1. bölüm / 1
Tozlu Hayaller1. BÖLÜM
Bölümler 1Şu an: 1. BÖLÜM
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bazı hikayeler, başlarken bile güzel kokar; hafif acımtırak amber ve nergis gibi. Masalı kulağına fısıldayan ses bile değişir, sanki peri tozlarıyla doludur nefesi.
Gökten üç elma düşer; birini mutluluk alır, birini aşk, kalanını ise umut paylaşır. Zaman kıyamaz onlara, kırılmasınlar diye sessizce geçer yanlarından.
Ama bazı hikayeler vardır ki, başkaları mutlu olsun diye payına düşen üç elmayı bile almaz, başkalarına verir. Onların eline düşen sadece tek iki elma vardır; onunda birini hüzün alır, diğerini ise acı.
Onlara açan güneş karanlık, yağan yağmur paslıdır. Kulaklarına masal fısıldayan ses değişmez, tozla doludur nefesi. Zaman onları öyle bir unutur ki, kırılmalarından korkmaz, haykırarak geçer yanlarından. Ve o zaman, bazen bir kalbin üzerine öyle bir oturur ki, bütün ağırlığıyla yıkılır üzerine.
Bir kalp üzerine yıkılan enkazın altında kalırsa, ölürdü.
Peki neydi masallar?
Kurtarıcı mı? Masumluğun mu yoksa acizliğin mi örtüsüydü?
Benim için zaman; elindeki cetvelle, her hatamda elime vuran bir öğretmen ve yıkıldığımda yaslandığım duvardı. Ne zaman artık bitti desem, inadına üstüme gelir, ama sonunda hep öğretir; kırıldığın yerden filiz vereceksin, bekle.
Ben kesik bir dal parçasıydım; çiçek açmayan, ölü bir dal parçası. Bana dokunanı çürütür, kendime benzetirdim. Elimde tuttuğum kâğıt helvanın tüm acıyı dindireceğini, açılan her yarayı kapatacağını ve tozlu hayalleri temizleyeceğini sanardım ufacık bir çocukken.
Her düşüp ağladığımda anne ve babamın, bunu yersen acın dinecek, diyerek verdiği kağıt helva artık hiçbir acıyı iyileştirmiyor, hiçbir yarayı sarmıyordu.
Hayallerimde elimden düşüp tozlanan kağıt helva gibi, tozlanmıştı.
Zamanla içimde, tozlanan kağıt helvayı bile yemek isteyen o kız çocuğu sesini içine gömmüş ve ardıma gizlenmişti.
Sol tarafımda olan Hakime hanımın vurduğu tokmakla,”Karar verildi!” sesi yükselmiş ve herkes ayaklanmıştı.
“Davacının hamileliği ve davalının sadakat yükümlülüğünü ihlal ettiği sabit olduğundan, tarafların boşanmalarına; doğacak çocuğun velayetinin anneye verilmesine, babanın ise her hafta sonu çocuğu görmesine karar verilmiştir.”
Rahatlamış ve özgüven içeren bir gülümsemeyle, bana bakan Özlem’e baktım. Bir kez daha aldığım bir davayı hakkıyla yürütmüş ve kazanmıştım. Müvekkilim Nazenin hanım mutluluktan ağlayarak, şiş olan karnıyla bana sarıldığında bende sarıldım.
Geri çekildiğinde akan yaşları gülerek sildi.” Size ne kadar teşekkür etsem az, Gülce hanım. Siz olmasaydınız o pislikten boşanamazdım. Üstelik çocuğumu da alabilirdi. Çok sağolun.“Hiçbir şeyin ondan önemli olmadığını söylediğimde yanımdan ayrılmış, ailesiyle birlikte adliyeden ayrılmıştı.
Giydiğim cübbeyi çıkardığımda, adliye koridorunda ayaklarımı sürükleyerek çıkışa doğru yürüyordum. Ankara’nın kavuran bir güneşi olmalıydı çünkü bu sıcağı başka bir şey açıklayamazdı!
“Ay bu ne sıcak böyle! Daha temmuz ayında böyleyse, biz ağustosta ne yapacağız ya…”
Binadan çıktığımda arkamdan duyduğum sesle duraksadım. Özlem. “Yine ne yaptın sen? O resimleri nasıl buldun?Evimden mi çaldın?!” Yorgunca gözlerimi devirdim. Bu kız kendini çok havada görüyordu.
Yalnız, bir yerde ufak bir doğruluk payı vardı…
Ne olmuştu yani, alt tarafı adamın metresiyle olan fotoğraflarını çalmıştım. O da saklamasaydı. Benim işim buydu; gereksiz erkeklere kurban giden kadınları kurtarmak.
“Yine kendi komplekslerini benim üzerinde mi deniyorsun? Git ve kendi işine bak. Ayağımın altında dolaşma.”
Ne dediğini önemsemeden arkamı döndüm ve ilerideki metro durağına doğru ilerledim.
Özlem, kıskançtı. Aynı fakültede okurken bile beni sevmezdi, sevememişti. Her yaptığımda bir hata aramış ve bulduğu her şeyi üzerimde koz olarak kullanmıştı.
Ben düz bir insandım; gururunu her şeyin önünde tutan, inatçı, boşboğaz biriydim. Lafımı esirgemez, herşeyi yüzüne vururdum insanın.
Benim için yalancının mumu yatsıya kadar yanamazdı; gerekirse ben üfler ve söndürürdüm.
Benim hayatımda keşkeye de belkiye de yer yoktu; tıpkı hayallere yer olmadığı gibi…
Bineceğim metro gelmiş, binmiş ve yola çıkmıştım. Tıklım tıklım olan, neredeyse herkesin dip dibe durduğu metro içinde nefes alamıyordum. Ve daha da önemlisi, bir adamın götü ağzıma girmek üzereydi!
Talihim ve bahtım karaydı galiba. Hep çıktığım yere dönüyordu başım!
Başımı geriye doğru çektiğim sırada telefonuma gelen mesaj ile dikkatim dağılmıştı. Sırtıma yapışan sırttan zorlukla kendimi ayırdığımda, terden üzerimdeki atlet sırtıma yapışmıştı. Yalnız bir sıkıntı vardı; ben kolumu kaldıramıyordum!
Kıçını kaldıran neden şu Allah’ın dergahından kovduğu metroya biniyor acaba?!
Mecburen etrafımı saran insanları ite kaka telefonu yüzüme doğru kaldırdım. Sevda’dan gelen 10 mesajı okumak için gruba girdim.
💅Pembe Panterler💅
Okunmamış 10 mesaj vardı. Mesajların hepsi Sevda’dandı.
Sadece son mesajı banaydı. “Pembe panjurlu evimizin, panteri nerelerde acaba?”
İstemsizce kıkırdadığımda, ittiğimden dolayı bana bilenen birkaç kişi bana dönüp, ters ters baktı. Göz devirerek diğer mesajları okuduğumda yarısı gözünün fotoğrafıydı.
Sevda’nın gözü sürekli kızarır ve şişerdi. Yine şişmiş ve gruba atmıştı.” Bir 15 dakikaya geliyorum, birazdan ineceğim metrodan. İstek veya arzunuz var mıdır efendim?”
Sevda anında cevap verince gülüşüm büyüdü.” Var!Sarı kula! İki şişe koydum dolaba ben! Kim içti benim sarı kulamı? Tedariğim tükendi. Bana sarı kula al, Gülce.”
Gözlerimi bıkkınlıkla devirdim.” Allah aşkına sarı kula ne ya. Kola o kola! Kapıya servis veren market miyim ben? Nasıl kaldırayım ben iki şişe kolayı!”
Sevda: Sarı kula istiyorum!
Ceyda: “Tamam, ben alırım gelirken. Kızı yorma.”
Ceyda, öldürseniz gelirken ekmek bile almazdı. Hemen yazmasının sebebi, kolayı içmesiydi. Ki nasıl iki şişeyi içti, orası muamma…
Sevda anında yazmıştı.” Saçlarını yolarım senin Ceyda! Sen içtin değil mi?”
Ceyda’nın cevabı gecikmedi.” İçtim işte, abartma! Alacağız dedik ya!”
Çoktan kavga etmeye başlayan ikiliyi durdurabilecek tek kişi olaya el atmıştı.
Feyza: “Kesin sesinizi! İşteyim ve sizin anlamsız kavganızı dinleyemem. Getirmeyin beni oraya!”
Feyza; 28 yaşına yeni basmış bir pratisyen hekimdi. İki üniversite bitirmiş ve ne kadar zeki olduğunu kanıtlamıştı. Aynı zamanda da psikoloji mezunuydu.
Hepimizden büyük olması, üstümüzdeki otoritesini perçinliyordu. Yaşından daha olgun, bilgili ve şefkatliydi. Yeri geldiğinde anne şefkatiyle bizi sarıp sarmalarken, yeri geldiğinde bir anne gibi o terliği popomuza sallıyordu. Evin direği oydu, bayrakları ise biz.
Çünkü o, feyza’ydı.
Uyurken açılan üstümüzü örten, aç karnımızı doyuran; bizi yalnız bırakmayan annemizdi.
Ceyda ve Sevda, anlatılmaz yaşanır cinstendi. Kedi köpek gibi didişirlerdi. İtişirlerdi ama birbirlerine de kıyamazlardı. Bu nasıl oluyor diye sorduğunuzu biliyorum ama inanın bunu ne ben ne de Feyza anlayabiliyordu.
Biz aynı evin içinde yaşayan; neşeli, sevgi dolu, inatçı kızlardık.
Size bu hayatı nasıl anlatabilirim ki?
Sade ve sıradandı aslında. Klasik. Ama en güzel yanı ise güne başladığımda gördüğüm insanlardı. Varlığından emin olmak en güzel hediyeydi.
Hayatın bana bahşettiği birer hediyeydi onlar.
Yaklaşık 10 dakikanın sonunda metrodan indiğimde, nefes nefeseydim. Çıkmak için neredeyse insanların içinden geçiyordum! Herkes kesinlikle ipini koparmış ve kendini dışarı atmış olmalıydı.
Biz buna daha çok boka basmak diyoruz.
Kesinlikle. Cafer bey bize tonla bez getirmeliydi, anca paklardı.
Evimiz en işlek semtteydi. Bu sebepten dolayı etraf kalabalık, seyyar satıcılar boldu. Etrafta devriye atan zabıtaları görenler, adeta topuklarını vura vura kaçıyordu.
İnsanların arasında sakin adımlarla yürürken önümde gördüğüm şeyle duraksadım. Bir an ne olduğunu anlayamadım. Ben görüntüyü algılayamadan çalan telefonum, tüm dikkatimi dağıttı. Açıp kulağıma yasladığımda ”Alo,” dedim. Sesim titremişti.
“Merhaba Gülce hanım, Afyon Ruh ve Sinir Hastanesinden arıyorum. Anneniz tekrar bir krize girdi. Bu sebeple kendisine güçlü bir ilaç vererek uyuttuk. Haberim olsun demiştiniz.”
Ağlayamamak.
Bir insan ağlamayıda mı bilmez?
Ben bilmiyordum. O kadar içime atmışım ki her şeyi, kurutmuştu içimi. Şimdi o musluğu açtığınızda akan şey, yalnızca katran karası bir zehir olurdu.
Ben kırılmıştım. Hemde her yerimden. Şimdi ise yaşayan, ayakta duran bir enkazdım.
Derin bir nefes alarak gözlerimi kapattım. Kendime gelmeye çalıştım. O sırada beni bekleyen hemşireye “Tamam, lütfen bir gelişme olursa beni haberdar edin. İyi günler.” diyerek çağrıyı sonlandırmıştım.
Zaman çok acımasızdı. En olmadık yerde gelir, bir anda eserdi yüzünüze. Sertçe. Size dair ne varsa alır ve götürürdü.
Şimdi karşımdaki kız çocuğu ve elindeki yarısı yenmiş kağıt helvaya bakarken düşündüğüm tek şey, dağılmışlıktı. Tükenmişliğin açtığı boşluktu. Güvensizliğin bir yara olup, bıraktığı izdi. Yaranın derinliği değildi önemli olan; kimin açtığı ve ne için açtığıydı. Benim ruhuma kazınan en büyük iz, en sevdiklerime aitti. Bir zamanlar aile diyebildiğim insanlara aitti.
Şimdi ise bizden geriye kalan yalnızca hatıralar ve o hatıraların kanattığı yaraydı. Benim yaram en derine kazınmıştı.
Yolun ortasında öylece duran büyük Gülce, hemen yanında, elindeki tozlu kâğıt helvaya bakan minik Gülce’yle, mutlulukla helvasını ısıran kıza bakıyordu. Minik Gülce ısıramadı kendi kâğıt helvasını. Çünkü onunkisi yalnızca tozlu değildi; içine bir tutam da acı serpilmişti. Ama o, hep o kâğıt helvayı yemek ve tekrar acısını unutmak istemişti. Ama bir kez o helva tozlanmış ve kirlenmişti.
Gözlerini bana çevirdiğinde, kıpırdamadım. Benden ne istediğini biliyordum. Hadi git ve bana kâğıt helva al. Yenisi bizi belki iyileştirir.
Benim yalandan umutlara karnım doyalı çok oluyordu. O helva güvendi. Umuttu. Babam ve annemdi. Bir yalanın doğurduğu sahte umuttu. Kalsındı.
“Bir gün canın çok yanacak, kızım. O gün hiç ağlama olur mu?”
Bunu söyleyen babamdı. Buğuluydu sesi.
Minik Gülce’nin” Ben çok korkarım baba. Sen de ol yanımda.” diyen sesi ise ağlamaklı ve silikleşmişti.
O günden sonra minik Gülce ağlayamadı. Hep sustu. Akmak isteyen her yaşı, içine akıp kuruttu yüreğini.
Gözlerim minik Gülce’ye döndü. Küçük parmaklarını kâğıt helvasına sarmış, üstündeki beyaz uzun elbiseye yaslamıştı. O henüz bilmiyordu. O beyaz elbise de kirlenmişti. Üzerine sıçrayan kırmızı lekeler, onun umudunu hayattan koparmıştı.
Çıplak kalmış, annesinin giydirdiği beyaz külotlu çoraplı ayaklarıyla, bana doğru adımladı. Küçük parmaklarımı, benim büyük avucuma yaslayıp başını bacağına yasladı. Kalbim bir kez daha sadece ona titredi. Gözlerim yandı, burnumun direği sızladı, ciğerlerim büzüldü ama ne ağladım ne de nefes alabildim. Sadece durdum ve kağıt helvasını yiyen kızı izledim.
Bir adam geldi ve o kızın elinden tuttu. Güle oynaya geçip gittiler yanımdan. Ben kaldım. O da kaldı. Biz hep geride kaldık.
Duramadım daha fazla. Titrek adımlarım seyyar satıcıların önünden geçmemek için ara sokağa saptı. Ayağımdaki topuklulara rağmen koştum. Sanki seyyar satıcılar beni takip ediyor, zorla kağıt helva vermeye çalışıyorlardı.
Korkuyordum.
Hem de iliklerime kadar.
Keşke demek istedim. Keşke babam burada olsaydı…
Ayağım bir taşa takıldığında kendimi yerde buldum. Giydiğim siyah kalem eteğin bıraktığı açıklıktaki dizlerim, küçük taşların üzerine kapaklanmış ve kanamıştı. Ellerim de taşlara yaslanmış ve avuçlarım soyulmuştu.
Buna da ağlayamadım.
“Kâğıt helva! Kâğıt helva! Taze taze!” diyen adamı duyduğumda gözlerim yuvalarından fırlamıştı. Ne ara ayaklandığımı bile bilmeden, çıplak ayaklarımla koşabildiğim kadar hızlı koştum. Nereye gittiğimi bilmeden koştum.
Zaman kavramı aklımdan uçup gitmişti. Nerdeydim, ne kadar zamandır koşuyordum, bilmiyordum. Tek bildiğim ağaçlık bir yolda, hızlı adımlarla ilerlediğimdi. Kulaklarımda çınlayan ses, ellerimle kulaklarımı kapatmama neden oluyordu.
“Kâğıt helvalarım var! İster misin küçük kız?”
Hayır.
Lütfen, yeter…
Ellerim kulaklarımdayken bir ses duydum. Art arda çalan korna sesiydi. İrkilerek sesin geldiği yöne döndüğümde, siyah bir araba üzerime doğru geliyordu. Gözlerim anında genişlemiş, ellerim buz kesmiş, ayaklarım hareket etmeyi kesmişti.
Lastiklerini adeta kaydırarak gelen araba bir anda bana çarpacakken sola dönmüş ve yarım daire şeklinde dönerek, geldiği yönün aksine doğru durmuştu.
İrkilerek geriye çekildiğimde bir anda kalçamın üstüne düşmüştüm. Dudaklarımın arasından sızan çığlığa engel olamadım. Ben yerdeyken arabanın kapısı aniden açılmış, uzun boylu iri bir adam dışarı çıkmıştı.
Karanlık geceyi yalnız ay ışığı aydınlatıyordu. Hava ne ara kararmıştı?
Adamın yalnız karanlık vücudunu görebiliyordum. Korkuyla suratına bakmaya çalışmak nafileydi. Hiçbir şey göremiyordum. Adımları bana doğru yöneldiğinde, aldığım nefesler korkuyla sıklaştı. Sakin ama yere sağlam basan adımları aramızda 4 adım kalana dek devam etti.
Yaklaştıkça üstündeki askeri üniformayı gözlerim seçmeye başladı. Yüzü hala net değildi ama alnına düşen minik siyah tutamları, gözlerimle seçebiliyordum.
O an bir serçe uçtu tepemizde. Ayın gölgesinde süzüldü. Daha sonra ise süzülerek geldi ve o adamın omzuna kondu.
Omuza konan serçe; müjde demekti, umut demekti.
Ben Gülce ay.
Bütün hayatım umutsuzlukla, belkisizlikle, kimsesizlikle geçti. Ne 4 yapraklı yoncaya, ne sonu seviyorum çıkan papatyaya, ne de kayan yıldıza umut bağlamadım. Ama bu yabancının omzuna konan serçe, tıpkı babamın elime kâğıt helva tutuşturduğundaki hisle aynı hissi uyandırmıştı.
Güveni…
Bölüm etkileşimi
