3. bölüm / 4
Tilki3-Tilki Halleder
Bölümler 4Şu an: 3-Tilki Halleder
- 1 1-Habersiz Atama898 kelime
- 2 2-Asi'ye Gıcık Kapan Sakinler1.154 kelime
- 3 3-Tilki Halleder2.880 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 3-Tilki Halleder2.880 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Demirhan Batu Ulukurt
"Tilki geldi ama görev şekliniz değişmiyor, ve Tilki olabildiğince verdiğim emire uy. Ben gitme dersem gitmezsin. Tabi bu benim planlarını mantıklı bulup bulmamam ile alakalı." dedim dürbünden dağın ilerisine bakarken. "Anlaşıldı mı, Asker?" diye seslendim. Hepsi bir ağızdan "Anlaşıldı, komutanım!" diye cevaplarken Tilki'nin sesi gelmemişti. Dürbüne bakmayı bıraktım ve arkama baktım. Herkes dikkatli bir şekilde etrafı izlerken Tilki bir kayayı inceliyordu. İzlediğimi fark etmiş olmalı ki yüzünü gizlediği puşinin altından bana dik dik baktı.
Hoş, bende ona dik dik bakardım o zaman.
O baktı, ben baktım, ben baktım, o baktı en sonunda sinirlenmişçesine ayağı ile yerdeki taşı bana doğru tekmeledi.
"Komutanım, konuşmayacak mıyız bu dingiller gelinceye kadar?" diye tepemde öten Cesim ile bakmayı kesen ben oldum. Karga sesi hem tepemden hem de kulaklığımdan geliyordu.
"Konuşun siz ben dinlerim, Cesimciğim" gözlerimi devirip dürbüne tekrar baktım.
"Komutanım, şimdi biz bu görevden sağ çıkarsak ki çıkarız. İnşallah. Sizi ben bir Antep'e götüreyim, ne dersiniz?" gülümsedim. ardından Hümmet "O ne ulan, bizi götürmüyor musun Antep'e?" diye çıktı. Gürhan kıkırdayıp "sen daha çocuksun, kusmuğunla uğraşamayız. Babuş desen, Allah. Topuğuna sıkarlar şerefsizin." Hayat pustuğu yerden ona bir taş fırlattı "Ayıp ettin, Sahtekar. Sen bir daha benden karı parası istersin."
Gülmemek için elimle ağzımı kapattım.
"İftira, gemilerde talim var kız benim yârim var, yârim var." deyince tüm tim gülmeye başladı.
Ağırbaşlılık nedir o ne ulan? Gülün yiğitlerim.
Gülüşler rüzgârla birlikte dağın yamacına yayılırken bir anlığına her şey normalmiş gibi hissettirdi. Oysa aşağıda, sisin ince bir perde gibi çöktüğü vadinin içinde duran karakol, bu görevin normal olmadığını hatırlatıyordu.
Dürbünü biraz sağa kaydırdım. Sınır karakolunun bacasından duman yükseliyordu. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen saha fazla sakindi.
Fazla sakinlik... her zaman insanın içini huzursuz eder.
"Kesin şu kahkahayı," dedim alçak ama net bir sesle "Bu dağlar bizden yaşlı, ama sır tutmaz. Buralarda yerin kulağı vardır."
Tim bir anda toparlandı. Bende dürbünü indirip onlara döndüm. Hayat hâlâ gülümser gibiydi ama göz göze gelince ciddileşti.
Tilki ise kayayı incelemeyi bıraktı ve, bana gelmemi işaret etti.
"Bir şey buldum," dedi puşinin altından boğuk çıkan sesiyle, "bu kayanın arkasında yeni iz var. Dün gecelik. En fazla üç kişi."
Yanına gittim, çömeldim. Gerçekten de toprak hafifçe eşelenmişti. Birinin burada beklediği belliydi.
"Gözcü mü, yoksa çoban mı?" diye sordum.
Tilki omuz silkti.
"Adımlar düzenli. Çobanlar böyle yürümez. Ayrıca taban izi derin... silah taşıyor olabilir."
Cesim yine öttü. "Ooy, komutanım biz niye helikopterle gitmedik?" Yanında duran Gürhan ensesine geçirdi. "Kardeşimin yarım akıllılığına bakmayın komutanım. Sanırım yediği konserveden dolayı zehirlendi." Dedi. Bu sefer gülmedim ve ciddi bir şekilde suratlarına baktım. Diyorlardı ki 'Komutanım, azarlayın bizi' .
Hoş.
"Tim, toplan! Bu saatten sonra ciddi kalacaksınız. Karakolda ki jandarmalarla dahi laubalilik yok, espri yok, gülümsemek yok, görev an itibariyle başlamıştır. Dikkati olun, emre uyun!" Herkes toparlandıktan sonra Tilki'yi ne olur ne olmaz diye önüme aldım ve kalan yolu yürümeye başladık.
Yol boyunca gözüm Tilkideydi. Kız, sürekli etrafa bakıyor, hareketlilik arıyordu. Kusursuz olmak istiyordu, liderlik için hırs içindeydi. Onu anlıyordum, çünkü bir zamanlar bende böyleydim, ve bu hırs o kadar iğrenç bir şeydi ki insan ileri gideceği sırada geriliyordu.
Her ne kadar yerimde gözü olsa da, onu timimde istedim. Ona yol olmak, hedefine ulaşmasını sağlamak istedim. Karakola gelince beni saygıyla karşılayacaklarını sandım ama Tilki önden gittiği için beni o sandılar. Tüm ilgi ona dönünce aradan arkaya sıvıştı.
Ne cüretle beni karıştırırsınız, nankörler!
Karakolun yüksek rütbeli subayları ile yaptığımız uzun bir konuşmanın ardından biz dinlenelim diye yatakhaneyi boşaltıp kendi işlerine baktılar. Bu sırada Tilki ortadan kaybolmuş, ciddi durun dediğim tim ranzalarda yanlarında getirdikleri telefonlarına bakıyorlardı. Cesim ve Gürhan ise annelerini görüntülü aramış isim kavgası yapıyorlardı.
"Anne benim adım niye, Cesim de bunu keleş burunlunun ki cins isim." Belki bu soruyu yüz kere tekrarlamıştı.
"Ya, oğlum, ne güzel dedenin annesinin dayısının ismini koyduk sana da. Nesini beğenmedin?" diyordu annesi de.
Gürhan da, Cesim'in ensesini sıkarak "Validem, ben bu zindan camışına dayak atmayayım da ne edeyim?" dedi.
Bunlar böyle kavgalarını sürdürürken bende ranzamdan kalkıp karakolu dolaşmaya çıktım. Bahçe çok sıkıcıydı, sadece çakıl ve bir tane osuruk ağacı vardı. Birde iki tane gözcü kulesi. Oradaki askerleri rahatsız etmeden yan taraftaki küçük binaya ilerledim. Burada duşa kabinler ve tuvaletler vardı.
Kapıyı itip içeri girdiğimde fayansların serinliği yüzüme vurdu. Fayanslar ıslaktı. Plastik perde hafifçe sallanıyordu. Birinin içeride olduğu belliydi.
"Kim var?"
Perde aralandı.
Tilki. Saçları ıslak, puşisi çıkmıştı. Kolundaki havluyla yüzünü kuruluyordu. Beni görünce bir an durdu. "Kartal?"
Kaşlarım çatıldı "Bu saatte duş mu alıyorsun?"
"Evet."
"Görev bölgesindeyiz."
"Farkındayım." Sesi sakindi ama gözlerinde bir farklılık vardı. İçeri bir adım daha attım. Postallarında ki çamuru fark ettim, oysa biz kuru yoldan gelmiştik.
"Dışarı çıktın mı?"
"Hayır."
"Bu çamur ne?" Bir anlık boşluğa düştü. Sonra gözlerini kaçırmadan cevap verdi.
"Yemekten evvel tel hattını kontrol ettim. Siz yürüyüşe geçmeden önce."
Verdiği cevapla sinirlenmeye başladığımı hissetim.
"Benden izinsiz mi?"
"Risk gördüm." Bilinçsizce biraz daha yaklaştım.
"Ben gitme dersem gitmezsin demedim mi?"
"Evet."
"Planımı mantıklı bulamadın mı, teğmen" Rütbesine vurgu yapınca kafasını eğip kahverengi gözleriyle bana baktı.
Bu yüzde bir farklılık var ama ne?
"Beklemek mantıklı değildi."
O an öfkemle başka bir şey karıştı. Geçmiş?
"Tilki," dedim daha alçak bir sesle, "tek başına kahramanlık yaparsan timi zayıflatırsın."
Deri bir nefes aldı "Tek başıma değildim."
"Kim vardı yanında?"
"Sis." Cevap kısa ve sertti. Ama bana benimle dalga geçiyormuş gibi geliyordu. Bir an daha sustuk.
Dışarıdan nöbetçi erlerin kahkahaları geliyordu. Burada ise hava ağırdı. Dikkatimizi dışarıya veremeyecek kadar ağır.
"Ne gördün?" diye sordum.
"Bin yüz yirmi adet gizlenmiş fişek"
"Bana niye söylemedin?"
Omzunu silkti "Şimdi söylüyorum."
Bu kız beni çıldırtacaktı.
Bir adım daha yaklaştım.
"Emre itaatsizlik yapıyorsun."
Tek kaşını kaldırdı. "Duruma inisiyatif alıyorum."
Şu inat işinde en başından beri ikimiz de geri adım atmadık, atmak gibi bir niyetimizde yoktu zaten.
Sonra sesi kendinden emin çıktı. "Binbaşı, sizi zayıf göstermek istemem. Ama bazen hız gerekir, hız gerektiğinde de emirlere uyulmaz."
Derin bir nefes aldım. "Bazen disiplin gerekir."
Islak saçlarından bir damla su yanağına düştü. Yanağı hafifçe seğirdi. "Bir daha tek başına çıkarsan..."
"Görevden alırsınız." Dedi gözlerini devirerek cümlemi tamamladı.
"Evet."
Başını hafifçe eğdi. "Anlaşıldı." Dedi. Arkamı döndüm, kapıya yöneldim. Tam çıkarken durdum. "Bir daha iz bulursan önce bana gel."
"Hay hay." Alaycı cevabı ile ona döndüm. "Ben alay etmiyorum." dedim. Üstüne yürüdüm tekrar. Gözlerine iyice baktım.
Bu gözler ela değil miydi?
"Sen..." Tilki bir an dondu. Gözlerimin içine bakarken nefesini tutmuş gibiydi.
"Ne?" dedi kısa ve düz bir sesle. Kaşlarımı hafifçe çattım. "Gözlerin..." dedim, cümleyi tamamlayamadım.
Bir anlık sessizlik. Sonra dudaklarının kenarı çok hafif kıpırdadı.
"Ne olmuş gözlerime?"
"Ela değil miydi senin gözlerin?"
Tilki başını hafif yana eğdi. Bu sefer bakışları daha soğuktu.
"Işık farklı ondandır."
Yalan.
Bakışlarım sertleşti. "Bana doğruyu söyle."
Kısa bir sessizlik daha oldu. Dışarıdan yine sesler geliyordu ama burada zaman sanki yavaşlamıştı. Tilki derin bir nefes aldı. Sonra sesi önceki gibi sakindi ama bu sefer içinde başka bir şey vardı "Daha önemli şeyler var."
Konuyu kapatmaya çalışıyordu.
İzin vermedim.
"Var." dedim. "Mesela benim askerimin kim olduğunu bilmek." Gözleri bir anlığına kaydı. Çok kısa. Ama kaçırmadım.
Sonra tekrar bana baktı.
Tilki bu sefer başını kaldırdı. Omuzları dikleşti.
"Bilmek zorunda değilsiniz." Onu azarlamam gerekiyordu. Ama yapamazdım. Çünkü bu cevaplar özgüvenden değil, umursamazlıktan geliyordu.
Ellerini tek elimle tuttuğum gibi arkasını döndürüp ters kelepçe yaptım ve onu tezgahla kendi aramda sıkıştırdım. Tilki'nin bileklerini tek elimle tutup arkasına büktüğümde vücudu bir an gerildi ama beklediğim gibi panik yapmadı.
Sadece nefesini yavaşça verdi.
Tezgahın serin mermeri ile göğsüm arasında sıkışmıştı. "Bana doğruyu söyle." dedim dişlerimin arasından. "Sen kimsin?"
Tilki başını biraz yana çevirdi. Yüzünü tam göremiyordum ama dudaklarının kenarında o bildik alaycı kıpırtı vardı.
"Kartal..." dedi sakin bir sesle.
"Bir askere böyle davranmanız yönetmelikte var mı?"
"Bana yönetmelik öğretme." diye sertçe karşılık verdim. "Gözlerin değişmiş."
"Lens." dedi hemen.
"Neden?"
Bunu söyler söylemez bileklerini biraz daha sıktım. Kaçmaya çalışmadı. Sadece başını kaldırıp cama baktı. Sonra çok hafifçe güldü.
Sinirim daha da arttı.
"Komik olan ne?" dedim. "Şu." dedi.
Tam o anda dışarıdan bir bağırış duyuldu.
"Komutanım!"
Cesim'in sesi.
Ardından silah emniyetinin çekilme sesi yankılandı.
Tilki'nin vücudu bir anda gerildi.
Ben de refleksle başımı kapıya çevirdim.
Ve o yarım saniyelik boşluk yetti.
Tilki bileğini çevirdi. Nasıl yaptığını anlamadım ama parmaklarımın arasından kaydı. Dirseği kaburgama sertçe çarptı. Nefesim kesildi.
Geriye doğru iki adım attım.
Tilki ise çoktan duvara yaslanmıştı. Gözleri bu sefer gerçekten farklıydı.
Daha sert. Daha hesaplı.
Kapının dışından Gürhan'ın sesi geldi.
"Komutanım! Karakolun arka yamacında hareket var!"
İkimiz de birbirimize baktık.
Sonra Tilki kapıya döndü.
"Şimdi göz konuşma zamanı değil." dedi. "Sonra konuşacağız."
Ben de gözlerimi ondan ayırmadan cevap verdim.
"Kesinlikle konuşacağız."
Silahımı belimden çekip kapıya yöneldim. Tilki bir saniye sonra yanımda yürüyordu.
Ama artık bir şeyden emindim.
Bu kız sadece hırslı bir teğmen değildi. Ve ben henüz kiminle aynı timde olduğumu bilmiyordum.
Kapıyı omzumla itip dışarı çıktım.
Dağın ayazı yüzüme çarptı. İçerinin nemli fayans kokusundan sonra hava bıçak gibi keskin gelmişti. Bahçede herkes çoktan pozisyon almıştı.
Gürhan gözcü kulesinin dibinde diz çökmüş, tüfeğini yamaca doğrultmuştu. Hayat merdivenin yarısına kadar çıkmıştı. Cesim ise duvarın kenarında dürbünü gözüne yapıştırmış, sanki gözünü içine sokacakmış gibi bakıyordu.
"Ne var?" diye sordum.
Gürhan başını kaldırmadan konuştu.
"Arka yamacın sırtında hareket gördük komutanım. İki... belki üç kişi."
Tilki yanımda durmuştu. Sanki içerideki o tuvalet sahnesi hiç yaşanmamış gibi sakindi. Ama gözleri çoktan yamaca kilitlenmişti. "Az önce bulduğum izlerle aynı yön," dedi.
İçimden sessizce küfrettim. Demek boşuna değildi.
"Mesafe?" dedim. Cesim dürbünü indirip cevap verdi "Dört yüz metre civarı komutanım. Ama sis var, net değil."
Başımı kaldırıp yamaca baktım. Sis dağın sırtına ince bir tül gibi çökmüştü. Rüzgâr arada kaldırıyor, sonra tekrar indiriyordu.
Bu tip havalarda iki şey olur.
Ya avcı olursun.
Ya av.
"Hayat," dedim. "Kuleye çık. Termali aç."
"Emredersiniz." Merdiveni iki adımda çıktı.
Tilki hafifçe yanıma yaklaştı. Sesi alçaktı "Beklemiyorlar."
Kaşımı çattım. "Ne?"
"Beklemiyorlar." dedi yine "Gözcü olsalar daha yukarıda dururlardı." Yamaca baktı "Bu kadar yaklaşmazlardı." Başımı ona çevirdim "Ne demek istiyorsun?"
Gözlerini ayırmadan konuştu "Karakolu gözlemiyorlar." Bir saniye sustu "Bizi gözlüyorlar."
Tam o sırada Hayat yukarıdan seslendi "Komutanım!" Hepimiz ona baktık "Termalde üç kişi net!" Gürhan küfretti. Cesim ise "Komutanım pusu mu bu?" diye seslendi. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Hayır, bu pusu değildi. Bu yoklamaydı. Bizi sayıyorlardı.
"Tilki."
"Ne var?"
"Sabah söylediğin fişekler..." Başını hafifçe salladı.
"Evet." O anda kafamda bazı parçalar yerine oturdu. Üç kişi burada, birileri daha yukarıda ve bir yerde daha kalabalık bir grup bekliyor.
Silahımı kaldırdım "Tim!" diye seslendim. Hepsi aynı anda bana döndü. "Bugün misafirimiz var." Gürhan sırıttı, Cesim hemen atladı "Komutanım kahve mi verelim?"
Tilki bıkkınlıkla nefes verdi "Hayır." Gözleri hâlâ yamacın üst hattındaydı "Sadece üç değiller."
Bahçedeki hava bir anda ağırlaştı. Ben de "Kaç?" diye sordum.
Tilki yavaşça tekrar nefes verdi "En az..." tüfeğin dürbününden bakarak saymaya başladı. Sayarken dudaklarıda sayıyordu.
Bir. İki. Beş... ve devamı.
Tilki saymayı bitirdi.
"...on beş." Bir saniye sessizlik oldu, sonra Cesim konuştu "Komutanım..." Başımı hafifçe eğdim.
"Efendim."
"Ben kahveyi yine de koyayım mı?"Gürhan ensesine şaplağı indirdi "Salak."
Gözlerimi yamaca diktim, sis tekrar kapanıyordu. Ama artık görmüştüm ve onlar da bizi görmüştü. Silahımın emniyetini çektim.
"On beş mi?" dedi Gürhan, sesi her zamankinden daha tok çıkmıştı. "Bereketli günümüzdeyiz desene."
"Gürhan, lak lak etme, sağ kanada geç! Cesim, sen de onunla beraber duvar dibine çök. Hayat, sakın o kuleden inme, gözün termalde olsun, her kıpırtıyı rapor et!" talimatlarımı sıralarken sesim dağın ayazında yankılanıyordu. Tim, bir makinenin dişlileri gibi tıkır tıkır işleyerek yerlerine geçti.
Tilki ise hala yanımdaydı. Tüfeğini omuzlamış, namlusunu sise doğru dikmişti. O ıslak saçları ensesine yapışmış, az önceki o 'lens' meselesi ve tuvaletteki gerginlik sanki hiç yaşanmamış gibi bir buz kütlesine dönüşmüştü.
"On beş kişi bu sisle buraya kadar sokulduysa, karakolun içindeki istihbarat zayıf demektir, bu yüzden bizi yokluyorlar" dedi Tilki, gözünü dürbünden ayırmadan. "Daha fazlası gelecek. Hatta geliyor."
Söylediği şeyin ağırlığı mideme oturdu. "Haini siktir edip bunları vuralım. Bu saldırıda tek nişancılar vursun. Makineliler öbürkü dalgada devreye girsin."
Karakolun bahçesindeki o tek tük çakıl taşlarının üzerinde erlerin botlarının gıcırtısı duyuldu. Nöbetçi kulübesindeki erlere seslendim "Nişancı erler, mevzilere! Kafayı çıkarmak yok, sadece benim emrimle ateş!"
Tam o sırada, tepemizden bir mermi ıslığı geçti. Vıyttt! Hemen ardından beton duvara çarpan merminin çıkardığı o tok ses.
"Temas!" diye bağırdı Hayat kuleden. "Saat iki yönü, kayalıkların arkası! Ateş açıyorlar!"
"Ateş!" diye emrettim.
Sıra sıra keskin nişancı tüfeklerin kaba sesleri duyuldu. Dağın yamacı o saniyede cehenneme döndü. Kayaların arasından çıkan telaşlı bağırışlar ta buradan duyuluyordu. Sis ve barut, kan kokusuyla karışmaya başlamıştı.
Tilki, yanımda bir gölge gibi hareket edip diz çöktü. Hiç acele etmeden, nefesini ayarlayarak tek bir el ateş etti. Çat. "Bir gitti," dedi soğukkanlılıkla.
Onun bu rahatlığı beni hem sinirlendiriyor hem de içten içe hayran bırakıyordu. Ama aklım hala o gözlerindeydi. Ela olmayan, sise bakarken parlayan o bal rengi gözlerinde.
"Cesim, el bombası mesafesindeler mi?" diye gürledim.
"Biraz daha yaklaşmaları lazım komutanım, azıcık daha sabır! Küzdürük gibi edeceğim onları!" Cesim'in sesi çatışmanın ortasında bile neşesini kaybetmemişti.
Dürbünü tekrar kaldırdım. Aşağıdaki karakol binasından çıkan askerler de mevzilenmeye çalışıyordu ama bir düzensizlik vardı. Karmaşa vardı.
"Tilki, sol tarafı tut, sızmaya çalışacaklar," dedim.
"Çoktan başladılar bile," dedi Tilki ve ben daha ne olduğunu anlamadan ayağa kalkıp bahçe duvarının üzerinden dışarıya, yamaca doğru atladı.
"Tilki! Geri bas! Emre uy dedim!" diye bağırdım arkasından.
Ama o durmadı. Sisli yamacın içinde, bir hayalet gibi kaybolurken sesi kulaklığımdan cızırtıyla geldi
"Disiplin iyidir Binbaşı, ama bazen avı yuvasında vurmak gerekir. İzleyin ve görün."
Bu kız ya bizi ipten alacaktı ya da hepimizi o dağın yamacına gömecekti.
"Hayat, Tilki'yi takip et! Fazla açılma, sadece koruma sağla! Hümmet ve makineli erler ateşi başlatın! Kimse bu kapıdan içeri girmeyecek!"
Mermiler havada uçuşurken, sisin içinden boğuk bir patlama sesi geldi. Ardından bir çığlık. Tilki işe koyulmuştu.
Gözlerimi sise diktim. "Kimsin sen Tilki?" diye mırıldandım kendi kendime. "Ve o gözlerin ardında ne saklıyorsun?"
Çatışma yeni başlıyordu ve dağın sırları, mermi sesleriyle birlikte bir bir dökülmeye gebeydi.
İçimi kemiren endişeye dayanamayıp dürbünü bir kenara fırlatıp mevziden ileriye fırlamamla Hayat'ın kuleden bağırması bir oldu. "Komutanım! Tilki kayalıkların ucunda, düşman unsuruyla temas sağladı! Çok yakınlar, ateş açamıyorum!"
"Gürhan, Cesim! Bastırın, kafalarını kaldırtmayın!" diye kükredim. Kayalıklara doğru koşarken ciğerlerime dolan barut kokusu genzimi yakıyordu. Tilki, emrimi yine çiğnemiş, sisin içine bir hayalet gibi sızmıştı. Ama bu seferki hayaletlik değil, resmen intihardı.
Sisin içinde iki gölgenin birbirine girdiğini gördüm. Tilki, o ufak tefek cüssesine rağmen bir aslan gibi pençelerini geçirmişti adamın boğazına. Silahlar susmuştu, orada, uçurumun kenarında sadece etin ete çarpma sesi ve boğuk hırıltılar vardı. Ne kadar uzakta olursam olayım duyabiliyordum.
"Tilki! Bırak herifi, çekil oradan!"
Tam o sırada telsizden bir feryat yükseldi. "Sıhhiye! Sıhhiye gelsin! Bir aslanımız düştü! Karakolun arka kapısında bir şehidimiz var!"
Kalbim bir anlığına durdu ama gözlerimi karşıdaki boğuşmadan ayıramıyordum. Telsizdeki o şehit kelimesi beynimin içinde yankılanırken, Tilki'nin düşman başı olan o dana herifle uçurumun tam sınırında olduğunu gördüm. Herif, Tilki'nin karnına sert bir tekme geçirdi. Tilki geriye doğru savruldu, ağzından bir miktar kan fışkırdı ama yere düşmeden herifin bileğine yapıştı. Herif de bıçağını çekmişti.
"TUTUN!" diye bağırdım ama mesafe çoktu. Tilki kendisi ile o herifin yerini değiştirip kurtulmaya çalıştı ancak düşman lideri, Tilki'yi de beraberinde götürmek istercesine ona sarıldı ve ikisi birden dengesini kaybederek yamacın karanlığına, o küçük ama dik uçurumdan aşağı yuvarlandılar. Sisin içinde sadece bir toz bulutu ve çalıların kırılma sesi kaldı.
"TİLKİ!"
Uçurumun kenarına vardığımda nefes nefeseydim. Aşağısı zifiri karanlık ve sisle kaplıydı. Bir yanda karakoldaki o yeni gelen şehidin acısı, bir yanda kollarımın arasından kayıp giden o inatçı kız...
Yamaçtan aşağı kontrollü ama deli gibi bir hızla iniş yapmaya başladım. Her adımda içimdeki o öfke, korkuyla yer değiştiriyordu. Aşağıya ulaştığımda, parçalanmış dalların arasında iki beden gördüm. Düşman başı, kafası bir kayaya çarpmış halde hareketsiz yatıyordu. Boynu kırılmıştı.
Tilki ise ondan birkaç metre ötede, yan yatmış, sol eliyle karnını tutuyordu. Üniforması tamamen kan içindeydi.
Yanına çöktüm, ama ona dokunmak için uzandığım eli havada kaldı. Tilki, bakışlarını bana çevirmeden, diğer eliyle yerden destek alıp doğrulmaya çalıştı. Acıyla inledi ama yüzündeki o sert ifade değişmedi. Kanlı dudaklarını araladı, sırıtmaya bile tenezzül etmedi.
"Emre uymadım... yine," dedi fısıltıyla, sesi buz gibiydi.
"Sana disiplin dedim, sen ne yaptın?" Sesimdeki titremeyi gizleyemiyordum. Dokunmama izin vermiyordu ama o halde bile bana meydan okuyordu.
"Ölmek... o kadar kolay değil Demirhan. Ama o herif... artık nefes almıyor." Elini karnındaki yaradan çekti, koluma koymadı, sadece toprağa dayadı. Bakışları hala düşmanındaydı.
"Almıyor," dedim düşmana bir bakış atarak. "Hadi, karakolda bir aslanımızı kaybettik zaten, bir de seni oraya dizdirtme bana. Kalkman lazım."
Yüzündeki puşiyi tamamen kenara çektim. Gözleri kapandı kapanacaktı ama bana bakışları hala mesafeliydi. "Demirhan..." dedi, nefesi yüzüme çarparak ama o bal rengi gözlerinde hiçbir sıcaklık yoktu. "Gözlerim... Onlar sadece ışığa göre değil, gerçeklere göre de renk değiştirir. Kim olduğumu sordun ya..."
Gözlerini tam o anda açtı. O bal rengi gitmiş, yerini neredeyse şeffaf bir hüzne bırakmıştı ama bu hüzün bana değil, kadereydi.
"Ben senin asla olamadığın o 'hızım'. Şimdi sustur şu pireleri, vatan sağ olsun ama canımız yanıyor."
Gülmeye çalıştı ama acıyla inledi. Yarası derindi. Onu kucağıma aldığımda, vücudu gerildi. Dokunulmaktan hoşlanmadığını, o an bile belli ediyordu. Kucağımda hafif bir beden vardı ama aramızdaki mesafe hiç olmadığı kadar ağırdı.
"Duyun beni!" diye bağırdım telsize. "Tilki bende! Yaralı ama yaşıyor! Helikopteri buraya yönlendirin, çabuk!"
Tilki kucağımda başını göğsüme yasladı, başını yana çevirip sise baktı. Mırıldandı "Komutanım dememi bekleme... Boşuna nefesini yorma."
"Demeyeceğini biliyorum, Tilki. Sadece nefes al, yeter."
Sisin içinde, kucağımda o gizemli kadınla beraber yukarıya, timimize doğru tırmanırken bir şeyi çok iyi anlamıştım. Dağ artık sır tutmuyordu. Bu kız, benim en büyük imtihanım olacaktı ve her dokunuşumda, aramızdaki o buzdan duvarı biraz daha hissediyordum...
Keestikk,
Bence uzun bir bölümdü, bir aydır uğraşıyom :D
Bence de daha fazla yazabilirdim ama seni çok bekletmek istemedim.
Bölüm hakkında fikirlerini belirtirsen ve yıldızlarını eksik etmez isen sevinirim, bebeğimm şimdi nexttt~
Bölüm etkileşimi
