THEMIS kitap kapağı

1. bölüm / 1

• I •

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 1Şu an: • I •
  1. 1 • I •5.564 kelime · Okuduğun bölüm

“Yarın aynı saatte,” dedi koç. Kapıya yönelen kızın arkasından bağırdı. “Böyle gidersen birincilik hayalleri kurabilirsin artık Hailey!”
“Ben hayal kurmam koç, unuttun mu?” dedi kendinden bihaberken. “Yarın aynı saatte görüşürüz.”
Akşam altıya yaklaşıyor, hava serinliyordu. Islak saçlarını kapüşonunun altına saklayıp arabasına doğru hızlandı.
Sokaktaki kalabalık her zamankinden farklıydı. Bir mağazanın vitrinindeki televizyonlarda aynı haber dönüyordu: Cadılar Bayramı başlamıştı. Kostümlü insanları görünce aklına o geceki parti geldi.
Gilbert’la birlikte olmaya başladığından beri, liseden tanıdığı Tom Henderson’ın her yıl verdiği Cadılar Bayramı partisine katılıyordu. Bu geceleri seven Gilbert’ın heyecanı, Hailey’nin ayaklarını istemese de evden dışarı çıkarıyordu.
Dinlenme düşüncesinden vazgeçip yeğeni Ashley’yle gittikleri kostüm dükkânına yönelmeye karar verdi. Son saate yalnızca kimsenin istemediği kostümlerin kalmış olmasından korkuyordu.
Tom’un evi öylesine büyüktü ki Hailey yıllardır partiye gitmesine rağmen yalnızca misafirlere açılan bölümlerini görmüştü. Bahçedeki havuzun dışında, başka bir kanatta kapalı havuz ve sauna olduğu söylenirdi.
Lisede Tom’la yakın olmamışlardı. Hareketli ve olaylı bir çocuktu; Hailey’ye sataşmaya niyetlense de onun dövüş eğitimleri hakkındaki söylentiler yüzünden uzak durmuştu.
Hailey bu söylentilerden rahatsız değildi. İnsanların kendisine yaklaşmadan önce iki kez düşünmesini tercih ediyordu.
Arabaya bindi, kapıları kilitledi. Telefonuna baktığında cevapsız aramayı fark etti. Hızlı davranması gerektiğini biliyordu. Kontağı çevirip yola koyulurken gözlerini sıkışık trafikten oldukça ayırmamaya çalıştı.
İleride kırmızı yandığını fark etti, diğer arabalara ayak uydurarak yavaşlarken gözleri telefona kaydı. Cevapsız aramanın kim tarafından olduğunu görmek için ekranı açtı. Sevgilisi birkaç kez aramıştı. Geri aramaya bastı. Biraz sonra açılan telefonun ardındaki ses korku ve merak doluydu. Kurduğu cümleyi o denli hızlı söylemişti ki, Hailey sorulan soruyu biraz düşündükten sonra algılayabildi.
“Sevgilim, aradım ulaşamadım, neredesin?”
Karşıdakini sakinleştirmek isteyen bir ses tonuyla “Telefonum sessizdeydi hayatım,” dedi. "Trafikteyim şu an," diyerek ekledi hoparlörü açarken.
Arkadan gelen korna sesiyle yeşil yandığını düşündü. Aslında hala kırmızı yanıyordu. Ayağını frenden çekti, gözünü telefonuna gelen bildirimlerden yola çevirdiğinde ise ani fren yapması gerekti. Kemerini takmadığı için frenle birlikte vücudu öne savrulmuş ve başı direksiyona çarpmıştı.
“Hailey, iyi misin? Neler oluyor?” dedi telefonun ardındaki ses merakla. Gilbert, telefonun yere düşerken çıkarttığı sesle ve Hailey’nin fren yaparken ki hafif çığlığıyla korkmuştu.
Hailey alnını direksiyondan uzaklaştırdı, sırtını koltuğa yasladı. Arabanın içindeki sesi geç algılayan kulakları hala Gilbert’ın hatta olduğunu fark etti. Yere düşen telefonunu aradı gözleri. Diğer arabalardan inen insanlar arabasına doğru yaklaşıyorlardı. Telefona uzandı, eline aldı.
“İyiyim… Gilbert kapatmam gerekiyor, evde buluşuruz,” diyerek arabadan indi. Ayağa kalktığında hissettiği baş dönmesiyle arabaya yaslandı. Yanına gelenler nasıl olduğu hakkında sorular sorup düşmesin diye onu tutarken onun gözleri arabanın ön tarafındaydı.
“İyi misiniz?” dedi aralarındaki yaşça en büyük olan adam. Gözlüğünün arkasındaki çekik gözlerinin kenarlarında kaz ayakları belli oluyordu. Beyaz bir pamuk şekere benzeyen gür kıvırcık saçlarının altında kalan alnı da yaşının haberini veren çizgilerle doluydu. Adamın boyu Hailey’den kısaydı ama ses tonu gözlerini kapatsa bir deve ait olabileceğini düşündürecek kadar toktu.
“Evet…” diyebildi sadece. Onu tutan ellerden kurtularak arabanın önüne doğru yavaşça ilerledi. Çember oluşturmuş bir topluluk vardı. Sanki bir gösteri varmışçasına çemberin ortasına bakan gözler sadece izleyici olmak için toplanmış gibiydi. Baş dönmesi hala devam ederken şiddetli bir baş ağrısı ona eşlik etmeye başlamıştı. İnsanları kenara ittirerek çemberin ortasına ilerlemeye çalışırken bir yandan da düşmemek için insanlara tutunuyordu.
Nefesinin daraldığını fark etti. Yerde yatan adamı görmesiyle korkup geriledi. Bir adama çarpmıştı. Bu uzun boylu zayıf bir adamdı. Aklından geçen tek bir soru vardı. Ölmüş müydü? Büyük bir süratle vurmamıştı ama adam o kadar zayıftı ki bu hafif darbe bile onu öldürmüş olabilirdi. Aklından geçenler midesini bulandırırken kendini kaybetmek üzereydi. Hayatı sürekli stres ve sıkıntı içinde geçmişti, hepsinin üstesinden de en soğukkanlı haliyle gelmişti. Ama şimdi bunu yapamıyordu, bir insanı öldürmüş olabilme ihtimali bile onu mahvetmeye yetiyordu.
“Ambulansı arayın!” dedi bağırarak. Çevresine baktığında insanların fısıltılar halinde konuştuklarını gördü. Kimse yardım etmeye çalışmıyordu bile.
Nefesini düzene sokup adamın nabzını kontrol etmesi gerektiğini hatırlattı kendine. Derin bir nefes aldı, ileriye doğru bir adım attığında omzunda bir el hissetti. Geriye dönüp baktığında az önceki kısa boylu, yaşlı adamı gördü. "Sakin ol kızım," dedi ve yerde yatan adama doğru ilerledi. Yere çöktü, adamın zayıflıktan incelmiş bileğini kavradı.
"Yaşıyor mu?" dedi Hailey heyecan ve korku karışımı bir duyguyla.
“Sakin olun hanımefendi, bir şey olmaz böylelerine,” dedi yanı başında duran adam. Kendinden emin bu adamın söylediği sözle Hailey’nin kaşları çatılmıştı. “Anlamadım?" dedi merakla adama dönerken.
“Görüldüğü üzere yaşıyor, bir şey olmaz. Olsa da kimsenin pek umurunda olmaz."
İçindeki korku yerini öfkeye bırakmaya başlamıştı. Ukala tavırlar sergileyen adam, oldukça pahalı bir takım elbiseden ibaretti. Kolundaki saatinin parlaklığı insanın gözlerini kamaştırırken, adam gözlüğünü iki parmağıyla havalı olduğunu düşündüğü bir şekilde çıkarttı.
"Ne de olsa evsizin teki," diye ekledi ve dişlerinin beyazlığını göstermek amaçlı kıvrıldı dudakları.
Adamın bakışları düşüncesizlik doluydu. Dudakları adeta zengin olduğunu gizli gizli her kelimesinde fısıldıyordu. Elinde salladığı arabasının anahtarını Hailey’nin görmesiyle adam amacına ulaşmıştı. "İsterseniz…" dedi ve elini kadının sırtına yerleştirdi. "Bir soluklanın, size kahve ısmarlamama izin verin."
Artık öfke tamamen sarmıştı Hailey’yi. Beyninde çakan şimşeklerle ne baş dönmesi kalmıştı ne de mide bulantısı.
“O elini sırtımdan çekip, buradan uzaklaşmazsan aldığın her nefesin acısını çıkartırım senden," dedi sert bir şekilde. Bu adamın başta gülümsemesine neden olsa da dişlerini sıkmakta olan kadının keskinleşen çenesini görünce adam geri çekildi.
Hailey bu tarz adamları iyi biliyordu. Parasıyla istediği her şeyi elde edebileceğini düşünen karaktersizlerin aslında korkak birer varlık olduğunu çok görmüştü. Adam şimdi arabasına binmişti ki Hailey eski olaya dönebildi. Yerde yatan zavallı gözlerini açmıştı. İçinde hissettiği ferahlıkla bacaklarına derman geldi ve koşarak adamın yanına gitti. Yere çöktü, elini adamın alnına yerleştirdi. Yemyeşil gözleriyle etrafa anlamsız bakışlar savuran adama gülümsedi.
“Tanrı'ya şükür, yaşıyorsunuz."
“Evet, evet,” diyerek kalkmaya çalışan adamı durdurdu. Umursamaz bir tavırla karşılık veren adam için; Başını çarpmış olmalı bu sersem davranışlarının başka açıklaması olamaz, diye geçirdi aklından.
“Kalkmayın lütfen, ambulans gelecek.”
“Hayır, hayır.”
“Lütfen, dinleyin beni.”
“İyiyim, hiç gerek yok.” Adam Hailey’den kurtulup ayağa kalktığında yalpaladı. “Hastaneye gitmeliyiz,” dedi Hailey yaşlı adama bakarak, onun bir şeyler söyleyerek yaralı adamı ikna etmesini isteyen bir tavırla.
“İstemiyorum, sanırım bana çarpan sensin. Telaşından belli,” dedi adam, yaşlıya fırsat vermeden.
“Evet, özür dilerim. Bir anda…”
“Sorun değil, hastaneye sen gitmelisin. Alnın kanıyor.”
Elini alnına götüren Hailey parmaklarında bir sıcaklık hissetti. Çevredeki insanlar dağılmaya başlamıştı ki yaralı adam da o dağılan kalabalığa karıştı. Hailey arabaya binip adamın peşinden yavaşça ilerledi.
"Beyefendi, lütfen binin. En azından gideceğiniz yere bırakayım,” dedi camı indirip.
“Emin misin?”
“Elbette.”
Adam omuz silkti ve arabaya bindi, kemerini bağladı. “Sana da tavsiye ederim,” dedi gülerek. Bu sırada kenarda duran telefonu eline aldı.
“Nereye gidiyoruz?”
“Oldukça farklı bir yere. Sağa dön.”
“Telefonumu alabilir miyim? Teşekkürler.”
“Araba kullanırken telefonla uğraşırsan tabi çarparsın bana,” dedi gülerek.
“Gerçekten, özür dilerim. Biraz dalgındım, yeşil yandı sandım. Eğer hastaneye masraflardan dolayı gitmek istemiyorsanız ben masrafınızı karşı…”
“Gerek olmadığı için gitmiyorum. Benim gibi biriyle çok da ilgilenmezler zaten.” Adam bunu çok normal bir şekilde söylemişti. Ne gücenme ne de huzursuzluk vardı sesinde.
Hailey şimdi adamı incelenmek için gözünü yoldan ayırmıştı. Üstünde mavi bir tişörtü vardı. Çoğu yeri delik deşik bir tişörttü bu. Altında ise siyah bir pantolon, toz ve kir içinde.
“Kostümüm bu benim,” dedi adam gülerek. Hailey gözlerini yola çevirdi büyük bir utanç hissederken.
"Sol yapacaksın, ardından tekrar sağ, sonra bir yere sapmadan yokuştan aşağı ineceksin."
Hailey gözünü yoldan ayırmadan kafasını salladı.
"O adama ayar veren kadınla beni öldürmüş olabileceğini düşünüp kahrolan kadın bir değildi."
"Sert biriyim ama cani biri değilim," dedi kadın ciddi bir ses tonuyla. "Bir insanın canına kıymak, felaket! İsteyerek yapılana zaten kelimeler yetmez, istemeden yapılan bu kadar acı vericiyse…"
"Bir insanın hayatı çok basit aslında. Bugün ölmedim ama yarın ölebilirim. Ölümden bu kadar ürkmemelisin."
Hailey cevap vermedi, uzun bir sessizlik oluştu. Bu sessizliği bozan adam oldu. “Tamam burada durabilirsin.”
Hailey adamın komutuyla arabayı durdururken geldikleri yere baktı. Sağda uçurum, solda ise bir köprü vardı. Ve oldukça merkezden uzakta bir yerdeydiler. Herhangi bir yerleşim alanı yoktu.
“Ama burada ev yok,” dedi şaşkınlıkla.
“Ev bulacağını sana düşündüren neydi? Her insanın bir evi olmak zorunda mı? Bize bu kuralları koyan da ne?”
Gözlerini adamdan kaçırdı. “Tekrardan özür dilerim bu kaza…”
“Sana iyi eğlenceler,” diyerek arabadan indi. Hailey bir süre adamın arkasından baktı. Adam köprünün altına ilerledi ve ardından yok oldu. Zaten uzaklaştıkça defterlere çizilen çöp adama benzetmişti Hailey onu. Adını dahi bilmediği birinin farklı yaşantısını garip bir şekilde merak etmişti. Telefonun zil sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı.
“Gilbert…”
“Hailey sen iyi misin? Neredesin?”
“Küçük bir kaza yaşadım.”
“Ne? Nerdesin, hemen geliyorum.”
“Sorun yok. Ben iyiyim, aslında… bir sorun var, kostümüm yok.”
“Tanrı aşkına… Senin için çok endişelendim. Eve gel, Lisa senin için bir kostüm hazırlamış.”
Daha kötü bir şey olmadığına şükredip gecesini mahvetmemeye karar verdi.

***
“Gözlerini aç hadi ama Hailey!” Ellerini gözlerinden çekip yatağın üstünde duran kostüme baktı.
Hailey kapıya yönelince Lisa, “Nereye gidiyorsun?” diye sordu.
“Gidip kendi kostümümü kendim almalıydım. Bu ne böyle Lisa?”
Lisa, siyah kedi kadın kostümü ve uzun sarı saçlarıyla yatağın yanında duruyordu; Hailey’ye hazırladığı elbiseyi gururla gösteriyordu.
Hailey banyoya girerken, “Gilbert ne giydi?” diye sordu.
“Söylemeyeceğime söz verdim. Hem bu elbise çok seksi.” Lisa, kazaya rağmen sakin görünmesine şaşırarak uzaklaştı. Hailey soğuk duşun altına girdi.
Gilbert geçen yıl dev bir uzay gemisi olmuş, kapılardan geçmeye çalışırken herkesi güldürmüştü. Hailey havluya sarılıp alnındaki yaraya bant yapıştırdı.
Kendi canı söz konusu olduğunda acıyı önemsememek eski bir alışkanlığıydı. Yine de bu geceyi kaçırmak istemiyordu; Cadılar Bayramı’nın gerçeklikten uzak hâlini, daha çok Gilbert sevdiği için sevdiğini düşünüyordu.
Depo olarak kullandıkları odaya koşup eski kolileri karıştırdı. Ebeveynlerinden kalan eşyaları aylardır açmıyordu; kaçtığı şeyin eşyalar değil, anıları olduğunu biliyordu.
“Hailey, tatlım…” Lisa odaya giderken durup geri döndü ve depoya girdi. “Ne arıyorsun burada?”
“Lise balosunda giydiğin uzun beyaz elbise nerde Lisa?”
“Mmm… Kolları tül olan mı?”
Lisa pembe bantlı koliyi açtı. Hailey beyaz elbiseyle tiyatroda kullanılan tacı istedi. Birkaç eski aksesuarla kimsenin kolayca tanıyamayacağı bir kostüm hazırlayabilirdi.
*******
“Karyalı I. Artemisia,” dedi gürültünün arasından bir ses. Sesin sahibi iki kız kardeşe yaklaşan Gilbert’tı. Hailey’in boynundaki uzun mavi tül hafif bir meltemle uçuştu. İncecik belindeki kırmızı kurdelede bir kılıç asılıydı. Bunu gören Gilbert gülümsedi.
“Nasıl anladın?” dedi Lisa. “Yol boyunca yüzlerce tahminde bulundum ama bilemedim.”
“Anlamadım, sadece en beğendiği savaşçı kadının adını söyledim,” dedi Gilbert.
“Ciddi misin? Bilmediğim yerden geldi,” dedi Lisa.
“Güzelliğinin yanında cesareti ve yiğitliğiyle tanınan ilk kadın amiral. Adı tarihe yaklaşık on iki saat süren ve tarihin ilk büyük deniz savaşlarından biri olan Salamis’teki başarısı sayesinde yazıldı.”
“Ah Gilbert, partide tarih mi konuşacağız? Hiç ilgimi çeken konular değil.”
Lisa konuşulanlardan bir şey anlamayınca kalabalığa döndü. Hailey ise hafif bir tebessümle Gilbert’ı izliyordu. Doğru adamı bulduğundan her geçen gün daha çok emin oluyordu. Gilbert parmaklarını kızın alnında gezdirdi. “Hastaneye gitmeyi neden istemedin anlamıyorum.” Lisa’nın gülümsemesi, ikisinin yakınlığını seyrederken bir anlığına silindi; Hailey bunu yorgunluğa yordu.
“Önemli bir şey değil çünkü sevgilim. Sadece küçük bir sıyrık. Lütfen partinin tadını çıkartalım.” Gilbert gülümseyerek kafasını salladı, gözleri Hailey’nin beline kaydı. “Bir dakika o kılıç bana mı ait?” dedi Lisa’ya göz kırparken. Gülümseyerek ona sarıldı. “Bu yıl sarılabiliyor olmamıza sevindim.” Hailey geri çekildi ve adamın kıyafetine baktı. Biraz şaşırmıştı.
“Tahminini alayım,” dedi Gilbert.
“Şu an tahmin edemiyorum. Aslında gelmeden önce bir tahminim vardı. Spudnik olursun sanıyordum.”
“Farklılık yapmak istedim. Ben Dardanus’um.”
Lisa konuşmalarından bir şey anlamadığını fark edince ilgisini çevredeki insanlara vermişti. Hailey şu an daha fazla şaşkındı.
“Artemisia’nın onca savaştan sağ çıkıp da uğruna öldüğü adam mı?”
“Evet ama olayı onlarınkinden farklı tutalım olur mu? Dardanus normalde ona aşık olan kadını umursamıyor ve kadın da intihar ediyor. Bizimki şöyle olsun, Artemisia ve Dardanus’un paralel evrendeki hali. İkisi de deliler gibi aşık ve sonunda birbirlerine kavuşuyorlar. Ne dersin?”
“Bayıldım ama aklıma takılan bir şey var. Bu tesadüf fazla değil mi?”
Gilbert güldü ve üstündeki savaşçı kıyafetini çekiştirdi. “Aslında Dardanus olmaya seni gördüğümde karar verdim; öncesinde Kral Artur’dum.” Kılıcın kabzasına dokunup ekledi: “Belki de karar vermedim, yalnızca hatırladım.” Hailey’nin avuçları bir an soğudu. Fakat Gilbert’ın yüzündeki muzip ifade sözün ağırlığını dağıttı; Hailey de bu tuhaf hissi onun gösterişli şakalarından birine bağladı.
İki sevgili gülüşüp birbirlerine sarılırken müziğin sesi kısıldı ve hoparlörlerden birinin sesi duyuldu.
“2020 Felaket Cadılar Bayramı Partisi’ne hoş geldiniz! Bu yıl diğer yıllardan çok daha farklı bir parti konsepti ile karşınızdayız. Oldukça çekişmeli ve zorluklarla dolu bir oyun oynayacağız. Herkes gece yarısını beklesin. Şimdi gece yarısına kadar kafayı bulun ve dans edin!”
Şarkı yeniden başladığında Lisa, Ashley’i arayacağını Hailey’nin kulağına fısıldadı. Ardından kalabalığı yararak dışarı çıktı.
“Sorun mu var?”
“Hayır, sadece Ashley’i merak etmiş. Onu arayacak.”
Ashley, Hailey’nin beş yaşındaki tek yeğeniydi ve o gece babasıyla şehir dışındaydı.
Lisa, ailesini kaybettikten kısa süre sonra Josh’la evlenmişti. Josh onun kırılganlığından ve parasından yararlanmış; Ashley doğduktan sonra da kızlarını bahane ederek aynı evde kalmayı sürdürmüştü. Yıllar sonra Lisa’nın parasını gizlice kendi hesabına aktarıp boşanmak isteyince Lisa yeniden çökmüştü. Bu yüzden Hailey, ablasının Josh’la yalnız kalmasından hâlâ hoşlanmıyordu.
“İçkileri tazeleyeyim.” Gilbert kız arkadaşının dudağına bir öpücük kondurup uzaklaştı. Hailey yalnız kaldığından dolayı telefonunu kılıcının yanındaki küçük cepten çıkarttı.
“Selam, savaşçı prenses.” Elinde viskiyle yaklaşan kişi Chris’ti.
Siyah deri ceketinin altında koyu gri bir kapüşonlu, sırtında oklarla dolu bir sadak vardı. “Demek hâlâ Gilbert Clark’lasın.”
“Ne söyleyeceksen söyle ve git.” Chris aralarındaki mesafeyi kapattı. “Onda seni çeken ne?”
“Christian Porter,” dedi yanlarına yaklaşan Gilbert. “Bu ne güzel tesadüf.” Hailey’e bardağını uzattığında boşalan elini kızın omzuna atarak ona sarıldı. “Normalde bu tarz partileri sevmezsin. Hastanede olursun diye düşünmüştüm.”
“Haklısın dostum. Bu yıl bir değişiklik yapmak istedim. Birkaç eski arkadaş yüzü görürüm belki diye.”
“Debby’yle mi geldin? Az önce onu gördüm.” Chris’in bakışları Hailey’ye kaydı; soruyu duymamış gibi içkisinden bir yudum aldı.
Hailey bu konuşmanın içinde kalmak istemiyordu. Gilbert, Chris’le geçmişlerini bilmiyor ve onu yalnızca eski bir dost sanıyordu.
Hailey bir zamanlar Chris’e âşık olmuştu. Onu Gilbert gibi eğlenceli ve hayalperest bulmuş, fakat öfke nöbetleri yüzünden ilişkilerini bitirmişti. Bir yıl sonra Gilbert’la tanıştığında Chris’in de onun tiyatro çevresinden olduğunu öğrendi. Kampüste karşılaştıkları gün, yeni ilişkisini kaybetme ve Chris’in öfkelenme korkusuyla geçmişlerini saklamıştı. Chris de aynı yalana sessizce ortak olmuştu.
“Ben Lisa’ya bakayım.”
Onları geride bırakıp dışarı çıktı. İleride duran Lisa, sigarasından bir nefes çekerken telefondaki kişiyi onaylar gibi başını sallıyordu. Hailey yaklaşınca ekranı avucuna çevirip konuşmayı kesti.
“Sigara mı içiyorsun?”
“İçki içemediğime göre… Az önce biri uzattı, ben de aldım.”
Hailey sigarayı Lisa’nın elinden aldı. Diğer elindeki üç sigarayı görünce onları da çekip aldı. “Bunları kim verdi?”
Lisa omzunun üzerinden kalabalığa baktı. “Sonra konuşuruz. Ben… eve gidiyorum.”
“Neden? Bir şey mi oldu?”
“Josh, Ashley sürekli ağlayıp beni sayıklayınca onu buraya getirmiş. Sanırım zehirlenmiş; durmadan kusuyormuş. Hastaneye gidiyorum.”
“Seninle geliyorum.”
“Hayır Hailey. Josh ile aynı ortama girmeni istemiyorum. Son yaşananlar hepimizi gerdi. Ashley’i eve çıkarttığımızda sana haber veririm. Sanırım fazla şeker yedi. Sınırı aştığında hep böyle olur biliyorsun.”
“Biliyorum. Hangi hastaneye götürdüler?”
Lisa bir an duraksadı. “Josh henüz söylemedi. Yolda ararım. Lütfen, bu gece bir kez olsun sorun çıkmasın.”
“Peki, nasıl istersen. Beni haberdar et.”
“Elbette. Arabayı alıyorum.”
Lisa gidince Hailey sigaralardan birini yaktı. Uzun zamandır içmediği duman yabancı geldi; Chris’le Gilbert’ın aynı odada olmasıysa içeriden daha rahatsız ediciydi.
Sigarayı söndürüp içeri döndüğünde iki adamın sohbeti ilerlemişti. Hailey Gilbert’ın yanına sokuldu; Chris onun dokunuşundan rahatsızlığını gizleyemedi.
“Ashley her zamanki gibi şekerleri fazla kaçırmış, Lisa onunla ilgilenecek.”
“Muhteşem âşıklar…” dedi Chris. “Bu kadar farklı iki kişinin bu denli yakın olması çok garip değil mi? Hayalperest Gilbert ve realist Hailey.”
“Belki de bu farklılık bizi birbirimize bağlıyordur Oliver Queen,” dedi Hailey. “Dans edelim mi sevgilim?”
“Bir dakika,” dedi Chris. Onları yalnız bırakmaya hiç niyetli görünmüyordu; çakırkeyifti. “Hailey gelmeden önce reenkarnasyondan konuşuyorduk. Hâlâ aynı mı düşünüyorsun, Gilbert?”
“Evet, reenkarnasyonun varlığına ve işleyişine hâlâ inanıyorum. Neden sordun?”
“Mesela ben bu hayattan memnun değilim ve intihar edip başka biri olarak doğmak istiyorum. Kim olarak dünyaya geleceğimi seçebilir miyim? Yani neye bağlı hayvan ya da insan olarak geri geleceğimiz?”
Gilbert güldü kız arkadaşına bakarak. “Sevdiğim bir konuda öğrenmeye meraklı birisi var. Sanırım biraz sohbet seni bunaltmaz değil mi?”
“Elbette,” dedi Hailey. Birlikte bara ilerlediler. “Şöyle söyleyeyim. Öncelikle reenkarnasyon ruhumuzun sürekli yeni beden bulması demektir. Biz insanlar öldüğümüzde hayvan veya bitki olarak geri dönemeyiz. Çünkü bu olay geriye işlemez. Ve öldükten sonra ruhumuzun bir olgunlaşma sürecine ihtiyacı vardır.”
“Geriye işlemek derken?”
“Evet. Basitten mükemmele doğru bir sıra vardır. Atom, bitki, hayvan ve son olarak insan.”
“Yani bu hayatımdan önce bir kaplan olabilir miyim?” diyerek kahkaha attı Chris.
“Öncelikle bu anlatacaklarımı hiçbir kaynakta bulamazsın. Tamamen kendi araştırma ve gözlemlerim sayesinde bu bilgilere ulaştım. Herkes reenkarnasyon denen bu kelimeye aynı derecede uzaklıkta. Ben ise bu olayın tam da çekirdeğindeyim.”
“Peki, ölen insanların kim olarak geri geldiğini bilebilir miyiz?” dedi Chris. Gilbert yanında oturan kız arkadaşına çevirdi yüzünü, onun bu konulara inanmadığını hatta konuşmaya tenezzül bile etmediğini biliyordu. Bu yüzden bu konuşmalarda kulak misafiri oldukları Hailey için de yeniydi.
“Aslında bir partideyiz ve sevgilim oldukça sıkıldı. Bunu daha sonra geniş bir zamanda konuşmaya ne dersin?”
“Elbette.” Gilbert ayağa kalkıp Hailey’i salonun ortasına, dans eden insanların yanına çekti. Kızın ellerini kendi boynuna sardıktan sonra, parmaklarını bel boşluğunda hareket ettirdi.
*******
Kıkırdayışlarının arasından gelen sese odaklanıp Gilbert’ı durdurdu. Gece yarısı olmak üzereydi ve büyük oyun başlayacaktı. Sarhoş olduğunun farkındaydı ama bu kafa öylesine bir sarhoşlukla olabilecek tarzda değildi.
“Noldu?” dedi Gilbert.
“Sen de kendini farklı hissediyor musun?”
“Yani evet sonuçta az önce…”
“Hayır. Demek istediğim… Sarhoşluktan farklı bir şey bu.” Ayağa kalkıp büyük salona doğru ilerlerken bir şeylerin ters gittiğinden emindi. İnsan siluetleri birbirine karışırken midesi bulanmaya başladı. Kolunu tutan bir el yürümesini engelledi. Herkes büyük salonda toplanmış, platformun üstünde elinde parlak bir mikrofon tutan adama bakıyordu. Bu kişi partinin sahibi Tom’du.
“Nereye gidiyordun?” dedi Chris. Kolunu tutanın o olduğunu yeni fark etmişti. “Bir dakika, sen iyi misin?”
Hailey kolunu kurtardı ve Gilbert’ı aramaya başladı. Az önce bulundukları odaya girdiğinde Gilbert orada değildi.
“Herkes çift oluyor ve çiftlere bir numara veriyoruz. Arka bahçenin çitlerinin ardında kalan büyük lunaparka sizi yerleştiriyoruz ve ilk birbirini bulan çift kazanıyor. Bu yılki oyunumuz oldukça rekabetli ve eğlenceli. Bu oyunu bize öneren arkadaşımıza teşekkür ederiz. Şimdi lütfen herkes sıraya geçsin!”
Anonsu duyduğunda Gilbert’ın çoktan sıraya geçmiş olabileceğini düşünerek geri döndü büyük salona. Tahmin ettiği gibiydi. Numaraları alan Gilbert’ın gözleri Hailey’i aradı. Onu fark etmesi için kız elini salladı. Biraz sonra kızın yanına geldiğinde oldukça heyecanlı görünüyordu.
“Biz kazanacağız. Kesinlikle!”
“Sevgilim kendini bu kadar kaptırma. Bir oyun sadece.”
“Hayır bebeğim. Demek istediğim, aldığım numara senin uğurlu rakamın. Bu da şansın bizden yana olduğunu gösteriyor. Çok eğlenceli bir parti olacak.” Gülümsedi, mide bulantısı geçmişti ama insanları hala birbirlerine karışmış bir şekilde görüyordu.
“Sen iyi misin? İstersen oyundan çıkabiliriz.”
Nedense kendisini fazlasıyla enerjik ve canlı hissediyordu. Bu yüzden “İyiyim,” dedi. Gilbert kızın sırtına numarayı yapıştırdı. Zırhına avuçlarını vurdu ve “Şövalyen seni bulacak,” dedi garip bir taklitle.
“Çiftlerden ilklerini sırayla alalım lütfen.” Anonsla Gilbert “Orada görüşürüz,” diyerek kızı öptü ve sıraya geçti. Saçlarını geriye atarken tül kolları dirseklerine kadar sıyırmıştı Hailey. Vücudunun alev topuna döndüğünü hissediyordu. İkinci grubu gelip almaları için daha çok zaman vardı. Üst kata çıkıp banyoyu bulmaya çalıştı. Merdivenleri zor çıkmıştı. İlk karşısına çıkan odanın kapısını açtığında büyük bir yatak gördü. Kapıyı hızla geri kapattı. Koridorda ilerlerken karşısında bir kapı fark etti. Ona doğru adımlarını hızlandırdı.
“Hailey!” dedi bir ses. Geriye döndüğünde merdivenlerin ortasındaki Tom’u gördü.
“Banyo hemen sağında.”
Başını sağa çevirmesiyle bir kapı daha gördü. Algısı azalmıştı sanki.
“Teşekkürler Tom,” diyerek banyoya girdi. Yüzüne çarptığı soğuk su işe yaramıyordu. Yansımasına şaşkınlıkla, daha yakın mesafeden baktığında göz bebeklerinin büyümüş olduğunu fark etti.
“Tatlım iyi misin?” Yanındaki musluğu açıp ellerini yıkayan kız Debby’di. Debby Rogers. Ne ara gelmişti? Hailey banyoya girdiğinde Debby zaten içeride miydi, yoksa onu gördüğü hâlde içeri girdiğini şimdi mi unutuyordu?
“Bir şeyim yok.” Yüzüne son kez su çarpıp havlu peçeteyle kuruladı.
Debby ile Chris’in sevgili olmadıklarını biliyordu. Ama kendisi Chris’ten ayrıldıktan sonra ara sıra ikisinin birlikte takıldıklarını duymuştu. Canları sıkıldıkça birleşiyorlar, sonra aylarca görüşmüyorlardı. Aralarındaki ilişki bunun ötesinde değildi. Çıkarken Debby’nin sırtındaki numarayı okudu. “13.”
Uzun süredir bir şey yememişti ama yemek tezgahının önünden geçerken elini atıp üstü süslü keklerden bir tanesini almak içinden hiç de gelmemişti. Üstüne garip bir şekilde mide bulantısı hissetmişti. Bu onun gibi yeme aşığı birisi için oldukça ilginçti. Farklı bir içki içmemişti, sarhoş olduğunda hiç böyle hissetmediğinden de emindi.
Salona geçmesiyle ellerini kulaklarına bastırması bir oldu. İnsanların konuşmaları beyninin içinde dönerken neden bu kadar gürültü olduğunu anlayamıyordu. Başının şiddetli ağrısıyla gözlerini sıktı. Sırtını bir yere yaslamak istedi. Geri giden ayaklarını yere her bastığında vücudu, topuğundan başlayıp kulak ucuna kadar kuvvetli bir titreşimle sallanıyordu. Sırtını bir duvara yaslamış ve az olsun rahatlamıştı. Azalan seslerle yavaş bir şekilde ellerini kulaklarından çekti. Sanki kimse az önceki gürültüyü yapmamıştı. Herkes şu anki gibi normal ses tonlarıyla konuşmuşçasına normaldi.
“Chris her yıl daha da yakışıklı oluyor, ah hastası olunacak bir doktor!”
Duyduğu şeyle kafasını sağa çevirdi ama yanında kimse yoktu.
“Yakışıklı ama oldukça tuhaf biri. Bir kez takıldık, tam bir şeyler olacakken telefonu çaldı. Birden ayaklandı ve bir şey demeden çıktı gitti.”
“Ve sonra sen de Chris’in dolabına gey olduğuna dair fotoğraflar astın,” dedi kıkırdayan bir kız. İlerideki içecek tezgahının arkasında kalan dört kişilik kız grubu gözüne takıldı. Biraz sonra yanlarına Debby geldi.
“Kızlar, az önce Hailey ile karşılaştım. Sanki madde almış gibiydi. Gözleri filan bir farklıydı. Sanırım yaşam enerjisini uyuşturucudan alıyor.”
“Hailey Evans mı? Bir zamanlar Chris ile sevgili olan.”
“Evet o, sanırım Chris’i arayıp seninle işi pişirmesine engel olan da o olmalı Jane.” Herkesin kahkahasıyla Jane, parmaklarını uzun maşalı sarı saçlarına dolayarak uzaktan Hailey’e baktı. Hailey kafasını önüne çevirdi. Böyle bir şeyin imkanı yoktu. Bu uzaklıktan konuşmaları bu denli iyi duyabilmesi imkansızdı.
“Gençler, sıra sizde.” Neredeyse kırk kişi telefonları ellerinden alındıktan sonra hurda bir okul servisine bindirildi. Sıranın sonlarında olduğu için şimdi servisin koridorundaki sıkışıklığın arasında bir yerlerdeydi. Az önceki kız grubu dedikodularını bu sefer oturarak yapıyorlardı. Onları duymamak için algılarını başka yere yönlendirdi.
Radyoda çalan şarkı beyninde tekrarlanıyordu. Saçma bir şarkıydı, kelimeleri uyumlu olsun diye sözlükten rastgele seçilmiş gibiydi. Pencereden dışarıya baktı. Servis lunaparka giriş yapmıştı. Lunapark çok kalabalık değildi ama oldukça büyük bir araziye sahip olduğu düşünülürse her yerinde küçük insan toplulukları bulunuyordu.
Girişin sol tarafına çapraz bir şekilde durdu otobüs. İlk inenlerden olduğu için biraz ilerleyip lunaparkı gözlemleme şansı buldu. Sol taraf yokuştu. Lunaparka girildiğinde ilk olarak atlıkarınca ve dönme dolap karşılıyordu insanı. Sağ köşede jeton tezgahı vardı.
Sağ tarafın ilerisini görmeye çalışsa da beceremedi. Aşağıya eğimli yoldan başka bir şey gözükmüyordu. Saçma bir araziye oturtulmuş lunapark pek iç açıcı değildi. Üstelik gece vakti oldukça ürkütücü bir hal almıştı. Karanlık gökyüzünde sayılı yıldız gözükürken, dolunayın daha az parlıyor olduğunu fark etti.
“Bu lunaparkın beş farklı giriş kapısı var. Diğer grup dört tanesinden birine giriş yaptı ve şu anda geziniyorlar eşlerini bulmak için. Ve sizin için geri sayım başladı. 3, 2, 1, oyun başlasın!”
Sakin olarak attığı adımları üçüncüden sonra hızlanıp kıpır kıpır vücudunu sağ tarafa yöneltmişti. Çoğu insan yokuş çıkmaktansa inmeyi tercih ettiği için on ya da on beş civarı kostümlü insan Hailey ile aynı yöndeydi.
Aklı Lisa’daydı bir yandan da. Ashley’in ne durumda olduğunu öğrenememişti. Josh yine bir sıkıntı çıkarmış mıydı? Belki de Lisa aramış ama ona ulaşamamıştı. Bunu öğrenebilmesinin tek yolu vardı; oyunun bitmesi. Çünkü telefonlar oyunda eşlerden haberdar olunmaması için toplanıp parti evinde bırakılmıştı.
Yokuşun tam tepesine geldiğinde durup derin bir nefes aldı. Fazla dinamik hissediyordu, ayaklarındaki çivi topuğun oluşturduğu acıyı göz ardı edecek kadar.
Sağındaki çığlıklarla The Claw’ı gördü. Çocukken bir kez binmiş, doksan saniye boyunca gözlerini açamamıştı. Karşısındaki GMAX’e ise yaklaşmaya bile niyeti yoktu.
Gilbert heyecanı düşünürken Hailey her etkinliğin riskini hesaplar, onun macera merakını anlamakta zorlanırdı.
Yine de Gilbert’ın kendine “asi” deyişini hatırlayınca gülümsedi.
Lisa da tehlikeye yönelirdi; özellikle ebeveynlerinin ölümünden sonra. Josh’la ilişkisi ve alkol sorunu o dönemde başlamış, Hailey üniversiteye yeni girdiği hâlde ablasını ayakta tutmaya çalışmıştı. Yükü bir süre yalnız taşımıştı.
O sırada sevgilisi olan Chris, Lisa’nın seanslarında ve Josh meselesinde Hailey’ye destek olmuştu. Böylece Hailey, ailesinin yasını tutmaya ancak fırsat bulabilmişti.
Hız trenini de geçtikten sonra insanların azaldığını fark etti. Saat bire yaklaşmış olmalıydı. Güneşin doğmasına saatler vardı artık. Lunaparktaki aletlerin çevrelerindeki ışıklar lunaparka ayriyeten bir ışıklandırma yapılmamasında etkili olmalıydı.
“Hailey!” Chris koşarak yanına geldi. “Nasıl gidiyor?”
“Burada ne arıyorsun?”
“Tıpkı senin gibi ben de oyuncuyum.” Kız bir adım gerileyip Chris’in sırtındaki numaraya baktı. “Tahmin edilebilirdi,” diyerek yürümeye devam etti. Chris kızın adımlarına yetişti.
“Ne demek istiyorsun?”
“Bir şey demek istemiyorum Chris. Hatta benden uzaklaşman için sana tüyo bile vereceğim. Debby benim biraz daha önümde ilerliyor koşarsan yetişebilirsin ama yanında Tom Henderson olduğunu da bil.”
Hailey dediklerine ne ara dikkat etmiş olduğuna şaşırırken Chris onu durdurdu. “İyi gözükmüyorsun. Eve gitmek ister misin?”
“Gilbert’ı bulduktan sonra, evet.”
“Hap mı aldın?”
“Ne? Öyle bir şey yapar mıyım? Saçmalama.”
“Bana sadece 1 dakika ver. Olur mu?” Kız ağzını açamadan Chris aklından geçenleri uygulamaya başlamıştı. Elinin tersiyle kızın alnına dokundu. Ardından boynuna kaydı eli. İki parmağıyla şah damarını kontrol etti.
Chris’in sıcaklığını boynunda hisseden Hailey’in nabzı, gözünde canlanan anılarla artmıştı.
Bu sırada Chris ceplerini karıştırmaya başladı. İleride korku evine doğru yürüyen bir erkek gördü Hailey, oldukça uzaktaydı. Sırtında 7 yazıyordu.
“Gilbert,” dedi sessizce. Chris, oraya yönelemeden kızı kollarından tutarak durdurdu. Anahtarlığına bağlı küçük feneri gözlerinin içine tuttu. “Chris Tanrı aşkına bırakır mısın beni?”
Şimdi geri çekilmişti. Etrafına göz gezdirdiğinde aklında pek de iyi şeyler olmadığını fark etti Hailey. “Sorun ne?” dedi az önceki sesinden çok farklı bir ses tonuyla.
“Vücut ısın yüksek, göz bebeklerin ışığa karşı küçülmesi gerekirken oldukça büyük. Nabzın sanki parmaklarımı tekmeliyordu içeriden. Başka normal olmayan şeyler var mı fark ettiğin?”
“Ne gibi?”
“Yerinde duramama, hareket halinde olma isteği…”
“Mide bulantısı var. Aşırı yoğun bir gün geçirdim, yorgunluktan dik bile duramıyordum. Şimdi…”
“Enerjiksin.”
“Evet,” dedi. “Ama ben bir şey almadım.”
“Partiye birisi sokmuş olmalı. İçkiye kattılar büyük ihtimalle.”
“Havuzdan içtim birkaç kez.”
“Senin gibi birkaç kişi daha olmalı öyleyse. Genelde havuza katarlar.”
“Ne sence bu? Bağımlılık yapar mı?”
“Sanmıyorum. Bağımlılık yapacak dozdan çok biraz ortamı şenlendirecek dozu kullanmışlardır.”
“Nerden biliyorsun?” dedi. “Hatırladığım kadarıyla hiç uyuşturucu kullanmamıştın, haplar hakkında bu kadar çok şey bilmen sadece doktor olduğun için mi yoksa…”
“Bak, görüşmeyeli çok oldu. Bu süreçte ben çok değiştim…”
“Gilbert’ı bulmaya gidiyorum,” dedi duymak istemez bir tavırla. Chris’i geride bırakıp yürüdü. Konsantrasyonunu da etkiliyor olmalıydı vücuduna giren yabancı madde. Gereksiz şeylere fazlasıyla dikkat ediyordu, istemeden bazı konuşmalara kulak misafiri oluyordu. Algısı kötüden mükemmele yükselmişti.
Korku evine girdiğinde kapıda bir görevli yoktu. Koridorda ilerledi. Üç katlı evin giriş katında bir mutfak ve salon bulunuyordu.
“Gilbert!”
Mutfağa girdi. Balmumundan yapılmış insanlar yemek masasının etrafında oturuyordu. Anne baba ve iki çocuk. Çocuklardan erkek olanı, sol eliyle tostunu yiyordu. Sağ eli ise masanın üstündeydi ve tam elinin ortasından masaya saplanmış bir bıçak vardı.
Kadının vücudu masaya dönük kafası ise tam tersinde kalan kapıya-Hailey’e- dönüktü. “Beni korkutmak için bundan daha fazlası gerekecek,” dedi. Geriye dönmesiyle yüzüne doğru bir yarasa uçtu. Küçük bir çığlıkla geri çekildiğinde tavana asılı bir maket olduğunu fark etti ve kendi kendine güldü. “Evet, bir yarasa yeterliymiş meğerse.”
Yukarıdan gelen tıkırtıları duydu. Merdivenlere koştu. “Gilbert?” Korkuluklardaki yapış yapış kırmızı boyaya değen elini geri çekti.
Yanından iki çift el ele geçerek aşağıya indi. Erkeğin sırtında 17 yazıyordu. Kız ise 3 numaraydı. Gilbert sandığı adam da bu olmalıydı, baştaki biri görememişti büyük ihtimalle.
Geri inmeyi düşünürken odadan gelen sesleri duydu. Yaklaştıkça belirginleşen ses bir kadına aitti. Aralık olan kapıyı hafif itelemesiyle Debby ve Tom’u gördü. Yatakta olduklarını fark ettiğinde bu korku evinin artık korku evi olarak işlemediğini anlamıştı.
“Hailey!” diyerek toparlandı Debby.
Hiçbir şey diyemeden odadan çıktı Hailey hızla. Tom ayağa kalktı ve ceketini alıp kızın yanından hızla geçti. Hailey’e öfkelenmiş olduğunu omzuna sert bir şekilde çarparak belli etmişti. Kadının boynundan aşağı sarkan tül uçuştu. Hailey merdivenden inen ayak seslerini duyduğunda anca konuşabilmişti.
“Kusura bakma, Gilbert’ı arıyordum. Buraya girdiğini…”
“Sorun değil.” Debby eteğini indirdi ve saçlarını düzeltti. “Zaten sıkılmıştım. Bu arada Chris’i gördün mü?”
Hailey sessiz kalmayı seçince Debby devam etti. “Ona da bu güzel ve büyülü evi gezdirmeyi istiyorum.”
Debby Chris’ten beklediğini tam alamadığı için ve Chris’in hala Hailey’e hisleri olduğunu bildiği için karşısında duran kadından nefret ediyordu. Olabildiğince Chris ileyken bunu Hailey’in gözüne sokmaya çalışıyordu.
“Güzel,” diyerek odadan çıktı Hailey. Korku evine gelirken ikinci katın dışında üçüncü katta da balkon olduğunu görmüştü. Yukarıdaki balkondan lunaparktaki insanları daha rahat görebilirdi.
“Sen ve Chris, ne kadar sevgili kalmıştınız?” Debby de onunla merdivenlerden yukarı çıkıyordu.
“Neden soruyorsun?”
“Sadece merak.”
Hailey sağdaki küçük odaya girdi. Bu oda bir bebek odası olarak tasarlanmıştı. Duvarlardaki kan lekeleri, beşikteki yangın izi… Balkon kapısının önünde, yerde beyaz bir oyuncak ayı ve bıçak duruyordu. Eğilip ikisini de eline aldı. Bıçağın keskin kısmı işaret parmağını kesince elindekileri beşiğe fırlattı. Her şey maketken bıçak neden gerçekti? Parmağını dudaklarının arasına götürdü. Balkonun solunda, alçak bir bölmeyle ayrılan ikinci bir balkon vardı; iki oda arasında dışarıdan geçilebilecek kadar dar bir mesafe bulunuyordu.
Bir an önce Gilbert’ı bulup eve gitmek istiyordu. Sesler ve insanlar yine birbirine karışmaya başlamıştı. Balkonda hafif bir esinti karşıladı onları. Lunaparkta sadece oyuncular kalmışa benziyordu.
“Tam olarak neyi merak ediyorsun?” dedi Hailey. Saçlarını geriye atıp ensesindeki terin kurumasını sağladı. Şu serin havada çırılçıplak gezmek istiyordu. Bu düşünce onu güldürdü.
“Senden kaçıncı yılınızda sıkılıp bana küçük ziyaretler yapmaya başladığını merak ettim.”
Hailey, Debby’yi kendini kızdırmaya çalışan küçük bir şeytana benzetti. Kan kırmızısı, parlak pullu elbisesinin içindeki kumral şeytanı duymazlıktan gelip gözleriyle Gilbert’ı aradı. Tom, Gina, Justin… Yokuştan aşağı ilerleyen zırhlı bir erkeği görmek için gözlerini kıstı. Sırtında yalnızca 7 vardı. Gri zırh Gilbert’ınkine benziyordu fakat adam uzaktaydı; yüzünü ve yürüyüşünü seçemiyordu. Yine de numarayı görünce onun Gilbert olduğundan kuşku duymadı. Köşeden binaya giren başka birini gördü. Sırtındaki oklar, onun Chris olduğunu ele veriyordu.
“Yani aslında merak ettiğim şey, Bir erkeğin senden ne kadar zaman sonra sıkıldığı. Ona göre Gilbert’ın bana geleceği zaman saçlarımı sarıya boyatmayı düşünüyorum. Esmer bir kızla olmaktan sıkılmış olur elbet. Sanırım daha dört ayınız var.”
Yüzünü Debby’e çevirdi. Vücudundaki titreme sinirden dolayı daha da artmıştı. Elleri iki yanda aşağıda yumruk şeklindeydi. İstese tek hamleyle nefesi keser, bayıltır ya da komaya sokabilirdi Debby’i.
“Sesini kes Debby! Ne zaman susman gerektiğini bilmeyen zavallı bir kızsın.”
“Ne yapacaksın? Şu dövüş hareketlerini üzerimde mi uygulayacaksın? Senden korktuğumu sanıyorsan yanılıyorsun,” dedi, parmaklarını Hailey’nin saçlarına dolarken. Hailey derin bir nefes alıp gözlerini kapattı. Debby’nin parmaklarını teker teker saçlarından ayırdı. Bir şey demeden arkasını dönüp balkondan çıkacakken Debby kolunu yakalayıp kendine çekti. Uzun tırnakları Hailey’nin derisine saplandı. Hailey kolunu kurtarmak için sertçe çekince tırnaklardan biri derisini sıyırıp ince bir parçayı kopardı. Keskin acıyla yüzünü buruşturdu; kolunda beliren kanı fark etti ama Debby’nin tırnağının altında kalan dokuyu görmedi. “Cevap ver bana!”
“Hayır, sana dokunmayacağım Debby. Çünkü sen hak ettiğini bulacaksın. İnan bana, bunu dört gözle bekliyor olacağım. Tamam mı?”
Balkondan odaya geçip koridora çıktığında arkasından Debby’nin bağırışlarını duydu. “Seni küçük orospu! Erkeğini elinden aldığımda da böyle konuşabilecek mis…”
Merdivenlerin yarısındayken kızın bağırışının kesilmesiyle adım atmayı kesti. Kafasını yukarıya çevirip odaya bakmaya çalıştı. Hala ses gelmediğini fark ettiğinde kaşları çatıldı.
“Debby?”
Dengesini kaybedip balkondan düşmüş olabilir miydi? O zaman bir çığlık veya yere çarpma sesi duyması gerekmez miydi? Balkonun altında düşüşünü yavaşlatacak ya da onu düşmekten kurtaracak herhangi bir şey yoktu, dümdüz bir beton vardı.
Kafasını aşağıya çevirdi. Belki de gittiğini düşünerek susmuş ve balkondan dışarıyı izlemeye başlamıştı. Dediği şeylerden dolayı öfkeli olduğu bir insanı gidip iyi mi diye kontrol etmeyecekti tabi ki.
Boynundaki boşluğu yeni hissedip tülü aramaya başladı. İkinci katta Debby ile Tom’u yakaladığı odaya girdi. Yatağın altına uçan tülü almak için eğildiğinde başı döndü; bir süre yatağın kenarına tutunup görüntünün düzelmesini bekledi. Aşağıda ne kadar kaldığını kestiremiyordu, ancak iki dakikadan uzun olmamalıydı. Tam doğrulurken bir ses duydu.
“Debby!”
Ses bir erkeğe aitti ve üst kattan geliyordu. Merakla odadan çıkıp merdivenlere yöneldi. Üst kata çıktığında koridorda duran Chris’i gördü.
“Chris?”
Adımlarını yönelttiği adam, hiç hareket etmiyordu. Bu durum Hailey’i daha fazla meraklandırırken adımlarını hızlandırdı. Chris’in yanında durdu ve yüzündeki korkuyu gördü. Topuklusunun altında bir kayganlık hissetti. Elbisesinin yerde sürünen kısımları kırmızıya bulanmıştı. Bu sahte kan en başından beri yerde miydi? Gözleri tekrar Chris’e yöneldiğinde, adamın bakışlarını takip ederek odaya çevirdi kafasını.
Gördüğü şeyle çığlık atması bir oldu. Parmaklarını dudaklarına bastırırken gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Ellerini yukarı çıkartıp gözlerini kapattı.
“Halüsinasyon görüyorum. Gerçek değil, gerçek değil. Hepsi hap yüzünden. Bunlar gerçek değil…”
Kendi kendine fısıldayarak tekrarladı aynı cümleleri. Ellerini yüzünden çektiğinde o hala oradaydı. Debby kapının tam karşısındaki sandalyede oturuyordu. Elleri dizlerinin üstünde duruyordu. Göğüs dekoltesini elbisenin bir parçasıymış gibi kapatan kan, boydan boya kesilmiş gırtlağından akıyordu. Saçları düzgün bir şekilde iki yana ayrılmıştı.
“Ellerini ver,” dedi Chris ve kadının ellerini tuttu. Her tarafına bakarken ne yaptığını o da bilmiyordu.
“Sen yapmadın,” dedi. “Ellerinde kan izi yok.”
“Yapmadım!” diye çığlık attı Hailey. Chris’in maddenin etkisiyle böyle bir şey yapmış olabileceğini düşünmesi onu sinirlendirmişti. Chris’ten kurtuldu ve odaya girdi.
“Çık oradan Hailey!”
Debby’nin dudaklarındaki kırmızı ruj taşmıştı. Hayır, rujdan farklı bir şey, kandı oradaki. Kanla dudaklarını kenarından yanaklarına doğru iki çizgi çekilmişti. Debby o çizgilerle gülümsüyormuş gibi duruyordu.
Canlı olabilir miydi hala? Kontrol etmeliydi. Vücudunun salgıladığı adrenalin onu korkusuz bir insan yapmıştı. Bileğini kavradı, parmakları hiçbir şey hissetmiyordu. Ne bekliyordu? Kadının boynu kesilmişti, hala nasıl yaşayabilirdi?
“Tanrı aşkın Hailey!” dedi Chris ve yanına geldi. Kolundan tutup onu odadan çıkarmak istemişti ki Hailey Debby’nin ellerinin arasında bir şey tuttuğunu fark etti. Bir zarftı bu. Sanki zarar vermek istemiyormuş gibi yavaş ve nazik hareketlerle zarfı kadının elinden aldı. Üstünde ‘DEBBY’ yazıyordu.
“Hailey bırak onu,” dedi Chris.
Onu dinlemedi ve zarfın içini açtı, gözleri hala Debby’deydi. Her an canlanacakmış gibi hissediyordu.
“Artık sesimi kesip uslu bir kız olacağım. Beni özgür bıraktığın için teşekkür ederim.”
Tüm bunlar gerçekti. Bu teşekkür kimeydi? Hailey’e mi? Bunlar şaka olmalı diye düşündü. Debby oyun çeviriyor olmalıydı. Elindekileri yere fırlatıp balkona doğru ilerledi. Nefes alamıyordu, beşikten tutundu ve kafasını öne eğdi.
Dışarı çıkıp herhangi birine polisi aramasını ve ambulans çağırmasını söylemeliydi. Şu an bunu gören Chris’ten başka kimse yoktu. Haline bakıp kan alacaklar ve hem alkollü olduğunu hem de hap aldığını göreceklerdi. Hapı isteyerek almamıştı ki ve partiye gitmişti sonuçta herkes içki içmişti. Debby en son kimle beraberdi? Hailey ile. Şüpheli olabilir miydi onların gözünde?
Kafasını kaldırdığında beyninde şimşekler çaktı. Ortası yanık beşiğe bıraktığı bıçak yoktu. Debby’e döndü birden. Boğazını kesen bıçak parmağını kesen bıçak olabilir miydi? Üstünde parmak izlerinin bulunduğu bıçak. Cinayet aleti… Bu bir cinayetti, evet. Ve kurbanın ellerinde, bileklerinde Hailey’in parmak izleri vardı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

3okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…