4. bölüm / 3
Tehdidinin iziYananlar ve Yalanlar
Bölümler 3Şu an: Yananlar ve Yalanlar
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İyi okumalar dilerim(^.^)
Bölüm şarkısı: Young and Beutiful
Mezüyetten bir gün önce
Çocukluğum, şimdimin acı varlığıydı. Küçük yaşımda verdiğim acı kararlar şimdi ki benliğimi oluşturuyordu.
Keşkeler, her neyseye dönüşene kadar, sonrasında hayatı umursamayan, neyselerin arkasına sığınan, yalanları yuvaya dönüştüren biri olmuştum. Kendime bile yalan söyleyecek kadar sinsi biriydim. Gözler yalan söylemez derlerdi.
Çevremde olan herkese gözlerim ile yalanlar söylerdim.
Çocukken hayatın farkına varmadan çok güzel eğlenirdik, gerçekleri görmeden, gerçek korkuyu işitmeden sokakların eğlencesine takılır. Hayatın çirkinliğini fark edemezdik.
Büyüklerin onlara korku, endişe ve üzüntüyle baktıklarının farkında varmadan hayatı geçirirdik. Doğum günlerinde, ondan küçük olan kişilere, ben büyüdüm diyerek havalanırdık ama o büyümek sadece bir yanılsamaydı.
Bizler büyüdüğümüzü sandık, büyüyenler ise büyümeye başladıkları yaşta takılı kaldılar.
Büyümek, çoğu zaman kalbin en kuytu köşesinde oluşan bir sızıyla başlardı. Küçük bir acı bile insanın dünyasını değiştirir, bakışlarını olgunlaştırırdı. Hayatı karanlığa gömülenlerse, yaşıtlarından çok daha erken çözerdi hayatın ağırlığını, yakıcılığını, kederini...
Büyümek kadar küçük kalmakta güzeldi, eğlenmek hayatın gerçeklerini görmemek, sorumluluklarımızın farkında olmamak çok güzeldi. Aslında hayat çocukken çok güzeldi.
Hayat sadece çocukken güzeldi.
Ne hızlı büyüyenlerdim, ne de yavaş... Hayat, beni sessiz adımlarla, bir kabusun içindeymiş gibi büyüttü.
İlk acım, bana saplanan bir hançer darbesi ile başladı.
İlk ihanetim, ilk yalanlarımı başlatacaktı çünkü ben yanmaya başlamıştım.
Çocukken, en sevdiğim dostlarımın olduğu, kahkahalarımızın gökyüzünde karıştığı, tüm sokağı inlettiğimiz, gece yarılarına kadar sohbet ettiğimiz bir grubumuz vardı. Kaç kişi olduğumuzu, isimlerini tek tek, hala net bir şekilde hatırlıyorum. Şimdi hepsinin nerede olduğunu, kiminle olduğunu, neler yaptıklarını biliyordum.
Acaba onlar beni merak ediyorlar mıydı? Çünkü ben onları çok merak ediyordum.
Yaşadığımız yerde, pek kimsenin uğramadığı, sessiz bir plaj vardı. Dalgaların usulca kayalara vurduğu, rüzgarın deniz kokusunu taşıdığı o yerde, yaşlı bir adam kayalıkların arkasına pas tutmuş eski bir otobüs bırakmıştı. Ne zaman geldi, ne zaman gitti, kimse bilmezdi. Bir gün, güneşin daha yeni yeni doğduğu, turunculuğunu daha yeni yeni gösterdiği bir zaman diliminde yaşlı adam o otobüse son kez girdi ve bir daha asla ortalıkta gözükmedi.
Onun hakkında herkesin farklı bir düşüncesi vardı ama herkesin düşüncesinin sonu ölüme çıkıyordu.
O otobüsü bizden başka kimse görmemişti, fark bile etmemişlerdi. Biz de o otobüsü evirip çevirip yeni bir otobüs haline getirmiştik.
Kırık koltukları çıkarıp yeni rahat peluş koltuklar koymuştuk. Her yerinde hepimizin bir el izi vardı. Hepimizin hopilerini koymaya çalışmıştık. Çok uğraşlar sonucu bitmişti de, orası bizim gizli alanımız olmuştu.
Çok gitmezdik, birileri görmesin, diye ama gittiğimiz de gece yarılarına kadar durduğumuz ve eğlendiğimiz zamanlar olurdu. O zamanları çok özlemiştim.
Arada o otobüsün olduğu yere gider, eskimiş olan puflara oturur ve boş gözlerle, halının üstünde kıpırdamayan o cam parçasına bakardım. Kimi zaman bir dal sigara yakardım, kimi zaman ise sigara parmaklarımın ucunda beklerdi ama o cam parçasına bakmaktan yakamaz olurdum. Çünkü asıl yanan içimdi, sakladığım sırlardı. Bir izmariti ise tutuşturacak ruhum kalmamıştı.
Yanıyordum...
Bazen geldiğimde otobüsün içi tertemiz olurdu, sanki hiç kimse ayak basmamış gibi. Bazen de kahverengi olan küçük masanın üstünde, eskimiş pufların arasında ya da halının üstünde izmarit parçaları bulurdum. Benden değillerdi, ben çok sigara içen biri değildim, daha çok sigarayı elime alır, parmaklarımın ucunda yerleştirir, parmaklarımın sigarayı yakmasını beklerdim. Yine de içtiğim zamanlar da ise izmaritlerini buraya atmazdım, başka birine aitti. Buraya gelen başka biri daha vardı ama onunla yolumuz hiç kesişmemişti.
Yalan söylüyorsun Mira!
Ne hikmetse o kişi burayı temizlediği zaman o yerde eski desenli halının üstünde duran cam parçasını ellemezdi. Tozları alır, eskimeye yüz tutmuş eşyaların üstünde biriken toz tanelerini temizler ama anıları ellemezdi.
Şimdi hiçbiriyle konuşmuyordum. Onlar da birbirleriyle konuşmuyordu. Hata birbirimize düşman kesilmiştik ama ben eskiden eğlendiğim, güldüğüm, tüm mahalleyi çıldırtacak seslerimizi, bağırışlarımızı asla unutmayacaktım. Anılar bir müddet boyunca hep mutluydu.
Ta ki bir gece, o otobüse çağırıldığımda, cümleler vardı. O cümleler birleşti ve kalbimi yaktı, yaktı, yaktı ama kül edemedi...
Beni bir piyon olarak görmeleri, yapacakları işte beni bir kukla gibi oynatacaklarını duymak bütün benliğimi alıp çekmiş, daha olgun birine dönüştürmüştü. Ben artık Petek değildim. Ben artık Miraydım...
Beni asıl büyüten olaylardan biri ise Arda'nın ölümüydü. O öldüğünde bende oradaydım ama hatırladığım tek şeyin, arabanın hızlıca ona çarpmasıydı ve ağzımdan geç çıkan bir dur kelimesiydi.
Pişmandım, suçluydum, daha hızlı deseydim aramızda olabilirdi. Bu olay ise beni derinden yaralamıştı, büyütmüştü.
Yaş olarak değil, ruhen büyütmüştü.
Şuan yatağımda dönüp duruyordum ve düşüncelerim yüzünden uyuyamıyordum. Mezüniyet partisine sayılı saatlerim kalmıştı. Heycanlı değildim, tersine çok soğunkanlıydım.
Ve bir de korkuyordum, nedenini bilmiyordum ama bazen korkunun bir sebebi olmazdı. İnsan bazen nedensizce de korkabilirdi. Değil mi?
***
"Küçük tavşan beni yakalayamaz." bu onun sesiydi. Yeşil gözlü çocuğun sesiydi. Hızlı adımlar ile plajda koşuyordu. Arkasından gelen küçük tavşanın hızlanmasından ve yere düşmesinden korktu ve kendisini yavaşlattı.
Petek, o kadar yorulmuştu ki ayaklarının koştuğu için yanmaya başladığını hissetti ama yine de koşmayı bırakmadı çünkü Mira olmasa da Petek çok inatçı bir çocuktu.
"Sus Yeşil, seni öyle bir yakalarım ki." küçük kız biraz düşündü yaklasa ne yapacaktı ki diye, sonra aklına gelen ilk şeyi söyledi. "Yakaladığım da seni ısıracağım. Kaçsan iyi olur ama bence kaçma çünkü tavşanlar çok koştuğu zaman hasta oluyoymuş, ister misin? Tavşanın hasta olmasını" bağırırken nefes nefese koşmaya devam etmişti.
Baran bir an duraksadı ve arkasını döndü. Küçük tavşanın böyle bir şey diyeceğini düşünmüyordu. Eğer ona hep yenilirse ve yenilmenin cezası ise ısırılmak ise ona bin kez olsa bin kez yenilirdi.
O sırada küçük tavşanı onun boynuna atladı ve çocukla birlikte kumların üzerine düştüler, gülüşürlerken, Petek onu gıdıklıyordu ve Baran ise kahkahalara boğuluyordu. "Dur Petek yapmasana."
Bir anda etraf değişmeye başladı. Gülüşler yerine ağlama ve bağırış sesleri aldı. Yaşları daha büyüktü ama hala ruhları küçüktü. Baran yapmadığı bir şeyin suçunu üstüne alınıyordu.
Hala küçük olan tavşanın burnunu çekişini ve ona nefretle bakışını gördü. Çekik gözlü kızın bakışları nefret dolu olduğu için, artık bittiğini anlamıştı. O gülünce kısılan gözler bir daha yeşil gözlü çocuğa kısılmayacaktı çünkü artık onun tavşanı değildi.
O nefret dolu bakışlar, Baran'ın ruhunda bir şeylerin koptuğunu hissetirdi. Orada olan herkes de olmuştu bu kopma hissi. Onlar artık olduğundan biraz daha büyümüşlerdi...
Mira'nın gözlerindeki nefret, Baran'ın sonunu getirmişti. O yeşil gözlü çocuk değildi artık, nefret tohumları gözlere ekildiğinde karşı taraf ölürdü... O gün Baran, yeşil gözlü çocuğu öldürmüştü ya da öyle olduğunu sanmıştı.
O gün Petek'ten çok Baran'a zor gelmişti. Kendi kelimleri Petek'den çok onun canını yakmıştı. Petek'i manipüle etmek en çok onun zoruna gitmişti.
Dudaklarından istemsizce " Evet ben yaptım, senden o kadar nefret ediyordum ki. Diğerlerini de işin içine kattım Mira" Ona ilk defa Mira demişti. Ona ya Küçük tavşan derdi ya da Petek derdi ama şimdi ona hiç yakıştırmadığı isimle seslenmişti. Bunu yapmak zorundaydı.
Değil mi?
Yapmak zorundaydı.
Petek, sadece onun yanındayken Petekti. Artık fark etti ki bir daha Petek olamayacaktı. Bugünden sonra kimseye güvenmeyecekti.
Son kez yıkılmış olan ailesine baktı. Kırgınlıkla ve bir umutla hepsinin bir yalan olduğunu harkıracak bir ses duymak istedi ama kimseden öyle bir ses gelmedi.
Tersine sarışın olan kızın istemese de "Defol buradan, artık senin bir ailen yok" dediğini duydu. Adımlarını eğlendikleri anıların olduğu otobüsün çıkışına doğru attı. Çıkarken dediği tek şey "Peki." di.
Bu Peteğin kırılma şekliydi. Petek ne zaman kırılsa Peki derdi. Bunu bilen iki kişi vardı. Petek'in abisi ve Baran...
***
Mezüniyet günü
Gözlerim bir anda hızla açıldığında, zihnimdeki karanlık sis dağıldı ve geçmişten kopup, gerçekliğin içine düştüğümü anladım.
Az önce gördüğüm rüya ya da belki de kabus, beni yılar öncesine fırlatmıştı. Önce, bağlarımızın sağlamlaştığı, birbirimize güvendiğimiz, güldüğümüz bir zamana sürüklenmiştim. Ama sonrasında ise o kopmayacağını sandığımız bağın koptuğu, bizi birbirimizden ayıran bir anın tam ortasında bulmuştum kendimi.
Kalbimde aynı anda hem eski sıcaklığın huzuru hem de kopukluğun getirdiği soğukluk yankılanıyordu.
Gece boyunca onları ve yaşananları düşündüğüm için böyle bir kabus görmüştüm. O kadar zaman geçse bile hala onları unutmamıştım. Her şeyi unutan ben bir tek onları unutamamıştım.
Sarışının bana artık burada bir ailen yok değişi, zihnimin en derin köşelerinden hiç silinmemişti.
Gözlerimde ve yanaklarımda kurumuş olan yaşlara yenileri eklenmeye başladı.
Gözlerimdeki yaşları umursamadan yatağımın sağında olan komidinden telefonumu aldım.
Ağlayanazsın. Baran kızar. Ağlama Mira.
Ağlamamak için çiçek temalı telefon kılıfımı düşünmeye başladım. Şeffaf zemininde, sarmaşık gibi aşağı süzülen çiçekler vardı. İçinde ise kızıl saçlı, yüzü görünmeyen bir kadın kartı duruyordu; okuduğumda beni delice ağlatan bir kitabın içinden çıkmıştı. O sahne beni öyle etkilemişti ki bu kılıfı özellikle almış, kartı da içine yerleştirmiştim. Her baktığımda, o hikâyeyi yeniden yaşatıyor gibi hissediyordum. Belki de bu yüzden bu kılıfa bu kadar bağlanmıştım. Parmağım açma tuşuna dokundu, ekranın ışığı gözlerime vurduğunda, gözlerimi hafif kısmak zorunda kaldım. Gözlerim telefonun ışığına alıştığı zaman saatin kaç olduğuna baktım.
Telefonumun ekranında saat 06:28'di ve ev halkının kalkmasına çok vardı. Sonra bakışlarımı telefonumdan gece gelen bildirimlere çevirdim. Instagram'da yapılan paylaşımlar vardı. Biraz göz gezdirdikten sonra bakışlarım bir fotoğrafta takılı kaldı.
Okulun ınstagram hesabında yapılan paylaşımda kız ve erkek veloybol takımı yan yana dizilmişti. Biz en önde, erkekler arkamızdan duruyordu. Hepimiz üzerinde okulun özel olarak tasarladığı formalar vardı. Renkleri öyle canlıydı ki ekrandan fırlacak gibiydi. Yüzlerde gururla karışık bir yorgunluk vardı.
Üç ay önce girdiğimiz final maçının sonundan bir fotoğraftı. Bölgeler arası yapılan maçın hepsini yenmiş ve finale kalmıştık. Final de ise çok zorlansak da 3-2 yenebilmiştik.
Sonrasında ise erkek takımı da sahaya gelmiş ve böyle güzel,duyguları, yorgunluğu, gururu içinde barındıran bir fotoğraf çekilmiştik. O günün sonu ise benim için çok feciydi.
Hatırlamamak için Fotoğrafta kimlerin olduğuna bakmaya başladım, dikkatle baktığımda, hepsini tanıdığımı ama çok konuşmadığımızı fark ettim. Sonra gözüm bir kişi de takıldı.
Yeşil gözlü çocukta, fotoğrafta çekilen kişiler arasında değildi biraz sağ da kalıyordu ve vucüdü biraz kameraya dönüktü. Gözleri sadece bir noktaya sabitlenmişti. O noktaya baktığımda, gördüğüm kişi bendim.
Maçın yorgunluğu ve kazanmışlığı ile gözümden bir damla yaş akmıştı. Mutluluk gözyaşıydı. Ağladığımı gören kimse olmamıştı ama o görmüştü çünkü o bana ben ağladığım zaman dışında bakmazdı.
Büyük ihtimalle hissetmişti. Böyle saçma güçleri vardı. Çocukken de böyleydi evde düşer ağlardım, diğer sokaktan koşar, ağlayıp ağlamadığıma bakardı.
Gözlerim de biriken yaşları hızlıca sildim ve seslice kendimi uyardım. "Bugün senin günün Mira, lütfen üzülme ve bu korkunç günü güzel bir gün olarak bitir." Telefonumun ekranını kapattım. Beyaz komidinin üstüne yavaşça bıraktım ve kafamı yastığa gömüp biraz daha uyumayı diledim.
***
Gözlerimi telefonumdan gelen rahatsız edici ses ile araladım. Komidinin üstünde ses çıkartan telefonuma uzanıp, elime almadan çalan alarmı kapattım.
Uyuyamamıştım. Gözlerimi her kapatışımda uykunun beni içine çekmesini bekledim ama olmamıştı. Sabah kalktığım saatten beri yatağımda bir sağa bir sola dönüp duruyordum, yastığımın soğuk olan kısmını bile defalarca çevirmiştim ama asla uyuyamamıştım.
En sonunda pes etmiştim, yatağımda gözlerim kapalı bir şekilde alarmın çalmasına beklemiştim.
Üstümden pikemi atıp yataktan kalktım. Üzerinde resimler olan kapıma doğru yürüdüm. Elimi kapıma uzattım ve kapıyı hızlıca açtım.
Hemen odamın yanında olan banyoya hızlıca girdim. Eğer hızlı heraket etmeseydim abimle kavgaya girecektik, uykumu alamadığım için fazla husursuzdum onunla uğraşamazdım.
Düşündüğüm şeyi doğrular nitelikte kapım yumruklanmaya başladı.
"Petek Mira! aç şu kapıyı, altıma edeceğim." kapıyı ard arda yumruklayıp bir yandan da söylenmeye devam ediyordu.
"Evde bir tane tuvalet yok, alt kata da var git oraya gir." dedim dişlerimi sıkarak.
"Ama üşeniyorum Mira." Cevap vermediğim için daha da üstelemeye devam etti. "Mira lütfen bak hemen çıkarım söz."
"Abi en son hemen çıkarım dediğinde yarım saat bana inat tuvalette durmuştun." çıkmayacağımı anlasın diye musluğu açtım.
Abim hep böyleydi. Beni rahatsız etmek için elinden gelen her şeyi yapacak bir kapasitesi vardı ama iş beni korumak ve kıskanmak olduğu zaman işler biraz değişiyordu.
Fazla kıskanç ve fazla korumacı biriydi. Dışarı çıkacağım zaman bile bin kez arardı. Nerede olduğumu değil, yanımda kim olduğunu sorgulardı çünkü Tuna'dan gram hoşlanmıyordu. Yanımda Tuna varsa direkt yanımıza gelir bir baskın yapardı.
Korumacı tavrı ve kıskançlığı yüzünden hoşlanmadığını biliyordum ama yine de saçma geliyordu çünkü Tuna çok iyi birisiydi. Hata abime çok iyi davranıyordu. Abimin garip hareketlerini bile anlayışla karşılıyor, abimi sakinleştirmeye çalışıyordu.
Biraz daha yalvardıktan sonra çıkmayacağımı anladığı için "Off tamam yaa" deyip beni rahat bıraktı. Aslında tuvaleti falan yoktu amacı beni rahatsız etmekti.
Başım uykusuzluktan zonkluyordu. Düne kadar güzel bir gün olacağını düşünmüştüm ama şimdiden bazı küçük detayların bile günümün nasıl geçeceğini anlatır nitelikteydi. Avuçlarıma buz gibi soğuk suyu doldurdum. Kafamı eğip yüzüme hızlı hızlı soğuk su serptim. Başka türlü alışamayacaktım. Bakışlarını aynaya çevirdiğimde yüzümden aşağı doğru sular süzülüyordu, gözlerimin altında mor halkalar vardı, gece uyuyamadığım için oluşmuşlardı.
Yüzümü havlu ile kuruladığımda kendimi biraz daha rahatlamış hissediyordum. Başımdaki ağrı çok da olmasa biraz geçmişti.
Banyonun kapısını araladığımda aşağıdan kahkahalar ve gülüşmeler geliyordu.
Merdivenlerden aşağıya inerken ağrıyan şakaklarımı ovaladım. Annemin yemek masasının başında babama çay katıyordu. Abim ise ayakta annemin yaptığı sigara böreğinden tıkınıyordu.
"Çocuğum sana sandalye mi yok? Hem kardeşini bekle."
Abim ise annemin yanına gidip "Sultanım o kadar güzel bir kahvaltı hazırlamış ki, ne kardeşimi düşündüm ne de oturup yemeği" Annemin yanağına sulu bir öpücük bırakıp sandalyeye oturdu. Annem ise sulu şekilde öptüğü için onu azarladı. "Şımarma Poyraz, şımarma"
Annem benim geldiğimi görünce göz ucuyla bana baktı, ben de yüzümdeki gülümsemeyi biraz daha büyütüp neşeli bir ses tonuyla, "Günaydınnn güzel ailem!" dedim.
Mutlu gibi gözükmek bu kadar kolay mı?
Sesim evin sabah sessizliğinde yankılanmış gibiydi. Babam ise her zamanki gibi kitabına gömülmüş, sayfalara sanki görünmez bir zincirle bağlıymış gibi hiç başını kaldırmadan okumaya devam ediyordu.
Yanına gidip elimle hafifçe kitabı çektim, o anda yüzüme ciddi bakışlar fırlatsa da umursamadan aldım ve abime doğru fırlattım. Abimin yüzüne sinsi bir gülüş takıldı.
Kitabı yakaladı, babamın hoşnutsuz bakışına inat, Kitabı dolaba doğru attı. Ama kitap dolapta durmak yerine, yere düştü.
Düşerken çıkardığı ses ile birlikte salona kısa bir sessizlik çöktü. Annem başını iki yana sallayıp "Siz ikiniz yok musunuz..." diye mırıldandı, ben kahkahayı zor tutuyordum. Abiminde benden bir farklı yoktu.
Babam ise kitabına bir şey oldu mu korkusu yüzünden kıpkırmızı bir şekilde abime bakıyordu. Abim ise benim arkama saklandı "Baba valla ben isteyerek yapmadım, hem o başlattı" dedi. Hemen olaydan sıyrılmaya çalışıyordu. Abime ters ters bakmaya başlamıştım çünkü hemen beni tek başıma bırakma peşindeydi.
Babam uzun süre sessizce bekledi. "Sizden önemli değil canlarım oturun kahvaltı edelim." Dedi, hepimiz tuttuğumuz nefeslerini dışarıya bıraktık. Yine de babamın bu kadar sessiz durması iyiye alamet değildi.
Abim ve ben sofraya oturduğumuz da babam abime hala ters bakışlar atıyordu ama abim bu bakışları görmüyor, tabağına yemek dolduruyordu.
Abimin aklına bir şey gelmiş gibi kulağıma eğildi ve "Korkudan az kalsın altıma edecektim." diye fısıldadı. Ağzıma attığım patates kızartması, ağzımdan bir hışımla çıktı ve karşımda oturan babamın iş kıyafetinin üstüne kondu.
Normalde böyle şeylere gülmezdim ama bir anlık boşluğuma gelmişti. Hepimiz babama bakıyorduk. Babam ise bana bakıyordu. Sabır diler gibi bir hali vardı. "Ben sizden ne çektim ya?" diye söylenmeye başladı.
"Afacanlar, ben siz büyüdüğünüz diye üzülüyordum, siz büyüdükçe daha da çocuklaşıyorsunuz, Sen Mira, kızım ağzındaki yemeği çıkarmamayı ne zaman öğreneceksin ya da babanın elinde okuduğu kitabı almamayı ne zaman öğreneceksin?" Abim başını eğmiş, babam beni azarladığı için kıkırdıyordu.
"Baba, abim kullağıma bir şey söyledi, bir anlık boşluğuma geldiği için öyle oldu özür dilerim." Mahcup bir şekilde bakışlarımı ellerime indirmiştim. Abim ise eğleniyormuş gibi hala kıkırdıyordu.
Babamın bakışları bir anda abime kaydı. "Sen hiç gülme Poyraz, oğlum sen 20 yaşındasın, bir işe gittiğin yok, üniversite desek o da hiç yok, arkadaşlardan eve, evden odaya, odada ne yaptığın belli değil bir tane oyun açıyorsun zırt pırt bağırıyon, kafayı yedirdiniz bana"
Abim gülüşü bir anda kesildi. Bakışlarını babama doğru kaldırdı. Utanmıştı, her ay işe gireceğim diyor ama giremiyordu.
Yine aynı cümleyi kurmak için dudaklarını araladı. "Baba işe gireceğim yakında" Babam ise inanmayarak ona baktı. Çünkü abim her ay aynısını diyordu, buna artık kimse inanmazdı. "Bu sefer ciddiyim, hatta yarın iş görüşmem var. Bu sefer eve boş dönmeyeceğim." dedi.
"Sana inanmıyorum Poyraz, bir yıldır aynı şeyi söylüyorsun, bin kez de işin görüşmem var dedin ama hiç birinde bi işe girdiğini görmedik, bu yüzden sana inanmıyorum. Yarın eve geldiğinde konuşuruz bu konuyu." dedi.
Babamın böyle ani tepkimeleri olurdu ama asla bağırmaz sakince konuşurdu. Sonra ise bize nasihat verir ve sohbetlerimize devam ederdik. Eğlenceli bir şeydi. Bizim açıklama yapmamızı beklemezdi, kendisi konuşur ve bir şey olmamış gibi normal kahvaltımıza dönerdik.
Babam sakince "Kahvaltınıza devam edebilirsiniz" dedi. Abim babamın ona inanmadığını duyduğu için üzülmüştü ama belli etmemeye çalışıyordu.
Annem herkesin çayını doldurduktan sonra sofraya oturdu.
Abim gıcıklık olsun diye inadına iki taraftan örgülü olan saçlarımı çekip duruyordu ve ona sinirli sinirli baktıkça hoşuna gidiyordu. "Yapma şunu ya" Bu sırada yeni doğum yapan kedimiz pamuk da benim kucağıma hopladı.
Üst üste yapmaya devam ediyordu. En sonunda dayanamayıp "Baba, abim geçen seni-" ağzıma tıkılan börek yüzünden konuşamamıştım.
Konuşsaydım eğer babamın arabasını çarpan kişinin abim olduğunu söyleyecektim ama ağzımda olan börek yüzünden söyleyememiştim.
Tamam sus yapmıcam dermiş gibi baktığı için böreğimi yemeğe devam etmiştim, babam da sorgulamamıştı çünkü annemle bir tartışmanın içindeydiler.
Eğlenceli bir kahvaltı geçirdik, kahkahalar, gülüşler, ufak tefek annem ve babamın tatlı tartışmaları ile harika bir kahvaltı yaptık. Bol sohbetli bir kahvaltı olmuştu.
Sonrasında ise annem, ben ve abim sofrayı toplamıştık, babam ise işi çıktığı için iş yerine gitmişti.
Sofrayı topladıktan sonra abim arkadaşları ile dışarı çıktı. Ben ise annemle birlikte biraz ev işi yaptım. Zihnimdeki bağırışları susturmanın tek yolu buydu.
***
Zaman çok hızlı geçiyordu. Temizlik kafamdaki düşüncelerin gitmesinde işe yaramış hata zamanı bile unutturmuştu. Saatte baktığımda saatin 12:00'a yaklaştığını gördüm.
15:00'a kadar hazırlanmam gerekiyordu çünkü saat 15:00'da mezüniyet belgeleri ve hocalar ile vedalaşma töreni gibi bir şey vardı. Sonra ise saat beş de okulun hazırladığı mezüniyet partisi olacaktı.
Mutfakta olan anneme odama hazırlanmaya çıktığımı bildirdim ve merdivenleri koşarak çıktım. İçimi gece olan his yerine bir heyecan, bir heves kaplamıştı.
Hızlıca odamdan iç çamaşırlarımı aldım ve koşarak banyoya girdim. Soğuk, kısa ama bana iyi gelen bir duş aldıktan sonra havlu ile kendimi iyice kuruladım.
İç çamaşırlarımı giyinip odama geçtim. Daha elbiseyi giymenin erken olduğunu bildiğim için beyaz iki kapısı olan dolabımdan pembe renkte bir eşortman takımı çıkardım ve üzerime geçirdim. O sırada telefonumdan gelen bildirimlerin ardı sırası kesilmediği için elime telefonumu aldım. Bizim grupta kızlar heyecanını paylaşıyordu. Onlara kısa bir mesaj yazdıktan sonra mesaj kutumda Tuna'nın da yazdığını fark ettim.
Tuna: Hazırlık nasıl gidiyor?
Yazmıştı.
Mira: Daha yeni duştan çıktım. Senin nasıl gidiyor?
Tuna: Benim mi?
Tuna: Ben daha başlamadım bile son on dakika kıyefet giyinir çıkarım. Sizin kadar uğraşmıyorum. Zaten yakışıklıyım.
Ona göz devirme emojisi attıktan sonra makyaj masama oturdum. Telefonumu masaya koyarken bir mesaj daha gelmişti. Yine Tunadandı. 'Saçlarını kurut bebeğim. Üşütme.' Yazmıştı. Yüzümde oluşan salak gülümsemeyi umursamamaya çalışarak nasıl bir makyaj yapsam diye düşünmeye başladım.
***
Makyajım bittiğinde aynada kendime uzun uzun baktım. Artık gözlerimdeki o yorgunluk ve morluk gitmişti. Yüzümde çok az olan sivilceleri kullandığım kapatıcı ike kapatmıştım.
D
udaklarımda hafif bir pembe, yumuşaklık hissi getiren bir ruj sürmüştüm onun üstüne ise renksiz bir parlatıcı eklemiştim. Allık kadını olduğum için yanaklarım ve burnum pespembeydi. Gözlerime ise ince ama uzun bir eyleir çekmiştim. Çekik olan gözlerimi daha güzel göstermişlerdi.
Abartılı makyajlar benim yüzüme hiç gitmezdi. Yüzüm çok hassas olduğu için daha hafif makyajları tercih ederdim ve bana yakışanın da bu olduğunu biliyordum.
Makyaj yapmak bana huzur verirdi, kendimin çirkin olduğumu düşündüğüm için değil, yaparken zinhimdeki sesleri unutuyor ve başka bir evrendeymiş gibi hissediyordum.
Saçlarımı ise dalgalı ve kıvırcık arası bir şey yapmıştım ve bu saç şekli benim çok hoşuma gitmişti. Kulaklarıma kurdele şeklinde olan küpeler takmıştım. Kolyem de aynı şekilde kurdele şeklindeydi ve bilekliğimde, bunları bana abim almıştı. Okulu bitirdiğim ve berbat bir kardeş olduğum için aldığını söylemişti.
Çok ama çok hoşuma gitmişti bu kurdele seti...
Elbisem ise mor renkteydi. Beli kombile açıktı ve göğüs dokeltesi vardı. Bu kadar açık giyinmeyi seven biri değildim ama annem bu elbiseyi denemen gerek demişti ve gerçekten de denemem gerekiyormuş. Benim için dikilmiş, benim için tasarlanmış gibiydi. Vucüdümla bir bütün olmuştu. Çok hoşuma gitmişti.
Bu elbise annemindi, eskiden nikahında giydiği bir elbiseydi. Elbiseyi kendisi diktiği için onun için çok değerliydi. Benim giymem için çok ısrar etmişti ve bende kıramamıştım çünkü çok tatlı istiyordu ve elbise de zaten benim tam istediğim gibi bir elbiseydi.
Telefonumu elime aldığımda açık olan ekrandan yarım saatimin kaldığını fark ettim ve aşağıya gitmek için odamdan çıktım. Merdivenlerden inerken bir şeyin eksik olduğunu fark edip etrafıma bakındım.
Ceketim ile çantamı unutmuştum. Odama yavaş adımlarla geri girdim ve ceketimi üstüme geçirdim. Yatağımın üstünde duran, yıllardır kullandığım çantamı da elime aldım.
O çanta bana doğum günümde biri tarafından hediye edilmişti. O kişiyi o kadar çok özlemiştim ki, onun hediyesini sanki oymuş gibi sahiplenmiştim...
***
"Anne, çıkıyorum ben."
"Dur kızım bekle!"
"Anne çok geç kaldım ne oldu?" derken mutfak önlüğüyle yanıma geldi. Gözleri ile beni baştan aşağı beğeniyle süzdü. "Çok güzel olmuşsun benim güzel kızım, Peteğim, bu elbise de hep senin üzerinde hayal etmiştim. En sonunda hayallerim gerçek oldu annecim." Gözlerindeki yaşları hemen sildi ve bana sımsıkı sarıldı.
"Seni çok seviyorum canım annem." dedim, boğazıma düğümlenen hisleri bastırmaya çalışarak, bende kollarımız sıkıca ona dolladım.
Annem benden ayrılırken "Eğlencene bak Mira, istediğin kadar eğlen kimseyi önemseme. Onların dediği şeyleri kafana takma, unut geç, tamam mı annecim?" dedi ve yanaklarıma öpücük bıraktı. Başımı tamam anlamında salladığım zaman içeriden annemin telefonu çalmıştı. Arkasını dönerken "Görüşürüz kızım, dikkat et kendine" dedi. Kendi kendime "Ederim" diye mırıldandım.
Ayakkabılarımı giyip dış kapıyı açtım. Tuna kapı da beni bekliyordu. Beklemekten pek hoşlanmadığı için sinirlenmişti. Yanına gidip "Özür dilerim, annemle vedalaştığım için geç kaldım."
Yüzüme bile bakmadan elindeki telefonu kapattıp arka cebine attı. "Sorun değil" deyip, sürücü koltuğuna geçti.
Bende aldırış etmeden yan koltuğun kapısını açtım ve koltuğa nazikçe oturdum. Nefesimi tutmaya başladığımı fark eden Tuna "Sakinleş, arabayı ben sürüyorum." Elini elimin üstüne koyup beni sakinleştirdi. Kendime geldiğimi hissettiğinde arabayı çalıştırdı ve okula doğru yola koyulduk.
Ben araba yolculuklarında çok korkuyordum çünkü en yakın arkadaşım araba kazasında kurban gitmişti. Bu yüzden arabalara binmek en korktuğum şeydi. İlk zamanlar asla arabaya binemiyordum. Şimdi az da olsa biniyordum, hata sürücü kursu bile almayı düşünüyordum. Korkumu yememde bana yardım eden kişi abimdi.
***
Okulda mezüniyet belgelerimizi almıştık, sınıf öğretmenlerimiz ve diğer öğretmenler ile vedalaştıktan sonra abim gelmişti. Elinde kocaman bir demet vardı.
Yanıma doğru geldiğinde " Seni unuttuğumu mu sandın?" Bir eliyle çiçeği tututuyordu. Diğer eli ile ise burnuma doğru uzandı ve burnumu sıktı. Elindeki çiçeği bana doğru uzattığında çiçeği daha net bir şekilde görebilmiştim. Dudaklarımda istemesizce bir gülümeseme belirmişti. Nilüfer çiçeğini seçmişti, çok sevdiğimi bir ara laf arasında söylemiştim. Unutmamıştı. Çiçeği bana doğru uzattı, çiçeği elime aldığımda, kokusu çok güzel gelmişti.
Nilüfer çiçeğinin sevmenin sebebi anlamlıydı. Hep benim hayatımda olmasını istediğim bir anlamı vardı ve çok güzel bir çiçekti.
Nilüfer çiçeğinin anlamı saflık, güzellik, ruhsal uyanış, yeniden doğuş ve aydınlama anlamına gelirdi. Bende bu hayatta bunları istiyordum. Hayatımın saf ve en temiz hali ile olmasını, hayatımdaki insanların ruhlarının güzel olmasını isterdim...
Farklı bir hikayesi daha var değil mi Mira?
Abim bana sımsıkı sarıldıktan sonra "Teşekkür ederim abi" dedim. Utanmıştım çünkü böyle bir şey beklemiyordum. Bizi izleyen arkadaşlarıma döndü, ilk başta Cemre'yi, sonrasında ise diğerlerini tebrik etti. Sıra Tuna'ya geldiğinde soğuk bir ses ile "tebrik ederim zargana" dedi ve tam ilerleyecekken Tuna, abimi kendisine çekmiş ve dostane bir şekilde ona sarılmıştı. Abime baktığımda bakışlarında bir donukluk olduğunu gördüm. Şaşkınlığı yavaştan gitmiş olacak ki o da Tuna'nın sarılışına karşılık vermişti. Bu da büyük bir ilerlemeydi. Normalde olsa onu itiraf ve onu zorbalamaya çalışırdı ama bu sefer öyle bir şey yapmamış tersine sarılışıma karşılık vermişti.
İkisi ayrıldıktan sonra abim bana döndü, galiba hala şaşkın olduğu için boş bakışlarıyla ile etrafa bakıyordu. "Şu çocuğa söyle bir daha bana sarılmaya kalkmasın." dedi, dişlerini sıkıyordu. Büyük ihtimalle sinirlenmişti. Daha da sinirlendirmemek için "Tamam abi ben söylerim ona" dedim. Gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Bakışları çok komikti.
Önümüze bir araba durduğunda, camı yavaşça açıldı, içeriden abimin arkadaşlarının gülümseyen yüzleri vardı. Hepsi aynı anda "Tebrik ederiz çocuklar' dedi. Abim de "Görüşürüz, gidiyorum ben artık" deyip, arabanın kapısını açtı, arabaya binerken Tuna'ya öldürücü bakışlarını gönderdi. Tuna ise korkmuş olacak ki bakışlarını indirdi.
Sonra ise hepimiz vedalaştık ve arabaya bindik. Cemre ve ben, Tuna'nın arabasına bindik. Asena ve Bulut motorla arkamızdan geliyorlardı.
.O kadar eğleniyorduk ki yol da, saçma şarkılar açıp onların sözlerine eşlik etmek, araba yolculuğunda ilk defa korkmamam bana baya iyi geliyordu.
Arabanın radyosundan yüksek sesle çıkan şarkı, dilere düşeceğiz biz seninleydi.
Cemre bağırmaya başladı. "Seniiii seniiii, en çoook seniii"
ona eşlik etmeye başladım. "Bir tek seni severim, hani"
Birbirimize bakarak şarkı söylüyorduk, ellerimizde yeni açtığımız içeceklerimiz vardı, Tuna ise bu halimize gülüyor ve dalga geçiyordu. Şarkının melodisine karşılık vererek devam ediyorduk.
Asena ve Bulut motor ile gittikleri için onlar bizden daha hızlıydı. Tıpkı özgürlüğe kavuşmuş iki çift gibilerdi onlar benim gözümde, hep birbirlerinden kaçsalar da onlar doğa ve gökyüzüydü. Birbirlerine zıt olan ama zıtlıkları ile birbirleriyle uyum içerisinde olan bir çifti onlar ama asla birbirlerine açılmayacaklardı bundan adım kadar emindim. Hep birbirlerini koruyacak ve sonsuza denk arkadaş kalacaklardı. Onların da bir tarafı hep yarım kalacaktı.
Ya da ben öyle sanıyordum, herkesin hikayesini bizim hikayemiz gibi yarım kalacağını düşünüyordum...
Özlem ise partiye yeni bir erkek arkadaşı ile katılmıştı. Bu çocuk diğer sevgilileri gibi değildi. O onlar gibi kaslı veya yapılı bir çocuk da değildi. Uzundu ama zayıftı. Fazlaca kıvırcık saçlara sahipti. Yüzünde yer yer sivilceleri vardı ama Özlem'in güzelliğe bakmadığını biliyordum. Uzun zamandır da sevgilisi yoktu. Yani yaklaşık 2 aydır yoktu ama onun için uzun bir süreydi.
Bu çocukla yeni çıkmaya başlamıştı. İsmi galiba Ege'ydi ve ailesi ile arası pek iyi olmayan bir çocuktu. Babası onları bir akşam ansızın terk etmişti. Annesi ile tek başına yaşıyordu ve annesi de pek iyi biri sayılmazdı ama yine de Ege hayata bir şekilde tutunmaya çalışıyordu ve gerçekten Özlem'e aşık gibi duruyordu.
Parti yerine geldiğimiz de etraf çok güzel gözüküyordu. Her yerde masalar vardı. Masaların arasında ise kocaman bir havuz vardı. Her yerde loş ışıklandırmalar ve masaların karşısına bakan bir stant vardı.
Gitar, piona ve keman vardı. Saat sekiz olunca biri çıkacak ve şarkı söyleyecekti. Bizim okulun müzik grubu söyleyecekti. Bir zamanlar bende oradaydım. Keman çalıyordum. Çok severdim keman çalmayı ama sonrasında bazı sebeplerden dolayı bırakmıştım.
"Bulut gil nerede acaba?"
Tuna cebinden telefonunu tam çıkarıp arayacakken eline dokunup karşımız da tartışan çifti gösterdim.
"Oradalar ve yine ve yine tartışıyorlar." Rüzgar yüzünden önüme gelen dalgalı saçımı kullağımın arkasına sıkıştırdım ve Asena ve Bulut'un yanına doğru yürümeye başladım.
Arkamdan gelen Cemre'in "Acaba yine ne diye kavga ediyorlar?" değişini duydum. Hepimiz birlikte gülerken onların yanına varmıştık.
Hararetli bir şekilde açıklama yapan Asena bizim geldiğimizi fark etmemişti.
"Bak sana diyorum ki o çocukla bir alakam yok benim , kim olduğunu dahi tanımıyorum." Asena sinirli ve kırgın şekilde kendini bulut'a açıklamaya çalışıyordu ama Bulut'un onu pek dinlediği söylenmezdi. Daha çok öfkeli gözleri karşı tarafta oturan kişiye çevirmişti.
Karşı tarafa gözlerimi çevirdiğimde, Asenayı tanıdığım zamandan beri ona aşık olan ama hislerini söylemeye cesaret edemeyen çocuğu gördüm. İsmi büyük ihtimalle Berka'ydı. Bugün ise ona olan hisleri büyük ihtimalle dile getirdiği için, Bulut kıskanmıştı. Çünkü kendisi aşkını itiraf edemiyordu.
Bulut koyu mavi gözlerini Asena'ya çevirdi. "Sana bir şey demiyorum zaten sarmaşık, şu lavuk kaç yıldır sana yavşamaya çalışıyor ve sen ona dur dediğin halde durmuyor, sinirlendiğim nokta bu, sana güveniyorum kendini korursun ondan değil mi?" dedi. Asena ise bakışlarını kaldırıp başımı evet anlamında salladı. "Söz ver, bugün birini dövmek istemiyorum." Gözleri sadece Asena'nın üzerindeydi. Başka kimseye bakmıyordu.
Asena naif sesiyle "Söz, kendimi koruyabilirim." dedi.
"O çocuğa karşı bir şey hissediyor musun?" Bulut bu soruyu korkarak ve biraz da çekinerek sormuştu.
Asena bir anda öne atladı ve bağırarak "Tabii ki de hayır, ismini bile daha yeni öğrendim, sürekli yanıma gelip konuşması beni ilgilendirmiyor, hem ben ondan hoşlanmam." Yüzünü buruşturmuştu.
Bulut ona biraz yaklaştı ve Asena çok kısa olduğı içim biraz eğildi. "Ondan hoşlanmıyorsan kimden hoşlanıyorsun o zaman sarmaşık" deyip gülümsedi. Bu aslında eskiden konuşulan bir konuşmanın devamıydı.
Okulun yaptığı kamta doğruluk ve cesaret mi oynarken çok yakın olmadığımız bir arkadaşımız vardı, o sormuştu Asena'ya soruyu Asena ise var demişti.
Asena'nın kızaran yüzünü görünce, daha fazla utanmaması için "Biz geldikkk" son harfini uzatarak ve bağırarak söylemiştim.
Bizim sesimizi duyan Bulut, Asenadan uzaklaştı ve ağzının içinden bir şeyler mırıldandı. Asena ise bizim geldiğimiz için derin bir nefes aldı ve bana dönerek " Çok güzel olmuşsun" dedi adımlarını bana doğru atarak bana sımsıkı sarıldı. Utandığı için kaçacak delik arıyordu.
Ona sımsıkı sarılmışken "Sende çok güzel olmuşsun tam olarak doğanın güzelliğini almışsın." Benden ayrılırken teşekkür edermiş gibi hafif bir tebbesüm etti. Sonra Cemre'ye doğru geçti ve ona da hoşgeldin deyip sohbete koyuldular.
Asena pek Tuna ile konuşmazdı ona sadece hoşgeldin manasında bir baş hareketi yaptı ve Cemre ile benim kolumdan tutup erkeklerin yanından uzaklaştırdı.
***
Asena'nın bizi erkeklerden uzak bir yere kaçırmasından sonra baya uzun zaman geçmişti. İlk başta kızlar ile birlikte içecek almaya gitmiştim. Onlar alkolu içecek alırken, ben alkol olmayan içecekleri tercih etmiştim. Partiyi okul veriyor olsa bile bazı öğrenciler içeriye alkol katmayı başarabilmişti. Bazılarında uyuştucu bile bulunuyordu.
S
onrasında, Asenayı, Cemre ile birlikte biraz Bulut hakkında bilgi versin diye darlamıştık ama öyle bir şey olmadığını, kafamızda kurduğumuzu söyleyip durdu ama bunları söylerken bile utançtan kıpkırmızı olmuştu. Onu çok üstelememize gerek olmadığı için konuyu kapatmıştık.
Sonrasında Özlem ve yeni sevilisi Ege gelmişti. Sessiz bir yapısı olduğu için tanıştıktan sonra Özlem ile birlikte Bulut ve Tunayla tanışmaya gitmişti.
Biz üçlü ise okuldan diğer arkadaşlarımız ile yüksek ses müzikle dans edip eğleniyorduk. Bir ara Cemre'nin gittiğini görmüştüm ama o kadar çok eğleniyordum ki neden gittiğine bile dikkat etmemiştim.
Yanıma tanımadığım ama okulda çok sevilenen, okulun popüler çocuğu gelmişti ve benimle dans etmeye çalışıyordu.
"Seninle dans etmek istemiyorum rahat bırak beni Taha" İstemediğimi söylediğim halde elini bana uzatıp duruyordu.
"Hadi güzelim, biliyorum beni istiyorsun." İğrenç bir insandı.
"Çekil git başımdan Piç"
Ne kadar istemediğimi belli etsem de yine de bundan vazgeçmiyordu. Ellerini benden çekmiyordu.
Aynısı o gece de olmuştu demi Petek?
Nereden geldiğini anlamadığım bir ses, kimsenin bilmediğim ismim ile bana seslenmişti. Ne oluyordu, anlamıyordum. Biri bana dokunuyordu ama gözlerim kararmıştı. Kafamın içinde ismimden başka hiçbir ses yoktu. Her şey çok buğuluydu. Ağlamak istiyordum, yardım edin diye bağırmak istiyordum ama yapamıyordum. Bana bir şeyler oluyordu.
O ses kime aitti?
İsmimi nereden biliyordu?
Benim, petek yıllar önce terk edip gittiğin benliğinim.
Bu da ne demekti şimdi? Bana dokunan kişi kim ise o ellerini çekmesi gerekiyordu çünkü hiçbir şey anlamıyor ve düşünemiyordum.
İstesen onun elini saniyesinde kırabilirsin.
Bir kişi yüksek bir ses ile bağırdı ve beni elleri ile hapis almış kişiyi benden uzaklaştırdı. Ya da ben öyle olduğunu sandım. Etrafı göremiyordum. Gözlerimi açamıyordum. Bir el bana uzandığında korkuyla kendimi yere attım ve ellerimi kendime siper ettim.
Dudaklarımdan zor da olsa "Dokunma bana" cümlesini çıkarabilmiştim.
"Tamam dokunmayacağım sana" o tanıdık ses, oydu yeşil gözlü adamdı.
O bana yardım eder miydi?
Sana kimse yardım etmez yılan.
Yine aynı ses, yine aynı korku salmıştı içimi. İstemsizce gözlerimi daha çok sıktım ve titremeye başladım. Ayaklarımı vucüdüma doğru çektim. Başımı ayaklarıma gömdüm.
Bu halimi görmemeliydi. Bu halimi kimse görmemeliydi.
"Git buradan" gitmiyordu, dinlemiyordu. "Nolur git beni böyle görmeni istemiyorum."
Dudaklarını araladı."Gitmeyeceğim." dedi. Sesi çok soğuktu, sana karşı hiç bir şey hissetmiyorum, sen benim için bir hiçsin dermiş gibiydi ses tonu...
Ve bir daha hiç konuşmadı, bende konuşmadım, gözlerimi açmam gerekiyordu, nerede olduğumu bilmiyordum, ağlamayı kesmiştim ama hala titriyor ve soğuk soğuk terliyordum.
Canım yanıyordu, içimde bir şeyler oynuyor, ateş parçasına dönüyor ve yanıyordu. İçimdeki duygular yanıyordu. O ses beni yine yakıyordu. Duygularımı bir hiç gibi yakıyor ve hissiz birine çeviriyordu.
Ben seni yakmıyorum, küle dönüşeceğinde, yeniden yaratıyorum.
Hala bu şekilde beklemeye devam ediyordum. Ruhumdaki yanma, bedenimi mahvediyordu. Gözlerimi sıktığım için artık başım ağrımaya başlamıştı.
Yine de ondan yardım istemeyecektim. İlla bir şekilde geçecekti.
Yüzünü bana doğru çevirdiğini hissetim. O bizden bir yaş daha büyüktü ama annesi onu okula geç yazdırmıştı. O yüzden bizimle aynı yıl mezun olmuştu. Okula daha doğrusu bir yıl ara vermişti.
O bizim okuldan değildi ama anladığım üzere başka okuldan kişiler de vardı partide.
"Merhaba tavşan." dediğinde, sesi çok uzaktı. O artık başka biriydi. Çünkü ben onun tavşanı değildim. O da benim yeşilim değildi.
Kendimi toparlamaya çalışıyordum ama yapamıyordum. Tek olan şey yanmamdı.
Dudaklarımdan zorda olsa "Senden nefret ediyorum beni yalnız bırak" cümlesi çıkabildi. Evet ondan nefret ediyordum ama ettiğim kadar onu seviyordum da, acaba bu savaşta hangisi kazanacaktı? Nefret mi? Yoksa sevgi mi?
Ama onu yanından göndermenin sebebi biraz sonra olacaklar değil mi?
Sus konuşma artık bıktım senden!
"Gitmem için iyi olmanı bilmem gerek ve evet her fırsatta nefret ettiğini söylediğin için biliyorum benden nefret ettiğini."
Sessiz kalmaya devam ettiğim için "Konuş yoksa ben konuşturacağım." diyerek beni tehtit etti.
Konuşmak dışında yapacak başka bir şeyim yoktu ve artık gözlerimi açmalıydım. "Gözlerimi açamıyorum, kafamda bir ses bana ismimle sesleniyor. Bana petek dedi, ben, ben kimse bilmiyor ismimi ama o biliyordu. Kulaklarımda ismim yankılandı. Kendimi çok kötü hissediyorum. Unuttuğum şeyler varmış gibi geldi. İğrençti." Ağlamaya başladığımda direkt titreyen ellerimle kendime vurmaya başladım. "Dur artık lütfen dur, yapma, yanımda o varken yapma." Hıçkırıyordum.
Bu cümleme hiç bir şey demedi, ağlamama da sadece derinden bir ses çıkardı. Derin bir nefes aldı, geri verdi. Sanki o an tek yanan ben değilmişim gibi hissettim.
"Seni anlıyorum, bazen buna benzer şeyler bana da oluyor ama biraz daha farklı, sadece burnundan derin nefesler alıp ağzından vermelesin. Ama doğru bir şekilde nefes al."
Dediğini ilk başta yapmak istememiştim ama sonra başka bir seçeneğim olmadığı için dediği şeyi iki üç kez tekrar ettirdim.
"İyi geldi değil mi?"dedi, gülmüştü. Acı bir gülüştü.
Evet, iyi gelmişti, titremem ve terlemem geçmişti. Gözlerimi ise yavaş yavaş açmaya başlamıştım. Bakışlalarını kucağımdan çevirip bulunduğumuz ortama kaydı. Gözlerimi uzun zamandır kapattığım için ortamın ışığına alışmaya çalıştım. Neyse ki ortam çok ışık olmadığı için hızlı alışmıştım. Gözlerim onu aradığında yanımda oturuyordu, onun da ayakları kendine çekilmişti ve bakışları bana dönüktü, siyah takım elbisesiyle birlikte çok çekici gözüküyordu. Kendime geldiğini gördüğünde ayağa kaltı, takım elbisesini düzeltti. Kırışıklıktan hoşlanmazdı. Elini bana doğru uzattığında o bile buna şaşırmıştı.
Ona dokumak isterdim ama yapamazdım çünkü tenimin yakıcı bir ateş olduğunu bildiğim için yıllardır ondan saklandım. Çünkü su gibi berrak ve temizdi. Benim yakıcılığım yüzünden onu yakmak, küle çevirmek istemiyordum.
Sen zaten bir tek kendini yakıyor, küle çeviriyorsun, bense seni geri yaratıyorum.
Kapa çeneni!
Onun elini tutmak yerine göz devirip kendim ayağa kalktım. Üstümü başımı düzelttip etrafı incelemeye başladım. Parti için tutulan alanın yemek deposuydu. Her şey buradaydı. Bir sürü içecek ve hazır yiyecekler vardı bir kısımda ise temizlik eşyaları, dekorasyonlar falan vardı. İçerisinde ışığının sönük olmasının sebebi ise lambanın sürekli ışığını yakıp söndürmesiydi.
Gözlerimi ona doğru çevirdiğimde, nefret tohumlarını ortaya attım. "Sana söylemeyi unuttuğum bir şey var, sen kimsenin yanında ağlama, benim yanımda da ağlama, ağlamanı hakeden biri değilim. Bu dünya da gözyaşların hak eden kimse yok. Kimse için ağlama." dedikten sonra gözlerinin önüne düşen simsiyah olan saçlarını saçlarını arkaya doğru attı. Bana hafif bir tebessüm bahşetti. Bende senden nefret ediyorum gülüşüydü.
Arkasını döndü ve gıcırdayan kapıyı açtı ve kapıyı aralık bırakarak buradan uzaklaştı.
İlk defa kriz geçirme aşamasında iken krizim bakılmadan son bulmuştu.
-Bölüm sonu-
Bölüm etkileşimi
