6. bölüm · Uzun Yol

6. Bölüm

Okuyan Biri.

Karşısındaki tabloya pür dikkat bakıyordu minnak Uras. Henüz üç yaşındaydı. Koyu kumral saçları vardı ama büyüdüğünde, yani babasının deyimi ile 'adam' olduğunda renkleri koyulaşacaktı. Yanakları, daha anne karnındayken 'yanakları tombul olacak bunun' diyen ablasının bile tahmin ettiğinden daha tombuldu. Kahveleri masum masum bakıyordu. Parmakları boğum boğum, ayakları ise minnacıktı. Elleri hafif kilolu dursa da çok biçimliydi. Hatta abisi, 'büyüdüğünde senin ellerini ben alacağım.' Diye dalga geçerdi. Tatlı bir çocuktu.
Babası ise bütün ilgisini önünde ki kağıt yığınına vermişti. Bir eli kalem tutarken diğer eli oğlunu tutuyordu. Oğlu çok değerliydi onun için. Karısından, göz bebeğinden emanetti ona. Sert çehresi sadece ailesine yumuşaktı Hakan'ın. Bir tek onlara kıyamazdı kızgın zihni.
Minik Uras sıkılmış olmalıydı ki mızmızlanmaya başlamıştı. Babası yine kıyamadı oğluna. Elinde ki kalemi bırakıp bacağında ki oğlunu kucağına aldı. "Oğlum, yakışıklım. Noldu, sıkıldın mı? Elfida ablanı çağırayım mı?" Nereden vuracağını biliyordu Hakan. Uras, Elfida'yı çok severdi. Tabii ki de karşı koyamadı bu fikre. Hemencicik kafasını salladı. Hakan kızına nazikçe seslendi. "Elfida'm!" Hepsini canından çok seviyordu. Onları çağırırken hepsinin ismine sahiplik eki getiriyordu.
Elfida gelmeden önce hemen kucağındaki oğluyla camın önüne gitti. Bir kaç saniye gökyüzüne bakıp gülümsedi. Karısı ile bakışıyordu sanki... Uras' da gülümsedi. Alışmıştı artık. Sessizce mırıldandı. "Anne..." Hakan'ın gülümsemesi derinleşti. Anneydi. Karısıydı... Özlemişti. Minik elini gökyüzüne salladı Uras. Sanki annesi bir bulutmuş da onu görüp el sallayan bir kadının şeklini alacakmış gibi. En azından öyle hissediyordu. Onun için anne buydu. Bir rutin haline gelmişti yaptıkları. Her gün yaparlardı bunu.
Bir kaç dakika sonra çalışma odasının kapısı tıklatıldı. "Girebilirsin." Dedi Hakan. Kim olduğunu biliyordu. Kapıya döndü. İçeri uzun, çiçekli etekli, düz beyaz ama dönem gömlekli, sarı saçları örgülü ve minik, çiçekli bir kolye takmış bir kız geldi. Elfida' ydı bu. Süzüle süzüle geldi babasının ve kardeşinin yanına. Uras'ın göz bebekleri parladı. Kollarını ona doğru kaldırdı, kucağına alması için. Elfida hemen babasına başıyla selam verip Uras'ı kucağına aldı. Almasaydı ağlardı çünkü, bilirdi. Uras kıkırdadı, Elfida' da güldü. Hakan ise onları derin bir tebessüm ile izledi. Senelerdir istediği yaşam buydu. Bir şeyler eksik olsa da yıllardır elde etmek için çok çabaladığı amacı buydu, izliyordu şimdi.
Babasının pis işlerinden uzak, kendi halinde ve sakin...

Elinde ki silahı sıkıca tuttu Uras. Birini öldürmüştü. Yerin kat kat altındaydı. Yanında duran, siyahlara bürünmüş adamlara gözleriyle yerdeki cesedi almalarını işaret etti. Hepsi kafasını önüne eğip cesede doğru gitti. Silahını indirip arkasını döndü Uras. Odadan çıktı. Silahını beline taktı. Deri eldivenlerini çıkartıp boş cebine attı. Uzun, boş ve duygusuz koridorda yürümeye başladı. Elini cebine atıp sigara kutusunu aldı. Bir sigara çıkartıp kutuyu geri cebine attı. Sigarayı ağzına yaklaştırıp çakmakla yaktı. Çakmağı da cebine attı. Sigarasını ağzına koyup derin bir nefes çekti ve duman olarak geri havaya verdi. Çok karmaşık bir yerdi. Yeni gelen biri kesin kaybolurdu. Sikik bir yer diye düşündü. Yeni gelenleri sevmezdi. Hep ona sorarlardı nerenin ne olduğunu. Sigarasını içe içe koridorun ucuna geldi. En uçtaki odaya girmeden önce sigarasını yere atıp üzerine bastı. Odanın kapısını açıp içeri girdi. Kapı sertçe kapandı. Her adam öldürdükten sonra bu odaya gelirdi. Ondan başkasının gelmesine de izin vermezdi. Koltuğuna oturdu. Cebinden telefonunu çıkardı. Tarayıcıya girdi. Bakacağı şey son günlerde en çok arattığı şey olduğu için arama kısmına girdiği an en üstte belirdi. Ona bastı tabii ki de. Bir okuldu arattığı şey. Sayfayı biraz aşağı kaydırdı. Okulumuzun teşkilat listesi adlı yere dokundu, bütün branşları hızlı hızlı geçti. Gözüne bir kaç erkek öğretmen takılmıştı ama önemli değildi. İngilizce branşında durdu. Artık adını ezberlediği isimleri tekrardan okudu ama altta yeni bir isim vardı... Sarca Ağaç. Salak bir şekilde gülümsedi ama daha sonra mallığını fark edip eski suratsızlığına döndü. Demek ki okul onu kabul etmişti. Her gün, her saat başı girip bakıyordu ama yeni eklenmişti. İçine garip bir taş oturdu. Anlamaz bir şekilde koltuğunda oturmaya devam etti...

🛣

Tekrar baktım kocaman camdan. Karşı misafirlerin kendi odasındaki camın yanına gelmeden beni görebileceği devlikteydi cam. Otel odasına döndüm. Kızlar beni beklemeden aşağı inmiş. Götlerinde kurt var zaten. Sabır! Akın’lar la beraber kahvaltı yapacaktık. Nolsun da bana kıyafet konusunda yardım etselerdi. Kocaman valizime koşup kahverengi, etekli bir takım giydim. Üstünün düğmeleri altındı, takılarımı da altın seçecektim bu yüzden. Ama altın takılarım valizin en altındaydı! Valizdeki bütün kıyafetleri yatağıma fırlattım. Altın rengi takılarım hazine gibi geldi bir kaç saniyeliğine, bir kolye ve küpe taktım. Kıyafetlerimi de giydim. Topuklu giydim, çünkü salağım! Koşar adım banyoya gidip öküz gibi yatmaktan moraran göz altlarımı kapattım. Allık sürdüm. Önemli! Sabitleyici ile hepsini sabitledim ve rujumu sürdüm. Kahverengi çantama rujumu atıp güneş gözlüğümü kafama taktım ve oda kartını alıp odadan çıktım. Koridora yönelirken karşıma birden Akın çıktı. Zamanı mıydı!? Çok kortum mal çocuk! Korkuyla irkildim. “İyi misin?” dedi Akın. “İyi mi duruyorum?” dedim. “Korkmuş,” dedi. Doğru. Kafa salladım. Gülümsedim. “Öyle birden karşıma çıkınca korktum tabii biraz.” Beyaz, keten bir takım giymişti, güneş gözlüğünü keten gömleğinin yakasına takmıştı. “Korkutmak istemezdim, özür dilerim.” Nazik biriydi. “Sorun değil.” Gülümsedi. “Seninkiler seni kahvaltı mekanına götürmem için gönderdi beni. İstersen gidelim.” Kafamı salladım ama içim, dışı m kadar masum değildi. Salaklar ya! Bilerek Akın’ı gönderdiler yanıma! Neyse çocuğun suçu yok. Tekrar gülümsedim. “Teşekkür ederim, tabii gidelim.” Akın bir adın önümden yürüyerek bana oteli gezdirdi. Sonunda asansörün önüne geldiğimizde de, “Şimdi yemek katına iniyoruz.” Dedi. Asansörün gelmesi için butonuna basmak üzere elimi butona uzattım ama elimin üzerinde bir el hissettim. Kafamı çevirip baktığımda Akın olduğunu anladım. Gözleri bile gülümsüyordu, çok naif, nazik ve tatlı bir adamdı. Hemen elini çekti. Salak dalak sırıtma isteğimi zor tutup tebessüm ettim. Asansör geldiğinde içine bindik ve aşağıya doğru inmeye başladık. Bir katın butonuna basmıştı Akın. Asansör camdandı, etrafı görebiliyorduk. Beyaz rengin ele aldığı otelin dekorasyonu çok güzeldi, sanki bembeyaz bir resim kağıdının üzerine çizilmiş bir gökkuşağı gibi süslüyordu oteli. Tam çocuklu ailelerin oteliydi. Asansör durdu. Akın göz kırpıp önden gitmemi işaret etti. Tekrardan gülümseyip yemek kısmına yürüdüm. Bizimkiler ve Akın’ın arkadaşları iki masayı birleştirip oturmuşlardı. Hazal, Tan’ın yanağını öpüp bir şeyler anlatıyordu. Akın’ın dediğine göre altı yıldır sevgililerdi. Çok tatlılardı ve yakışıyorlardı. Onlara da tebessüm ettim. Güneş gibiydim bugün. Bizim kızların yanına oturdum. Masaya dönüp “Günaydın!” dedim. Çok verimli bir insandım. Hepsi gülümsedi. Kalkıp kahvaltılıkların olduğu yere geldik. Akın da yanımdaydı. Bana bir şey işaret etti, “Bu çok güzeldir, denemeni tavsiye ederim.” İşaret ettiği kahvaltılığın içinde yer fıstığı vardı. Gülümsedim, “Çok teşekkür ederim ama yer fıstığından nefret ederim.” Yüzümü buruşturdum. Akın’ın yüzünde hafif bir şaşkınlık vardı, “Ciddi misin?” kafamı salladım. “Evet, hiç sevmem. Bilmiyorum, sevmiyorum.” Kafasını çok hafif sağa doğru yatırdı. “Peki.” Dedi. Bir kaç tane kahvaltılık alıp tabağımı doldurdum. Görgüsüzlük yapmak istemiyordum, bu kadar yeterdi. Çay alıp diğerlerini bekledim. Hazal yine Tan’ın dibindeydi. Tan, Hazal ne alıyorsa aynısını alıyordu. Tebessüm edip izledim. Petek ise Aslan’a ters ters baktı. Nedenini bilmiyordum. Asır ve Defne ise unlu mamüllerin önündeydi. Asır elini bir poğaçaya uzattı. Defne Asır’ın eline hafifçe vurup Asır’ın uzandığı poğaçayı kendi tabağına aldı. Akın ise kahvaltılıklara seçememişlik ile bakıyordu. Komiklerdi ama tatlılardı hepsi. Hayat tam olarak şuan Mabel Matiz’in Sarışın şarkısı gibi hissediyordu, mükemmeldi. Diğerlerine bakarken biri yanıma geldi. Kafamı kaldırıp baktığımda Akın olduğunu gördüm. O da aynı tebessümle izliyordu arkadaşlarını...
Kendimi tutamayıp mırıldandım.

“Kendiliğinden bu kırılma
Bak yazıyorum beni baştan
Her neresinden avunuyorsa bu hâlim
Bir bakışına bin meftun
Bak yere indi deliliğim de bu firarla
Bir gülüşüne bin mahkûm”

Mırıldanmayı bitirdiğimde Akın aynı tebessümle bana döndü. “Güzel seçim.” Elini uzattı. Gülümsedim. “Teşekkürler.” Elini sıktım.

🛣

Petek sırtımdan ittirerek yanımızda ki çiçek sarmaşığının önüne yolladı beni. “Poz ver Sarca!” Şaşırmış yüz ifademi düzeltip kameraya gülümsedim. Bir kaç fotoğraftan sonra Akın yanıma geldi. Sarmaşıktan bir çiçek alıp bana uzattı. Ona doğru döndüm, gülümsedim. “Ne demeye çalışıyorsun?” Yavaşça çiçeği aldım. “Anladın bence.” Gülümsemem büyüdü. “Kesinlikle...” Petek yine bağırdı. “Poz verin çabuk!” Asır söze girdi. “Akın, elini Sarca’nın beline koy!” Akın mırıldandı. “Rahatsız olur musun?” gülümsemem biraz daha büyüdü, “Hayır, olmam.” Belimde bir el hissetim. Beni biraz kendine doğru çekti bu el. Kıkırdama isteğimi zor tuttum. Flörtleşiyor muydum ben şuan? Bu yaşımda! Kimin umurundayız ki aslında dimi? Üç günlük dünyada boş boş durmanın ne anlamı vardı. Tadını çıkartmalıydım. Kendi kendime kıkırdayıp çiçeğimin sapını kulağımın arkasına yerleştirdim, önü saçıma geliyordu. Kameraya gülümsedim. Petek bizi çekti ama Akın elini belimden çekmedi. Bu durum garip olsa da hoşuma gitmişti. Petekler yavaşça yürümeye başladı ama biz durduk. Zaman durdu. Akın’a döndüm. “Rahatsız olmuşa benzemiyorsun.” Yanaklarımın kızardığını hissettim. “Olmadım.. Neden olayım ki?” dudaklarını bilmem der gibi bir hale getirdi Akın. “Bu hali sevdin sanırım.” Kaşlarımı yukarı kaldırdım. “Bence sen de sevdin.” Güldü. “Yalan söyleyemem...” Güldüm. “Salak.” Beklenmedik bir şekilde sarıldı bana. Ama ben de ona sarıldım. Sıkıca sarıldık yani. Hayatımın en mükemmel anlarından biriydi...

🛣
Akşam olmuştu, herkes odalarına çekilmişti. Biz de kendi odamızdaydık. Yeni girmiştik odaya. Petek kapıyı kapattığı an koşarak yanıma geldi ve bağırdı. “SARCA ÇOK YAKIŞIYORSUNUZ KIZIM!” Güldüm. Defne ve Asır aynı anda “EVET!” dedi. Yanaklarım tekrardan kızardı. “Ciddi misiniz?” Bu sefer üçü aynı anda “EVET!” diye bağırdı. Kendimi yatağa, sabah fırlattığım kıyafetlerin üzerine attım. Güldüm. “Bu mükemmel bir hismiş ya!” Güldüler. “Seni şöyle ilk defa görüyorum ha! Çok tatlısın!” Dedi Defne. Petek’e döndüm. “O fotoğrafları atsana bana.” Petek en hızlı şekilde telefonunu açıp görüntüleri bana attı. Güldüm. “Mızmızlanmadan yaptığınız tek konu bu ha.” Dedim. “Konu buysa ucu kalpli ok bile yapabilirim.” Dedi. Kahkaha attım. Yataktaki kıyafet yığınından kalktım ve pijamalarımı bulup giydim ve telefonu elime aldım. Emin olmamakla beraber Akın’ a yazdım.
“Şu fotoğraflar var ya hani (5+ fotoğraf gönderildi) bu fotoğrafları sosyal medyada seni etiketleyerek paylaşabilir miyim?”
Mesaj gittikten bir kaç saniye sonra cevap geldi.
🤍: Tabii ki de, sormana gerek yok.
“Teşekkür ederim, iyi geceler. Tatlı rüyalar.”
🤍: Sana da...
Evet, onu beyaz kalp olarak kaydetmiştim. Nedenini bilmiyordum. Hemen sosyal medyaya girip sarıdığımız, eli belimdeyken, çiçeği bana verirken ki fotoğrafların hepsini sosyal medyaya attım, arkaya Mabel Matiz’den Sarışın şarkısını koydum ve Akın’ı etiketleyip gönderdim. Mükemmel hayattı.

🛣

Telefonu çaldı Uras’ın. En iyi adamlarından biri arıyordu. Açıp kulağına götürdü telefonu.
“Abi, Sarca Hanım. Bir erkekle çektiği fotoğrafları atmış.”
Kaşlarını çattı Uras, sesi sinirli çıktı.
“Kimmiş lan o? Araştırdınız dimi?”
“Araştırıyorlar ab-“
“Lan oğlum! Neden araştırmadan arıyorsunuz lan beni?”
“Özür dileriz abi.”
“Kapat, kapat!”
İçinden öldürme isteği geçti Uras’ın. Mafyaydı sonuçta. Ne yapsa yeriydi...