1. bölüm / 1
TEMMUZUN İHANETİ1.BÖLÜM”İHANET”
Bölümler 1Şu an: 1.BÖLÜM”İHANET”
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İhanetin bedeliydi yaşadıkları. Aynadaki yansımasına baktığında, siyah gözlerindeki o dipsiz acı hemen dikkat çekiyordu. Cılız bedeni, günlerdir taranmamış dağınık kıvırcık saçları ve göğsünü döven sık nefesleri, ruhunun aldığı yaraların birer kanıtıydı. Ağlamaktan kıpkırmızı kesilmiş burnu, başka bir zamanda olsa belki ona sevimli gelir, hatta hafifçe tebessüm etmesini sağlardı. Ama şimdi... Şimdi kendi tenine dokunmaktan bile tiksiniyordu. Usulca kapattı gözlerini, titreyen kirpiklerinin altından sızan yaşları engellemeye çalışarak.
Aynadaki görüntüsü tamamen çıplaktı. Günlerdir bir deri bir kemik kalan o diri göğüsleri bu kez içten içe buruşmuş, can çekişen bir beden gibi solmuştu. O dondurucu suyun içinde ne kadar kaldığını, zamanın nasıl akıp gittiğini hesap etmek imkansızdı.
Zihni, gördüğü ve duyduğu her şeyi yeniden kusarak tüm benliğini esir alırken, o korkunç anları tekrar yaşamak ruhunu bıçak gibi kesiyordu; devam edemedi, tıkanıp kaldı. Çeşitli ihtimaller vardı elbette hayatta, ama o ihtimaller listesinde ihanet asla ve asla yoktu.
"Merak ediyorum, hatta tüm medyanın da merak ettiği bir soru bu: Nasıl tanıştınız?"
O saniyeleri hâlâ iliklerinde, kalbinin en derin köşesinde, parmak boğumlarında ve zonklayan şakaklarında hissediyordu.
Kadın, yani kendisi, o gün gözlerinde ışıklar parlayarak bakmıştı adama. O saniye düşündüğü tek şey, hayatı boyunca yaptığı en doğru, en kusursuz seçimin o olduğuuydu.
Oysa kahverengi gözlerindeki aynı yalancı ışıltıyla bakıyordu adam kadına. Daha beş dakika öncesine kadar kuliste son kez sevişmiş, son kez sırtından vurmuş, son kez ihanet etmişti kendisine.
"O, hayatımın..." Duraksadı ve onu izleyen kalabalığa çevirdi bakışlarını. Herkes merakla, hayranlıkla ikisini izliyor, kıyasıya bir fotoğraf ve video yarışına giriyordu. Biraz sonra kopacak fırtınanın ve üzerine yağacak nefretin bilinciyle kalbi kaburgalarını kıracak gibi çarpıyordu.
"Onu ilk, babası babamı öldürdüğünde gördüm. Tam üç sene önceydi."
Kendisini izleyen sevgilisine bakmadı. Ama biliyordu; yüzündeki o büyüleyici gülümsemenin usulca silinip yerine zehirli bir öfkeyi bıraktığını, ellerini sıkmaca birleştirip dizlerinin üzerine koyuşunu, saçlarını sabırsızca savuruşunu görmeden de hissedebiliyordu.
Salonda derin bir sessizlik oldu, ardından göğüsleri parçalayan derin bir iç çekiş ve aniden patlak veren uğultular, sağır edici bir sese dönüştü.
Spikerin şaşkınlıkla ikisinin yüzüne bakışını izlerken duyduğu o sapkın keyif, adam için sadece bir haz göstergesiydi.
"Söylesene aşkım, baban gözlerinin önünde masum insanları öldürürken ne hissettin?"
İşte şimdi baktı sevdiği kadına. Gözlerindeki yaşlar hızla akıyor, hayal kırıklığıyla kaşlarını çatan kadın adeta olduğu yere çivilenmiş gibi kalıyordu.
Adam bıçağı çıkardı ve kadının kalbine sapladı. Hangisi asıl katildi, bilinmezdi...
Kadın usul usul biterken anlamayan gözlerle bakıyordu; karşısındaki adam ise son derece rahat, son derece profesyoneldi. Korkusuz ve acımasız. Bir yerlerde, bu uğultuların arasında sevdiği adamı aradı gözleri. Sanki o an karşısındaki bu yabancı, başka bir varlıkmış gibiydi.
"Söylesene hayatım, baban birilerinin hayatlarını çalarken sen ne yapıyordun? Ya da dur, şöyle söyleyeyim; o insanlar ölürken nasıl yalvardıklarını izlemek en büyük zevkin miydi?"
Gitmek istedi o an kadın. Tüm gözler ve uğultular tepesine binerken, bir anda sahneye fırlatılan şişeler seyircilerden dönmeye başladı. Az önce ona sonsuz bir şefkatle bakan o bakışlar, şimdi onu bir kaşık suda boğmak istiyor gibiydi.
"İğrenç!"
"Ölmelisin!"
"Defol buradan!"
"Siktir git!"
"Senin ölümün benim elimde olacak!"
"Sana güvendik!"
Kafasına çarpan sert bir cam şişeyle kendini koruma içgüdüsüyle ellerini başına siper etti. Aslında her şey sadece birkaç saniye içinde oluyordu ama kadına göre zaman öyle işkence gibi yavaş akıyordu ki, sanki günlerdir o sandalyede, o infaz sahnesinde oturuyordu.
Başından süzülen sıcak sıvıyı hissettiği anda bir el tuttu kolunu. Bu onun korumasıydı. Onu kurtarmaya biri gelmişti; imdadına biri yetişmişti...
***
Usulca açtım gözlerimi. Kirpiklerimin arasında kalan o yakıcı yaşlar yanaklarımı dağlıyordu. Tüm bu olanları zihnimin nasıl hazmedeceği, bu enkazın altından nasıl kalkacağım hakkında en ufak bir fikrim yoktu.
Aynadaki silüetim korkunçtan da öteydi. Kaşımın üzerindeki taze dikiş izi, iliklerimdeki o derin acıyı körüklüyordu. Sahi, hiç sormadım kendime:
Neden... Bana bunu neden yaptı?
Kapının tıkırtısıyla aynadan uzaklaşıp başımı sesin geldiği yöne çevirdim.
"Gi-gir!" Sesim ne kadar gür çıkmasını istesem de fısıltıdan öteye gidememişti. Hâlâ kırgın, hâlâ ezilmişti.
İçeriye, yüzünü bile yeni fark ettiğim evin yardımcılarından biri girdi. Aslında onlarla hiç konuşmadığımı o an fark ettim. Hem de hiçbiriyle. Mesela adını dahi bilmiyordum, daha önce tek bir kelime bile etmemiştik.
Sahi, bu kadar kötü bir insan mıydım ben?
"Temmuz hanım, ben..." dedi ve duraksadı. Ellerini önünde bağlayıp tedirgince indirdi başını. Karşısındaydım; çıplaktım, her şeyimle ortadaydım. Acımla, bedenimle, çaresizliğimle ve tüm bu iğrençliğimle.
"Böyle dikilecek misin daha?" diye sordum, yine sert çıkmasını dilediğim sesimle. Ama yoktu, ben sanki ben değiltim.
"Babanız..." dediği anda hızla bedenimi ona döndürdüm ve artık dünyadaki tek odak noktam o oldu.
"Ne oldu? Bir şey mi oldu?" Ellerim zangır zangır titriyordu. Karşımdaki kıza bir adım bile yaklaşamıyordum; ayaklarım yere mıhlanmış gibiydi.
"Kendisini en son bir sahilde görmüşler..."
Sonrası büyük bir bulanıklıktı. Hızla giyindim, telefonu kaptığım gibi arabaya koştum, polislerle konuştum ve kendimi babamın olduğu yerde buldum. Bu kez her şey yavaş değildi; bu kez her şey korkunç bir hızla akıyordu. Hiç istemediğim kadar hızlı.
Kalbim göğsümü parçalayacak gibi çarpıyor, gitme diye yalvarıyordu. Biliyordum, burada çok kötü bir şey olmuştu.
Usulca indim arabadan. Daha ne kadar yavaş hareket edebilirdim bilmiyorum.
Etrafıma bakındım; polisler, medya, kameralar... Herkes ama herkes buradaydı.
Uzunca bir kırmızı şerit çekilmişti ve üzerinde GİRİLMEZ yazıyordu. Beni tanıyan kameralar hemen bana döndü, o an bacaklarıma emir verip koşmaya başladım.
"Babaaaa!"
Şeridin altına atladığım an polislerden biri önüme geçip belimden yakaladı.
"Hayır, hayır! Lütfen, babam burada! Duyar o benim sesimi!"
"Hanımefendi, tehlikeli, içeri giremezsiniz!"
Ayaktabanlarım yanıyordu. Ayakta duracak dahi mecalim yokken, gözlerim sadece ve sadece babamı arıyordu.
Yerdeki ceketine takıldı gözlerim. Oradaydı; babamın ceketi oradaydı.
"Hayır, hayır! Lütfen, yaşıyor deyin, lütfen!"
"Babanızı bulamadık, ekiplerimiz hâlâ arıyor ama sudan bazı eşyaları çıktı..."
Ellerim saçlarıma gitti, adımlarım iradesizce geri geri gitmeye başladı.
"Hayır, hayır baba! Bırakamazsın beni!"
Bunun gerçek olması imkansızdı. Babam beni asla bırakmazdı. Hem de böyle bir zamanda, üzerimde bu kadar büyük bir suçlama varken, tek bir kelime bile etmeden gidemezdi. Beni tek başıma asla bırakmazdı o; her şeyi çözerdi, bir yolunu bulurdu.
Koşmaya başladım. Bu kez o kadar hızlıydım ki, peşimden gelenler bile yetişemiyordu.
"Baba! Baba kalk!"
Denizin içine, hırçın dalgaların arasına yürüdüm etrafa deli gibi bakarak. İnanıyordum; sanki o dipsiz sulardan çıkarıp kurtaracağıma inancım tamdı, buna mecburdum.
Gittikçe denizin derinliklerine yürüdüm. Buz gibi su dizlerimi, sonra belimi, en sonunda göğsümü aşmıştı. Arkamdan bana yetişmeye çalışan ekipleri görüyordum. Yaklaştıklarını fark ettiğim an, arkama bile bakmadan hızla balıklama atladım o karanlık, azgın sulara.
Derin ve dondurucu sularda gözlerim babamı ararken, bir yandan da dalgaların oyuncağı olmuştum. Su ciğerlerime doluyor, kulaklarımda uğultular kopuyordu.
Önce sağa, dalgaların arasına baktım;
Sonra sola, köpüklü karanlığa çevirdim başımı;
Tekrar arkama, kıyıya baktım;
Daha derine, karanlığın ta merkezine doğru yüzmeye başladım.
Artık nefesim tükenmek üzereydi. Kollarım bir tek kuşan daha atacak kadar güçlü değildi. Kaslarım uyuşmuş, parmak uçlarım hissizleşmişti.
Yoktu. Babam bu dipsiz suyun altındaydı ama ona ulaşamıyordum.
Nefesim öyle bir tükenmişti ki, etrafı artık tamamen kararmış, bulanık görüyordum. Bıraktım... Direnmeyi kestim. Kendime ölmek için izin verdim. Nasıl olsa artık herkes her şeyi öğrenmişti, üzerimdeki bu büyük lekeyle yaşamanın tek bir anlamı kalmamıştı.
Tam o sırada, belimden demir gibi bir elin kavradığını hissettim. Oysa ben gitmek için çoktan hazırlandırmıştım kendimi, bu dünyadan vazgeçmiştim. Suyun yüzeyine doğru hızla çekilirken, gözlerimi araladığımda gördüğüm silüet, saatler önce beni herkese ifşa eden, uğruna ölebileceğimi sandığım o sevgiliye aitti. Ufuk’tu.
Ellerim güçsüzce göğsüne doğru gitti ama onu itecek en ufak bir gücüm bile kalmamıştı. Beni sıkı sıkıya sarmalamış, nefes alabilmem için yüzeye çıkarmıştı bile.
Kıyıya ulaştığımızda hırsla öksürmeye başladım. Ciğerlerimdeki tüm hava çekilmişti; aldığım derin nefesler bile boğulmamı engellemiyordu.
"Neden..." dedim kesik nefesler eşliğinde, gözyaşlarım birbirine karışırken. "Neden önce öldürüp sonra kurtardın?"
Hâlâ nefes almaya çalışıyor, bedenimin her hücresiyle isyan ediyordum.
"Ne yapmaya çalışıyorsun sen? Kendini mi öldüreceksin!"
Öfkeli sesi kalbimde kaç yeni yara açtı bilmiyorum. Hâlâ neden ölmememi umursadığını da anlamıyordum; tek bildiğim, beni zaten yaşarken katletmiş olduğuuydu.
"Babam... Babam gitti. Her şey, her şey senin yüzünden! Sen neden..."
Adım atmak istedim ama bacaklarım taşıyamıyordu beni. Tüm hücrelerim onu reddederken, kalbim delicesine sarılmak istiyordu. Sanki ona bir kez sarılsam tüm bu kabus geçecekti. Bir insan, nasıl aynı anda hem en derin yaram hem de tek ilacım olabilirdi?
"Bulduk! Oktay Akay'ı bulduk!"
Bu ses kulaklarımı sağır edercesine çınladı. Yavaşça arkama döndüm. Ekiplerin birkaçı kollarından, birkaçı bacaklarından tutmuş, babamı o sudan çıkarıyorlardı. Oydu... Babamdı.
Nefesim tamamen kesildi. Asıl şimdi kesmişlerdi nefesimi; ölmeyi ben istemiyordum ama onlar beni göz göre göre öldürmüştü.
Gözlerimin önünden kayıp gitti babam. Üzerine siyah, kalın bir örtü örttüler. Ben ise denizin ortasında, öylece kalakaldım. Şu an o bedene koşmaya bile cesaretim yoktu; arkamda beni enkaza çeviren o adama sığınmak, zehrini akıtan sevgilimin kollarına düşüp her şeyin geçmesini dilerken buldum kendimi.
Her şeye rağmen merhamet etmesini istedi kalbim. Sanki tüm bu yaşananlardan sonra bana bir adım atsa, her şeyi affedecekmişim gibi hissediyordum.
Gözlerimi sıkıca yumdum ve bu tehlikeli düşünceden hızla uzaklaştım. Yutkundum ve usulca yürümeye başladım. Her şey bitmişti...
Bölüm etkileşimi
