi ben yaratmıyorsam?"

Kerem'in yüzündeki gülümseme silindi. Bunu gören Mete'nin ise dudaklarının ucunu hafifçe yukarıya kaldırdığını gördüm. "Buraya bunun için gelmediğini biliyorum."

Mete yaptığım ıslak kekten bir çatal daha aldı. Tabağı neredeyse bitmek üzereydi. Açıkçası bu kadar beğeneceğini düşünmemiştim. "O zaman neden geldiğimi de biliyorsundur."

"Seni tanıyorum, Mete."

Mete bu sefer de çayından bir yudum alırken Kerem'e alay dolu bir bakış attı. "Bir insanı tanıdığını sanmakla tanımak arasında çok fark vardır, Kerem."

Aralarındaki sessizlikte televizyonun sesi duyuluyordu. Telefonumun ekranına bakmaya devam etsem de artık tek kelimelerini bile kaçırmıyordum.

Kerem öne doğru eğildi. "Burada ne arıyorsun?"

Ne mi arıyo? Zaten onu sen davet etmedin mi Kerem!?

"Şimdilik yalnızca bir cevap," dedi Mete, ucu açık bir yanıt vererek.

Stresten kusabilirim.

" Hangi sorunun cevabı?" dedi gözlerini Mete'den ayırmadan, Kerem.

Mete de gözlerini ondan ayırmadı. "Onu sen daha iyi biliyorsun."

Kerem'in çenesi gerildi. "Derya'nın yanında dikkatli ol."

Mete'nin bakışları ilk kez bana döndü. Ardından yeniden Kerem'e baktı. "Asıl sen dikkatli olmalısın."

İkisi de sustu. Birbirlerinden gözlerini ayırmadılar. Galiba ben duymayayım diye gözleriyle konuştular.

Gözleriyle konuşan, anlaşan insanlara inanırdım, evet.

Bir süre sonra Mete, Kerem'e gülümseyerek ayağa kalktı. "Artık kalkayım, Derya Hanım. Her şey için teşekkürler ve her şey çok güzeldi ellerinize sağlık."

O önde ben arkasında ilerlerken "İyi akşamlar." dedim soğuk bir sesle. Bu işin, dolaylı olarak da onun peşine düşeceğimi anladı mı bilmiyorum ama anlamasını istedim.

Montunu alıp üzerine geçirdi ve onun için açtığım kapıdan dışarı çıkıp ayakkabılarını giydi. Daha sonra tekrar bana dönerek bir baş selamı verdi. Ben vermedim, ruhsuz bir şekilde baktım suratına. O da merdivenlere doğru ilerledi ve inmeye başladı.

Gözden kaybolunca kapıyı kapatıp arkamı döndüm ve Kerem'i koridor girişine yaslanmış bir şekilde beni izlerken buldum. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, bana bakıyordu.

Ona doğru ilerleyip tam karşısında durdum ve gözlerinin içine bakarak ben de kollarımı göğsümün üzerinde kavuşturdum. "Kerem?"

"Efendim, hayatım?" dedi gülümseyerek. Gelecek olanı biliyordu.

"Bana anlatmak istediğin bir şey var mı? Bence olmalı."

"Yok hayatım bir şey. Eski meseleler."

"Eski meseleleriniz birbirinize bu kadar sinirlenmenizi gerektirecek kadar önemli miydi?"

Duvardan ayrılarak bana doğru bir kaç adım attı ve aramızdaki adımları sıfırladı. Kollarını çözdü önce ve sonra benim kollarımı da çözerek ellerimi tuttu. Gözlerime bakarak konuştu. "Liseden kalma saçma sapan şeyler. Mete bazı konuları gereğinden fazla ciddiye alır."

Başımı salladım. Daha fazla üstelemedim. Söylemeyeceği belliydi. Ben de B planımı uygulardım, hiç problem değildi.

Önce ellerimi öptü, tek tek. Sonra da tuvalete girip çıkacağını, halletmesi gereken işleri olduğunu söyleyerek tuvalete doğru ilerledi.

Kerem veterinerdi ve kendi kliniği vardı. Normalde akşam saatleri olduğu için kliniği kapalıydı. Belki acil vaka gelmiştir, diye düşünerek çok da üzerinde durmadım. Belki de kliniği ile alakalı değil başka bir şeyle alakalıydı işi. O an ilgilenmedim, zihnimde başka problemler vardı.

Ayaklarıma dolanan Flora'yı da kucaklayarak yatak odama doğru ilerledim. Geçen günlerde onun için yeni bir oyuncak almıştım, ancak göstermeye vaktim olmamıştı. Şimdi aklıma gelmişken vermekte fayda vardı, yoksa yine bir kaç gün daha unuturdum.

Odamın kapısını açtım ve içeri girerek makyaj masama doğru ilerledim. Flora'nın bir yandan tüylerini okşayıp severken bir yandan başına bir öpücük kondurark yere bıraktım.

"Salona ilerle tatlım, oyuncağını alıp geliyorum."

O kapıdan çıkıp gözden kaybolurken ben de oyuncağını koyduğum yerden alıp peşinden ilerledim. Kapıyı kapatıp arkama dönerken hemen karşıda bulunan banyodan gelen sesler dikkatimi çekince biraz bekleyip dinlemeye karar verdim.

"Understand, sir. Please don't worry."

Banyo kapısına biraz daha yaklaşarak ne dediğini anlamak istedim. Bir yandan da elimdeki zilli oyuncağın ses çıkarmaması için elimde sıkıyordum.

"I will take care of it this evening; I expect it to reach you sometime tomorrow." Biraz bekledikten, karşı tarafı dinledikten, sonra tekrar konuşmaya devam etti. "Understood, sir. Rest assured, I will send it via my most trusted man."

İngilizce konuşuyordu. Kapı arkasında olduğu ve kelimeleri net duyamadığım için sadece son cümleyi duyabilmiştim.

"Anladım, efendim. Hiç şüpheniz olmasın en güvendiğim adamımla yollayacağım."

Neyi yolluyorsun?

Adamım derken, mafya bağlantıların falan mı var senin Kerem?

Ve bu kişi her kimse neden İngilizce konuşuyorsunuz?

Öğrenmem lazım. Hepsini, tek tek öğrenmem lazım.

Su sesini duyunca kapının önünden ayrılarak salona girdim. Ve ilk işim masanın altını kontrol etmek oldu. Sandalyelerin altına kadar baktım ama hiç bir şey bulamadım. Kaşla göz arasında almış olmalıydı. En sonunda pes ederk Flora'nın yanına ilerledim ve onu yeni oyuncağıyla tanıştırdım. Akabinde salona giren Kerem'i gördüm. Flora'yı oyuncağıyla baş başa bırakıp ona alışması için zaman tanırken Kerem'in yanına gittim.

"Çıkıyor musun?" diye sordum, beraber giriş kapısına ilerlerken.

Ceketini alıp giyinirken bana döndü. "Evet, hayatım." dedi. Gergin miydi yoksa ben gergin olduğum için bana mı öyle geliyordu?"

"Eve mi peki? Yoksa kliniğe mi?"

Kapıyı açıp dışarı çıkarken. "Birkaç evrak işleri var, dışarılarda olacağım."

"Anladım, kolay gelsin o zaman."

Ayakkabılarını giydikten sonra bana döndü yaklaşıp alnımdan öptü. Dudakları alnımın üzerindeyken gülümsedim ve onun kokusunu soludum.

"Görüşürüz, dikkat et kendine." Benden ayrıldı ve ilerleyip asansörü çağırdı.

"Sende," diye mırıldandım o asansörü beklerken.

Asansöre binip aşağıya inmeye başladı ve ben de kapıyı kapatarak içeri geçtim. Salona girdiğimde Flora'yı yeni oyuncağına alışmış ve onunla oynarken gördüm. Elime telefonu alarak koltuğa oturdum ve rehbere girerek bir arama yaptım.

******

Aramayı bitirip telefonu yanıma bıraktım ve derin bir nefes verdim. Artık yarınki programıma bir madde daha eklemiştim. Yarın zaten yoğunken artık daha da yoğundu.

Yarın Asker Mete Bey ile görüşmeye gidecektim.

~~~~~~~~~~~

Bölüm sonu!!!!

Umuyorum ki beklentilerinizi karşılamıştır.

Bir sonraki bölümlerde görüşmek üzere, hoşça kalın.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…