VEFASIZLIK  ÇİÇEĞİ kitap kapağı

1. bölüm / 1

“Toprak Kokulu Yıllar”

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 1Şu an: “Toprak Kokulu Yıllar”
  1. 1 “Toprak Kokulu Yıllar”5.080 kelime · Okuduğun bölüm

“Karakterler”

HASAN AMCA (70'li yaşlarda):
Yıllarca dişini tırnağına takarak çocuklarını okutmuş, cefakâr, yüreği yaralı bir baba.

EMNİYET AMİRİ SELİM (45):
Büyük oğul. Güçlü, otoriter ama evde eşinin baskısı altında ezilen biri.

DOKTOR KORHAN (42):
İkinci oğul. Kariyer hırsı ve lüks yaşam peşinde, babasını yük olarak gören bir hekim.

MÜHENDİS TARIK (39):
Üçüncü oğul. Borçları ve projeleri arasında boğulan, sorumluluktan kaçan biri.

ÖĞRETMEN MURAT (35):
En küçük oğul. Vicdanıyla çıkarları arasında sıkışıp kalmış bir eğitimci.

SEVDA (40):
Selim’in baskıcı, titiz ve acımasız eşi.

NURCAN (38):
Korhan’ın gösteriş meraklısı, kibirli eşi.

Bir zamanlar, Anadolu’nun sarı sıcak topraklarıyla çevrili, rüzgârın dağlardan serin eserken insanı üşütmediği şirin bir köyde yaşardı Hasan Amca. Yoksulluğun beli bükük ama alnının ak olduğu bir evde, dört erkek evlatla sınanırdı ömrü.
Hasan Amca, hayatın acı sillesini erken yemiş bir adamdı. Kendi çocukluğu yokluk içinde, el âfiliğinde geçmişti. İçindeki yarayı her hatırlayışında kendi kendine söz verirdi: "Ben çektim, bu evlatlar çekmesin!"

Geceyi gündüze katar, güneş doğmadan tarlaya varır, yıldızlar sönmeden evine dönerdi. Çocuklar biraz palazlanıp ayağa kalkmaya başlayınca, daha çok kazanmak, onlara bir avuç beyaz buğday ekmeğini pürüzsüz sunabilmek için uzak köylere ırgatlığa giderdi. Alnından akıp giden her damla tuzlu ter, evlatlarının geleceği için döktüğü birer inci tanesiydi sanki.

Zaman su gibi akıp geçti. Hasan Amca’nın dişini tırnağına takarak akıttığı alın teri toprakta bereket buldu. Köyün merkezinde küçük, mütevazı bir bakkal dükkânı açtı. Ahırdaki iki inek çoğaldı, sürü oldu. Durumu her geçen gün biraz daha düzeliyor, evine neşe, ocağına tütün giriyordu.

Dört oğlunu da canından çok seviyordu. Onlar sadece evladı değil, tarlada çapaya giderken yoldaşı, akşam yorgunluğunu alan arkadaşıydı. İlk adımlarını attıkları o minicik toprak zemin üzerindeki sendelemeleri, ilk kelimeleri ağızlarından dökülüşleri, ilk kez neşeyle koşup boynuna sarılışları... Hasan Amca için dünyadaki tüm hazinelerden daha kıymetliydi. Bütün yorgunluğunu bir gülüşleriyle unutuverirdi.

“YARIDA KALAN BAHAR “

Ne yazık ki bu dünyada hiçbir bahar sonsuz sürmüyordu.
Hasan Amca’nın omuz omuza verdiğii, dert ortağı, ömrünün bereketi olan eşi, daha kırklı yaşlarının başında ansızın hastalandı ve bu yalan dünyaya veda etti. Evin sütunları yıkılmış, Hasan Amca için hayatın rengi bir anda solmuştu.

Komşular, akrabalar gelip gitti. Kimi "Genç adamsın, evlenmelisin, eve bir kadın lazım" dediyse, Hasan Amca’nın yüreğine kor düştü. Ocağın başına oturup çocuklarına baktı. İçindeki o anaç şefkatle harmanlanmış baba yüreği titredi:

"Ya getireceğim kadın evlatlarıma hor bakarsa? Ya üvey anne zulmüyle bu sabiler ezilirse?"

O gün kesin kararını verdi. Yüreğine taş bastı, eşinin mezarındaki toprağı koklayıp evine döndü. Bir daha adını bile anmadı evliliğin. O günden sonra dört oğluna hem analık hem babalık yaptı. Gömleklerini kendi ütüledi, çoraplarını kendi yamadı, saçlarını kendi taradı.

Çocuklar büyüdü, okul çağına geldi. Hasan Amca, bakkaldan kazandığı üç beş kuruşu, tarlanın mahsulünü hep onların eğitimi için harcadı. Hiçbir eksiklerini bırakmadı. Kalemleri eksik olmasın diye kendi çarıklarını yamayarak giydi. Destek oldu, arkalarında dağ gibi durdu.

Ve çabalarının meyvesini toplama vakti geldi. O yoksul çiftçinin dört oğlu, vatanın dört bir yanında önemli makamlara geldiler. Biri emniyet amiri olup adalet dağıttı, biri doktor olup şifa aradı, biri mühendis olup yollar köprüler kurdu, biri de öğretmen olup nice yavruların ışığı oldu.

Hasan Amca her birinin başarısıyla gurur duyuyor, sokakta yürürken başı dik, gururu gökyüzündeydi. Sırayla mürüvvetlerini gördü, her birini büyük düğünlerle yuva sahibi yaptı.
Artık bu dünyadaki görevinin bittiğini, huzurlu bir yaşlılığın kendisini beklediğini sanıyordu. Ne var ki yanılıyordu.

“Yalnızlık Kulesi”

Evlenen çocuklar önce haftada bir arar oldular. Sonra bu süre ayda bire, ardından birkaç ayda bir "Alo" demeye döndü. En sonunda ise telefonlar tamamen susstuğunda, Hasan Amca’nın evindeki sessizlik odayı bürüyen kalın bir duvar gibi örüldü.
Hasan Amca şaşkındı. Derin bir sızı saplanıyordu sol yanına.
“Bir hatam mı oldu?” diye günlerce düşündü. “Acaba kalplerini kıracak bir kelime mi sarf ettim? Hangi kusurumla bu cezayı hak ettim?”
Cevabını bulamadığı bu sorularla boğuşurken, yaşlılık ve hastalık kapısını çaldı.

Artık o dik duran adamın dizleri tutmuyor, elleri titriyor, vücudu sinyaller veriyordu. Bakıma muhtaç bir duruma düşmüştü. Evlatlarını teker teker aradı.

Lakin kimse rızasıyla, içten bir "Babam hasta, gidip bir elinden tutalım" diyerek gelmiyordu. Aralarında adeta bir sıra yapmışlardı: "Bu ay sende kalacak, gelecek ay nöbet bende..." Ama o sıra bile hep aksatılıyor, bahane üstüne bahane üretiliyordu.

Zamanla durum daha da acı bir hâl aldı. Evlatlarının yanına gittiğinde ya da onlar gelip evde kaldığında, sofrada elleri titriyor, çorba kaşığı masaya dökülüyordu.

Gelinler bu duruma trip atıyor, hırçınlık çıkarıyor, yüzlerini ekşitiyorlardı. Hiçbiri evinde Hasan Amca’yı istemez olmuştu.

Bir gün, yaşadığı haksızlığa dayanamayıp iki çift laf edecek olsa, evlatları bizzat yüzüne karşı bastırarak söylüyordu:“Yaa baba bir sus, konuşma! Bize huzur ver. Bundan sonra odanda sessizce yemeğini tek yiyeceksin.”

Hastaneye gitmesi gerektiğinde torunlar türlü bahaneler uyduruyor, evlatları ise "İşimiz çok yoğun, bu hafta da gidemeyiz, sonra bakarız" diyerek erteliyorlardı.

Ama ne zaman konu mal mülk, tarlalar, bakkal dükkânı veya birikmiş birkaç kuruşa gelirse; işte o zaman hepsi birden kapıda bitiyor, "Hepsini bana ver, tapuyu benim üzerime yap" diye yarışa giriyorlardı. Vefa kelimesi bu evlerin kapısından içeri hiç girmemişti.

“Doğru Karar”

Hasan Amca, aynaya baktığında karşısında tanıdığı o güçlü adamı değil, içten içe eriyen, yalnızlığa mahkûm edilmiş bir gölge gördü. Yaşadıkları bardağı taşıran son damla oldu ve nihayet kesin bir karar verdi.

Hastaneye giderek sağlık kurulu raporu aldı. Ardından doğruca noter yolunu tuttu. Bütün malını, mülkünü, tarlalarını, birikimini Türk Silahlı Kuvvetleri'ne (TSK) bağışlamaya karar verdi ve hiç tereddüt etmeden o imzayı attı.

Notere ve hastaneye gitmeden hemen önce içini bir kurt kemirmişti: “Acaba öfkeyle yanlış bir şey mi yapıyorum? Evlatlarımdır, günahlarına giriyor muyum?” diye vicdan azabı çekmişti.

Tam o gün, dayanılmaz ağrılar içinde kıvranırken, "Çok hastaneyeye gidelim, dayanamıyorum" dediğinde, gelinlerden biri yüzüne bakarak acımasızca fısıldamıştı:“Öl de kurtulalım artık!”

İşte o an, Hasan Amca’nın içindeki tüm tereddütler kül olup uçtu. Doğru bir karar verdiğinden artık adı kadar emindi.

Eve döndüğünde, pencerenin önündeki koltuğuna oturdu. Dışarıda rüzgâr esiyor, yapraklar sararıp dökülüyordu. Gözlerinden süzülen iki damla yaş sakalına karışırken, derin bir iç çekerek kendi kendine mırıldandı:

"Bir zamanlar elinden tutmayı, konuşmayı, yürümeyi öğrettiğim o evlatlarıma bak sen... Şimdi kadın korkusundan bana susmayı, bir köşede sessizce ölümü beklemeyi öğretiyorlar."

Hasan Amca’nın Mirası

Hasan Amca’nın bütün malını mülkünü Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağışladığı haberi, şehre bir bomba gibi düşmüştü. Yıllardır bu mirasın hayaliyle yaşayan kardeşler ve eşleri büyük bir şok ve derin bir öfke içindeydi.

Emniyet Amiri Selim, babasından hesap sormak için köye gitmeye karar verdiğinde, diğer kardeşler de vakit kaybetmeden onu takip ettiler.

Ancak bu hırs fırtınasının ortasında, en küçük kardeş Öğretmen Murat, evinde vicdan muhasebesi yapmaktaydı. Köy evindeki yüzleşme anı yaklaşırken, herkesin gerçek yüzü yavaş yavaş ortaya çıkıyordu.

Doktor Korhan’ın lüks ve modern döşenmiş salonunda saat gecenin ilerleyen saatlerini gösteriyordu. Doktor Korhan (42) ve eşi Nurcan (38) büyük bir telaş içinde bavul hazırlıyorlardı.
Nurcan sinir krizi geçiriyor, eşyaları fırlatıyordu."Gördün mü doktor bey?" diye bağırdı Nurcan.
"Gördün mü o köylü babanın oyununu? Yıllarca o adam için dirsek çürüt, itibar kazan, sonunda avucunu yala! Bütün serveti el âleme, askere versin! Bizi yok saysın!"

Korhan alnını ovuşturarak çaresizce karşılık verdi: "Nurcan, susar mısın artık! Başım çatlıyor. Ben de şoktayım. Nasıl yapar böyle bir şeyi aklım almıyor. O tarlalar, o dükkân... Hepsi bizim hakkımızdı!"

"Hakkımızdı tabii!" dedi Nurcan gözü dönmüş bir halde. "Şimdi ne olacak? Bu lüks hayat, çocukların özel okulu... Hepsi yalan mı olacak? Selim’i aradım, köye gidiyor. Biz de gidiyoruz. O adamdan zorla o imzayı geri aldırtacağız! Gerekirse akıl sağlığı yerinde değildir raporu çıkartırız!"

Aynı dakikalarda, Emniyet Amiri Selim’in (45) evinde de benzer bir fırtına kopuyordu. Selim ve eşi Sevda (40) hararetli bir şekilde tartışırken, Sevda kocasının üzerine yürüdü.

"Yıllarca o adamın kahrını çektim, çorba lekelerini sildim!" dedi Sevda öfkeyle. "Karşılığı bu mu olacaktı? Bütün malı mülkü el âleme bağışlamak! Senin o baban var ya, tam bir nankör! Bizi resmen cezalandırdı!"

Selim öfkeden titreyerek, "Yeter Sevda!" diye kükredi. "Babam hakkında düzgün konuş! Neler çektiğini bir sen biliyorsun, bir ben. Belki de haklıdır, belki de biz..."

Sevda alayla gülerken, "Biz ne?" dedi. "Biz ne yaptık? Ona kol kanat gerdik, evimizi açtık! Şimdi sen amirsin diye havan kime? O para, o tapular olmasaydı, kim takardı seni? Hemen şimdi köye gidiyorsun ve o adamı, o noteri, o imzayı geri almaya zorluyorsun! Yoksa benden boşanacağını bil!"

Şehrin daha sakin bir semtinde ise mütevazı ama sıcak bir ev vardı. Öğretmen Murat (35) ve eşi Ayşe (32) salonda sessizlik içinde oturuyorlardı.

Ayşe, eşine dönerek, "Murat... Duydun mu haberi? Baban bütün malını bağışlamış," dedi.

Murat, sessizce ve başı önde cevap verdi: "Duydum Ayşe. Bekliyordum zaten."
Ayşe şaşkınlıkla sordu: "Bekliyor muydun? Nasıl yani?"

Murat derin bir iç çekti: "O gün... Hastaneye götürdüğümüzde, Selim abinin karısı Sevda yengenin o adama neler söylediğini duydun mu sen? 'Öl de kurtulalım' dedi. Ben utandım o kadın adına. Amcamın o gün gözlerindeki o ifadeyi... O ifadeyi unutamıyorum. O gün karar verdiğini biliyordum. Bizi sildi. Haklı da. Biz evlatlık görevimizi yapmadık, sadece mirasını bekleyen akbabalar gibi davrandık."

Gece yarısı, Hasan Amca’nın köy evi dışarıdan sessiz ve karanlık görünüyordu. Bahçede aniden beliren iki üç lüks arabadan Selim, Sevda, Korhan, Nurcan ve Tarık eşleriyle birlikte indiler. Yüzlerinden hırs ve öfke okunuyordu.

Selim en önde, evin kapısına hızla yöneldi."Baba!" diye bağırdı Selim, kapıyı yumruklayarak. "Aç şu kapıyı! Konuşmamız lazım! İçeridesin biliyorum!"

İçeriden ses gelmedi. Öfkesine yenik düşen Selim’in omuz darbeleriyle ahşap kapı gürültüyle açıldı. İçeriye Selim, Korhan ve Tarık daldılar. Evin loş ışığında, pencerenin önündeki eski koltuğunda oturan Hasan Amca ile karşılaştılar.

Hasan Amca sakince, ifadesiz bir yüzle onlara bakıyordu."Hoş geldiniz evlatlarım..." dedi Hasan Amca, kısık ama odada yankılanan sakin bir sesle.
"Gecenin bu vaktinde, hayırdır?"

Odadaki hava bir anda buz kesti. Herkes donakaldı. Hırsla dolup taşan kalpler, bu dinginlik karşısında bir an için durdu; inen sessizlik, içlerindeki pişmanlığın ilk soğuk rüzgârını estirdi.

“Köy Evi ve Sessizlik”

Kapı, kırılacakmış gibi bir şiddetle vuruldu. Ardından kilitli olmayan ahşap kapı hızla itilerek açıldı. İçeriye nefes nefese, üstleri başları karlı bir halde Korhan, Tarık ve Selim daldı; arkalarından ise Murat, her zamanki sakin adımlarla içeri girdi.

Korhan, öfkeden zangır zangır titreyen elleriyle Hasan Amca’nın üzerine yürüdü:
— Baba! Sen aklını mı yitirdin? O notere gidip o imzayı nasıl atarsın? Bütün her şeyi, tarlaları, dükkânı devlete, askere verdiğin doğru mu?

Selim’in yüzü öfkeden mosmordu, elleri yumruk olmuştu:
— Biz o mallar için ne kadar çalıştık biliyor musun? Yıllarca o köyün borçlarını ödedik, adımızı duyurduk! Sen nasıl bir hamleyle bir kalemde silersin bizi?

Tarık ise çaresizlik ve sinir arasında gidip geliyordu:
— Cevap versene baba! El âleme inat olsun diye mi yaptın bunu? Biz senin evlatların değil miyiz?

Odadaki bağırış çağırışların ortasında Hasan Amca yavaşça başını çevirdi. Gözlerinde ne bir öfke ne de bir kırgınlık vardı; sadece derin, dipsiz bir yorgunluk ve sükûnet okunuyordu.
Kısık ama odada yankılanan sakin bir sesle konuştu:

— Evlatlarım...
Odadaki sesler bir an kesildi. Kardeşler oldukları yerde donakaldı. Hasan Amca devam etti:
— Siz o malların, o tapuların peşindeydiniz... Ben ise yıllarca bir "baba" kelimesinin, bir sıcak tebessümün peşindeydim. Siz bana odada tek başıma yemeyi, köşede ölümü beklemeyi öğrettiniz. Ben de düşündüm... Sahibi olmadığım bir kalbi, bıraktığım mallar mı ısıtacak? Hayır. O mallar bana değil, bu vatanın evlatlarına helal olsun. Size gelince... Siz benden alabileceğiniz en büyük dersi aldınız zaten.

Korhan, alaylı ve pişkin bir gülüşle başını salladı:
— Laflara bak! Aklını kaçırmış bu adam! Mahkemeye vereceğiz seni! Ehliyetsiz raporuyla o imzaları iptal ettireceğiz, göreceksin!

Hasan Amca hafifçe gülümserken, kırışık gözlerinden bir damla yaş süzüldü:
— Mahkemeye verin oğul... İstediğinizi yapın. Ama unutmayın; kaybettiğiniz tapu değil, babanızdı. Şimdi... Uzatmayın, çıkın evimden. Sizin o hırslarınızın sesini daha fazla duymaya dermanım yok.

Murat, kardeşlerinin kolundan çekti. Gözleri dolmuştu:
— Yeter artık, bitirin! Adamın huzurunu bari son günlerinde gasp etmeyin! Görmüyor musunuz, adam bitmiş... Gidiyoruz!

Selim, Korhan ve Tarık homurdanarak, arkalarında büyük bir pişmanlık ve hırs bırakarak evi terk ettiler. Murat ise kapı eşiğinde son kez babasına baktı, saygıyla başını eğip dışarı çıktı.

“Birkaç Ay Sonra”

Bahar gelmiş, köyün yeşillikleri yeniden canlanmıştı. Köy evinin önündeki sedirde Hasan Amca oturuyordu. Bahar güneşi yüzünü ısıtıyordu ama artık nefesi çok zayıftı, göğsü inip kalkarken zorlanıyordu.

O sırada patika yoldan gelen lüks arabalar peş peşe kapının önüne yanaştı. Arabalardan Selim, Korhan, Tarık ve Murat indi. Yüzlerinde ayların getirdiği heyecan, acelecilik ve derin bir suçluluk vardı. Ellerinde büyük hediyelerle kapıya koştular. Ancak kapıyı çalmalarına gerek kalmadı; kapı aralıktı.

İçeri girdiklerinde zaman adeta durdu. Hasan Amca sedirin üzerinde oturur gibi kalmıştı; başı hafifçe yana düşmüş, elleri göğsünde kavuşmuştu. Yüzünde, dünyadaki tüm yüklerden kurtulmuş o son derece huzurlu tebessüm hâlâ yerindeydi.

Korhan olduğu yerde tahta gibi kaskatı kesildi, sesi titredi:
— Baba...?

Selim hızla öne atıldı, Hasan Amca’nın elini tuttu ama el çoktan soğumuştu:
— Baba, kalk... Bak biz geldik! Affet bizi baba!

Kardeşler oldukları yere, taş zemine çöktüler. Korhan ve Tarık ellerini başlarının arasına alırken, Selim hıçkırıklar içinde ağlamaya başladı. Murat ise sessizce başını eğdi; duvarda asılı duran eski, tozlu aile fotoğrafına baktı.

“Köy Mezarlığı”

Üzerine henüz taze topraklar atılmış bir mezar... Başucundaki derme çatma tahtaya kazınmış şekilde "Hasan Amca" yazıyordu.

Dört kardeş, mezarın başında yan yana, boyunları bükük duruyorlardı. Üzerlerine yağan hafif nisan yağmuru, yüzlerindeki pişmanlık gözyaşlarıyla karışıyordu. Ellerinde ne o tarlalar kalmıştı ne de o dükkânlar...

Geride sadece omuzlarını çöktüren ağır bir vicdan azabı ve ömür boyu silinmeyecek bir ders vardı.

Esen nisan rüzgârının uğultusuna karışan Hasan Amca’nın o son sözleri fonda yankılanıyordu:

“Bir zamanlar konuşmayı, yürümeyi öğrettiğim o evlatlarıma bak sen... Şimdi kadın korkusundan bana susmayı, bir köşede sessizce ölümü beklemeyi öğretiyorlar. Ama toprak, evladın ihanetini değil, insanın vefasını saklar..."

*********

Yıllar Sonra Hasan Amca’nın vefatının üzerinden yıllar geçmişti. Köy evinin bacası artık tütmüyor, o eski toprak damlı ev rüzgârın ve anıların ellerine bırakılmış sessiz bir anıt gibi duruyordu.

Lakin Hasan Amca’nın toprağa düşen bedeni gitmişti ama arkasında bıraktığı o ağır ders, dört kardeşin hayatını silindir gibi çiğneyip geçmişti. Hırsla, açgözlülükle ve eşlerinin kışkırtmalarıyla kurdukları o yapay dünyalar, babalarının ölümünden kısa süre sonra birer birer kartondan evler gibi yıkıldı.

Selim ve Sevda:
Yalnızlığın Hükmü
Babasının mezarı başındaki o ilk pişmanlık dalgası evde uzun sürmemişti. Sevda, tapuların devlete kalmasını hâlâ kocasının aptallığına bağlıyor, her gün başının etini yiyordu.

— “Senin o basiretsizliğin yüzünden milyarlık servet elimizden kaydı gitti! Neyim var neyim yok senin yüzünden bitti!”

Selim, yıllarca taşıdığı o sözde amirlik zırhını evde hiç giyememişti; ama bu kez içinde kopan fırtınalarla birlikte o da patladı. Yılların biriken ezilmişliği, bıkkınlığı ve suçluluk duygusuyla Sevda’ya karşı ilk kez bu kadar sert durdu.

Boşanma davaları mahkeme koridorlarında yıllarca sürdü. Sevda borç batağında terk edip giderken, Selim mesleğinden kendi isteğiyle erken emekli oldu. Şimdi büyük bir şehrin insan sesine hasret, rutubetli bir apartman dairesinde tek başına yaşıyordu.

Elinde bir bardak çayla pencereden dışarı bakarken, babasının son günlerinde oturduğu o koltuktaki sessizliği şimdi kendi elleriyle yaşıyordu. Her gece gözlerini kapattığında, babasının o yorgun ama affetmeyen bakışı odanın duvarlarında yankılanıyordu.

Doktor Korhan ve Nurcan:
Zirveden Dibe
Nurcan, servetin TSK'ya bağışlandığını ve ellerine hiçbir şey geçmediğini kesin olarak öğrendiği gün, lüks valizlerini toplayıp evi terk etti.

"Parasız bir doktorla ömür çürütemem" diyerek Korhan’ı tek başına bıraktı. Korhan’ın kariyeri de bu çöküşten nasibini aldı. Hastanedeki o kibirli, burnundan kıl aldırmayan, insanları "yük" olarak gören doktor, hastane yönetiminin gözünden düşmüş; büyük şehirdeki o şaşaalı hastaneden sürgün edilerek uzak bir dağ ilçesinin küçük, döküntü sağlık ocağına atanmıştı.

Artık lüks arabalara binmiyor, markalı kıyafetler giymiyordu. Beyaz ön giysisinin cebinde, babasının bakkal dükkânından kaldığı tek hatıra olan paslı bir anahtarla dolaşıyordu. Hastalarına bakarken artık yüzünde kibir değil, derin bir merhamet ve çaresizlik vardı. Çünkü o da çok geç anlamıştı: İnsanı iyileştiren el değil, yürekmiş; ama onun yüreği çoktan soğumuştu.

Tarık:
Amele Geceleri
Mühendis Tarık’ın projeleri, arkasındaki baba desteğinin ve "nasıl olsa arkamda tapu var" güvencesinin çekilmesiyle altüst oldu. Ortakları onu dolandırıp kaçtı; borç batağı boyunu aştı. Eşi, haciz gelen evden çocuklarını alıp baba evine döndü.

Tarık, yıllarca "mühendis" unvanıyla gezdiği o şantiye alanlarında, şimdi en alt kademede, elinde kazma kürek amelelik yapıyordu. Toprağı kazarken, demir bağlarken sırtına binen her yük, ona babasının o yıllarda bakkal köşelerinde, tarlalarda döktüğü alnı terini hatırlatıyordu. Elinde nasır tutan her parmak, babasının emeğine ettiği ihanetin birer mühür gibi tenindeki karşılığıydı.

Öğretmen Murat ve Ayşe:
Vefa Çınarı
Kardeşler arasında tek huzuru, tek vicdan rahatlığını bulan Murat ve eşi Ayşe oldu. Onlar köyü terk etmemişlerdi. Murat, Hasan Amca’nın adını ve hatırasını yaşatmak için ellerinden geleni yaptı.Köyün okulunun kütüphanesini tamamen yeniledi; adını "Hasan Amca Hatıra Kütüphanesi" koydu.
Her yıl 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde öğrencilerini Mehmetçik Çeşmesi’ne götürür, onlara şu öğüdü verirdi:

— “Çocuklar, dünyadaki en büyük zenginlik tapular, paralar ya da makamlar değildir. Bir insanın elini tutarken gözlerinin içine sevgiyle bakabilmektir. Vefa, adamın adam kalabilmesidir.”

Bir sonbahar akşamı, Murat bakkal dükkânının ve Mehmetçik Çeşmesi’nin olduğu o topraklara doğru yürüdü. Rüzgâr yaprakları savururken, sedirin olduğu yere baktı. Sanki Hasan Amca orada oturmuş, gülümseyerek onu izliyormuş gibi hissetti. Murat içinden mırıldandı:

— “Rahat uyu babam... Senin ektiğin o tohumlar bu topraklarda vefa olarak yeşerdi.”

***********

Son Söz ve Sonsuzluk

Güneş,dağların arkasından yavaşça çekilirken köyün üzerine morumsu, ağır bir akşam sükûneti çökerdi. Murat, okuldan çıkıp eve doğru yürürken adımlarını bu topraklara daha da sağlam basardı. Artık burası sadece doğduğu topraklar değil, babasının hırstan arınmış ruhunun rüzgârla gezindiği kutsal bir emanet yadigârıydı.

Eşi Ayşe, bahçedeki sedirin üzerine sıcak çay bardaklarını dizmiş, kocasının yolunu gözlüyordu. Murat kapıdan içeri girip yorgun ama huzurlu adımlarla masaya oturduğunda, ikisi de uzun süre konuşmadılar. Çayın dumanı havaya karışırken, uzaktan bakkal dükkânının önündeki Mehmetçik Çeşmesi’nden su dolduran köylülerin neşeli sesleri duyuluyordu.

Ayşe elini Murat’ın nasırlı elinin üzerine koydu, şefkatle gülümsedi:
— "Çok yoruldun değil mi Murat? Ama bak, bu köy yeniden nefes alıyor. Hasan Amcanın adı, buradaki her çocukla yeniden büyüyor."

Murat, çay bardağından yükselen Buhara bakarak başını salladı:
— "Yoruldum Ayşe ama içim rahat. Abilerim o hırs fırtınasının içinde kaybolup gittiler; çünkü onlar sahip olabilecekleri en değerli hazinenin, bir babanın duası ve sevgisi olduğunun farkına çok geç vardılar. İnsan, kaybetmeden değer bilmeyen bir varlık maalesef. Ama babam bize sadece bir miras değil, insan kalabilmenin ne demek olduğunu öğretti."

Gecenin karanlığı köyü tamamen sardığında, gökyüzündeki yıldızlar adeta birer kandil gibi parlıyordu. Hasan Amca’nın bakkal dükkânının camından yansıyan hafif ışık, bu toprakların artık yalnız olmadığını, vefanın inatla ve sabırla her zaman kazanacağını fısıldıyordu rüzgârla birlikte evlere.

Ve o rüzgâr, dağlardan esip geçerken sanki tarlalardaki yeni sürgün fidanları okşuyor, sedirdeki boş kalan yeri dolduran o sonsuz huzuru ta derinden hissettiriyordu.

**********

Abilerin Hüznü ve Pişmanlık Çemberi
Hasan Amca’nın vefatının ardından geçen o uzun aylar, diğer üç kardeş için birer cehennem azabına dönüşmüştü. Büyük harislerin, hırsla kalkılan sofraların ve malların peşinde koşan o adamların içindeki kibir duvarı, babalarının mezar taşındaki sessizlikle birlikte yerle bir olmuştu.

Emniyet Amiri Selim, şehrin kalabalığında yalnız başına kaldığı o karanlık odalarda her gece aynı kabusu görüyordu. Sevda’nın bitmek bilmeyen azarlamaları evliliği çoktan bitirmiş, mahkeme salonunda boşandıktan sonra Sevda da onu yüzüstü bırakıp gitmişti. Artık ne amirlik makamının gücü kalmıştı ne de o yapmacık övgüler.

Selim, her gece masanın üzerine koyduğu eski bir aile fotoğrafına bakıyor, gözyaşları içinde fısıldıyordu:
“Haklıydın baba... İnsan en çok, sevgisini esirgediği babasını ararmış.”
İçindeki pişmanlık, her geçen gün onu biraz daha tüketiyor, o otoriter adamdan geriye sadece kırık bir gölge kalıyordu.

Doktor Korhan ise dağ ilçesindeki o döküntü sağlık ocağında insanlara şifa dağıtmaya çalışırken, kendi ruhundaki derin yarayı sarmaya çabalıyordu. Nurcan, servetin devlete gittiğini öğrendiği an onu terk etmiş, lüks hayatının peşinden başka bir şehre kaçmıştı.

Korhan şimdi hastane odasının penceresinden dışarı bakarken, yıllarca babasını bir "yük" olarak görmesinin acısını omuzlarında taşıyordu. Hastalarına şefkatle yaklaşsa da, kendi babasının son anlarında ona gösterdiği o merhametsizliği ve vicdansızlığı hiçbir zaman unutamıyor, kendini affedemiyordu. İçindeki pişmanlık ateşi, kazandığı tüm unvanları, kariyeri ve parayı gözünde tamamen anlamsız kılıyordu.

Mühendis Tarık’ın durumu ise en acısıydı. Projeleri iflas etmiş, ortakları tarafından dolandırılmış ve borç batağında boğulurken eşi de çocuklarını alıp baba evine dönmüştü. Şimdi dev şantiyelerde en alt kademede, elinde kazma kürek amelelik yapıyordu. Sırtına binen her demir yükü, babasının o yıllarda bakkal köşelerinde, tarlalarda döktüğü alın terinin birer tokadı gibi yüzüne çarpıyordu.

Tarık, her akşam kaldığı sote odada ellerindeki nasırlara bakıp sessizce ağlıyor, babasının o şefkatli ellerini bir kez olsun tutamamış olmanın acısıyla kavruluyordu. Onlar için artık ne tapuların ne de paranın bir kıymeti kalmıştı. Geride kalan tek miras, omuzlarını çöktüren ağır bir vicdan azabı ve ömür boyu silinmeyecek bir pişmanlık çemberiydi.

**********

Derinleşen Sular ve Geçmişin Hayaletleri
O kış, köydeki eski evin bacasından tükenen dumanın yerine, kardeşlerin ruhuna çöken o kara kış ayazı hüküm sürüyordu. Hasan Amca’nın gidişiyle birlikte, sadece bir baba değil, o toprağın köklerine tutunan son umut işığı da sönmüştü. Artık rüzgâr dağlardan eserken insanı üşütmüyor, adeta insanlığın unuttuğu o vefa borcunu yüzlerine bir tokat gibi çarpıyordu.

Emniyet Amiri Selim, büyük şehrin o kalabalık ama bir o kadar da kimsesiz caddelerinde yürürken, üzerindeki paltosunun omuzlarını ne kadar ağır hissettirdiğini her adımda fark ediyordu. Eskiden bir bakışıyla insanları sindiren, amirlik unvanının arkasına saklanarak evindeki sevgisizliği örten o adam, şimdi aynaya baktığında yabancı biriyle karşılaşmakta idi.

Sevda’nın mahkeme salonundaki o buz gibi vedası, ardından arkasına bile bakmadan çekip gitmesi, Selim’in hayatındaki tüm dengeleri altüst etmişti. Mahkeme koridorlarında geçen aylar, avukat masalarında harcanan paralar ve gururla savurulan o büyük lafların hepsi birer kum tanesi gibi ellerinden kayıp gitmişti.

Şimdi o, kiralık, küçük ve güneş görmeyen bir dairede oturuyor; elindeki soğuk çay bardağına bakarak saatlerce babasının o son akşam eve geldiklerindeki sakin yüz ifadesini düşünüyordu.
"Baba," diye fısıldıyordu karanlık odada, "sen bize ocağı tüttürmeyi öğrettin ama biz o ocağı kendi ellerimizle söndürdük. Şimdi ne bir kapıyı açan var ne de 'oğlum' diyen bir ses..."

Şehrin diğer ucunda, Doktor Korhan ise sürgün edildiği o küçük, dağ kasabasının hastanesinde geceleri nöbet tutarken geçmişin hayaletleriyle boğuşuyordu. Hastane koridorlarında yankılanan her ayak sesi, ona babasının hasta yatağında yalvaran ama onların görmezden geldiği o bitkin halini hatırlatıyordu.

Nurcan, lüks hayatın ve paranın bittiğini anladığı an, Korhan’ı bir eşya gibi bir kenara atıp başka bir adamın kolunda şehri terk etmişti. Korhan o gün ameliyat masasından çıkıp ellerindeki eldivenleri çöpe atarken aynadaki yansımasına baktı; insanları iyileştirdiğini sanan bu eller, kendi babasının yüreğindeki yarayı tedavi etmek yerine oraya bir hançer saplamıştı.

Hastaları ona "Hocam, elleriniz dert görmesin" dediğinde içinden acı bir gülümseme geçiyordu; çünkü onun elleri, dünyadaki en mukaddes emanete ihanet etmiş ellerdi. Artık ne hastanedeki unvanının ne de kazandığı paraların bir anlamı vardı.

Her gece sabaha karşı hastane penceresinden dışarıdaki karlı dağlara bakarken, Hasan Amca’nın bakkal dükkânındaki o eski kokuyu, tarladaki o toprak bereketini ve en önemlisi o saf sevgiyi özlüyordu.

Mühendis Tarık’ın durumu ise hırsın ve kibrin insanı nasıl bir uçuruma sürükleyebileceğinin en acı kanıtıydı. Adı büyük projelerde geçen, altına çektiği lüks arabalarla havza atan,
"Ben kendi ayaklarım üstünde duruyorum, babaya ihtiyacım yok" diye kibirlenen Tarık, şimdi devasa bir şantiyenin en tozlu köşesinde, amele kıyafetleriyle demir bağlıyordu.

Ortakları onu iflasın eşiğine getirip tüm varlığını üzerine geçirerek kaçmış, karısı çocuklarını alıp baba evine sığınmıştı. Tarık, elindeki ağır balyozu her demire vurduğunda, babasının bakkalda veresiye defterini kapamak için döktüğü o alnı terini, sırtındaki o ceketten başka şeyi olmayan halini hatırlıyordu.

Bir gün şantiyede mola verirken elindeki kuruyup çatlamış nasırlı avucuna baktı ve dayanamayıp hıçkırarak ağlamaya başladı.
"Biz ne yaptık?" diyordu kendi kendine, "Bir avuç toprak, üç beş dönüm tarlanin uğruna dünyadaki en büyük serveti, babamızı harcadık."

Öğretmen Murat’ın Omuzundaki Vefa YüküKardeşlerin bu dramatik çöküşünün aksine, Öğretmen Murat ve eşi Ayşe, köydeki mütevazı evlerinde huzurun ve vicdan rahatlığının en saf örneklerini yaşıyorlardı.

Murat, babasının vasiyetini ve anısını yaşatmak için sadece okulda değil, tüm köy halkının kalbinde bir eğitim neferi olmuştu. Hasan Amca Hatıra Kütüphanesi, sadece kitapların okunduğu bir yer değil, köyün çocuklarına vefanın, sevginin ve dürüstlüğün öğretildiği bir irfan yatağı haline gelmişti.

Bir gün sonbahar güneşinin binaların üzerinden yavaşça çekildiği bir ikindi vakti, Murat okuldan dönerken Mehmetçik Çeşmesi’nin başına uğradı. Çeşmenin mermerine yaslanmış, köyün çocuklarının neşeyle su içtiğini izliyordu.

Tam o sırada köy yolundan gelen yorgun, üzerleri toz içinde kalmış iki adamın yavaşça kendisine doğru yaklaştığını fark etti. Bunlar Selim ve Tarık’tı. Aylardır birbirlerini aramayan, kendi kabuklarına çekilen bu iki ağabey, nihayet vicdanlarının sesine yenik düşerek köye, babalarının mezarını ve Murat’ı ziyarete gelmişlerdi.

Yüzlerindeki o eski kibre ve gurura dair hiçbir eser kalmamıştı. Omuzları çökmüş, gözlerinin feri sönmüştü.
Selim, kardeşine yaklaşırken titreyen bir sesle konuştu:
— Murat... Biz çok yanıldık kardeş. O hırs, o mal mülk hırsı gözümüzü öyle bir kör etmiş ki, yanımızda dağ gibi duran babamızı göremedik. Şimdi ne bir evimiz kaldı ne de huzurumuz.

Tarık ise başı önde, gözlerinde yaşlarla söze katıldı:
— Her gece babamın o son bakışı rüyama giriyor Murat. "Ben evlatlarımı karşılıksız sevdim" diyen o ses kulaklarımdan gitmiyor. Biz sadece mirası değil, insanlığımızı kaybettik. Acaba... Acaba babamız bizi affetmiş midir?

Murat, abilerinin bu halini görünce içinden derin bir ah çekti. Ne onlara kızabildi ne de suçlayabildi. Çünkü hayat zaten onlara en ağır cezayı, kendi vicdanlarının mahkemesinde vermekteydi. Murat, ellerini ağabeylerinin omuzuna koydu, her zamanki o şefkatli ve yumuşak ses tonuyla konuştu:

— Abilerim... Babam kimseye kin tutmazdı. O, sadece bir "baba" sıcaklığı aradı. Gelin, mezarına gidelim. Ona olan pişmanlığınızı, içinizdeki o sessiz dualarla anlatın. Toprak, vefayı kabul eder; hırsı değil.

Mezar Başındaki Sessiz İtiraf

Üç kardeş ve uzakta onlara sessizce eşlik eden Ayşe, Hasan Amca’nın köy mezarlığındaki taze çiçeklerle süslenmiş mezarının başına vardılar. Nisan yağmurunun ardından toprak mis gibi kokuyor, mezar taşındaki derme çatma tahtada yazılı olan isim rüzgârla adeta bütünleşiyordu.
Selim, Korhan (o da dağ kasabasından izin alıp sonradan aralarına katılmıştı), Tarık ve Murat... Dördü de babalarının başucunda diz çöktüler. Artık aralarında ne bir unvan kavgası ne de bir mal mülk hesabı vardı. Sadece babasının o yokluğunda büyüyen o devasa boşluk ve kelimelere sığmayan bir pişmanlık vardı.

Korhan, hıçkırıklarını tutamayarak ellerini toprağa bastırdı:
— Baba... Ben doktor oldum ama senin yüreğindeki yarayı iyileştiremedim. Beni affet baba, ne olur affet!

Tarık toprağa sarıldı:
— Bütün projelerim battı baba ama en çok senin yüreğindeki o güveni batırdığıma yanıyorum.

Selim başını öne eğdi, sessizce gözyaşı döktü:

— Biz kaybettik baba... Sen kazandın. Vefa, bu dünyadaki en büyük servetmiş, çok geç öğrendik.

O anda mezarlığın üzerindeki ulu çınarın dalları nisan rüzgârıyla hışırdadı. Yaprakların arasından süzülen güneş ışığı, tam da kardeşlerin üzerine düşerek onları ısıttı. Sanki Hasan Amca, o yorgun ama şefkatli ellerini bir kez daha evlatlarının baş koyduğu o toprağın üzerinden uzatmış ve onlara hakkını helal ediyormuş gibi derin bir sükûnet kapladı ortalığı.

Sonun Başlangıcı: Vefa Çınarı Altında
Aradan yıllar geçtikçe, köyün adı artık "Yalnızlık Kulesi" olarak değil, Anadolu’nun dört bir yanından gelen insanların ziyaret ettiği "Vefa Köyü" olarak anılmaya başladı.

Murat, emekli olduktan sonra da okulda çocuklara bu hikâyeyi anlatmaktan vazgeçmedi. Her 24 Kasım’da, her bahar başlangıcında öğrencilerle birlikte Mehmetçik Çeşmesi’nin önüne gelir, Hasan Amca’nın anısına su akıtır, fidan dikerlerdi.

Abiler ise büyük şehirlerdeki o ihtişamlı hayatlarını tamamen geride bırakmışlardı.

Selim, kimsesizler yurdunda gönüllü olarak çalışmaya başlamış, her gün çocukların başını okşarken kendi çocuksuz ve sevgisiz geçen yıllarının keffaretini ödüyordu.

Korhan, o dağ kasabasındaki hastanede artık sadece bir hekim değil, kimsesizlerin babası, yoksulların dert ortağı olmuştu.

Tarık ise hayatı en baştan kurarak, emeğin ve alın terinin ne kadar kutsal olduğunu her kazmada yeniden öğrenmişti.

Bir akşamüstü, gün batarken Murat köy meydanındaki sedire oturdu. Elindeki çay bardağını hafifçe sallarken uzaktan esen rüzgârın sesini dinledi. Ayşe yanına gelip sessizce omzuna dokundu.

Murat gökyüzündeki ilk yıldızlara bakarak hafifçe gülümsedi ve kendi kendine mırıldandı:

— Rahat uyu babam... Ektiğin o tohumlar sadece bu toprakta değil, kalbimizde de birer vefa çınarı olarak yeşerdi. Ve o çınarın gölgesi, bu dünyadaki tüm hırslardan, tüm hesaplardan daha büyük, daha güçlüdür artık.

Köyün üzerine çöken o tatlı gece sessizliği, sadece bir hikâyenin değil; insan kalabilmenin, sevginin ve vefanın hiç solmayacak olan destanını yazıyordu rüzgârın kanatlarında.

**********

Vefa Rüzgârı ve Zamanın Tente Rengi

Aradan geçen mevsimler, köyün üzerindeki o ağır hüznü yavaş yavaş silerken, her yeni bahar Hasan Amca’nın ektiği tohumların ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha kanıtlıyordu. Artık köy sadece yerel halkın değil, şehirden kaçıp sığınacak bir vicdan limanı arayanların da uğrak yeri olmuştu.

İnsanlar, Mehmetçik Çeşmesi’nden su içerken sadece susuzluklarını gidermiyor, aynı zamanda oradaki mermer kitabelerde yazılı olan o derin manayı içlerine sindiriyorlardı.
Öğretmen Murat, okulun bahçesinde çocuklarla birlikte fidan dikerken gözleri doluyordu. Babasının adını taşıyan kütüphane, sadece ders çalışılan bir yer değil; çocukların insani değerleri, sevgiyi, saygıyı ve en önemlisi "vefa" kavramını öğrendikleri bir yuva haline gelmişti. Eşi Ayşe, her akşam hazırladığı sıcak çayları sedire dizip kocasını beklerken, bu evin artık sadece bir barınak değil, bir insanlık ocağına dönüştüğünü gururla izliyordu.

Murat, çocukların neşeli seslerini dinlerken sık sık babasının o kırışık ellerini, toprak kokan ceketini ve yüzündeki o yorgun ama mağrur tebessümü hatırlar; içinden "Bak babam, ektiğin tohumlar şimdi binlerce evladın kalbinde yeşerdi" diye fısıldardı.

Büyük şehirlerin gürültüsünde kaybolan abiler ise artık bambaşka birer insan olmuşlardı. Emniyet Amiri Selim, o eski kibrinden ve otoriter tavrından tamamen arınmış, kimsesizler yurdunda her gün çocuklarla vakit geçiren, onların dertlerini dinleyen mütevazı bir adam haline gelmişti.

Artık kimseye yüksekten bakmıyor, gücün ve makamın geçici olduğunu, geride kalan tek kalıcı mirasın insan kalbi kazanmak olduğunu çok iyi biliyordu. Her gece yatmadan önce eski bir aile fotoğrafını eline alır, babasının o son bakışındaki haklılığı anlar ve gözyaşları içinde af dilerdi.

Doktor Korhan, dağ kasabasındaki o mütevazı hastanede sadece fiziksel yaraları değil, insanların içindeki ruhsal acıları da sarıyordu. Zenginlikten, lüks araba hırsından ve kibirden eser kalmamıştı. Hastaları kapıdan içeri girdiğinde onlara bir doktor gibi değil, şefkatli bir evlat, merhametli bir baba gibi yaklaşıyordu.

Nurcan’ın açtığı o derin yara, zamanla sevginin ve fedakarlığın dikişleriyle kapanmış; Korhan, paranın satın alamayacağı tek şeyin vicdan huzuru olduğunu acı tecrübelerle öğrenmişti.

Mühendis Tarık ise şantiyelerde en alt kademeden başlayarak inşa ettiği her duvarda, her tuğlada alın terinin kutsallığını yeniden keşfetmişti. Eşi çocuklarıyla birlikte yanına dönmüş, ellerindeki avuç içi kadar mütevazı ama huzurlu evde yeniden bir aile olabilmenin sıcaklığını tatmışlardı.

Tarık, ellerindeki nasırlı izlere her baktığında, babasının tarlada döktüğü o kutsal terin kıymetini anlıyor, her kazmada sanki babasından bir af diliyordu.

Bir akşamüstü, gün batarken dördü birden, yıllar sonra ilk kez köy evinin önünde, Hasan Amca’nın sedirinde buluştular. Aralarında artık hiçbir hesap, hiçbir öfke yoktu. Sadece kardeşliğin, ortak bir acının ve geç de olsa uyanan bir vicdanın getirdiği derin bir sükûnet vardı. Murat çayları doldururken, uzaktan esen o serin dağ rüzgârı yüzlerini okşadı.

Gökyüzü kızıla bürünürken, dört kardeş aynı anda başlarını yukarı kaldırdılar. Sanki bulutların arasından Hasan Amca onlara bakıyor ve yorgun ama affedici bir tebessümle başını sallıyordu. O an anladılar ki; ne mal mülk ne tapular ne de hırslar insanı mutlu etmeye yeterdi.

Dünyadaki en büyük servet, sevgiyle atılan bir imza, dürüstlükle yaşanan bir ömür ve kalpte taşınan sönmez bir vefa ateşiti.Ve o ateş, rüzgârın kanatlarında sonsuza dek yanmaya devam edecekti.

*********

Zaman akıp gitse de, dağlardan esen rüzgâr o köyün üzerindeki saklı huzuru hiçbir zaman dağıtmadı. Hasan Amca’nın bakkal dükkânından yükselen o ahşap kokusu, Mehmetçik Çeşmesi’nden akan o buz gibi su ve çocukların kahkahaları bu topraklara kazınmıştı.

Artık burası sadece bir köy değil; hırsın bittiği, vicdanın yeniden doğduğu ve insan olmanın ne demek olduğunun nesiller boyu fısıldandığı ebedi bir vefa yadigârıydı. Ruhun şad olsun Hasan Amca; ektiğin sevgi tohumları, bu toprakta sonsuza dek yeşermeye devam edecek.

**********

Takdim

Hayatın en sert rüzgârlarıyla sınanan, ömrünü evlatlarının geleceğine adayan cefakâr bir babanın ve hırsın pırıltısına kapılıp insanlığını yitiren evlatların hikâyesi...

Bu eser; tapuların, paraların ve makamların geçici olduğunu, kalpte taşınan vefanın ise dünyadaki en büyük servet olduğunu hatırlatan dokunaklı bir vicdan muhasebesidir.
"Eserin son satırından gönüllere kazınan bu hikâye, sonsuza dek unutulmayacak."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

142okunma 22beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…