1. bölüm · Unutulanlar ve geride kalanlar

Bölüm 1

Menekşe Yahşi

İnsan bazen en çok unuttuğunu sandığı insanları özler. Zaman geçer, mevsimler değişir, çocuk seslerinin yankılandığı sokaklar sessizleşir. Bir zamanlar ‘sonsuza kadar’ denilen dostluklar, birkaç valizin içine sığdırılıp kilometrelerce uzağa taşınır. İnsan büyür; yeni şehirler tanır, yeni insanlar sever, yeni hayatlar kurar. Ama çocukluğundan kalan bir gülüş, eski bir şarkı ya da deniz kokusu, yıllardır kilitli tuttuğu bütün anıları tek bir anda yeniden canlandırmaya yeter. Çünkü bazı insanlar hayatımızdan çıkar, ama kalbimizden hiç gitmez. Kader de tam böyle zamanlarda devreye girer. Yıllar önce yarım bıraktığı hikâyeleri, en umulmadık anda yeniden yazmaya başlar. Kimi buna tesadüf der, kimi alın yazısı… Oysa bazı karşılaşmaların adı ne tesadüftür ne de mucize. Onlar, zamanı geldiğinde birbirine kavuşması gereken ruhların sessiz buluşmasıdır.

Belki de bu yüzden ona Ülkü adını vermişlerdi. Çünkü ülkü; yalnızca bir isim değil, vazgeçilmeyen bir amaç, ne olursa olsun peşinden gidilen bir umut, insanın en derininde taşıdığı hayaldi. Hayat bazen insanın elinden her şeyi alabilirdi; evini, çocukluğunu, sevdiklerini, hatta yıllarını… Ama gerçek bir ülküyü asla söküp atamazdı. Ülkü de bunun ne anlama geldiğini uzun yıllar boyunca bilmiyordu. O, sadece kaderin kendisine fazla acımasız davrandığını düşünen genç bir kadındı. Oysa bilmediği bir şey vardı. Kader, ondan hiçbir şeyi sonsuza kadar almamıştı. Sadece zamanı gelene kadar saklamıştı. Çünkü bazı insanlar unutulmazdı; yalnızca birbirlerini yeniden bulacakları günü beklerlerdi. Ve bazı hikâyeler, bitti sanıldığı yerde değil, yıllar sonra yeniden göz göze gelinen ilk anda başlardı.

Geçmiş – 2008

“Ama bunlar da geçecek, değil mi abi?” dedi Ülkü. Annesinin ve babasının bitmeyen kavgaları canını sıkıyordu. Her zamanki hâlleriydi işte.

“Geçecek tabii. Onlar sadece sohbet ediyor ya, abim.” dedi İlke. İlke, onun ortanca abisiydi. Henüz 14yaşında olmasına rağmen, evin en büyük abisi gibi asker olmak isterdi d isterdi.

Asker…

O gün, günlerden 2 Temmuz’du. Saat öğleden sonra 4.00 olmuştu.

“Haydi, ben seni aşağıda bekliyorum. Agah ile Nevra bekliyor.” dedi.

Agah ile Nevra, onların en yakın arkadaşlarıydı. Ülkü, 9 yaşında olmasına rağmen Nevra ve Agah’la çok iyi anlaşıyordu. Nevra ondan sadece bir yaş büyüktü. Agah ise altı yaş büyüktü ve abisiyle yaşıttı.

Agah…

Onun çocukluk aşkı olan Agah…

“Tamam abim ama ben bir Tuna abimle konuşacağım. İki gündür göremiyorum. Bugün onun doğum günü.”

Tuna, onun en büyük abisiydi. Yirmi dört yaşındaydı ve askerdi. Her gün onun kapısını gözler, gelmesini beklerdi. Bugün Tuna’nın doğum günüydü ve onun için bir hediye hazırlamıştı.

Menekşelerden oluşan bir tablo…

Duymuştu ki abisinin en sevdiği çiçek menekşeydi. Aşağı mahalleden bu tabloyu almıştı.

Koşa koşa aşağı indi. Annesi yine babasını azarlıyordu.

“Baba…” dedi. Sesi çok kısık çıkmıştı.

Babası ve annesi ona döndü.

Annesi, “Of, ne var yine ya? Bir de seninle mi uğraşacağım?” dedi.

Kalbinde yine bir kırıklık hissetti.

Babası, “Ula sen niye bağıraysun benim kızıma he? Noldu kızım?” dedi.

Babası Rizeliydi. Sinirlenince Karadeniz şivesiyle konuşurdu.

“Baba, ben Tuna’yla konuşacaktım da. Telefonunu verir misin? Bir de Agah ve Neva bekliyor da.”

“Tamam kızım, al telefonu. Arkadaşlarını bekletme.”

“Tamam baba.”

Dedi ve hemen merdivenlerden çıktı. Telefondan hemen Tuna’yı aradı. Telefon çalıyordu.

“He, efendim baba?”

“Abiii!” dedi çok heyecanlı bir sesle.

“He, efendim abim?”

“Çok özledim seni. Geliyor musun bugün?”

Ağır bir sessizlik çöktü.

“Çalışacağım gülüm ama kapatmam lazım şimdi. Akşam arayayım ben sizi. Hadi, çok seviyorum ben sizi. İlke’ye de sevgilerimi ilet.”

Dedi ve telefonu kapattı.

Anlamamıştı. “Neyse.” deyip geçmişti.

Kapıyı sessizce açıp dışarı çıktı. Karşısında Agah’ı gördü.

“Yav sen neredesin ya?”

“Buradayım.”

“Al sana çilekli lolipop aldım.”

“Ne, gerçekten mi?” deyip boynuna atladı.

Küçüklükten bilmediği hissti o.

“Tamam tamam, hadi. İlke görmesin böyle, kızar yoksa.”

Dedi ve parka doğru yürümeye başladılar. Tabii o sırada Ülkü asla susmadı, konuştu. Ama Agah bundan hiç sıkılmadı.

“Biliyor musun? Ahtapotların üç kalbi var.”

Bu bilgiyi İlke’nin değişik bir dergisinde görmüştü.

“Biliyorum.”

“Ya…” dedi üzülerek.

“Tamam, bilmiyorum. Kaç kalbi var?”

“Üç!” dedi mutlulukla.

Ellerini çırpıp koşmaya başladı. O sırada yine yere düştü.

“Ben sana kaç defa diyeceğim koşma diye?” dedi Agah.

Nazlana nazlana yanına geldi. Yine yarasını saracaktı.

Sardı da.

“Bak, yine düşmek yok, tamam mı?” dedi ve elini tuttu.

“Hı hı…” dedi.

Ama tek düşündüğü o eldi.

Parka gelmişlerdi. Ülkü, çilekli lolipopu açıp emmeye başladı. Oyunlar oynadılar, zıpladılar, eğlendiler. Şimdi ise çok yorulmuşlardı. Yine o kaldırımda oturdular. Ülkü’nün güvenli kaldırımıydı burası.

“Neva, sen büyüyünce ne olacaksın?”

Neva’nın sarı saçları rüzgârda sallanıyordu.

“Psikolog.”

“O zaman beni iyileştirirsin.” dedi İlke.

“İyileştiririm tabii. Hepinizi iyileştiririm. Agah’ın yaralarını da…”

Agah’ın hem ruhsal hem de fiziksel çok yarası vardı. Babası her gün kırbaçla sırtına vururdu. Her gün bir yara daha eklenirdi bedenine. Ülkü ise Agah fark etmeden yaralarına üflerdi.

“Ben ve Agah asker olacağız, değil mi Agah?” dedi İlke.

“Evet. Ben asker olacağım ve ülkemizi koruyacağım.” dedi Agah.

“Peki sen Ülkü, sen ne olacaksın?”

“Ben avukat olacağım. İnsanları savunacağım. Ama ilk olarak annemle babamı arayacağım, kavga etmesinler diye.”

Küçücük bir çocuğun tertemiz masumluğu vardı bu sözlerinde.

“Biz hiç ayrılmayacağız, değil mi?” dedi Neva.

“O nasıl söz Neva?” dedi İlke.

“Söz mü?”

“Söz.” dedi Ülkü.

Ama tam tamına on dört yıl göremeyeceklerdi birbirlerini.

“Of, tamam ya. İçim daraldı.” dedi Agah.

“Son gelen çürük yumurta!” diye bağırdı Ülkü.

Hepsi birden koşmaya başladı. Kahkahaları etrafa yayıldı. Ama hiçbiri bunun son kez birlikte attıkları kahkahalar olduğunu bilmiyordu.

Akşam olunca herkes evine dağıldı.

Ellerini, yüzlerini yıkadılar. Ülkü,İlke’ye su fırlatıp kaçmıştı.

“Gel kız buraya! Yakalayacağım seni.”

Ülkü arkasına dönüp komik bir yüz yaptı.

“Evin hâline bak Remzi! Bıktım senin çocuklarından.”

“Senin de çocukların lan bunlar, senin de!”

Ülkü ve İlke bu konuşmaları duyunca kalplerindeki olmayan aile sevgisinin eksikliği yine üzerlerine çöktü. İçleri üşüyordu.

“O aptal adamdan yaptığın çocuklar gibi bunlar da senin çocukların, duydun mu?”

“Ne?” dedi Ülkü.

Hiçbir şey anlamamıştı. Ama İlke çok şey anlamıştı.

“Bana bak Remzi…”

Yine bir şeylerin kırılma sesi duyuldu.

“Sen bunu bana nasıl yapabildin ha?”

“Seni sevmiyorum.”

“Ben seviyordum ulan! Ne eksiğim vardı onun?”

“Sende bulamadığım sevgiyi verdi bana.”

Babası kapıya doğru çıktı. Ülkü ile İlke’yi görünce hiçbir şey diyemedi. Ama ağlıyordu.

O, Ülkü’nün süper kahramanıydı.

Süper kahramanlar ağlamazdı ki…

Bu, Ülkü’nün babasını ilk kez ağlarken görüşüydü.

Nereden bilebilirdi ki onu bu hâlde yalnızca bir kez daha göreceğini?

Tam o sırada bir zil sesi duyuldu.

Asla unutulmayacak o zil sesi…

Ülkü koşarak kapıyı açtı.

“Siz kimsiniz?”

“Başınız sağ olsun. Evladınız Tuna, görevini büyük bir fedakârlık ve cesaretle yerine getirirken şehit olmuştur. Milletimizin başı sağ olsun. Rabbim mekânını cennet eylesin, sizlere sabır versin.”

Babası yine ağladı.

Annesi çığlık attı.

İlke bayıldı.

Ülkü ise olanları anlayamayacak kadar donup kalmıştı. Kulakları çınlıyor, başı dönüyordu. Kalbinden yine bir parça daha kopmuştu.

Ama kimse Ülkü’ye “İyi misin?” diye sormadı.

Birileri gelip onu tuttu. Bir şeyler söylediler. Ama hiçbirini duymadı.

Abisi ölmüş müydü?

Şehitlik ne demekti?

Cenaze günü…

“Başınız sağ olsun.”

“Vatan sağ olsun.” dedi askerler.

Abisinin naaşını omuzlarında taşıyorlardı.

Annesi çığlık çığlığa ağlıyordu.

Babası bir ağacın dibinde sessizce gözyaşı döküyordu.

İlke de onun yanında ağlıyordu.

“Durun!” dedi Ülkü.

Herkes ona döndü.

“Bununla taşıyın abimi.” dedi ve doğum günü için hazırladığı menekşe tablosunu uzattı.

Kimse konuşmadı.

Ülkü yine acısını içine attı.

Ağlamak istiyordu ama herkesin içinde ağlamaktan nefret ediyordu.

Yalnız kaldığında yine ağlayacaktı.

Abisini toprağa verdiler.

Herkes başsağlığı dileyip yavaş yavaş ayrıldı.

Geride yalnızca aileleri kaldı.

Annesi, babasına dönerek öfkeyle bağırdı.

“Senin suçun! Hepsi senin suçun! Asker olmayacaktı benim oğlum!”

Benim oğlum…

İlke ve Ülkü’nün zihnine kazınan cümle buydu.

Bugün, 2 Temmuz’du.

Bugün, Ülkü ve İlke’nin biricik abileri Tuna’yı kaybettikleri gündü.

Ülkü, boynuna abisinden kalan künyeyi takıyordu.

İki gün boyunca neredeyse hiç konuşmadı.

Sessiz sessiz ağladı.

Her gün mezarına gidip menekşeler dikti.

İki gün sonra…

“Alıyorum ben çocuklarımı, gidiyorum.”

Annesi arkasını bile dönmeden,

“Ne yaparsan yap. Al şu çocukları da kurtulayım.” dedi ve yukarı çıktı.

Babası çocuklara döndü.

“Çocuklar, valizlerinizi toplayın. Gidiyoruz.”

“Ben bırakmam abimi burada.” dedi İlke.

“Geliriz oğlum. Bak, abin hep bizim kalbimizde.”

Ülkü arkadan onları sessizce dinliyordu.

Sorgulayacak vakitleri bile yoktu.

Hazırlandılar.

Evden çıkmadan önce Ülkü son kez mezarlığa gitti.

Abisinin mezarının yanına diz çöktü.

Toprağını okşadı.

Usulca öptü.

“Abi… Ben yine geleceğim, tamam mı?”

Ses yoktu.

“Ama benim sana… Senin de bana çok ihtiyacın var.”

Yine sessizlik…

“Tamam… Ama seni çok seviyorum.”

Yine cevap gelmedi.

Ülkü ayağa kalktı.

Sessizce mezardan ayrıldı.

Bir kez daha acısını içine gömdü.

Arabaya bineceği sırada karşı tarafta Agah ile Neva’yı gördü.

Göz göze geldiler.

Hiç konuşamadılar.

O, dört çocuğun birbirine son bakışıydı.

Ülkü arabanın kapısını kapattı.

Araba yavaşça uzaklaştı.

Ve yolları…

Tam on dört yıl boyunca bir daha hiç kesişmedi.