Bölümler 2Şu an: Karanlık
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Suyun derinliklerine gömülüyordum. Her şey zifiri karanlıktı. Kulaklarımdaki uğultuyu, eve bir daha dönemeyecek olmanın verdiği o boğucu çaresizlik bastırıyordu. Şimdi ne olacaktı? Her şey burada, bu buz gibi karanlıkta mı bitecekti? Böylece pes mi edecektim? Derin ve kesik bir nefesle gözlerimi açtım. Ciğerlerim yanıyordu. Burası… burası benim odam değildi. Hızla dirseklerimin üzerinde doğruldum. Yabancı bir yatak, yabancı bir tavan… Yataktan fırlayıp açık balkon kapısına doğru koştum. Görünürde sadece dipsiz, kasvetli bir orman ve dün içine düştüğüm nehrin hırçın suları vardı.
Arkamda bir kıpırtı hissettiğim an hızla odaya döndüm. Dün üzerimde olan elbisem yoktu; bana ait olmayan, uzun beyaz bir gecelik giydirilmişti. Açık kapıya doğru atılırken zaman yavaşlıyor, ağır kumaş adımlarımı prangalayarak bacaklarıma dolanıyordu. Sonunda koridora çıkmayı başardım. O an bir hizmetli önümden geçiyordu. Göz göze geldik ama gözlerinde en ufak bir duygu kırıntısı yoktu. Başını hızla yere eğip beni hiç görmemiş gibi adımlarını hızlandırdı ve adeta bir gölge gibi kayboldu. Koca koridorda bir çıkış ya da bir muhatap ararken arkamdan gelen sesle olduğum yere çivilendim.
“Tanrım, sonunda uyanmışsın!”
Hızla sese döndüm. Kızıl, dalgalı saçlı, orta boylu ama insana bakarken nefesini kesecek kadar tekinsiz, büyüleyici bir güzelliğe sahip genç bir kız duruyordu karşımda. Aşağı yukarı benim yaşlarımdaydı. Dünkü dehşetin ağırlığı hala kemiklerimdeydi; dengemi bulmak için elimi alnıma götürdüm.
“Ben…” Sesim çatallıydı. “Sadece birilerini arıyordum.”
Kızıl saçlı kız yanıma yaklaşıp yumuşak bir tebessümle ellerini kollarıma koydu. “Hadi gel, salona geçelim. Biraz ısın ve bir şeyler ye.”
Beni geniş bir salona, gürül gürül yanan devasa bir şöminenin karşısına yönlendirdi. Ateşin ısısı tenime çarptığında, kasılan bedenimde istemsiz bir rahatlama dalgası yayıldı. O kusursuz güzelliğe sahip kız da hemen yanıma oturdu.
“Ben Lucinda,” dedi gülümseyerek. “Ama bana Lucy diyebilirsin.”
Bana uzattığı ele, sonra da porselen gibi pürüzsüz yüzüne baktım. Elini tutup hafifçe sıktığımda irkildim. Parmakları yakıcı bir soğuğa sahipti; damarlarında kan akmıyor gibi donuk ve ölüydü. Arkasındaki kristal kaseden aldığı kurabiyeleri bana uzattı. Onları almak istemesem de, sesindeki o itiraz kabul etmeyen uyuşturucu ton beni buna mecbur bırakmıştı. Kucağımda duran kristal kaseye boş gözlerle baktım.
“Peki senin adın ne?” diye sordu. Gözleri fazla sakin, sesi fazla pürüzsüzdü. Ona başka bir isim söylemeyi düşündüm ama zihnimdeki o tuhaf ağırlık dilimi çözdü.
“Cassandra.”
Sonra zihnime düşen yıldırımla kaseyi aniden kenara itip ayağa fırladım. “Darcy!” Dün gece nehrin karanlık sularına yuvarlanmadan hemen önce yanımdaydı!
Lucy de benimle birlikte ayağa kalktı. O soğuk elleriyle kollarımı tekrar, ama bu kez çok daha sert bir güçle kavradı. “Merak etme Cassandra, o güvende. Şimdi sakinleş ve lütfen bir şeyler ye.”
Bu bir rica değildi; ipek bir eldivenin içinden çıkan demir bir emirdi. Ona direnmek istedim ama bacaklarımdaki derman henüz yerine gelmemişti. Yavaşça otururken tetikteki gözlerimi ona diktim.
“Gitmeliyim. Ailem…” Cümlelerim dudaklarımda ufalanıyordu. Aslında o eve dönmeyi gerçekten istiyor muydum?
“Şu an hiçbir yere gidemezsin Cassandra. Dışarıda fırtına var. Ailene haber ulaştırırız ama seni bu halde gönderemeyiz.”
İkna olmuş muydum? Yoksa buradan tek başıma kaçamayacağımı bilecek kadar zihnim berraklaşmaya mı başlamıştı? Ama her şeyden öte, zihnim onun kurduğu cümlenin içindeki tek bir kelimeye takılıp kalmıştı: Biz. Göndermeyiz.
İfademi sertleştirmeye çalışarak çenemi dikleştirdim. “Lucy… Her şey için sana ve ailene teşekkür ederim.”
Lucy’nin dudaklarındaki gülümseme genişlerken gözlerinde tehlikeli bir parıltı geçti.
“Önce yemeğini bitir. Sonra sana uygun kıyafetler bulalım. Akşam yemeğinde ailemle tanışacaksın.”
———
Akşam için Lucy’nin odama gönderdiği elbise yatağın üzerine serilmişti: Koyu kan kırmızısı, ağır bir kadife. Evimde olsaydım muhtemelen şu an bu elbiseyi giymemek için kıyameti koparıyor olurdum. Ancak hizmetliler itiraz etmeme fırsat bile vermeden elbiseyi üzerime geçirirken, sessiz kalıp etrafı incelemeyi seçtim. Burası sıradan bir soylunun evi değil, devasa bir şatoydu. Yere kadar uzanan bordo kadife perdeler, evimdeki yatağın iki katı büyüklüğündeki o görkemli yatak ve soğuk taş duvarlar... Etraftaki her parça bir servet değerindeydi ama zenginlikten çok, boğucu bir asaleti ve zifiri bir karanlığı haykırıyorlardı. Benim için getirilen ayakkabıları da giydikten sonra, hizmetlinin sessiz adımlarını takip ederek koridorlardan aşağı indim. Duvarlardaki mumların cılız ışığı karanlığı aydınlatmaktan çok, sadece kendi etraflarında can çekişiyor, karanlığa boyun eğiyor gibiydi. Salona adım attığımda uzun, ihtişamlı bir yemek masası görüş alanıma girdi. Masanın başköşesinde, orta yaşlarda ama ürkütücü derecede genç görünen sarışın bir kadın oturuyordu. Elindeki şarap kadehini yavaşça masaya indirdi. Kaşlarının altından bana diktiği o tek delici bakışla, arkasındaki şöminenin ateşi harlanarak adeta hiddetlendi.
Sonra koluma dolanan buz gibi ellerle irkildim.
“Hadi gel Cassandra,” dedi Lucy beni masaya doğru çekiştirerek.
Dudaklarımı birbirine bastırıp gösterdiği sandalyeye yerleştim. Arkamdaki devasa pencerelere çarpan fırtınanın şiddeti ve şatoyu sarsan gök gürültüsü, içerideki gergin sessizliği daha da sağır edici kılıyordu.
“O annem, Barbara.” dedi Lucy bana doğru hafifçe eğilerek. Başımı çevirip kadına baktım. Bu kadar ölümcül bir atmosferin ortasında böylesine rahat bir tanışma faslı fazla tuhaftı. “Anne, bu da Cassandra.”
Barbara hafifçe başını eğmekle yetinip kan kırmızısı şarabını yeniden dudaklarına götürdü. Derin bir nefes aldım, sesimi sabit tutmaya çalışarak konuştum: “Beni nehirden kurtardığınız için size teşekkür etmek isterim.”
Barbara dudaklarını dilinin ucuyla usulca yaladı. “Ettin.”
Sesindeki o ruhsuz, kestirip atan tavır kelimeleri boğazıma dizmişti. Araya giren o ağır sessizliği, Lucy’nin gerginliğini örtbas etmek istercesine attığı neşeli kıkırtı bozdu. “Hadi yemeğe başlayalım!” diyerek hizmetlilere işaret verdi.
Hizmetliler gümüş tepsilerle masaya yaklaşırken, salonun üzerine aniden zifiri bir ağırlık çöktü. Odanın aurası saniyeler içinde değişmiş, sanki havadaki oksijen çekilmişti. Hizmetlilerin ve hatta Lucy’nin bile sandalyelerinde huzursuzca kaskatı kesildiğini fark ettim. Şöminedeki ateşin alevleri uzayıp incelirken, duvardaki gölgeler kopkoyu bir sise dönüşerek birbirine karıştı ve odanın içinde hareket etmeye başladı.
“Hoş geldin abi.” diye fısıldadı Lucy. Gözlerimi o titreşen gölgelerden ayırıp, tam karşıma, masanın ucuna yerleşen silüete diktim. “Tanıştırayım,” dedi Lucy nefesini tutarak. “Bu da ağabeyim, Dane.”
Dane.
O, etrafındaki karanlığın bizzat yaratıcısı gibi duruyordu. Geniş omuzları, kusursuz siyah giyimi ve maskülen duruşuyla girdiği mekanı anında esir almıştı. Yüzü tıpkı Lucy gibi porselen kadar pürüzsüz ve solgundu ama onda kız kardeşinin neşesinden eser yoktu. Tıpkı Barbara gibi ciddiydi ancak çok daha tehlikeli, çok daha gizemli bir aurası vardı. Yüz hatları bir erkek için fazla keskin, tehlikeli bir yakışıklılığa sahipti. Gözleri şöminenin ışığında kan kırmızısı parlıyor, alevin yansıması çekildiğinde ise dipsiz bir zifiriye gömülüyordu.
Bakışları önce Lucy’nin üzerinde gezindi, sonra ağır ağır bana döndü.
“Ve bu da Cassandra.” dedi Lucy boğazını temizleyerek.
“Onu Dane buldu, Lucy,” diye araya girdi Barbara, buz gibi bir sesle.
Gözlerim hafifçe irileşti. O hırçın nehirden beni çekip çıkaran bu acımasız görünümlü adam mıydı?
“Evet ama geldiğinden beri onunla ilgilenen benim!” dedi Lucy şımarık bir edayla. Dane tek bir kelime dahi etmedi. O sustukça, odadaki gerilim damarlarıma sızıyordu.
“Teşekkür ederim,” dedim. Sesimin titrememesine özen göstererek başımı dik tuttum. Arkasındaki devasa gölge bile onun varlığına saygı duyarcasına titriyordu. “Hem Darcy’i, yani atımı, hem de beni kurtardığınız için… teşekkür ederim.”
Dane ağır bir hareketle masadaki kadehe uzandı. “Bir dahaki sefere, fırtınanın ortasında at koşturup kendinizi nehre atacak kadar ahmakça bir tezat yaratırsanız…” Sesi derin, pürüzsüz ve ölümcüldü. “…Sizi kurtaracak biri yerine, bu zaafınızdan faydalanacak olanlarla karşılaşırsınız.”
Lucy masaya doğru öne eğildi. “Abi!” dedi uyarıcı bir tonda.
Dane kadehinden yavaş bir yudum aldı. Önümdeki sıcak yemekten yükselen dumanın bile onun kelimeleri karşısında dağıldığını gördüm.
“Yemeğini ye, Cassandra.” Barbara aniden sandalyesinden kalktı. Tabağına dokunmamıştı bile. Yanımdan geçip giderken adımlarını durdurdu. “Gece de en az fırtına kadar tehlikelidir. Dikkatli olmalısın.” dedi ve gölgelerin arasına karışıp gitti.
Tekrar Dane ile göz göze geldik. O sarsılmaz, sakin maskesinin ardında ne gizliydi?
“Misafirperverliğiniz için minnettarım ama belki de gitmeliyim…” diye fısıldadım Lucy’ye doğru, gözlerimi Dane'den ayırmadan. Lucy anında koluma yapıştı.
“Kimse sana böyle bir imada bulunmadı Cassandra!” Sonra endişeyle abisine baktı. “Değil mi?”
Dane geriye doğru yaslandı. Kusursuz duruşundan zerre taviz vermeden arkamdaki pencereye vuran şiddetli yağmura baktı. “Nereye girip çıktığınıza dikkat ettiğiniz sürece…” Başını yavaşça bana çevirdi. “Dışarı adım attığınız an, ikinci bir şansınız olmayabilir. Bu geceyi burada geçirmenizi tavsiye ederim.”
Orada, o ses tonunun altında gizlenen tehlikeli bir şeyler vardı. Bu bir davet değil, üstü kapalı bir prangaydı. Gözleri doğrudan gözlerime kilitlenmişti. O an, hayatımda ilk defa böylesine mutlak bir baskının ağırlığı altında ezildiğimi hissettim; ancak çenemi dikleştirerek o karanlık tahakküme kurban olmamaya yemin ettim.
Bölüm etkileşimi
