1. bölüm / 1
Vefa:Zamanın Durduğu AnGörev
Bölümler 1Şu an: Görev
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Duvardaki eski saatin yorgun tıkırtısı, evin sessizliğinde devasa bir balyoz gibi yankılanıyordu. Baras, mutfak masasındaki porselen kupanın kenarında gezdirdi parmaklarını. Çay çoktan soğumuştu, üzerinde ince bir tabaka oluşmuştu ama o, bakışlarını o bulanık sıvıdan ayıramıyordu.
Sabahın dördüydü. Dışarıda, Ankara’nın ayazı camları titretirken içerideki bu ağır huzur, Baras’ın göğsüne bir taş gibi oturuyordu. Gitmek, kurşun yemekten daha zordu bazen.
"Yine mi o botları giydin oğlum?"
Annesinin sesi mutfağın eşiğinde belirdiğinde, Baras omuzlarındaki o görünmez yükün ağırlaştığını hissetti. Annesi mırıldanmıyordu, ağlamıyordu; sadece bakıyordu. O bakışta bir annenin "Acaba bu son kahvaltısı mı?" sorusunun feryadı gizliydi. Baras ayağa kalktı, mutfak tezgahının üzerindeki bayat ekmek kokusunu, annesinin tülbendinden yayılan o yumuşak deterjan kokusunu ciğerlerine hapsetti. Detaylar... Bu detaylar onun dağdaki tek sığınağı olacaktı.
"Görev, anne," dedi sesi pürüzlüydü. "Biliyorsun."
Annesi titreyen elleriyle Baras'ın kamuflajının kolundaki Türk bayrağı armasına dokundu. "Biliyorum," dedi fısıltıyla. "Ama kalbim bilmiyor. Kalbim her gittiğinde seninle beraber o dağlara gömülüyor."
Baras, annesinin alnına uzun, sıcak bir öpücük bıraktı. O an, zaman dursun istedi. Ama dışarıdan gelen o korna sesi gerçeği yüzüne çarptı.
Baras kapıdan çıkıp askeri araca yöneldiğinde, arka koltuktan bir kafa uzandı. Bu, Timin neşesi, her olayı bir mizaha çeviren ama namlusu asla şaşmayan 'Geveze' lakaplı Astsubay Kerem’di. Kerem, elindeki yarım dürümü havaya kaldırıp sırıttı:
"Komutanım! Valla yengeye söyledim, 'Baras komutanıma bir kap yemek koy' dedim ama kadıncağız seni görünce dili tutuldu yine. Bak, şu yakışıklılığın yüzünden timce aç kalıyoruz. Tipinize kurban olayım ama midemize de yazık!"
Baras, kapıyı sertçe kapatıp dikiz aynasından Kerem’e ters bir bakış attı. "Kerem, susmazsan o dürümü namlunun ucuyla yediririm sana."
Kerem hiç istifini bozmadan koltuğa yayıldı: "Emredersiniz komutanım! Ama biliyorsunuz, aç ayı oynamaz, aç asker de pusuda uyuklar. Ben sadece devletin bekasını düşünüyorum!"
Araç birliğe doğru süzülürken, Baras’ın cebindeki telefon titredi. Bilinmeyen bir numara. Bir mesaj.
Mesaj: "O tepedeki rüzgar sert eser derler Baras... Kendine dikkat et. Henüz tanışmadık ama borcun var."
Efsun, loş odasının köşesindeki eski çalışma masasında, önündeki sararmış dosyalara bakıyordu. Odanın içindeki tek ses, dışarıdaki yağmurun camı tırmalayan parmak uçları gibi tıkırtısıydı. Masanın üzerindeki küçük lamba, sadece dosyaların üzerindeki o ismi aydınlatıyordu: Üsteğmen Baras.
Efsun’un parmakları, telefonun soğuk ekranında gezindi. Kalbi, kaburgalarını zorlayan hırçın bir kuş gibi çarpıyordu. Parmak uçları, babasından kalan o eski, siyah deri kaplı ajandanın üzerinde gezindi. Deri, yılların yorgunluğuyla çatlamış, kenarları aşınmıştı. Kapağını açtığında burnuna dolan o koku... Eski kağıt, tütün ve hafif bir barut kokusu. Bu koku Efsun için babası demekti.
Sayfaları yavaşça çevirdi. 14 Ağustos 2018. Sayfanın köşesinde kırmızı kalemle alınmış bir not vardı: "Baras... Gözü pek, kalbi çelik. Ama çok susuyor. Susmak, bir asker için en ağır yüktür."
"Çelik halkalar da kırılır Baras," diye fısıldadı Efsun kendi kendine. "Sadece doğru yere baskı yapmak gerekir. Senin sustuğun her şeyi ben konuşturacağım baba."
Zırhlı aracın ağır kapağı gıcırdayarak açıldığında, içeriye dolan hava sadece soğuk değil, aynı zamanda keskin bir metal kokusuydu. Baras, botunu karlı zemine bastığında çıkan o 'kırt' sesini dinledi. Tüfeğinin kayışını omzuna düzeltti. Kayışın kamuflajına sürtünürken çıkardığı o hafif hışırtı, yıllardır kulağının en aşina olduğu melodiydi. Elindeki eldivenlerin dikiş yerlerini sıktı; parmak uçları sızlıyordu ama o bu sızıyı seviyordu.
Baras tam karargah binasına girecekken, Kerem arkadan kan ter içinde yetişti. Elinde iki tane devasa paket vardı.
"Komutanım! Durun, nefes nefese kaldım valla. Bakın ne getirdim size! Annem yollamış; yün içlik ve el emeği göz nuru tarhana! Dedim ki; 'Ana, bizim komutan çelikten yapılmıştır, üşümez', ama kadın dinlemedi. 'Baras oğlumun ciğerleri üşümesin' diyor. Alın şunu da, operasyonda 'hapşu' deyip pusuya düşürmeyin bizi!"
Baras hafifçe gülümsedi ama hemen gizledi. "İçliği sen giy Kerem. Senin çenen donarsa belki biraz sessizlik olur."
Baras, karakoldaki ranzasına oturduğunda parmakları cebindeki o gümüş köstekli saate gitti.
Yedi Yıl Önce - Hakkari / Zap Vadisi: Yağmur değil, sanki gökyüzü Baras’ın üzerine kurşun döküyordu. Yanında, nefes alışları bile ona güç veren adam vardı: Binbaşı Yavuz. Bir patlama... Kulakları sağır eden o korkunç sessizlik. Baras sürünerek yanına ulaştığında, Yavuz Binbaşı’nın titreyen eli cebine gitti. Kanlı parmaklarının arasından o gümüş köstekli saat çıktı. Baras’ın avucuna bıraktı saati.
"Zaman... durdu Baras," diye fısıldadı Binbaşı. "Kızıma... Efsun'a... Borcum kalsın istemiyorum. Ona... emanetsin."
Saat o an, tam 04:12'de, Binbaşı’nın son nefesiyle beraber sustu.
Baras, saati cebine attı ve ayağa kalktı. Odanın kapısı aniden pat diye açıldı. Kerem içeri daldı.
"Komutanım... Bölük komutanı sizi çağırıyor. Telsizden bir anons geçmişler. Kod adı falan yok. Sadece bir isim vermişler: 'Efsun' diye birinden gelen bir istihbarat varmış."
Baras’ın kalbi, yedi yıldır ilk defa o saatin yapamadığını yaptı; hızla çarpmaya başladı.
Baras, bölük komutanının kapısının önünde durdu. Ciğerlerine çektiği o keskin askeri bina kokusu bile zihnindeki fırtınayı dindirmeye yetmiyordu. Kapıyı sertçe vurdu, içeri girdi. Bölük Komutanı masasında değildi, telsiz cihazının başında, cızırtıların arasından süzülen o sesi dinliyordu.
Baras hazırola geçtiğinde, Bölük Komutanı ona bakmadan kulaklığı uzattı. "Seninkilerden biri sanırım Baras. Sadece seni istiyor."
Baras, tereddütle kulaklığı taktı. Avuç içleri, yedi yıl önceki o çamurlu dağ yamacındaymış gibi terlemeye başladı. Cızırtı arttı, sonra bir bıçak gibi kesildi. Karşı taraftan gelen ses, bir kadına aitti; ama bu ses bir sivilin korkak sesine değil, bir fırtınanın önündeki o sessizliğe benziyordu.
Sadece bir kelime döküldü o sesten:
"Vefa."
Baras, o kelimeyi duyduğu an sanki sırtına binlerce voltluk bir akım yedi. Nefesi boğazında düğümlendi. "Vefa" sadece bir isim ya da bir kavram değildi; Yavuz Binbaşı’nın şehit olmadan önceki son operasyonunun gizli kod adıydı. Ve bu kodu dünyada sadece iki kişi biliyordu: Biri toprağın altındaki Binbaşı, diğeri ise tam o an kulaklığı sıkan Baras.
Baras odadan çıktığında yüzü kireç gibi bembeyazdı. Gözleri uzaklara, o karlı tepelerin ardındaki karanlığa dikilmişti. Kerem, kapının yanındaki duvara yaslanmış, elindeki tespihi çevirirken komutanının bu halini görünce doğruldu. Espri yapmaya hazırlanıyordu ama Baras’ın bakışlarındaki o "ölümcül" ciddiyeti görünce yutkundu.
Kerem: (Sesi bu sefer cılız çıkıyor) "Komutanım... Ne dediler? Koordinat mı? Pusu mu? Valla bu yüz ifadesi hayra alamet değil. Kimmiş bu Efsun?"
Baras: (Kerem’in yanından rüzgar gibi geçip giderken, durmadan konuştu) "Silahları hazırlayın Kerem. Gidiyoruz."
Kerem: (Peşinden koşarak) "Nereye komutanım? Daha çay bile koymadık! Kim bu Efsun diyorum, bir şey mi dedi?"
Baras: (Durdu, Kerem’e döndü. Gözleri alev alevdi) "Borcunu istemeye geldi Kerem. Sadece bir kelimeyle, yedi yılımı yıktı geçti."
Baras, kulaklığı masanın üzerine bıraktığında parmak uçlarının titrediğini fark etti. Hayatında ilk kez bir kelime, sırtına saplanan bir şarapnel parçasından daha çok canını yakmıştı. Vefa... Bölük Komutanı meraklı gözlerle ona bakıyordu ama Baras’ın o an dünyayla bağı kopmuştu. Odadan çıkarken adımları kurşun gibi ağırdı. Koridordaki o keskin dezenfektan kokusu, rutubetli duvarların gri rengi... Her şey üzerine geliyordu. Dışarı çıktığında Ankara ayazının yerini, Doğu'nun o ciğerleri donduran keskin havası almıştı.
Baras, elini cebine atıp o gümüş saati sıktı. Metalin soğukluğu avucuna geçerken, zihni yedi yıl öncesinin o puslu sabahına, Yavuz Binbaşı’nın son talimatına gitti. "Vefa" bir operasyon adı değildi sadece; Yavuz Binbaşı’nın Baras’a verdiği gizli bir yemindi. "Eğer bir gün bitersek Baras, vefa borcunu hatırla. Kızıma git."
Baras o gün gidememişti. Korktuğundan değil, o borcun ağırlığının altında ezilmekten korktuğu için. Şimdi o borç, bir telsiz dalgasıyla kapısına dayanmıştı.
Baras bahçedeki banka çöktüğünde, Kerem yine o bitmek bilmeyen enerjisiyle ama bu sefer hafif bir endişeyle yanına sokuldu. Elinde dumanı tüten iki plastik bardak çay vardı.
Kerem: "Komutanım, valla bu yüz ifadesini en son 'kantinde bisküvi bitti' dediklerinde görmüştüm. Hayırdır? Telsizdeki ses size şiir mi okudu, yoksa direkt mahkemeye mi verdi? Ne bu 'Vefa' meselesi? Benim bildiğim Vefa, İstanbul'da bir semt adı, bir de bozası meşhur."
Baras: (Bardağı almadan, gözlerini karla kaplı zirvelere dikerek) "Keşke sadece boza olsaydı Kerem. Ama bu vefa... insanın boğazına düğümlenen cinsten."
Kerem: (Çayından büyük bir yudum alıp höpürdeterek) "Bakın komutanım, ben bu timin neşesiyim ama aynı zamanda 'anlama' uzmanıyım. Siz şimdi bu kıza borçlusunuz, kız da size bir kelimeyle 'gel alacağımı tahsil et' dedi, doğru mu? E gidelim! Adam mı dövülecek, çiçek mi alınacak? Söyleyin yeter. Ali’yi de yanımıza alırız, çocuk yakışıklı, kızı oyalar biz işimizi hallederiz!"
Baras: (Hafifçe gülümsedi ama bu sefer hüzünle) "Çiçekle kapanacak bir borç değil bu Kerem. Kanla yazılmış bir senedin ödeme günü geldi sadece."
Baras’ın zihni, o saatin durduğu saniyelere geri döndü. Ama bu sefer patlama anına değil, operasyonun başladığı o geceye...
Yedi Yıl Önce - Operasyon Öncesi Hazırlık
Yavuz Binbaşı, haritanın üzerine eğilmiş, elindeki kırmızı kalemle bir noktayı işaretliyordu. Çadırın içindeki gaz lambası titriyor, gölgeleri devasa canavarlar gibi duvara yansıtıyordu. Dışarıda yağmur, çadırın brandasını dövüyordu.
"Baras," dedi Binbaşı, sesi bir kaya kadar sertti. "Bu operasyonun adı 'Vefa'. Neden biliyor musun?"
Baras susmuştu.
"Çünkü biz, bu topraklara canını verenlere vefa borcumuzu ödemeye gidiyoruz. Ama eğer geri dönemezsem..." Binbaşı durdu, cebinden o gümüş saati çıkarıp masaya koydu. "Bu saat durduğunda, zaman benim için bitecek ama senin için başlayacak. Kızıma, Efsun'a... Benim anlatamadığım her şeyi sen anlatacaksın."
Baras (Günümüz):
Baras gözlerini açtı. Şimdi anlıyordu. Efsun o kelimeyi söyleyerek, "Babamın mirasını alma vaktin geldi" diyordu.
Baras, Bölük Komutanı’nın odasından çıktığında dünya üzerinden akıp gidiyor gibiydi. Koridorun sonundaki o loş ışığa odaklandı. Duvarlardaki asılı olan operasyon haritaları, şehit resimleri, her biri ona sanki "Vefa" diye fısıldıyordu. Baras, her bir adımında yedi yıl önceki o çamuru, o barut kokusunu genzinde hissetti.
Yavuz Binbaşı’nın son nefesiyle duran o saat, şimdi Baras’ın cebinde bir kor gibi yanıyordu.
Baras, karargah binasının ağır demir kapısını iterek dışarı çıktı. Gıcırdayan menteşelerin sesi, sessiz bahçede yankılandı. Kar taneleri yavaş yavaş Baras’ın omuzlarına düşmeye başlamıştı. Bir tanesi tam elmacık kemiğinin üzerine kondu, eridi ve süzüldü. Baras o an ağlamıyordu ama o kar tanesinin bıraktığı ıslak iz, sanki bir gözyaşının provası gibiydi.
Gözlerini kıstı. Karşıdaki nöbet kulübesindeki askerin tüfeğini sıkıca kavrayışını, rüzgarın telleri nasıl inlettiğini, uzaktan gelen kurt ulumalarını duyuyordu. Her şey her zamankinden daha keskindi. Çünkü artık bir hedefi değil, bir hesabı vardı.
Baras, kendi odasına doğru ilerlerken Kerem onu gölge gibi takip ediyordu. Kerem bu sefer sustu, sadece izledi. Komutanının odasına girişini, yatağın kenarına çöküp başını ellerinin arasına alışını izledi. Sonra yavaşça kapıyı tıkladı ve beklemeden içeri girdi.
Kerem: (Sesi alışılagelmişin dışında alçak ve ciddi) "Komutanım... Ben o kelimeyi duydum. 'Vefa' dediniz. Ben o zamanlar daha çaylaktım ama Yavuz Binbaşı’nın son operasyonunun adının bu olduğunu biliyorum. Siz o günden beri bir enkazı taşıyorsunuz sırtınızda, biz de sizinle beraber o enkazın altında kalıyoruz."
Baras: (Başını kaldırmadan) "Git Kerem. Bu senin yükün değil. Bu, benimle mezara gidecek olan o borç."
Kerem: (Odanın ortasına dikildi, elindeki tespihi cebine koydu) "Valla kusura bakmayın komutanım ama bu timde 'git' deyince gidilmez, 'kal' deyince kalınır. Siz o kıza gideceksiniz, biliyorum. Ve oraya yalnız gitmeyeceksiniz. Ben, Ali, hatta o uyuşuk Sessiz bile peşinizden gelir. Eğer o kız babasının mirasını istiyorsa, önce o mirası yedi yıldır canı pahasına saklayan adamı, yani sizi geçmesi gerekecek!"
Baras: (Gözlerini Kerem’e dikti, içindeki o sert buz biraz olsun kırılmıştı) "Özel izin almam lazım Kerem. Resmi yollarla değil... Bu şahsi bir mesele."
Kerem: (Sırıtmaya başladı, işte o beklenen ifade geri gelmişti) "Siz orasını bize bırakın komutanım! Ben bölük komutanının postasına iki paket kaçak çay, bir de bizim memleketin meşhur tereyağından söz verdim. Yarın sabah 'ekipman kontrolü' adı altında dışarı sızarız. Kimse ruhu bile duymaz. Operasyonumuzun adı da... 'Gönül Borcu' olsun mu? Yoksa çok mu romantik kaçtı?"
Baras, Kerem çıktıktan sonra masasının çekmecesini açtı. Orada, en dipte, Yavuz Binbaşı’nın ona verdiği ama yedi yıldır hiç açmadığı bir zarf vardı. Zarfın kenarları rutubetten sararmış, üzerindeki mürekkep yer yer solmuştu.
Baras’ın parmakları zarfa dokundu.
İParmak uçlarındaki nasırlar, o kağıdın pürüzlü dokusunu hissediyordu. Zarfı yırtmadan açmak için bir cerrah titizliğiyle uğraştı. İçinden küçük bir fotoğraf karesi düştü.
Fotoğrafta 10 yaşlarında, gözleri çakmak çakmak bakan küçük bir kız çocuğu vardı. Elinde babasının beresini tutuyordu. Fotoğrafın arkasında tek bir cümle yazılıydı:
"Borcunu unutma Baras, çünkü o asla unutmayacak."
Baras fotoğrafı göğüs cebine, kalbinin tam üzerine yerleştirdi. Artık geri dönüş yoktu. Efsun onu çağırmıştı ve Baras, o buz gibi dağların arasından süzülüp bu gizemi çözmek zorundaydı.
Pikabın tekerlekleri, bozuk köy yolunun çamurlu zemininde ağır ağır ilerliyordu. Aracın içinde ölümcül bir sessizlik vardı. Sadece sileceklerin camdaki o ritmik, gıcırdayan sesi duyuluyordu: Sıyır, geri dön. Sıyır, geri dön.
Baras, başını yan cama yaslamış, dışarıdaki çıplak ağaçların arasından süzülen gri sis bulutlarını izliyordu. Zihninde hâlâ rüyasındaki o ses yankılanıyordu: “Hain içeride...” Elini refleks olarak göğüs cebindeki o fotoğrafa götürdü. Küçük Efsun’un babasının beresini tuttuğu o fotoğraf, şimdi Baras’ın kalbinin üzerinde bir kor gibi ağırlaşıyordu.
"Komutanım," dedi Kerem sessizce. Sesi, her zamanki neşesinden arınmış, yorgun ve ciddiyet doluydu. "Koordinatın gösterdiği yere geldik. Burası eski bir tren istasyonu. Terk edilmiş, kuş uçmaz kervan geçmez bir yer."
Baras gözlerini açtı. Gerçekten de karşısında, çatısı çökmüş, camları kırık, paslı rayların arasında kaybolmuş eski bir istasyon binası duruyordu. Sis, binanın etrafını bir kefen gibi sarmıştı.
"Ali, sen araçta kal. Gözün dikiz aynasında olsun, motoru durdurma," dedi Baras. Kapıyı açtığında içeri dolan o soğuk, rutubetli hava ciğerlerini yaktı. "Kerem, benimle gel. Ama mesafeyi koru."
İstasyonun içine girdiklerinde, ayakkabılarının altındaki cam kırıklarının sesi boş binada devasa bir yankı yaptı. Baras, elini belindeki silahının kabzasına götürdü ama çekmedi. Sadece bekledi.
"Baras..."
Ses, istasyonun en karanlık köşesinden, eski bilet gişesinin arkasından geldi. Bu, telsizdeki o soğuk ama derin sesti. Baras durdu. Nefes alışları hızlanmıştı.
Karanlığın içinden bir silüet belirdi. Önce uzun, siyah bir palto, sonra o sise inat parlayan, babasına benzeyen o kararlı gözler... Efsun, fotoğraftaki o küçük kız çocuğu değildi artık. Yüzünde, yılların biriktirdiği o soğuk intikamın ve hayal kırıklığının izleri vardı.
"Yedi yıl," dedi Efsun, sesi titremese de içinde bir fırtına koptuğu belliydi. "Yedi yıl boyunca o saati taşıdın ama o borcu ödemek için kapımı çalmadın. Şimdi o 'Vefa' kelimesini duyunca mı hatırladın babamı?"
Baras bir adım atmak istedi ama Efsun’un elindeki küçük bir cihazın ışığını görünce durdu.
"Yaklaşma Baras," dedi Efsun. "Burası sadece bir buluşma noktası değil. Burası babamın bana bıraktığı o 'Hain' dosyasının ilk sayfası. Ve o dosyada senin de adın geçiyor. Şimdi söyle bana... O gün o vadide, babamın yanında gerçekten sen mi vardın, yoksa onun ölümünü sadece izledin mi?"
Baras’ın boğazındaki düğüm daha da sıkılaştı. "Baban benim her şeyimdi Efsun," diyebildi sadece. "Saati durduğunda, benim de zamanım durdu. Ama o haini bulmadan, o saati tık tık ettirmeyeceğime yemin ettim."
Efsun acı bir gülümsemeyle başını yana eğdi. "O zaman hazır ol Baras Üsteğmen. Çünkü o haini bulduğumuzda, sadece zamanın değil, tüm hayatın duracak. Babamın son mesajı sadece 'Vefa' değildi. O mesajın devamı sende saklı, ama sen bile bunun farkında değilsin."
Kerem, arkada tüfeğini sıkıca kavramış, gözlerini etrafta gezdiriyordu. Bir terslik vardı. Sis giderek yoğunlaşıyordu ve uzaktan, ormanın derinliklerinden motor sesleri gelmeye başlamıştı.
"Zamanımız azalıyor," dedi Efsun, elindeki cihazı cebine koyarken. "Peşimdeler. Sadece benim değil, o dosyanın peşindeler. Eğer gerçekten borcunu ödemek istiyorsan Baras... Beni buradan sağ çıkarman gerekecek."
Bölüm etkileşimi
