3. bölüm / 3
TİBERİAClaudius
Bölümler 3Şu an: Claudius
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Merhabalar!
Bu bölümden itibaren evrene özgü terimlerin, farklı dillerin ve özel kelimelerin geçtiği yerlerde * yıldız işaretleri göreceksiniz. Bu işaretlerle belirtilen kelimelerin açıklamalarını bölüm sonunda bulabilirsiniz. İyi okumalar dilerim! 🖤
Bölümün şarkısı:
Agnes Obel - The Curse
Kuleye hapsedilmiş prenses masallarını herkes biliyordur. Prenses kimsenin görmediği kadar nazik, şefkatli ve güzeldir. Tüm bunlara rağmen bir kuleye hapsolmuş ve onu kurtaracak bir Prens hayali ile beklemektedir. Gerçek aşk her zaman kurtarıcıdır, taklit edilemez, öngörülemez.
Şimdi bir kulenin şehre bakan balkonundayım. Ayaklarımın altında serili duran Draevenoria tüm o toza rağmen bir yağlı boya tablosu gibi uzanıp gidiyor. Biraz sisli, biraz buğulu ama sonuna kadar yaşadığını belli edercesine hareketli. Sarayın bahçesinde oradan oraya arı gibi koşturan hizmetliler haricinde insanları seçemesem de kesinlikle oradalar. Ben ise burada. Başımda Penses unvanı olsa da ne naziğim ne şefkatli ne de dillere destan bir güzelliği taşımadan sadece ben olarak. Ellerimi balkonun soğuk taş trabzanlarından ayırıp bana tahsis edilmiş odaya geri dönerek bakışlarımı şehrin üzerinden çektim.
Bu oda bana çok fazla Prensi hatırlatıyordu. Masallardaki gibi bir kurtarıcı değildi asla, gösterişli, ağzı iyi laf yapan sinsi bir adamdı. Tıpkı bu oda gibi. Bir kulede olduğumdan dolayı daire şeklinde olan odanın her bir karışından pahalı kumaşlar, duvarlarında el işçiliği işlemeler ve tavanında altın tozları ile parlatılmış resimler vardı.
Beklediğimden çok daha fazla yumuşak olan koca yatak yüzünden zar zor uykumu alabilmiştim. Madenleri ile bilinen bu krallığın nasıl bu kadar fazla zanaatkara sahip olduğunu merak ediyordu insan. Yatağın tam karşısında şehre bakan balkonun hemen solunda hazırlanmam için aynalı bir masa solunda ise giyinmem için bir paravan bulunuyordu. Her adımım hayvan kürkünden yapılma halılara gömülürken masadaki bir tarağı aldım elime. At kılı fırçanın gümüş üzerine işlenmiş desenleri göz kamaştırıcıydı. Tüm bu şatafat gözüme güzellikten ziyade müsriflik olarak geliyordu.
Bir masal Prensesi değildim belki ama bu oda gerçekten peri masalı gibiydi. Üstüne bolca parıltı atılmış ve gerisi düşünülmemiş.
Kapının olabildiğince sessiz açılmasına rağmen açık olan balkon kapısından esen rüzgâr ile arkamı döndüm. Virelle. Uyanık, ayakta ve giyinmiş halde olan beni gördüğü gibi gözlerini yere indirdi.
"Kabahatimi mazur görün Prenses. Sizleri uyandırmaya gelmiştim, uyanık olacağınız aklıma gelmemişti." Yaşlı kadının duruşu, konuşması ve verdiği selam kusursuzdu. Tek bir şey hariç. Prensesim demek yerine bana hep Prenses diye hitap ediyor ve beni kabul etmediğini kendince bu şekilde gösteriyordu. Yüzüme hafif bir gülümseme takınıp elimle içeri gelmesini işaret ettim.
"Bir dahakine kapıyı çalarsan sevinirim Virelle. Zamanla bana ve alışkanlıklarıma alışacağını düşünüyorum." Kadın cevap olarak sadece başıyla onaylamayı seçtiğinde devam ettim.
"Müstakbel eşimi bekletmek istemem. Yolu göster." Virelle tekrar selam verip kapıyı açtığında masada duran yelpazemi alarak açtım. Sessizliği saygı gibi gösteren bu kadın beni rahatsız ettiğini düşünüyorsa çok yanılıyordu. Tam aksine sessizliği severdim. Virelle sağ arkamda iki adım geride olacak şekilde yerini aldığında eliyle sol koridoru işaret etti. Vakit gelmişti değil mi?
Koridor boyunca uzanan camlara işlenmiş olan vitray ile gün ışığı bir renk cümbüşü olarak yoluma serilmişti. Tüm bu ışığın ardından vardığımız spiral merdivenler ise şamdanlar ile aydınlatılmış, krallık ambleminin işlendiği ipek kurdeleler ile süslenmişti. Sadece ayak seslerimizin yankılandığı birkaç dakikanın sonunda ise ana salonlara açılan diğer koridora çıktık. Sarayın sağ kanadında, Kraldan ve kalabalıktan uzak sadece Prense tahsis edilmiş yegâne yer.
Aynı vitraylar bu sefer solumda kalırken en dikkat çekici şey çift kanatlı bir kapının yanında dikilen iki askerdi. Virelle’nin yönlendirmesine gerek duymadan o yöne doğru ilerledim, kendisi de hemen arkamdaydı. Askerlerden nispeten daha uzun olanı duruşunu bozmadan yumruğunun tersi ile kapıya yavaşça iki kez vurdu.
"Veliaht Prenses Elanore Valtore!" Onun anonsla içeriden açılan kapı benim yeni hayatımdı. Güneş gözlerimi alırken bakışlarımı yerde tutarak içeriye girdim. Beş adım sonra tıpkı Octavia'yı selamladığım andaki gibi zarifçe dizlerimi bükerek eğildim.
" Valtore'li Nazır* Elanore Valtore, Veliaht Prensi selamlıyor." Doğrularak bakışlarımı karşıya çevirdim. Tavandan yere kadar uzanan pencerenin hakkını vermek istercesine serilmiş geniş yemek masasından kalkan Claudius ile göz göze geldim. Şefkatli bir sevgili gibi ellerini iki yana açmış, bana sıcacık bir gülümseme sunuyordu.
"Elanore..." Adımı söylemesinin ardından devam etmediği cümlesi, sesi... tıpkı hasret çeken bir adamın sesi gibiydi. Bu tavrına eşlik ederek yelpazemi indirdim.
"Claudius. Uzun zaman geçti ama hala hatıralarımdaki gibisin." Claudius tıpkı babası gibi uzun boylu ve yapılıydı çoğu zaman ona prensliği değil generalliği yakıştırırdım. Bu düşüncem yüzünü gördüğüm her seferde değişirdi. Kuzgun karası saçları, kalın ensesini takip eden köşeli yüzü, bir ip gibi inen düz burnu ve kısık gözleri ile kesinlikle bir general olamazdı. Belki bir şair ama asla general değil. Claudius elimde tuttuğum yelpazeyi nazik bir şekilde alarak hala arkamda bekleyen Virelle'ye doğru uzattı.
"Artık o güzel yüzünü sakınmak zorunda değilsin Narevha*" Bana ne zaman böyle seslenmeye başlamıştı? Doğru, henüz Serath* dilini öğrenmediğim 17 yaşımdayken takmıştı bu sevgi dolu lakabı bana.
"Aşçıya bizzat sevdiğin şeyleri yapması için emir verdim. Kahvaltıya geçelim mi?" Cevabımı beklemeden benden uzaklaşıp oturmam için sandalyemi çeken adama baktım. Ona eşlik edip yerime geçtiğimde masada iki kişinin yiyebileceğinden çok tabak vardı. Hepsi de sevmediğim şeylerdi. Valtore'nin ormanları yüzünden et ve baharat bizim kültürümüzün bir parçasıydı. Bu krallıktaki her yemek ise fazla yumuşak ve tattan yoksundu. Claudius'un sevdiğim şeyleri bilmesini beklemiyordum zaten onunla asla böyle bir ilişkimiz olmamıştı. Odada bize hizmet etmek için bekleyen iki kadın, iki erkek hizmetli ve duvar dibine geçmiş her hareketimi izleyen Virelle bana fazla şans bırakmıyordu. Hoş bir eda ile gülümsedim.
"Her zamanki gibi çok düşüncelisin Rethai*. Cömertliğinin tadını çıkaracağım." Claudius'un meyve sosuna uzanan elinin anlık olarak duraksamasını gülümseyerek izledim. İstifini bozmadan hizmetlinin bardaklarımızı doldurmasını beklemişti.
"Bakıyorum da Serath dilini öğrenmişsin sevgilim." Kadın bir hizmetli bana seçme şansı sunmadan tabağımı doldururken bakışlarımı karşımdaki prensten çekmedim.
"Ne de olsa senin eşin olarak senden aşağıda kalmamalıyım değil mi? Bir kraliçe, kralına layık olmalıdır. Ayrıca..." Utanmış gibi yaparak bakışlarımı biraz kaçırıp tekrar ona döndüm.
"Prensimin bana ne diye hitap ettiğini o kadar merak ettim ki bu hevesim dili daha çabuk öğrenmemi sağladı. Bende sana uygun bir şekilde hitap edebilmek istedim." Claudius'un yüzündeki gülümseme gittikçe daha gergin bir hal alsa da yüz ifadelerini çok iyi kontrol ediyordu. Ben ise sakin bir şekilde tabağımdan bir parça meyve alarak kahvaltımın keyfini çıkartmaya çalıştım.
"Hislerimizin kendine geliştirmene yardımcı olmasına sevindim. Bugün normalde sana saray bahçesine giriş izni ve istediğin vakit şehre inip çıkabileceğini söyleyecektim." Ağzımdaki lokmayı buz gibi içecekle yumuşatırken sözlerine kulak kesildim. Onu biraz fazla kızdırmış olabilirdim.
"Benim için olan çaban o kadar hoşuma gitti ki Elanore. Sanırım gelinliğini bugün seçebiliriz. Etrafı tanımak için olan gezilerini ise yarına bırakabiliriz. Sen ne dersin?" Sanki sözünün üstüne söz söyleyebilecekmişim gibi. Gelinlik sadece kafesimin tellerinden biriydi ve bana yerimi hatırlatmaya çalışıyordu. Eğitimlerimi hatırlayarak gözlerimi kocaman açtım. Heyecanlanmış gibi ellerimi birleştirerek cevap verdim.
"Gelinliğim mi? Benim için neler seçtiğini o kadar çok merak ediyordum ki. Claudius hepsini denemek istesem bile sıkılmazsın değil mi?" Ah... kendime tokat atma isteğim o kadar fazlaydı ki birleştirdiğim ellerimi sıktım. Claudius'un da benden aşağı kalır yanı yoktu sağ elinde tuttuğu bıçak gümüş olmasaydı çoktan kırılırdı.
"Eğer gelinlik seçiminden sonra bana kış bahçesinde eşlik edeceksen neden olmasın? Seninle baş başa kalmayı özledim Elanore." Kış bahçesi. Claudius'un gerçek yüzünü gördüğüm ve ikimizin de maske takmadığı yegâne yer. Bende beni ne zaman sorguya çekip göz dağı vereceğini merak ediyordum. Bu kadar çabuktu demek. Tek başımıza olacağımıza utanmış gibi içeceğimden bir yudum alıp kısa bir anlığına yüzümü gizledim.
"Prensim uslu duracağına söz verirse." Sanki gizli gizli aşk yaşıyormuşuz gibi yaptığım ima ile dudaklarından kısa bir gülüş döküldü.
"Konu sen olduğunda kendime hâkim olmak zor ama söz veriyorum Prenses." Kendi önüne dönmesi ile konuşmanın şimdilik bittiğini göstermişti. Yüzümdeki gülümsemeyi koruyarak bende ona eşlik ettim.
Soğuk, donuk ve mesafeli Elanore, sadece müstakbel eşinin yanında çiçek gibi açıyor. Kurmak istediğim görüntü buydu ve bugün ilk taşı yerleştirmiştim. Daha önceki iki saray ziyaretimde resmiydi ve ikisinin de sonu kış bahçesinde bitmişti. Claudius’un son ziyaretimden itibaren her hafta gönderdiği mektuplar sayesinde şu an ki rolümüz mükemmeldi. Herkesin aşkından her hafta mektup yazdığı kadın olarak biliniyordum. Belki de ilk defa bir Hâkim* ve bir Nazır’ın aşık olarak evlendiği dedikodusu yayılmıştı bile.
O mektuplarını boş olduğunu tek bilen kişi ise bendim.
Bölüm Sözlüğü
Nazır* — Ruh gücüyle geleceği görme yeteneğine sahip Ruhsoylular.
Hâkim* — Başkalarının iradesini kontrol etme ve kırma gücüne sahip Ruhsoylular.
Serath* — Tiberia'nın kadim dili.
Narevha* — Serath dilinde "eşsiz" anlamına gelen Nare kelimesinden türetilmiş, sevgi belirten bir hitap. Aynı zamanda bir eşi olmayan anlamına da gelir.
Rethai* — Serath dilinde “altın gibi parlak” anlamına gelir; aynı zamanda sahte altını ifade eder.
Bölüm etkileşimi
