5. bölüm · TUZLU YARALAR
BÖLÜM 4 / KADERİN FISILTISI
“Kim o deme boşuna…
Benim, ben.
Öyle bir ben ki gelen kapına;
Başdan-başa sen.” —Özdemir Asaf
(Lalin’in anlatımıyla)
Duyduğum cümlenin üzerinden 15 dakika geçmişti. Hala şokun etkisindeydim ve olabilecek her ihtimali düşünüyordum.
Olabilir miydi? Üst kata taşınan kişi o olabilir miydi? Neden böyle bir şey yapar ki? Belki de basit bir tesadüftü…
Kendimi kandırıyordum. Hiçbir şey tesadüf değildi, bunu içten içe biliyordum. Ama inkâr ediyordum işte. Tüm bunlar tesadüf olmalıydı, ötesi değil.
Kapının çaldığını duyduğumda irkilmemle koltuktan sıçramam bir oldu. Elimi göğsüme götürürken gözlerimi kapattım. Umuyorum ki abim gelmişti.
Tereddüt ederek ayağa kalktığımda adımlarım oldukça yavaştı. Elimin hala göğsümün üzerinde olduğunu fark edince geri çektim. Kapının tekrar çalışıyla kapıya doğru seslendim.
“Kim o?” Duyduğum sesle olduğum yere çakıldım. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu.
“Benim.”
Bu ses yabancı bir ses değil, tanıdık bir sesti. Bu sesi tanıyor olmam beni ürkütmüştü. Kapının deliğinden baktığımda onu gördüm. Onu…
Yutkunmaya çalıştım ama zordu. Burada ne işi vardı? Olanları hala idrak edemiyordum. Peki şimdi ne yapmam gerekiyordu? Kapıyı açmalı mıydım?
Olduğum yerde ne yapacağımı düşünürken bacaklarımın titrediğini gördüm. Anksiyetemin başlamasının hiç sırası değildi.
Aynı ses tekrar duyuldu. “Açacak mısınız?”
Elimi kapının koluna götürdüğümde kendimi hiç iyi hissetmiyordum. Bir oyunun içinde gibiydim. Sanki herkes rollerinden ve kurallardan haberdardı da bir ben bilmiyordum. İçinde bulunduğum durumun başka bir açıklaması yoktu.
Kapıyı yavaşça açtığımda karşımdaki yüzün şaşırdığını gördüm. Saniyelik bir an nefesini tutmuştu. Beni görmeyi beklemiyor muydu? Zar zor dudaklarını araladı.
“Volkan Beyle görüşecektim ben.”
Anlamsız bakışlarım kendisinde olsa da cevap vermem gerekiyordu.
“Abim evde değil. Birazdan gelir.”
Hala bana şok içinde bakıyordu. En az onun kadar şaşkındım fakat belli etmedim. Duygularımı yine belli edemedim.
Bir süre bakıştıktan sonra kendimi toparladım. “Bir şeye ihtiyacınız varsa ben yardımcı olabilirim.”
Belli belirsiz tebessüm ettiğini fark ettim. “Ben hallederim.”
Başımı aşağı yukarı salladım. “Peki.” Ne diyebilirdim ki?
Bir süre daha beni izlediğini hissetsem de gözlerimi çoktan kaçırmıştım. Halının desenlerini incelerken halının köşesinde bir kahve lekesinin olduğunu bile o an fark ettim.
“Görüşürüz o zaman.” Son söylediği sözle başımı ona doğru kaldırdım. Görüşecek miydik? BİRDE GÖRÜŞECEK MİYDİK?
“İyi günler.” Gereksiz samimiyetten nefret etmez iğrenirdim. Ne gerek vardı ki?
Kapıyı kapatacağım sırada merdivenlere yöneldiğini gördüm. Gerçekten burada mı yaşayacaktı?
Kapının kapanmasıyla zihnimdeki sorular büyüyüp adeta bir yığına dönüştü. Sorularımın tüm cevaplarının o adam da olduğunu biliyordum. Asıl sorun onun da benim sorularımın cevaplarını bilmiyor olmasıydı. Bunu görebiliyordum.
Kapıya yaslanıp oturduğumu bile fark edememiştim. Düşüncelerim beni yiyip bitiriyordu.
Hep diken üstünde yaşayanların en nefret ettiğiydi bu. Belirsizlikten nefret ediyordum. Fakat şu an belirsizlik beni bir oraya bir buraya savuruyordu. Oradan oraya savrulurken içimdeki mücadeleyi bir tek ben görebiliyordum. Hep ben görebilmiştim zaten.
Kendime gelip ayaklandığımda adımlarımı salona yönelttim. Sehpanın üzerinde bir fincan kahveyi gördüğüm an onu orada unuttuğumu anladım. Kahveyi almak için eğildiğimde buz gibi olmuştu. Buz gibi sert kahveden bir yudum aldığımda bu kahvenin bana ne kadar benzediğini düşündüm.
Evet gerçekten kahvenin bana benzediğini düşündüm.
Sıcacık olan bir kahve aslında buz gibi soğuk ve sertti. Saçma düşüncelerimden sıyrılmama sebep olan zilin tekrar çalışıydı.
Muhtemelen bu sefer abim gelmişti. Kahveyi tekrar sehpanın üzerine bırakıp hızlı adımlarla kapıya ilerledim.
Kapıyı açtığımda gördüğüm görüntü bu sefer şaşırtıcı değildi. “Eczane dolaşmaktan bacaklarım koptu.” Kendini içeri atarken çok yorgun gözüküyordu.
Mahçup bir gülümsemeyle ona baktım. “Ben gidecektim işte hemen.” Bana bakamayacak kadar bitkindi.
“O değil de…” Bu sefer ağzından hayırlı bir laf duymayı diledim.
“Giderken senin klinikte bir arkadaşınla karşılaştım. Beni nereden tanıyor hiçbir fikrim yok ama seni sordu. Bende evde olduğunu söyledim.”
Kim olduğunu düşünürken merakla kaşlarımı kaldırdım. “Hangisi?”
Başını kaldırıp yüzüme baktı. “Neva diye bir kadın.”
Yüzümde büyük bir gülümseme peyda oldu. Neva’yı Mila ve Derin’den ayırmaz, dostluğunu severdim.
“Ne o? Çok mu seviyorsun arkadaşını?” Abimin yüzündeki gülümsemesiyle bana sorduğu soruyla ona döndüm.
“Benim için bir abladan farksız.” Sonra aklıma gelenle duraksayıp devam ettim. “Doğru ya… Bugün onunla buluşacaktım. Söylediğin iyi oldu.”
Abim odasına doğru ilerlerken sırıttığını anlayabiliyordum. “Çok geç kalma.”
Aynı şekilde bende odama doğru ilerledim. “Tamam!”
Odama girdiğimde ilk işim aceleyle dolabımı açmak oldu. Dolaptan hangi kıyafetimi seçeceğimi düşünürken çok süslü olmasına gerek olmadığını düşündüm. Sade ve şık kıyafetleri kesinlikle tercih ederdim.
Bol bir siyah pantolonla üzerime beyaz bir gömlek giydim. Gömleğimin düğmelerini iliklerken telefonumdan gelen bildirimle telefonumu elime aldım.
Neva: Kaçta buluşuyoruz? :)
Gülümseyerek hızlıca bir mesaj attım.
Lalin: Yarım saat sonra buluşalım. Sana konumu atıyorum.
Siyah kol çantama ıvır zıvırı doldurduktan sonra aynanın önüne geçtim. Saçlarıma ısı uygulamayı sevmezdim fakat bugün bir farklılık yapmak istedim. Elimdeki maşayla saçlarıma iri bukleler yapmayı başardım. En son makyaj masasının üzerinden bordo bir ruju dudaklarıma sürdüm.
Son kez kendime baktığımda gerçekten mutlu gözüküyordum. Kendime bakmak her zaman bana iyi gelirdi. Bence bu sadece bana değil diğer insanlara da iyi geliyordu. Bu yüzden danışanlarıma sıklıkla bunu yapmalarını önerirdim.
Tamamen hazır olduğumda saatin çabucak geçtiğini fark etmemiştim. Telefonumdan saate bakarken ekrana bir bildirim düştü.
Neva: Çıkıyorum.
Çantamı sağ omzuma takıp odadan çıktım. Kapıya doğru ilerlemeden önce anahtarımı almayı unutmadım.
Kapının önünde siyah botlarımı giyerken abime seslendim. “Ben çıkıyorum!” Hiçbir ses gelmeyince kapıyı yavaşça kapatıp evden çıkmak için merdivenlerden inmeye başladım.
***
(Yazarın anlatımıyla)
1 SAAT SONRA
Zilini çaldığı dairenin kapısını açan kadının o olduğunu öğrenmesinin üzerinden bir buçuk saat geçmişti. Volkan’la görüşmesinin ardından ise yarım saat geçmişti ve bu evde yaşamaya kararlıydı.
Lalin’in bu evde yaşadığını gerçekten hatırlamıyordu. Sadece bu sokakta olduğunu biliyordu ve kapının önünde onu gördüğü an da şoktan donakalmıştı. Buraya neden taşındığı hakkında hiçbir düşüncesi yoktu.
Bir an eski evinin duvarlarının üzerine doğru yürüdüğünü hissedince kendisini evden dışarıya atmıştı. Kendisini neden bu sokakta bulduğunu tam şu an sorgulayabiliyordu.
Eşyaların dolu olduğu kolilerle çevrili odanın koltuğunda uzanmış sadece tavana bakıyordu Araf. Yaptıklarını sorgulamayı hiçbir zaman bırakamıyordu. Fakat ne zaman bu düşünceler ağır gelse boğulacakmış gibi hissediyordu.
Bu da o anlardan biriydi. Ellerini boğazına atıp koltuktan doğruldu. Biraz yürümenin iyi olacağını düşünüp ayağa kalktı. Akşamların serin olduğunu bildiği için montunu giydi.
Merdivenleri inip dışarıya çıktığında yanılmadı. Hava gerçekten soğuktu. Ellerini cebine atıp havayı içine çekti.
Sanki her soluduğunda havada bir buhar oluşuyordu. Bu da havanın serinliğinin kanıtıydı. Sokakta ağır adımlarla yürümeye devam ederken o sokağa girdiğini fark edememişti.
Kendini birden çiçekçi dükkânının önünde bulduğunda başını istemeden o yöne çevirdi. Gözleri birden çiçeklerin etrafında arkadaşlarıyla bir masada oturup kahkahalarla gülen kadına ilişti.
Gözleri kadının gamzelerinde gezindiğinde bunu neden yaptığını bilmiyordu. Kendine geldiğinde bakışlarını çevirip başka yöne baktı. Yolunu ilerlemekle dükkâna girmek arasında kalmıştı.
Anlık gelen bir cesaretle adımlarını dükkâna yöneltti. Neyi, neden, niçin yaptığını bilmiyordu fakat bunu da sonra sorgulayacaktı.
Kapıdan gelen çan sesi dükkânda yankılanırken dört kadında başını ona çevirmişti. Araf ne yapacağını bilemezken öylece durdu.
Bakışlarını Lalin’e çevirdiğinde yüzündeki gülümseme çoktan solmuş yerini şaşkınlığa bırakmıştı. Onu rahatsız ettiğini düşünüyordu Araf. Lalin’in ona güvenmemek konusunda haklı olduğunu düşündü. Ruhunda suçluluk dalgası yayılırken dükkâna girdiğine anında pişman olmuştu.
Fakat yine de gözlerini ondan alamadı. Beyaz bir gömlek ve siyah bir pantolonla oldukça şık gözüküyordu. Saçlarındaki dalgalı bukleleri ve dudaklarındaki bordo ruju ilk defa görüyordu.
Yutkunup gözlerini ondan çekmeye çalışırken Mila sevinçle ayağa kalktı. “Hoşgeldiniz!” Araf yutkunup bakışlarını Mila’ya çevirdi. Aklına gelen ilk çiçeği söyleyiverdi.
“Lavinia alacaktım.”
Mila anlayışla başını sallarken Derin’in sesi duyuldu. “Güzel tercih.”
Mila, Araf’ı yanına çağırmak amacıyla başını çiçeklerin olduğu yöne doğru eğdi. Araf bu hareketi anlayıp adımlarını o yöne çevirdi.
Arkadan gülüşme seslerini duyuyor fakat duymuyormuş gibi yapıyordu. Birkaç saniye Lalin’in karşısındaki kadının kim olduğunu düşündü. Diğer arkadaşlarına kıyasla biraz büyük olduğu belliydi ve muhtemelen arkadaşı olmalıydı. Meraklı düşüncelerinden sıyrılıp çiçeklere bakındı.
“Hangi renk olsun?” Mila gülümseyerek ona baktığında bir an duraksayıp düşündü.
“Eflatun.”
Mila başını sallayıp çiçekleri sarmaya yöneldi. Araf olduğu yerde kaygıyla dururken sıkıntılı bir nefes aldı. Neden bu kadar gerildiğini bilemiyordu.
Mila’nın ona doğru yaklaşmasıyla elindeki çiçekleri aldı. Fakat hiç tahmin edemeyeceği bir şey oldu.
“Bir şey soracağım…” Mila kendisini tutamayacağı için bu soruyu sormaya karar verdi. Fakat gerçekten tereddüt ediyordu.
Araf soran gözlerle ona baktı. “Buyurun?”
Mila önce etrafına bakınıp onları duyamayacaklarından emin olunca Araf’ın kulağına oldukça kısık bir sesle fısıldadı.
“Lalin’le ilgileniyor musunuz?” Araf sorulan soru karşısında afalladığını hissetti. Nutku tutulmuş gibi bir süre nefes bile alamadı. Hızla kendini geri çekti.
“Tabii ki de hayır!” Anlık yükselişi beklenmedikti. Fakat Mila keyifle gülüyordu. Anlayacağını anlamıştı.
“Kusura bakmayın. Ben yanlış anlamışım herhalde.” Yüz ifadesi hiç öyle demiyordu.
Araf hızlıca borcunu ödedi. Mila’nın sesini hiç umursamadan kapıya yöneldi. “Yine bekleriz!”
Koşar adımlarla dükkândan çıktığında Lalin’in olduğu masaya bile bakmamıştı. Kendini dışarıya attığında içindeki sıkıntı artık onu aşıyordu. Hızlı adımlarla oradan uzaklaşıp başka bir sokağa yöneldi.
Lalin bir gariplik olduğunu sezse de sesini çıkartmadı.
***
(Lalin’in anlatımıyla)
Az önce gelişiyle gidişi bir olan adamın ne yapmaya çalıştığını hala daha anlayamamıştım. Artık canımı fazlasıyla sıkmaya başlamıştı.
Mila’nın yanıma oturmasıyla bakışlarımı dışarıdan koparıp ona döndüm. Bariz bir şekilde etrafa gülücük saçıyordu.
Derin’in sorusu duygularıma tercüman olmuştu. “Ne söyledin de utandırdın adamı?” Bakışlarımı masadakilere çevirdim. Masada gülmeyen tek kişi bendim.
Mila bakışlarını dışarıya çevirdi. “Hiç.” Kaşlarımı çattığımda bakışlarını bu sefer bana çevirdi. “Utandı galiba.”
Bir şey ima etmeye çalıştığı âşikardı fakat ben anlayamıyordum. Neva’nın sorusuyla bu sefer ona baktım.
“Kim ki bu yakışıklı?” İmalı imalı yüzüme gülüyordu. Delirmek üzereydim.
Mila saçlarını geriye doğru savurup her zaman ki saçmalığıyla cevap verdi. “Milli eniştemiz.”
Derin’in gülmemek için zor durduğunu anlayabiliyordum. Dişlerimi sıkıp sakinleşmek adıma gözlerimi kapattım.
Neva’nın sorusu maalesef sakinleşmeme engel oldu. “Neden bana söylemedin?”
Gözlerimi açtığımda oldukça gergindim. Kendisi gülerek bana bakarken üzerime sıcak bastığını hissettim.
“Bastı burası beni.”
Söylediğim cümleyle Mila’nın saçmalayışı bir oldu. “E tabii utanınca…” Anında bakışlarımı ona çevirip susturdum. Başını eğip gülmemeye çalıştı.
Gözlerimi başka bir tarafa çevirip ofladım. Önüme düşen saçımı kulağımın gerisine atarken oldukça gerilmiştim.
Bir süre kimse konuşmadı. Biraz daha konuşurlarsa gerçekten sinirleneceğimi biliyorlardı. Başıma tekrar ağrı saplanmasıyla yüzümü ekşittim.
Aniden Derin’in masanın üzerindeki elimi tutmasını beklemiyordum.
“İyi misin?” Telaşla bana bakarken hızla elimi geri çektim. “İyiyim.”
Masanın üzerinde kalan elini yavaşça çekip anlayışla başını salladı.
Elim çantama gittiğinde telefonumu çıkarttım. Saat 21.16 olmuştu.
“Saat baya geç olmuş. Kalkalım artık.”
Ben hızla toparlanırken Neva’ya mahçup olduğumu hissettim. “Kusura bakma. Başım sabahtan beri çok ağrıyor. Eve gidip dinlenmem lazım. Başka bir gün tekrar yapalım olur mu?”
Neva anlayışla gülümsedi. “Tabii ki. Ne zaman istersen beni arıyorsun. Ayrıca arkadaşlarını çok sevdim!” Mila ve Derin’e baktığında gerçekten mutlu olduğumu hissediyordum.
“Bizde seni çok sevdik!” Mila koşarak Neva’nın boynuna atladı. Neva bunu beklemiyor gibiydi. “Yavaş!”
Onları gülerek izlerken adımlarımı kapıya yönelttim. “İyi geceler.” Tam dışarıya çıkacakken Mila’nın sesiyle duraksadım.
“Liloş’um bende gelebilir miyim? Bu cani kadın beni evinden kovdu da…” Başıyla Derin’i gösterdiğinde gülüşümü bastıramadım.
“Ne yaptın yine?”
Derin bakışlarını bize çevirdi. “Ben hayatımda bunun kadar dağınık bir insan görmedim! Tamam, yıllardır arkadaşımız diye sabrediyorum da o odanın hâlini görsen beni çok iyi anlardın Lalin.”
Gülerek bakışlarımı Mila’ya çevirdim. “İyi hadi gel.” Ardından işaret parmağımı ona doğru kaldırıp ekledim. “Etrafı dağıtmayacaksan!” Hızla başını aşağı yukarı salladı.
“Söz veriyorum Liloş’um. Bakma sen ona, abarttı biraz.” Derin’in duymaması adına kısık bir sesle söylemişti. Fakat Derin’in “Mila!” diye yükselmesi tam tersini gösteriyordu.
Biz gülüşerek dışarı çıktığımız sırada Derin dükkânı kilitlemekle meşguldü. Arkama dönüp Neva’ya gülümseyerek baktım. “Görüşürüz!” Aynı şekilde bana gülümseyerek karşılık verdi.
Biz Mila’yla eve doğru yürüdüğümüz sırada baş ağrımla mücadele etmeye çalışıyordum. Kurduğu cümleyle sertçe yutkundum.
“Başın çok mu ağrıyor?”
Bu cümle bana onun söylediği cümleyi hatırlattı. Aynısını bana bu sabah söylemişti.
“Biraz.” dedim zar zor.
Hüzünle başını eğdi. Gülümsemeden edemedim. “Ne oldu?”
Sıkıntıyla “Hiç.” dedi. İnanmadığımı anlayınca mahçup bir hâlde konuştu.
“Ben ağrıtıyorum senin başını.”
Gülerek önüme döndüm. “E biraz seninde payın var tabii.” Bu cümleyi oldukça ciddiyetsiz söylemiştim fakat o bunu ciddiye almış gibiydi.
“Takılıyorum sadece. Bu sıralar biraz gerginim ondan oluyor. Hep böyle olur takma.”
Hüznü hızlıca dağılıp şeytani gülümsemesiyle bana baktı. “Neden gerginsin?”
Ne ima etmeye çalıştığını bu sefer anlamıştım ve hızla ondan birkaç adım uzaklaştım. “Of!” dedim bütün gerginliğimle. Hala kıkırdıyordu.
Evin önüne geldiğimide kapıyı açmak için anahtarımı çıkardığımda birden aklıma düşen kıvılcımla Mila’ya döndüm. Ona bunu anlatmalıydım. Yoksa gerçekten daha da gerilecektim.
“Mila…” Gerginliğimi sezmiş gibi endişeyle “Ne oldu?” dedi.
“Sana bir şey söyleyeceğim…”
Anahtarı kapıdan çekip avucuma aldım. Dikkatle beni dinlediğini görünce derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım.
“Şu Araf var ya…” İsmini söylemek bile nedense tuhaf gelmişti.
Gözlerimi yavaşça açtığımda artık endişeyle dinlemiyor gibiydi. Belli belirsiz gülümsediğini görsem de bir şey diyemedim. “Eee?”
Birden söyleyiverdim. “Bizim üst katımıza taşınmış.” Söylediğim söze anında pişman olmam, Mila’nın “Ne!” diye çığlık atmasıyla gerçekleşti.
Ellerini şaşkınlıkla dudaklarına götürürken kolunu cimcikledim. “Şşt! Biri duyacak ne bağırıyorsun?”
Ellerini dudaklarından çekip şaşkınlıkla bana bakıyordu. “Sen ciddi misin?” Ne yazık ki başımı onaylarcasına salladım.
Benim umutsuzluğumla onun gözlerindeki umut ışığı birbiriyle uyumsuzdu. “Harbi de lan!” Gözlerimi kapatıp yüzümü ekşittim. “Harbi.”
Bir an da “Allah!” diye bağırması beklenmedikti. Gerçekten onu boğmak istiyordum.
Bağırması dur durak bilmeyince parmaklarımı dudaklarına bastırmak zorunda kaldım. “Gece gece bağırma! Şimdi abim duyacak salak.”
Bie an da kendine geldi. “Doğru söylüyorsun! Aman ne bileyim sevindim işte.” Elimi dudaklarından çekerken oldukça bıkkındım.
“Ortada sevinecek ne var ben anlayabilmiş değilim.”
Birden diğer elimdeki anahtarı kapıp kapıyı açtı. “Senin kafana basmaz ki. Ben sana şimdi detaylı bir şekilde anlatacağım. Yürü çabuk!” Heyecanla merdivenlerden koşarken kapıyı yüzüme kapatmasını beklemiyordum.
Son an da kapı yüzüme çarpmadığı için şanslıydım. Gözlerimi kapatıp sinirle soludum. Kapıyı açmasıyla ters bakışlarım kendisindeydi.
“Ay!” dedi beni unutmuş gibi. “Geç içeri, geç!” Kolumdan tutup beni çekiştirirken sıkıntıyla bir daha ofladım.
***
YARIM SAAT SONRA
İlaçlarımı içtikten sonra odama doğru ilerlerken Mila’nın aynadan kendisine baktığını gördüm. Her zaman ki gibi kendini inceliyor olmalıydı.
Yatağıma gömülüp elimi alnıma attım. Ağrım biraz olsun hafiflemişti. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.
“Lalin!” Mila’nın telaşlı sesiyle gözlerimi açıp ona baktım. “Efendim?” İsmimle seslenmesini beklemiyordum.
“Çenemde sivilce mi çıkmış yoksa ben mi yanlış görüyorum?” Sesi oldukça telaşlı çıkıyordu.
O da böyleydi işte. Aynaya bakarak kendi kusurlarını inceleyip hüzünlenirdi. Dış görünüşüyle ilgili yarası vardı, biliyordum.
Oysa o kadar güzel bir kadındı ki… İpek gibi incecik sapsarı saçları beline kadar dökülürdü. Ela renkli gözleriyle herkesi kendine hayran bırakırdı. Dudaklarındaki sımsıcak gülümsemesinden bahsetmiyorum bile. Alımlı ve çekici bir kadındı.
“Saçmalama. Hiçbir şey gözükmüyor.” Söylediğim cümle onu rahatlatmaya yetmemişti.
“Yalan söyleme. Baksana!” Oysa gerçekten görünürde bir şey göremiyordum.
Bana doğru yaklaştığında biraz daha inceledim. “Ufacık bir şey var ama gerçekten belli değil.” Gözlerinin dolduğuna şahit oldum.
Yataktan doğrulup yanına oturdum. Ne kadar benden beklenmese de elini tuttum.
Başını eğdiği yerden kaldırıp şaşkınlıkla bana baktı. “Çok güzelsin Mila. Yemin ederim ki çok güzelsin…”
Onun gibi bir çok danışanım vardı fakat ne demem gerektiğini bilmiyordum. Birinin gözleri dolduğunda ona nasıl teselli vereceğimi bilemiyordum.
Gözleri dolu doluydu. Birden bana sarılmasını asla beklemiyordum. Kendimi geri çekmedim. Hatta ellerimi onun beline dolayıp karşılık verdim.
Hıçkıra hıçkıra ağladığını duyabiliyordum. Gerçekten kötü hissediyordum. Onu böyle üzgün görmek çok canımı yakıyordu. Herkes onu neşeli ve hayat dolu biri olarak görürdü fakat yaralarını bir tek ben bilirdim. Bir tek bana açardı kendisini…
Gözyaşlarını hızla silip kendisini geri çekti. Şefkatle ona gülümsedim.
Yüzüne tekrar her zaman ki gülüşünü takındı. Bunu zorla yaptığını biliyordum. “Tamam.” dedi. “Yatalım artık.”
Başımı sallayıp onun yer yatağına yatışını izledim. Yerde yatmasını asla istemiyordum. Zemin soğuktu ve hasta olabilirdi.
“Ben yerde yatayım istersen.” Başını hızla iki yana salladı.
“Ben seviyorum burayı.” Yorganını kendine çekerken ben ayağa kalkıp ışığı kapatmaya meylettim.
Yatağıma doğru ilerlerken gözlerim Mila’nın üzerindeydi. Sırtını bana dönmüş yatıyordu. Yorganımı üzerime çekip ona bakan yöne yattım.
Gözlerimi kapattığımda Mila’nın sessizce ağladığını duyabiliyordum. Herkese böyle neşe saçıp kendisine acımasız davranmasına içim acıyordu.
İlaçların etkisiyle göz kapaklarımın ağırlaştığını hissettim. Uykunun beni çağırdığını anladığımda ne kadar uyumak istemesem de zorunda kaldım.
Onun sessizce ağlayışını dinleyerek uyudum o gece. En yakın arkadaşımın yarasına ağlamasıyla uyudum…
***
(Yazarın anlatımıyla)
Emniyetin odasında rahatsız edici bir sessizlik ve kasvetli bir gerginlik vardı. Cinayet Büro ekibinden herkes buradaydı.
Araf Alkan.
Gediz Soykan.
Baras Korhan.
İlker Soydan.
Aylin Kara.
Araf’ın bakışları sürekli Aylin’e gitse de kendisine hakim olmak zorundaydı. Kadını ne zaman görse sinirleri bozuluyordu. Bir an Aylin’le göz göze gelince gözlerini devirdi.
Baras ise duvara yaslanmış ellerini çapraz bağlayarak Araf ve Aylin’in gerginliğini izliyordu.
İlker odanın etrafında dolanıp dururken Gediz oturarak cinayet dosyasını inceliyordu. Odanın sessizliğini bölen o oldu.
“Bu detayı fark etmemişiz…” Yavaşça ayağa kalkınca hepsi onun etrafına dolandı. “Katilin…” dedi Gediz. “Kurbanlarının bileğinde kırmızı bir toka var. Bakın…”
Hepsi dikkatle gösterdiği resmi incelerken Araf’ın kaşları şüpheyle çatılmıştı. Gediz diğer kurbanların görsellerini de gösterince gerçekten bu detayı kaçırdıklarını fark ettiler.
“İmzasını atmak istiyor.” dedi Aylin görsellere bakarken. “Ama neden?” Baras gülmemek için kendisini zorlasa da fazla başaramamıştı.
Aylin, Baras’ın belli belirsiz güldüğünü duyunca ters ters ona baktı. “Komik bir şey mi var amirim?” Baras en küçümseyici bakışıyla ona baktı.
“Onu biz de görebiliyoruz. Çok mu zeki sanıyorsun sen kendini?” İkisini de susturan Gediz’in ciddi bakışları olmuştu.
Araf düşünmekten onları duymamıştı bile. “Kurbanların arasında bir bağlantı olabilir mi?”
Hepsinin bakışları ona dönerken Gediz bunu onaylamıştı. “Olabilir.”
İlker bir süre düşündükten sonra Araf’ın sözüne katıldı. “Araştıralım o zaman. Hepsinin ailesiyle teker teker görüşelim.”
Araf birden kanı donmuş gibi durdu. O geceyle ilgili aklına düşenlerle gözleri açıldı. Oysa her şeyi hatırladığını sanıyordu.
Baras, Araf’ın iyi olmadığını görünce yanına gitti. Kulağına fısıldadığında Araf hala kendinde değildi. “İyi misin?”
Bir kaç dakika olanları tekrar düşündü. Aklı yine o geceye gittiğinde eli de boynuna sarılmıştı. Sıkıntıyla konuştu. “Gelsene benimle.”
Hızlı adımlarla çıktığında Baras’ta peşinden geliyordu. Aylin onları şüpheyle izliyordu.
Kapıdan çıktıklarında Araf aklıma gelen gerçeklerle yüzleşmenin zorluğunu yaşıyordu. Baras telaşla yanına gitti.
“Ne oldu?”
Araf hiç uzatmadan konuya girdi. “Kırmızı toka…”
Ardından Baras’ı şoka sokacak bir cümle ekledi.
“O gece o çocuğun bileğinde de vardı.”
