Bölümler 2Şu an: 1. Bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Boş bir yolun ortasında yürüyordum. Yağmur durmaksızın yağıyor, üzerime düşen damlalar yüzümü ve saçlarımı sırılsıklam ediyordu. Şemsiyem de montum da yoktu.
Eve doğru koşmaya başladım.
Pantolonumun cebinden anahtarı çıkarıp kapının kilidine taktım. Kapıyı açar açmaz içeri girdim. Etrafa göz gezdirdim, abim görünmüyordu.
Odama doğru ilerledim fakat kapıyı açtığımda yatağımın üzerinde oturan kişiyi görünce duraksadım.
Abim.
"Kahretsin."
"Efendim, abisi?" dedim masum bir ifadeyle.
Abim alaycı gözlerle bana baktı.
"Abicim..." diye seslendim, tatlı bir gülümsemeyle.
"Saat kaç, haberin var mı? Nerelerdeydin sen?"
"Ya abi, of... Çok sıkıldım. Ne yapayım?" dedim.
Zaten sırılsıklam olmuştum, bir de beni sorguya çekiyordu.
"Geç git üstünü değiştir. Hem suçlu hem güçlü."
Sinsice sırıttım. Abim odadan çıktıktan sonra dolabı açıp pijamalarımı çıkardım ve üzerimi değiştirdim. Gözüm Zeynep'e kaydı. Uyuyordu.
Zeynep benim dört yaşındaki kardeşimdi.
Kendimi yatağın üzerine bıraktım. Nedense içimde garip bir his vardı. Babam hâlâ eve gelmemişti. Gerçi genelde geceleri gelirdi.
Artık uyusam iyi olurdu. Yarın Kerem, Melis, Alper ve ben bisiklet sürmeye gidecektik.
. . .
Sabah, Zeynep'in kıkırdamalarıyla uyandım. Doğrulup gözlerimi ovuşturarak ayağa kalktım. Banyoya gidip yüzümü yıkadıktan sonra mutfağa geçtim ve kahvaltı hazırlamaya başladım.
Şimdi bana "Kahvaltıyı neden sen hazırlıyorsun?" diye sorabilirsiniz.
Çünkü benim annem yok.
Zeynep'i doğururken yaşanan bir komplikasyon yüzünden annemi kaybettik. O günden beri evde birçok işi ben ve abim üstleniyorduk.
Masayı hazırladıktan sonra abimin odasına gittim.
"Abi, kalk! Kahvaltı hazır."
Ses yoktu.
Benim gibi uykusuna düşkündü.
"Hey, sana diyorum! Kalksana!"
Yine cevap vermedi.
Bunun üzerine mutfağa gidip bir bardak su doldurdum ve odasına geri döndüm.
"Kalkmazsan böyle olur, beyefendi."
Suyu üzerine boşalttığım anda bir çığlıkla yerinden fırladı.
"Eyvah!"
"Ulan Gece, seni bir yakalarsam..."
Abim cümlesini tamamlayamadan odadan kaçtım. Peşimden koşmaya başladı ama yerde duran yastığa takılıp düştü.
Kahkahamı tutamadım.
Tabii kahkahalarıma hâkim olamadım. Tam o sırada kapı zili çaldı ve beni kurtardı. Abime el sallayıp kapıya koştum.
Kapıyı açtığımda karşımda Melis vardı.
"Melis, hoş geldin. Geçsene içeri."
Melis içeri girerken gülümsedi.
"Hoş bulduk Gece. Zeyno nerede?"
Kapıyı kapatıp cevap verdim.
"En son kalkı..."
Lafımı bitiremeden Zeynep koşarak yanımıza geldi.
"Melis abla!"
Melis de ona sarıldı.
"Aşkım, sen uyanmış mısın bakalım? Sana çikolata aldım."
"Yaşasın!" dedi Zeynep sevinçle.
Melis çikolatayı uzatınca Zeynep alıp masaya koştu. O sırada abim de odasından çıktı.
"Oo, Mete abi uyanmışız."
Abim bana öldürücü bir bakış attıktan sonra Melis'e döndü.
"Gece sağ olsun."
"Anladım," dedi Melis gülerek.
"Hadi kahvaltıya geçelim ya."
Hepimiz masaya oturup kahvaltı yapmaya başladık.
"Geliyor musun Gece?"
Bir an Melis'e baktım ama artık çok geçti.
"Nereye?" diye sordu abim.
"Kahretsin... Şey..."
Ben cevap veremeyince Melis araya girdi.
"Bisiklet sürmeye gidecektik de."
"Gece Hanım hiçbir yere gelemez, hanımefendi."
Melis'le birlikte abime yalvarmaya başladık ama o ısrarla izin vermiyordu. Sonunda alt dudağımı büzüp üzgün bir ifadeyle ona baktım.
"Abi ya, sadece iki saat."
Abim önce bana, sonra Melis'e baktı.
"Sadece iki saat. Sakın geç kalma."
Mutlulukla ayağa kalkıp abime sarıldım ve yanağına bir öpücük kondurdum.
"Kararımdan vazgeçmeden git de hazırlan bari."
Fikrini değiştirmesinden korktuğum için hemen yanından ayrıldım.
"Melis, sen beni bekle. Hemen geliyorum."
Melis dediğim şeyi onayladıktan sonra odama geçip ne giyeceğime karar verdim. Dolabımdan siyah bir tayt ve beyaz, salaş bir tişört çıkardım.
Belime kadar uzanan siyah saçlarımı at kuyruğu yaptım ve siyah hırkamı belime bağladım. Beyaz spor ayakkabılarımı giydikten sonra hafif bir makyaj yaptım. Aslında makyaj yapmayı pek sevmezdim, bu yüzden neredeyse belli olmayacak kadar sürdüm.
Odadan çıkıp gülümseyerek,
"Ben hazırım."
dedim.
"Abla, ben de geleyim mi?" diye sordu Zeynep.
Al işte...
Şimdi ne yapacaktım?
"Ben seninle başka zaman giderim, olur mu?"
Zeynep üzgün bir ifadeyle başını salladı.
"Tamam o zaman."
Abim bu hâline dayanamadı.
"Kahvaltını güzelce yap, Zeynep. Ben seni parka götürürüm."
Zeynep'in yüzü bir anda aydınlandı.
Melis'le birlikte bisikletleri alıp apartmandan çıktık. Yokuştan aşağı inerken telefonum çaldı.
"Efendim, Kerem?"
"Kaç saattir neredesiniz acaba?"
"Abimden izin almak kolaysa gel sen al, Kerem Bey. Biz aşağı indik. Siz neredesiniz?"
"Büfenin önünde."
"İyi o zaman, biraz daha bekleyin."
Telefonu kapattığım sırada Kerem ve Alper görünür oldular.
Yanlarına gidince Alper, Melis'in yanağına küçük bir öpücük kondurdu. Kerem ise bana sarıldı.
"Nereye gidiyoruz?"
"Sahilin önündeki yola. Orada süreceğiz."
"Bisikletleri nasıl götüreceğiz?"
"Otobüsle."
Bir an afalladım.
Neyse ki merak ettiğim soruyu Melis sordu.
"Otobüs bizi almaz ki."
Alper elini salladı.
"Alırlar, alırlar."
Alper'in söylediklerinden sonra otobüs durağına doğru yürümeye başladık. İlk durak olduğu için otobüsün boş geleceğini düşünüyorduk.
Bir süre bekledikten sonra otobüs nihayet geldi.
Şoför aşağı indiği sırada bizi fark etmesin diye bisikletleri hızlıca en arka tarafa yerleştirdik. Ardından otobüs dolmaya başladı ve oturacak yer bulamayınca ayakta kaldık.
Otobüs hareket etti.
Ve yine o sıkıcı bekleme kısmı başlamıştı.
Bir süre sonra bana bakan bir genç dikkatimi çekti. Gözlerini üzerimden çekmiyordu. Başta aldırmamaya çalıştım ama çocuk yaklaşmaya başlayınca rahatsız oldum.
Kerem de durumu fark etmiş olacak ki belimden tutup beni diğer tarafa çekti.
"Burada dursan daha iyi olacak."
Gülümseyerek başımı salladım.
Neyse ki çok geçmeden varacağımız yere ulaştık.
Herkes indikten sonra biz de bisikletlerimizi alıp Kerem'in bahsettiği yola doğru ilerledik.
Daha yeni binmiştik ki Melis heyecanla bağırdı:
"Yarış yapalım!"
"Evet, evet!" dedim hemen.
Kerem ve Alper de kabul edince pedallamaya başladık.
Bir süre sonra Melis en öndeydi. Hemen arkasında Kerem, onun yanında Alper vardı. Ben ise en arkadaydım.
Bir anda gaza gelip pedalları daha hızlı çevirmeye başladım.
Önce Alper'i geçtim.
Sonra Kerem'e yetiştim.
Geriye sadece Melis kalmıştı.
Pedallara biraz daha yüklendim.
"Kahretsin!"
Bisiklet bir taşa çarptı ve kendimi yerde buldum.
Herkes hemen bisikletten inip yanıma koştu.
"Gece, iyi misin?" diye sordu Kerem telaşla.
"Ayağım... Off, çok acıyor."
"Niye bu kadar hızlı sürüyorsun ki? İlerde bir eczane vardı. Ben götürüp geleyim. Siz isterseniz devam edin."
"Biz de gelelim," dedi Alper.
"Hayır, gerek yok. Ben götürür, sonra da evine bırakırım."
Bunun üzerine Kerem beni kucağına aldı ve eczaneye doğru yürümeye başladı.
Ayağım gerçekten çok ağrıyordu.
"İyi misin?"
"Değilim. Gerçekten çok acıyor."
"Acır tabii. Nasıl düştün sen öyle?"
Eczaneye vardığımızda Kerem beni bir sandalyeye oturttu.
Bir kadın yanımıza geldi.
"Neyin var bakalım?"
"Ayağımı kırdım galiba."
Kadın gülümseyerek ayağıma baktı.
"Ayağını kırsaydın bu kadar rahat konuşamazdın küçük hanım."
Kontrol ettikten sonra tekrar konuştu:
"Sadece burkulmuş. Merak etme, ciddi bir şey yok. Hatta bugün bile büyük ölçüde geçer. Şimdi saracağım ama sakın çıkarmayacaksın, tamam mı?"
"Tamam."
Ayağımı sardıktan sonra gülümseyerek:
"Bitti. Geçmiş olsun. Bir dahaki sefere biraz daha dikkatli ol."
"Teşekkür ederim."
Kerem yürümeme yardım ederek dışarı çıkardı. Ardından bir taksi durdurup bindik.
Eve doğru giderken ayağım hâlâ sızlıyordu.
Neyse ki eve vardığımızda abim yoktu.
Bu konuda gerçekten şanslıydım.
Taksi durunca Kerem'in yardımıyla indim. Anahtarı çıkarıp kapıyı açtım.
"Teşekkürler Kerem."
"Ne demek. Ben seni ararım ama önce dinlen, tamam mı?"
Başımı salladım.
Kapıyı kapattıktan sonra duvarlardan destek alarak odama geçtim. Üzerimdeki tozlu kıyafetleri çıkarıp siyah bir pantolon ve bordo bir kazak giydim.
İçimdeki o garip his hâlâ geçmemişti.
Nedenini bilmiyordum ama sanki kötü bir şey olacakmış gibi hissediyordum.
Bu düşünceyi kafamdan atmaya çalışarak başımı yastığa koydum ve gözlerimi kapattım...
. . .
Rüya
Babam kolumdan sıkıca tutmuştu. Ne kadar yavaşlamaya çalışsam da beni peşinden sürüklüyordu. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken korkuyla ona bakıyordum.
"Baba, bırakma beni..."
Sesim titriyordu.
Ama babam arkasına bile dönmüyordu.
Bir süre sonra önümüzde büyük, karanlık bir kuyu belirdi. İçini görmek imkânsızdı.
Korkuyla geri çekildim.
"Baba... Eve gidelim, lütfen."
Babam ilk kez dönüp bana baktı.
Fakat gözlerinde hiçbir şey yoktu.
Ne sevgi...
Ne merhamet...
Ne de beni durduracak bir pişmanlık...
Bir adım daha geri çekildim.
Sonra birden ayağımın altındaki zemin kaydı.
Kendimi boşluğa düşerken buldum.
"BABAAA!"
Çığlığım karanlığın içinde yankılandı.
Düştüm...
Düştüm...
Ve sonunda sert bir zemine çarptım.
Hıçkırıklarımı tutamıyordum. Kuyunun içi buz gibiydi. Etrafımı saran karanlık sanki üzerime doğru yaklaşıyordu.
"Baba... Ne olur bırakma beni..."
Ama cevap veren olmadı.
Tam umudumu kaybettiğim sırada karanlığın içinden bir ışık belirdi.
Ardından bana doğru uzanan bir el...
Yüzünü göremiyordum.
Kim olduğunu seçemiyordum.
Sadece bana yardım etmek ister gibi uzanan o eli görüyordum.
Kalbim hızla çarpmaya başladı.
Bir an tereddüt ettim.
Sonra titreyen elimi ona doğru uzattım.
Tam parmaklarımız birbirine değecekken...
"Kalk Gece! Gece, uyan!"
Birden gözlerimi açtım.
“Gece… uyan, kalk… gece uyan.”
“ABİ!”
Birden ağlayarak abime sarıldım.
“Şşş… geçti, ağlama. Yine mi kabus gördün?”
Ağlamaya devam ettim.
“Evet…”
“Tamam, geçti. Bitti, ağlama.”
Abime sarılmayı bıraktım, önümde boş boş durdum. Ben genelde hep kabus görürdüm… annem öldükten sonra başlamıştı bu durum.
Abim beni kaldırdı, yüzümü yıkattı. Sonra birlikte aşağı indik.
“Yemek hazır, gel hadi.”
“Tamam… sen git, gelirim ben.”
“İyi o zaman.”
Abim odadan çıktı.
Saate baktım. 10:30.
“Ne ara uyumuşum…”
Rüyanın etkisi hâlâ üzerimdeydi ama artık alışmıştım. Kalktım, sofraya geçtim.
“Daha iyi misin?” dedi abim.
“Evet, iyiyim abi.”
Yemekten sonra kapı çaldı.
Abim kalkmadan ben gittim, kapıyı açtım.
Gelen kişi babamdı.
“B-baba…”
“Efendim kızım.”
“Sen bu saatte eve gelmezdin…”
Babam içeri girerken içime açıklayamadığım bir ağırlık çöktü. Sanki hava bir anda değişmişti.
“Geldim işte. Yemek mi yiyorsunuz?”
“E-evet…”
“Kızım, niye kekeliyorsun?”
“Bilmiyorum…”
Abim yaklaştı.
“Hoş geldin baba.”
“Hoş bulduk oğlum.”
“Gel, otur.”
Babam masaya geçti.
Yemek yenirken ben hiçbir şeye tam odaklanamadım. Sanki içimde açıklayamadığım bir huzursuzluk vardı. Nedeni yoktu… ya da ben bilmiyordum.
Bir süre sonra masadan kalktım. Onlar hâlâ oturuyordu. Sofrayı toplamaya başladım.
Sessizce toparladım, her şeyi yerine koydum.
Ve gün, hiçbir şey olmamış gibi geçti.
Ama içimde… hiçbir şey “normal” değildi.
---
2 gün sonra…
Akşam yemeğini topladıktan sonra abim ve Zeynep’le film izlemeye başladık. En heyecanlı yerindeyken telefonum çaldı ve açtım.
“Efendim baba?”
Telefon çekmiyordu galiba, ayağa kalkıp başka bir odaya geçtim.
“Alo…”
“Kızım aşağıdaki büfeye gelir misin?”
“Gelirim de ne oldu?”
“Gel, söylerim.”
Diyip telefonu kapattı.
İçeri girip abime döndüm.
“Abi, ben çıkıyorum. Babam çağırdı. 10-15 dakikaya gelirim.”
“Tamam.”
Montumu aldım, botlarımı giydim ve büfeye doğru ilerledim.
Büfeye girince babamı gördüm, masada oturuyordu. Yanına gidip karşısına oturdum.
“Hayırdır baba?”
“Nasılsın kızım?”
“İyiyim de… film izliyordum, en heyecanlı yerinde çağırdın.”
“Kızım seni buraya önemli bir şey için çağırdım. Bunu sana iki gün önce söyleyecektim ama dilim varmadı. Zamanım da kısıtlı.”
Babamın dediğini anlamaya çalışıyordum.
“Söyle baba.”
“Kızım şey…”
“Söylesene baba, meraktan öldüm.”
Babam bir an önüne baktı, sonra tekrar bana döndü.
“Seni Antalya’ya, çok zengin bir aileye vermek zorundayım.”
Kanım dondu.
Ne dediğini anlayamadım… bir anlık boşlukla kahkaha attım.
“Ne diyorsun baba? Dalga geçme.”
Ama babamın bakışı ciddiydi.
O an gözlerim doldu.
“Söylesene…”
Diye bağırdım, ayağa kalkarak.
“Özür dilerim kızım… bunu yapmak zorundayım.”
Sesim titredi.
“Mecbur falan değilsin! Gitmiyorum! Hiçbir yere gitmiyorum, benim evim burada, ailem burada! GİTMİYORUM!”
“Herkes bize bakıyor, otur şuraya. Sesini yükseltme. Yarın akşam uçak kalkıyor. 18.30’da gidiyorsun. Gitmek zorundasın. Sadece 1 sene.”
Babamın söylediklerini duymuyordum bile.
Ağlayarak:
“Hiçbir yere gitmeyeceğim…”
Diyip koşmaya başladım.
Babam arkamdan geldi, beni yakalayıp kendine çevirdi, kollarımı sıktı.
“Gideceksin, duydun mu? Gideceksin!”
“GİTMİYORUM!”
Sözüm yarım kaldı… yüzüme sert bir tokat indi.
Başım yana savruldu.
“Eve git ve hazırlan. Kıyafetlerini alma, sadece özel eşyalarını al. Sevdiklerinle vedalaş. Evden dışarı çıkmıyorsun.”
Babam kolumu bırakıp gitti.
Dizlerimin üzerine çöktüm ve ağlamaya başladım.
Melis beni gördü ve koşarak yanıma geldi.
“Gece iyi misin? Ne oldu?”
Cevap veremedim.
Beni kaldırıp eve geçirdi.
Abim kapıyı açar açmaz bana baktı.
“Ne oldu sana? Niye ağlıyorsun Gece?”
Oturttular beni.
Melis de gelmişti.
Cevap veremiyordum… sadece nefesim bile ağırdı.
Abim bekledi. Sonra her şeyi en başından anlatmaya başladım, ağlayarak.
Abim bir anda kalktı.
“Siz durun, geliyorum ben.”
“Hayır abi, gitme… bırakma beni şu an.”
“Gece…”
“Abi!”
Abim gitmedi, yanıma geldi.
“Abi ben bir yere gitmek istemiyorum. Gitmeyeceğim.”
“Gitmeyeceksin zaten. İzin vermem.”
Tam o sırada kapı çaldı. Melis koşup açtı.
Gelen babamdı.
“Hasan abi…”
Ben hemen odama koştum. Melis de peşimden geldi.
Kapıyı kapatıp yatağa oturdum. Melis beni sakinleştirmeye çalışıyordu ama olmuyordu.
İçeriden bağırışlar geliyordu.
En son babamın sesini duydum:
“O kız Antalya’ya gidecek, o kadar!!”
Melis’e döndüm.
“Kaçıcam.”
“Saçmalama Gece.”
“Başka çarem yok. Yarın öğlen kaçıcam. Göndericek beni.”
“Nasıl kaçıcaksın?”
“Bilmiyorum.”
Ağlamaya devam ettim.
Bir süre sonra abim içeri girdi. Babam gitmişti.
“Gece…”
Yüzüne baktım.
Hiç umut yoktu.
“Özür dilerim…”
Ağlamam daha da arttı.
“Odadan çıkar mısınız? Yalnız kalmak istiyorum.”
Melis ve abim odadan çıktı.
Kafamı yastığa gömdüm ve ağladım…
…
Sabah uyandığımda gözlerim şişmişti.
Hemen gitmem gerekiyordu.
Kapı açıldı. Babam girdi.
“Hazır mısın? Vedalaş herkesle. Vaktin olmayabilir.”
“Ya baba lütfen… sen yapmazsın, beni bırakmazsın… lütfen…”
Yine ağlıyordum.
“Gitmek zorundasın. Buna mecbursun.”
“Hiçbir mecburiyet, kendi kızını başka bir aileye verecek kadar acımasız değildir!”
“Sana bunu şimdi söyleyemem. Ama vakti gelince anlayacaksın.”
Diyip çıktı.
Saate baktım. 01:13.
Çok geç kalmıştım.
Hızla dolabı açtım.
Beyaz bir pantolon, toz pembe tişört giydim. Siyah spor ayakkabılarımı giydim. Siyah montumu aldım. Saçlarımı at kuyruğu yaptım.
Sonra durdum.
Nasıl çıkacaktım?
Evin penceresi birinci kattaydı.
Kapıyı kilitledim, pencereyi açtım ve dışarı çıktım.
Koşmaya başladım…
---
Mete Özberk
Kardeşimin gitmemesi gerekiyordu. Ama elimden hiçbir şey gelmiyordu.
Odasına gitsem… hangi yüzle?
İlerledim.
Adım adım.
Kapının önüne geldim ve çaldım.
Sessizlik.
Bir daha çaldım.
Yine yok.
Kapıya yaklaştım.
“Gece…”
Cevap yoktu.
Kapıyı ittim.
Kilitliydi.
“Kahretsin…”
İçimde kötü bir his büyüdü.
Ya kendine bir şey yaptıysa…
O an babam da yanıma geldi.
Bakışlarımız çarpıştı.
Hiç konuşmadık.
Kapıyı kırdım.
---
İçerisi sessizdi.
Tuhaf bir sessizlik…
Rüzgâr bile yok gibiydi.
Oda boştu.
Hiçbir şey yoktu.
Sadece geride bırakılmış bir boşluk.
Gece yoktu.
Gitmişti.
Kaçmıştı.
---
---------------------------------------------------------
ÖNSÖZ
Merhaba sevgili okuyucu,
Bu hikâye düzenli bir şekilde ilerlemeyebilir.
Bazen bölümler gecikebilir, bazen de yazmak düşündüğümden daha uzun sürebilir.
Ama her şeye rağmen bu hikâyeyi yarım bırakmamaya çalışacağım.
Okunma sayısı ve ilginiz, bölümlerin ne kadar hızlı geleceğini de etkileyecektir.
Bu yüzden sabrınız ve desteğiniz benim için çok önemli.❤️
Bölüm etkileşimi
