1. bölüm / 1
Villain Todoroki X ReaderSen ölü olmalıydın....
Bölümler 1Şu an: Sen ölü olmalıydın....
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sabah, Fuyumi'nin odanın kapısını çalarken attığı bağırışlarla gözlerimi istemsizce açtım.
"Ayame! Geç kalacaksın! Hadi ama, kalk artık!"
Normalde beni böyle uyandırmazdı. Hatta sessizce odaya girer, perdeyi açar ve yumuşak bir ses tonuyla ismimi söylerdi. Ama bugün farklıydı. Bugün önemli bir görevim vardı ve özellikle ondan, gerekirse bağırarak bile olsa beni uyandırmasını istemiştim. Çünkü bir kez geç kalırsam, bunun bedelini en çok ben öderdim.
İç çekerek yataktan kalktım. Saçlarımı hızlıca toparlayıp üniformamı giydim. Aynadaki yorgun yüzüme kısa bir bakış attıktan sonra odadan çıktım ve merdivenlerden aşağı indim.
Daha salona ulaşmadan mutfaktan gelen mis gibi kahvaltı kokusu burnuma çarptı.
Tahmin ettiğim gibi Fuyumi mutfakta telaşla kahvaltı hazırlıyordu. Annem Rei salondaki koltukta otururken, babam Enji elindeki gazeteyi okumaya çalışıyordu. Evimiz neredeyse her sabah böyle olurdu; sakin, huzurlu ve alışıldık.
Biz dört kişilik küçük bir aileydik.
Ben...
Fuyumi...
Rei...
Ve bunak.
Ona çoğu zaman şakayla karışık "bunak" derdim. Her ne kadar homurdansa da buna alışmıştı. Onu seviyordum... Ama bu, geçmişte yaptıklarını haklı çıkarmazdı.
İnsan değişebilir.
Bence bunun en büyük kanıtı tam karşımda oturuyordu.
Beni evlat edinmeseydi büyük ihtimalle hâlâ o lanet yetimhanede olurdum. Orası çocukların büyüdüğü bir yer değildi; umutlarının yavaş yavaş öldüğü bir yerdi. Oradan çıkanların çoğu ya suç dünyasına karışıyordu ya da sessizce yok olup gidiyordu.
Bu yüzden... Ona minnettardım.
Masaya oturup önümdeki tostlardan birkaçını aceleyle ağzıma attım. Fuyumi daha ben yutmadan tabağıma yumurta koymaya çalışıyordu.
"Ayame, biraz yavaş ye! Boğulacaksın."
"Vaktim yok."
Tam o sırada Rei bana dönerek endişeli bir ifadeyle konuştu.
"Hey Ayame... Bu ne acele?"
Lokmamı güçlükle yuttuktan sonra ayağa kalktım.
"Üzgünüm anne. Bugün önemli bir görev var. Eğer Bakugo'nun yanına geç gidersem... beni gerçekten patlatır."
Fuyumi hafifçe gülse de babamın yüzündeki ifade bir anda ciddileşti.
"Görev mi?"
Gazeteyi masaya bıraktı ve bana baktı.
"Cidden bu göreve senden başka biri gidemez mi? İçime hiç sinmiyor."
Sesindeki endişe yapmacık değildi.
Eskiden onu tanıyan biri böyle konuştuğunu duysa muhtemelen inanmazdı.
Gülümseyerek yanına yürüdüm ve hiç düşünmeden ona sarıldım.
"Benim için endişelenme, bunak."
Başını hafifçe okşadım.
"İyi olacağım. Sonuçta kahraman olarak görevim bu, değil mi? Sana söz veriyorum... Eve tek parça hâlinde döneceğim."
Babam hafifçe gülümsedi ama gözlerindeki kaygı kaybolmadı.
"Söz verdin."
"Verdim."
Fuyumi kapının yanından seslendi.
"Öğle yemeğini atlama!"
"Tamam!"
Ayakkabılarımı hızla giyip kapıyı açtım. Tam çıkacakken arkamı dönüp bir kez daha aileme baktım.
Garipti...
Eskiden "aile" kelimesinin ne anlama geldiğini bile bilmiyordum.
Şimdiyse eve dönebilmek için savaşacak insanlarım vardı.
Kapıyı kapatıp sokağa çıktım.
Babamın bu kadar endişelenmesi normaldi.
Sonuçta üç çocuğunu da kaybetmişti.
En azından bana anlatılan hikâye buydu.
İlk oğlu Toya, alevlerinin kontrolden çıkması sonucu hayatını kaybetmişti.
Shoto ise yıllar önce kaçırılmış, tam bir ay sonra cansız bedeni bulunmuştu.
Natsuo ise yaşadığı her şeyi geride bırakıp evlenmiş ve Japonya'dan tamamen ayrılmıştı.
Bir gün babama neden beni evlat edindiğini sormuştum.
Uzun süre sessiz kalmıştı.
Sonra yalnızca tek bir cümle kurmuştu.
"Beni affetmeni beklemiyorum. Sadece... birine düzgün bir baba olabilmek istedim."
O gün söylediklerinin samimi olduğunu anlamıştım.
Ona geldiğim için pişman mıydım?
Hayır.
Çünkü ailesine kötü davranan adamla şimdi beni kapıda uğurlayan adam aynı kişi değildi. Tamam belki bu bir haksızlık olur...
Yine de bazen istemeden düşünüyordum.
Keşke...
Keşke geçmişte de böyle biri olabilseydi.
Belki o zaman bugün hiçbirimiz bu kadar eksik olmazdık.
Ama geçmiş değişmezdi.
Kader de çoğu zaman insanın yüzüne gülmezdi.
Bu düşünceleri kafamdan atarak hızımı artırdım.
Yaklaşık iki saat sonra şehrin merkezindeki devasa binanın önünde durdum.
Koyu renk camlarla kaplı, onlarca katlı yapı sabah güneşini yansıtıyordu. Girişte kahraman ajansının dev logosu parlıyordu.
Bakugo'nun ajansı...
Her görüşümde ne kadar büyük olduğunu bana yeniden hatırlatıyordu.
Derin bir nefes alıp içeri girdim.
Koridorda çalışan kahramanlar oradan oraya koşuşturuyor, telefonlar susmadan çalıyor, ekranlarda yeni görev bildirimleri beliriyordu.
Burası tam anlamıyla bir savaş karargâhı gibiydi.
Ve bu ajansın başındaki kişi...
Katsuki Bakugo.
Onunla çalışmak mı?
Tek kelimeyle yorucuydu.
Ama kabul etmem gerekiyordu ki, aynı zamanda dünyanın en güvenilir kahramanlarından biriydi.
İçeri girdikten sonra kalabalığın arasına karışmamak için hiç oyalanmadan asansöre yöneldim. Giriş katı her zamanki gibi hareketliydi. Kahramanlar görev raporları teslim ediyor, destek ekipleri telefonlara yetişmeye çalışıyor, ajans çalışanları ellerindeki dosyalarla oradan oraya koşturuyordu. Böyle bir ortamın içinde birkaç dakika bile geçirmek insanın başını ağrıtmaya yetiyordu.
Asansöre binip üçüncü katın düğmesine bastım.
Kapılar açıldığında ortamın tamamen değiştiğini hissettim. Aşağıdaki koşuşturmanın aksine burası oldukça sessizdi. Koridorlar geniş ve düzenliydi; yalnızca ara sıra çalışanların ayak sesleri duyuluyordu. Zaten bu kata herkes çıkamazdı. Sadece izin verilen kahramanlar, üst düzey personel ve sekreterler giriş yapabiliyordu.
Koridorda ilerlerken masasında oturan genç sekreter beni fark etti. Gülümseyerek el salladı.
"Günaydın, Bayan Todoroki."
Ben de hafifçe gülümseyip ona karşılık verdim.
"Sana da günaydın."
Yoluma devam edecektim ki aklıma bir şey geldi. Bir an durup yeniden sekretere döndüm.
"Ah, şey... Bakugo burada mı?"
Kız birkaç saniye bana boş gözlerle baktı. Sonra ne demek istediğimi anlamış gibi yüzü aydınlandı.
"Bakugo... Ah! Üzgünüm. Kahraman isimlerini kullanmaya o kadar alıştım ki gerçek isimleri duyunca bazen çıkaramıyorum." Hafifçe gülerek devam etti. "Dynamight şu anda Bay Deku ile toplantıda."
"Anladım, teşekkür ederim."
"Her zaman, Bayan Todoroki."
Tekrar gülümsedi ve masasındaki evraklara geri döndü.
Yürümeye devam ederken istemsizce kendi kendime gülümsedim.
Normalde sorduğum bir soruya anında cevap alamayınca sinirlenirdim. Ama bu sefer suç tamamen bendeydi. Kahramanların gerçek isimlerini kullanmaya alışkındım, ajanstaki herkes ise kahraman isimleriyle konuşuyordu. Düşününce onlarca kahramanın lakabını ezberlemek gerçekten başlı başına bir işkenceydi.
Yine de sekreterin söylediği başka bir şey dikkatimi çekmişti.
Bay Deku...
Yani bir numaralı kahraman, Izuku Midoriya da buradaydı.
Yanş bu göreve dahil olacağı anlamına mı geliyor?
Omun hakkımda bildiğim kadarıyla Bakugo'yla aynı sınıfta okumuşlardı. İkisi de U.A.'den mezundu.
Hatta ölen ağabeyim Shoto da onların sınıfındaymış. Babamın anlattığına göre mezun olmadan önce bir dönem onun ajansında staj yapmışlar, sonrasında da yolları hiç kopmamıştı.
Midoriya'yı şimdiye kadar yalnızca televizyonlarda ve haberlerde görmüştüm. Sürekli insanların hayatını kurtaran, gülümseyen ve herkesin hayran olduğu o kahraman...
Açıkçası hakkında bildiklerim bundan fazlası değildi. Nasıl biri olduğunu merak ediyordum.
Sonuçta bir numaralı kahraman olmak öyle herkesin başarabileceği bir şey değildi.
Derin bir nefes aldım.
Hadi bakalım...
Gidip şu meşhur bir numarayla adam akıllı tanışalım.
Kapının önüne geldiğimde tam kapıyı çalacakken içeriden yükselen sesler beni durdurdu.
"...SENİN YÜZÜNDEN BEŞ DAKİKADIR AYNI RAPORU DİNLİYORUM!"
"Ben sadece eksik kısmı tamamlıyordum, Kacchan."
"EKSİK DEĞİLDİ!"
"Öyleydi ama."
"DEĞİLDİ!"
Kapının önünde elim havada öylece kaldım.
...
Birbirlerine gerçekten mi bağırıyorlardı?
Kaşımı hafifçe kaldırdım.
İçeriden gelen sesler öfkeli gibi dursa da garip bir şekilde telaş yoktu. Ne eşya devriliyor ne de biri araya girmeye çalışıyordu.
Birkaç saniye daha dinledim.
"...Çocukken de böyleydin."
"Sen de hiç değişmedin."
Bir an duraksadım.
Sonra aklıma yıllar önce izlediğim röportajlardan biri geldi.
İkisi çocukluk arkadaşlarıydı.
Röportajlarda da birbirlerine sürekli böyle laf atıyorlardı.
"...Demek normal olan bu."
Omzumu silkip kapının yanındaki duvara yaslandım.
"Bitirince girerim."
Yaklaşık bir dakika sonra içeriden sandalye sesi geldi.
Kapı açıldı.
Yeşil saçlı genç adam dosyalarını kolunun altına sıkıştırmış halde dışarı çıktı.
Beni görünce hafifçe şaşırdı.
Sonra yüzünde sıcak bir gülümseme oluştu.
"Merhaba."
"Merhaba."
Birkaç saniyelik sessizlik oldu.
"Sen... Todoroki-san olmalısın."
Başımı salladım.
"Evet."
"Ben Midoriya Izuku."
"Biliyorum."
Deku hafifçe güldü.
"Televizyondan sanırım."
"Evet."
"Tanıştığımıza memnun oldum."
"Ben de."
Kısa ama samimi bir selamlaşmanın ardından koridorun sonuna doğru yürümeye başladı.
Geçerken içerideki kişiye seslendi.
"Kacchan, ben gidiyorum."
"Defol."
"Tamam tamam."
Deku gülümseyerek el salladı.
"Görüşürüz, Todoroki-san."
"Görüşürüz."
Koridor yeniden sessizleşince kapıyı tıklatıp içeri girdim.
Bakugo masasındaki dosyalara bakıyordu.
Kahraman kostümü üzerindeydi.
Beni görünce kafasını kaldırdı.
"Sonunda geldin."
"Toplantın bitmiş."
"Hı."
Masasının önüne kadar yürüdüm.
"Benim görev ne?"
Bakugo çekmeceden ince bir dosya çıkarıp masaya bıraktı.
"Basit."
Dosyayı bana doğru itti.
"Kumarhane."
Dosyayı açıp hızlıca göz gezdirdim.
"Bu kadar mı?"
"Hı."
"Ben de bu göreve mi dahilim?"
Bakugo kaşını kaldırdı.
"Saçmalama."
"Ne?"
"Sadece basit bir kumarhane görevi."
Omuz silkti.
"Sırf emekli iki numaranın kızı olduğun için sana ayrıcalık yapılacağını düşünme."
Dudak büktüm.
"Biliyorum..."
"İyi. O zaman söylenmeyi kes."
Tam dosyayı kapatacakken Bakugo beni baştan aşağı süzdü.
Sonra yüzünü buruşturdu.
"...Ayame."
"Ne var?"
"O kahraman kostümünü niye giymedin?"
Gözlerimi kırpıştırdım.
"Bugün rahat olmak istedim."
"Burası ajans."
"Eee?"
"Buraya serbest kıyafetle gezmeye gelmiyorsun."
Kollarını bağladı.
"Her an göreve çıkabiliriz."
Ben de aynı rahatlıkla omuz silktim.
"Her türlü görev için kostüm giymiyorum zaten."
"Bunu bana anlatma."
"Düşünürüz."
"Düşünmeyeceksin."
Bakugo masasından hafifçe doğruldu.
"Git. Kostümünü giy."
İç çekerek kapıya doğru iki adım attım.
"...Tamam."
Sonra bir anda durdum.
Kendi kendime birkaç saniye düşündüm.
"...Gerçi."
Arkamı dönüp koltuklara baktım.
"Kumarhaneye kostümle gitmeyeceğim."
Bakugo kaşını çattı.
"Sivil gideceğim."
Elimdeki dosyayı masaya bıraktım.
"Bugün gerek yok."
Hiç beklemeden odadaki geniş koltuklardan birine geçip kendimi üzerine bıraktım.
Derin bir nefes verdim.
"Beş dakika dinleneyim, sonra hazırlanırım."
Bakugo birkaç saniye bana baktı.
"..."
"..."
Sonunda alnındaki damarın belirginleştiğini gördüm.
"Sen gerçekten sinir bozucusun."
Koltuğa biraz daha yayıldım.
"Bunu üç yıldır söylüyorsun."
"Hâlâ fikrim değişmedi."
"Benim de."
Odanın içinde birkaç saniyelik sessizlik oluştu.
Sonra Bakugo istemsizce burnundan sert bir nefes verdi.
"...On dakikan var."
Gülümsedim.
"Beş demiştim."
"Şimdi on."
"Bugün cömertsin."
"Lafı uzatırsan tekrar beşe düşer."
"Anlaşıldı patron."
Bakugo homurdanarak yeniden dosyalarına dönerken ben de koltuğa yaslanıp görev dosyasını açtım. Kumarhanedeki iş, göründüğü kadar basit olmayacakmış gibi hissettiriyordu.
Uzun süredir önümde duran görev dosyasını inceliyordum. Her sayfayı birkaç kez okuduktan sonra sonunda ne yapmam gerektiğini ve görevin asıl amacını tamamen anlamıştım.
Aslında bakıldığında bu görev çok zor görünmüyordu. En azından şimdiye kadar karşılaştığım bazı görevlerle kıyaslandığında oldukça basitti. Ama benim seviyemde biri için verilen en büyük risk taşıyan görevlerden biriydi.
Sonuçta ben diğer kahramanlar gibi U.A. gibi bir kahramanlık lisesinden mezun olmamıştım. Kahramanlık dünyasına doğrudan giriş yapmıştım. Ajansa ilk katıldığımda sadece 18 yaşındaydım. Şimdi ise 24 yaşındaydım ve aradan geçen altı yılda oldukça fazla şey öğrenmiştim.
Ama geçmişi düşünmenin sırası değildi.
Önemli olan şu an önümde duran görevdi.
Dosyaya tekrar baktım.
Gideceğim yerde, bir barda "Beyefendi" olarak hitap edilen bir adam bulunuyordu. Benim yapmam gereken tek şey ise onun planları hakkında yeterli bilgi toplamaktı.
Hepsi bu.
Ne bir çatışma...
Ne bir yakalama...
Ne de bir kavga.
Sadece bilgi toplama görevi.
Aslında neden bu görev için seçildiğim çok açıktı. Büyük ihtimalle kadın olmam ve dikkat çekmeden insanların arasına karışabilmem bu seçimde etkili olmuştu. Sızma görevlerinde bazen dış görünüş ve insanların seni nasıl algıladığı önemli olabiliyordu.
Ama Bakugo'nun böyle bir ayrım yapacağını düşünmüyordum.
O, herkese aynı şekilde davranırdı. Kadın ya da erkek olması onun için hiçbir şeyi değiştirmezdi. Büyük ihtimalle bu görevi bana biraz da aksiyon istediğimi bildiği için vermişti.
Zaten şikâyetçi değildim.
Bu ajansta genellikle kılık değiştirme, takip veya gizli bilgi toplama gibi görevlerde bana daha çok ihtiyaç duyuluyordu. Bunun sebebi tanınan bir kahraman olmamam mıydı, yoksa başka bir neden mi vardı bilmiyordum.
Ama açıkçası bunu fazla önemsemiyordum.
Görev görevdi.
Derin bir nefes alıp dosyayı kapattım.
"Evet... Şimdi bu görev için uygun kıyafet seçme zamanı."
Yanımdaki tableti elime aldım ve birkaç farklı seçenek incelemeye başladım. Görevin ortamına uygun, fazla dikkat çekmeyecek ama aynı zamanda rolüme uyacak bir kombin seçmem gerekiyordu.
Birkaç değişiklik yaptıktan sonra seçtiğim kıyafetlerin görüntüsünü yan taraftaki boş bir dosyaya aktardım.
Gülümsedim.
Fena değildi.
Hatta...
Bu kombin görev için fazlasıyla iyi olacaktı.
Kapıya doğru baktım ve masanın yanında duran ajans görevlilerinden birine seslendim.
"Hey, buraya bakabilir misin?"
Genç kadın sesimi duyunca hemen yanıma geldi.
"Buyurun, Bayan Todoroki?"
Tableti ona uzattım.
"Buradaki bütün kıyafetlerin hazırlanmasını istiyorum. Ölçülerim ve gerekli bilgiler sistemde kayıtlıdır. Eksik bir şey olursa tamamlayın."
Kadın tablete kısa bir göz attı. Seçtiğim parçaları inceledikten sonra başını salladı.
"Ne zaman hazır olmasını istersiniz?"
Saatime baktım.
"İki saat içerisinde."
"Anlaşıldı. Hazırlayıp size teslim edeceğim."
"Teşekkürler."
Kadın hafifçe eğilip tableti aldı ve odadan çıktı.
Tekrar koltuğa oturdum. Görev için hâlâ biraz zamanım vardı. Boş boş beklemek yerine önümdeki bilgisayarı açtım ve asıl önemli kısma geçtim.
Hedef kişi.
Dosyada ona sadece "Beyefendi" deniyordu. Gerçek adı, geçmişi ve bağlantıları hakkında elimde bazı bilgiler vardı ama göreve çıkmadan önce kendi araştırmamı yapmayı tercih ederdim.
Ekrana birkaç arama yaptım.
İlk bakışta sıradan biri gibi görünüyordu. Herhangi büyük bir suç kaydı yoktu, kamuya açık bilgilerde adı fazla geçmiyordu. Ama zaten tehlikeli insanlar çoğu zaman kendilerini bu şekilde gizlerdi.
Parmaklarımı klavyede gezdirirken kaşlarımı hafifçe çattım.
İnsanların hakkında hiçbir şey bilmediği biri...
Genelde en çok dikkat edilmesi gereken kişiydi.
"Bak bakalım... Aslında kimsin?"
Ekrandaki bilgileri incelemeye devam ettim.
Göreve gitmeden önce onun hakkında öğrenebileceğim her şeyi öğrenmeliydim.
Çünkü bazen bir görevde en büyük avantajın gücün değil...
Karşındaki kişiyi senden önce tanımaktır.
Aynanın karşısında kendime bakıyordum.
Acaba bu elbise fazla mı açıktı? Fazla mı dikkat çekiyordu?
Bunu sorabileceğim kimse yoktu. Fuyumi burada olsaydı kesin bir şeyler söylerdi ama şu an yalnızdım. Bakugo'nun karşısına bu kıyafetle çıksam büyük ihtimalle beni camdan aşağı atardı.
Ama yapacak bir şey yoktu.
Sonuçta bu bir görevdi ve gideceğim yer normal bir kahraman toplantısı değildi.
Elbisem kalçamın biraz altına kadar uzanıyordu. Göğüs dekoltesi fazlasıyla belirgindi ama böyle yerlerdeki insanların genelde bu tarz kıyafetler giydiğini biliyordum. Dikkat çekmem gerekiyordu. Sıradan görünürsem amacımın tam tersine ulaşırdım.
Ayağımda arkası kadife desenli, kızıl detaylara sahip siyah topuklular vardı. Boynumda sade birkaç aksesuar bulunuyordu. Sağ elime ise tek bir yüzük takmıştım.
Üzerime beyaz bir kürk aldım.
Aslında...
Fena görünmüyordum.
Kızıl ve kahverengi saçlarımı şekillendirdiğimde görünüşüm daha da değişmişti. Zaten saçlarımın uzunluğu sayesinde arkamdan fark edilmem kolay değildi. Önden bakıldığında ise kıyafetin verdiği görüntü daha dikkat çekiciydi.
Bir de küçük detay vardı.
Elbisenin bittiği yerdeki gizli iç cepte küçük bir çakı saklıydı.
Ne olur ne olmaz.
Hazırlığımı tamamladıktan sonra aynadaki yansımama son kez baktım.
"Tamam Ayame... Rolünü unutma."
Sonra ajansın arka kapısından çıktım.
Aşağı indiğimde çağırdığım taksi çoktan gelmişti. Kapıyı açıp içeri bindim.
Şoför bana kısa bir bakış attı.
"Nereye hanımefendi?"
Nazikçe gülümsedim.
"..... Barına lütfen."
Adam başını sallayıp arabayı çalıştırdı.
Yol boyunca kafamda görevi tekrar tekrar düşündüm.
Beyefendi...
Hakkında çok az bilgi bulabilmiştim. Sadece oldukça tanınmış biri olduğu yazıyordu. Adı, görünüşü, geçmişi... Neredeyse hiçbir şey yoktu. Resmî kayıtlarda ise sıradan bir iş insanı olarak geçiyordu.
Bu durum canımı sıkıyordu.
Bir insan hakkında hiçbir şey bilmiyorsan, onun karşısına nasıl hazırlanarak çıkabilirdin?
Nelerden hoşlanır?
Nelerden nefret eder?
Nasıl tepki verir?
Hiçbir fikrim yoktu.
Ama önemli değildi.
Benim amacım onu öldürmek ya da yakalamak değildi.
Sadece ağzından bilgi almaktı.
Yaklaşık bir saat sonra bara vardık. Ücreti ödeyip arabadan indim ve binaya doğru yürüdüm.
İçeri girdiğim anda buranın sadece bir bar olmadığını anladım.
Burada her türlü insan vardı.
İçimden derin bir nefes verdim.
Bu tarz ortamlardan nefret ediyordum.
Ama görev görevdi.
Yavaşça içki dağıtılan tezgâha doğru ilerleyip oturdum. Genç bir barmen bana bakıp gülümsedi.
"Ne alırdınız hanımefendi?"
Çocuğu birkaç saniye inceledim. Gençti. Daha sonra yakasındaki isim kartına baktım.
Takuya.
Gülümseyerek cevap verdim.
"Ortalama alkol seviyesine sahip bir şey alayım, Takuya."
Çocuk hafifçe şaşırdı.
"Baya dikkatlisin hanımefendi."
Dedi ve içkimi hazırlamak için arkasını döndü.
Bilerek orta seviyede bir şey istemiştim. Bana etki etmezdi ama dışarıdan bakıldığında normal bir müşteri gibi görünürdüm.
Tam beklerken belimde bir el hissettim.
Bir erkek eli.
Yavaşça başımı çevirip yanımdaki adama baktım. Yüzünde rahatsız edici bir sırıtış vardı.
"Sorun nedir beyefendi?"
"Merhabalar güzel bayan. Aslında bir sorunum yoktu. Bu geceyi birlikte geçirmek ister misiniz?"
İçimden küfür etmek geldi.
Ne kadar iğrenç bir tipti.
Ama burada olay çıkaramazdım.
Sakin ol Ayame.
"Üzgünüm bayım. Birini bekliyorum."
Adam yüzünü buruşturdu.
"Ah, yazık oldu. Beni kaçırdınız."
Deyip başka bir kadının yanına gitti.
Şerefsiz...
İşte barlardan bu yüzden nefret ediyordum.
Bir süre sonra önümdeki bardağa baktım.
Ama yanında beyaz bir gül vardı.
Kaşlarımı çattım.
Bu da neydi?
Süsleme miydi?
Tam o sırada Takuya şaşkınlığımı fark edip gülümsedi.
"O beyefendiden size, bayan."
Beyefendi mi?
Fırsat ayağıma gelmişti.
Yavaşça başımı kaldırdım.
Takuya, VIP bölümündeki bir masayı işaret etti.
Orada oturan bir adam vardı.
Yüzünü net göremiyordum.
Etrafında birçok insan vardı.
Tabii...
Böyle biri için normaldi.
Barmene döndüm.
"Beyefendiye teşekkürlerimi ilet lütfen."
Bardağımdan bir yudum aldım ve yaklaşık yirmi dakika bekledim.
Sonra ayağa kalktım ve masaya doğru ilerlemeye başladım.
Ama tam o sırada adam kalktı.
Kahretsin.
Hızlıca peşinden gittim.
Adam karanlık bir koridora girmişti.
Burası neresi böyle?
Etrafı kontrol ederken bir ses duydum.
Tak.
Yerde, bir taşa sarılmış küçük bir kağıt duruyordu.
Eğilip aldım.
Üzerindeki yazıyı gördüğüm anda yüzüm değişti.
"Küçük kahraman piçi."
Lanet olsun.
Planım başından beri fark edilmişti.
Ve o adam...
Buradaydı.
Çıkış yolu bulmaya çalışırken cebimdeki çakıyı çıkardım.
"Çık ortaya! Neredesin seni küçük şerefsiz?"
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra ayak sesleri duydum.
Arkamı döndüm.
Karanlığın içinden biri bana doğru yürüyordu.
Yüzü görünmüyordu.
"Buradayım işte, melez kız. Ne kadar da gürültücüymüşsün."
Çakıyı kaldırıp ona doğrulttum.
"Yaklaşma!"
Adam sakin bir şekilde durdu.
"Hayır küçük hanım. Küfür yok. Böyle devam edersen sonuçları kötü olur."
Sinirlerim iyice gerildi.
"Sana ne be piç!"
Adamın yüzündeki ifade değişmedi.
Sadece üzgün bir şekilde başını eğdi.
"Yazık oldu."
"Ne saçmalıyorsun sen-"
Devam edemeden kafama gelen darbe yüzünden yere düştüm.
Acıyla nefesim kesildi. Elimi başıma götürdüğümde kanadığını fark ettim.
Tam doğrulmaya çalışırken önümde duran ayakkabıları gördüm.
Yavaşça başımı kaldırdım.
Ve onu gördüm.
Bu...
Bu imkânsızdı.
O ölmüştü.
Beynim bana oyun oynuyor olmalıydı.
Çünkü karşımda duran kişi...
Hayatta olmaması gereken biriydi.
"S-sen..."
Kelimeler ağzımdan güçlükle çıktı.
Ama o beni dinlemedi.
"Seni uyarmıştım. Küfür edersen sonuçları kötü olur diye."
Sesi hâlâ sakindi.
"Üzgünüm küçük hanım."
diyerek bana bir tekme geçirdi.
Sonrasını hatırlamıyordum.
Karanlık her şeyi kapladı....
Umh şey nasıl buldunuz?.
İlk düzenli ilerleyeceğim kitap bu ve 5 oy gelirse yeni bölüm atarım!
Toplam 2781 kelime.
Bölüm etkileşimi
