TANRININ VARİSİ kitap kapağı

1. bölüm / 1

TANRININ VARİSİ

Patates

Yazar: Halil Kabadayı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 1Şu an: Patates
  1. 1 Patates940 kelime · Okuduğun bölüm

-Her 12 ışık yılı dönümünde Tanrılar kendilerine yeni bir varis seçerler.

Güneşin kırmızı-sarı son ışıkları Parçalı Dağların paralel biçimde uzanan yamaçların arasından serpilirken nemli yamaç kayaçları gümüş bir levha gibi ışığın son zerrelerini göğe yansıtıyor, oyuklar da ve çatlarda dışarı çıkmayı bekleyen kara mahlukların gözlerini kamaştırıyordu. Kadife bir kumaş gibi gece, dağların eteklerinde kurulmuş yerleşimleri örtüyor,göğe saçılmış yıldızların ve ayın narin ve sönük ışıkları dağın eteklerine dikilmiş Rosepost'un saman çatılı, örme taş duvarlı ya da kerpiçten yapılmış küçük ev ve kulüberinin duvarlarını aydınlatıyor. Bacalardan yükselen duman, havaya keskin biris kokusu yayarken, sokaklara sinmiş meşe ve tezek kokusu toprağın nemine karışıyordu.Dağın yamaçından inen kar kokulu soğuk rüzgar çam ve meşe yapraklarını hışırdatıyor, kapıların altından ve pervazların arasından ıslık çalıyordu.
‌Kapı önlerinde yığılmış odun demetleri, kuru otlar, iplere dizilmiş kurumayı bekleyen bez parçaları, patikalar ve çamur göletleri adeta köylülerin basit hayatını vurguluyordu. Burada sanş, söhret yada gösteriş yoktu.

Köylü evlerinin kalabalığının uzağında dağlardan gelen esintiyle dönen yel değirmenlerin ve dans eden buğday tarlalarına daha yakın bir kulübe vardı.Külübede üç oda bulunuyordu. Gerçekteyse, bu odalar kalınlığı belli belirsiz kerpiç duvarlarla bölünmüş tek bir mekândan ibaretti. Ahşap panjurların tahta kirişlerinin ve kapının arasından ayın loş ışığı ve gecenin soğukluğu içeri doğru süzülüyordu. Sert topraktan yapılmış zemin, üzerine serilmiş birkaç hasır ve koyun kürklüyle yumuşatılmaya çalışılmıştı. Evde kullanılan eşyalar da sadeydi: kaba tahtadan yontulmuş tabureler, eski bir masa, samanla doldurulmuş yataklar, eşya asmaya yarayan duvarlara çakılmış kazıklar, birkaç tahta oyma biblodan ibaretti. Bu üç bölümden ilki, aynı zamanda mutfak ve oturma odası -hatta bazen yatak odası- olarak kullanılan büyük odaydı; burada yanan şöminenin dans eden ateşi hem odayı aydınlatıyor, hem kara kazanda kaynayan aşı kaynatıyor, hem de odayı ısıtıyordu. Diğeri kilerdi; içinde çuvallarla saklanan tahıl ve birkaç kil kap dışında pek bir şey bulunmazdı. Üçüncü odaysa evin genç kızının uyuduğu küçük yatak odasıydı. Saman yatağının üzerine serilmiş ince bir yorgan, kıyafetlerin saklandığı pirinç kilitli sandık, bir kova ( kovanın üstünde ıslak bir bez-özel durumlar için-) , köşede duran çalı süpürge odadaki tek eşyalardı. Duvarların arasına saklanmış yıkanma kabini, odaya daha köşeli ve yamuk şekilli yapıyordu.Dışardaki tuğlaları saman ve yosun çoktan sarmıştı. Evin etrafını yabani otlar ve tilki cavdarları sarmış, bakımın eksik bırakıldığı yada unutulduğu belliydi.

‌Genç kız, oturma odasındaki şöminenin üstüne asılmış kara kazandaki yemeği tahta bir kaşıkla karıştırıyordu. Patatesler ve soğanlar gelişigüzel doğranmış, bir parça domuz yağıyla ve sarımsakla tatlandırılmıştı. Renk ve doku katsın diye içine dereotu, hardal tohumu ve biraz süt eklenmişti.
Dış kapı açıldı, kapı pervazında kaba sakallı bir adam belirdi, onun babasıydı. Kapı kirişini tutuyordu, içeri baktı . Hafif bir bira kokusu etrafa yayılıyordu. Yavaşça içeri girdi, ayakları hafifçe tökezledi. Masanın yanındaki tabureye oturdu. GENÇ kız dumanı tüten yemeği tahta kaselere doldurdu, ardından masanın yanındaki taburede oturan babasına bir kâse uzattı. Adam, kâsesinden çıkan buhara aldırmadan yemeğin ilk lokmasını ağzına attı. Bir an çiğnerken yüzü buruştu, kaşlarını çattı.
“Patates…” diye mırıldandı, homurdanır gibi. Kaşığını ağır bir şekilde kaseye bıraktı. “Yarın patates pişirme.”
Kız, kaşığını usulca kenara bıraktı. Ellerini dizlerinin üzerinde kenetleyip yavaşça başını salladı sadece.Omuzlarını daraltarak küçülmeye çalıştı, gözlerini yere indirdi. Babasının yüzündeki sert ifade fazla değişmedi. Ağzına bir parça ekmek atarken sadece,
“Tamam,” dedi kayıtsızca.
Kız derin bir nefes aldı, dudakları titreyerek, neredeyse fısıltıyla tekrarladı:
“Özür dilerim…”
Adamdan başka bir ses gelmeyince bu kısa cümlenin odadaki gerginliği dağıttığını hissetti; sessizce yemeye devam etti. Yemekten sonra adam, sandalyeye ağır adımlarla geçip kitabını eline aldı. Kitabın sayfaları sararmış ve yıpranmıştı. Deri kapağına güneş sembolü kazınmıştı. Sayfaları çevirirken yüzüne belli belirsiz bir gülümseme yayıldı. Kızına doğru dönüp alçak bir sesle konuştu:
“Festival yaklaşıyor… Bu, çok iş demek kızım. Tatlı çörekler, çiçek desenli ekmekler, boyalı kokulu ekmekler, armutlu çörekler… Hepsi pişmeli. Hazır mısın? başını kaldırdı, gözlerinde ürkek ama kararlı bir parıltı vardı. Dudakları hafifçe kıvrıldı:
“Hazırım baba,” dedi.
Adam başını salladı, yüzündeki gülümseme kısa bir an daha sürdü. Sonra ciddileşerek, kalın parmağını kaldırdı:
“İyi… Ama yarın erkenden kalkılacak. Beni uyandıracaksın. Uyandırmazsan…”
Sözünü yarıda bıraktı, devam etmedi. Sofis başını önüne eğdi, dizlerindeki kumaşı büzüştürdü. Sessizlikte, söylenmemiş tehdidi gayet iyi biliyordu.

Bir süre odada sadece ateşin çıtırtısı duyuldu. Adam kitabının sayfalarını çevirdi, eski ve kirlenmiş sayfalarda gözleri bir satırda takıldı. Dudaklarının kıpırtısıyla satırı okudu:
“Ey görkemli ışık, bizi terk etme…”
Kitaptan başını kaldırmadan sordu:
“Havarilere inanmaz mısın, Sofia?”
Kız, közleri dürmek için elindeki demir çubuğu şöminenin içine uzatmıştı. Soruyla irkildi, çubuğu yerine bırakıp ellerini eteğine sildi. Gözleri önce babasının nasırlı ellerine, sonra titreyen ateşin ışığına kaydı.
“Emin değilim baba…” dedi çekingen bir sesle.
Adam yavaşça başını kaldırdı, kaşlarını çatmadan, ama dikkatle kızına baktı.
“Onlar gerçek kızım. Seni dindar yetiştirdim ben.”
Elizabeth’in gözleri kocaman açıldı, sesi titredi:
“Ben… ben inanmak istiyorum. Ama uzun zamandır bir havari seçilmedi. Kendini havari ilan eden sahtekârları görmekten bıktım…”
Adam derin bir nefes aldı, sakalını ovuşturdu. Sesi daha yumuşaktı artık:
“Akıllı bir kızsın Sofia. Ama yalancıların varlığı gerçeği yok etmez. Havariler vardır. Ve zamanı geldiğinde Tanrı Faani, Wakariler aracılığıyla elçilerini seçecektir. Bizim görevimiz inanmak.”
Elizabeth gözlerini kaldırıp babasının gözlerine baktı, tereddütle sordu:
“Peki… Varisler nasıl seçilir?”
Adam hafifçe gülümsedi, gözlerinde hüzünle umut karışmıştı.
“İyi olacaksın kızım… Kalbin temiz olacak. Onların gözünde zengin ya da fakir olman önemsizdir. Ne iş yaptığın, nasıl göründüğün, hangi ırktan olduğun da… Sadece kalbin.”
Elizabeth o gece saman yatağında dönüp dururken yalnızca bu sözleri düşündü. Uykuya dalmadan önce dudaklarından kısık bir fısıltı döküldü:
“Kalbin… temiz olacak...kızım...Onların gözünde zengin yada fakir olman önemsiz, ne iş yaptığın, nasıl göründüğün , hangi ırktan olduğun önemsizdir kızım."
Her şeyden sonra gece yarısı vakti, Elizabeth kendi yatağına uzandı, üzerine kaşındıran battaniyesini çekti. Belli bir süre sadece tavana baktı. Babasının sözlerini düşündü, kim olduğun önemsiz mi? Gerçekten mi? Buna inanabilir miydi? Hatta ömrü boyunca bir Varisle karşılaşabilir miydi? Ne olacağını biliyordu, hayatını burada geçirecek, evlendirilecek ve burada ölecekti...Diğer köylü genç kızlar gibi kaderi belliydi...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

8okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…