Kendini anlatma
Bölümler 1Şu an: Kendini anlatma
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bilinç, evrenin içinde ortaya çıkan bir olgu mudur;
yoksa evren, bilincin kendini deneyimleme biçimi midir?
İnsan bunun neresindedir?
Peki, Spinoza'nın Tanrısı?
İnsan bilinci, Tanrı'nın
(Doğa'nın) sonsuz düşünme niteliğinin sonlu bir görünümüdür.
Peki, iyilik, sevgi ve insanlık bunun neresindedir?
Çok karmaşık; ve bir o kadar da anlaşılır.
Dinler, inançlar ve ritüeller, farklı yollar izleseler de çoğu zaman aynı
sorunun etrafında dolaşır:
Bir yaratıcı var mıdır?
Her inanç ona başka bir pencereden bakar.
Kimisi yaşamı merkeze koyar, kimisi ölümden sonraki ebedi başlangıcı.
Yollar değişir, anlatılar değişir, isimler değişir; fakat insanın arayışı hep aynı kalır.
Kim bilir, Tanrı nerededir?
Belki de asıl soru, O'nun nerede olduğu değil; bizim O'nu nerede aradığımızdır.
Hadi, sırayla gidelim.
Herhangi bir inanca sahip olan insan neden kendini yaratana değil de,
yaratılanlara ispatlama ihtiyacı hisseder?
Neden inancını bir doktrin gibi sunar ve zaman zaman bunun üzerinden bir
üstünlük duygusuna kapılır?
Belki de inanç, yalnızca Tanrı ile kurulan bir bağ değildir;
aynı zamanda insanın kimliğinin, ait olma ihtiyacının ve kendini
tanımlama arayışının da bir parçasıdır.
Bu yüzden insan, bazen inancını yaşamak yerine onu savunmaya,
doğrulamaya ve başkalarına kabul ettirmeye yönelir.
Oysa gerçekten sağlam temellere dayanan bir inanç,
başkalarının onayına ihtiyaç duymadan da varlığını sürdürebilirmi?
Yaradan'ın onayı yerine, neden başkalarının onayı bu kadar önemlidir?
Bu, korku mudur? Yalnız kalma kaygısı mı?
Yoksa ölümden sonrasına dair belirsizliğin; ışık, azap, cehennem ya da
en iyi ihtimalle cennet düşüncesinin insanda bıraktığı derin bir teselli arayışı mı?
İnanç, Yaradan'ın rızasını aramaksa,
bunu gerçekten duymak ve hissetmek neden bu kadar zordur?
İnsan, bu sessizliği başkalarının alkışlarıyla mı doldurmaya çalışır?
Tanrı'ya yönelmek yerine,
yaratılmışların takdirini aramak;
onları kendi doğruluğuna şahit tutmak ne kadar etiktir?
Belki de asıl soru şudur:
İnsan, gerçekten Tanrı'nın rızasını mı arıyor;
yoksa Tanrı adına insanların onayını mı?
İnsanlardan değil, Yaradan'dan övgü almak değerli olmalıdır.
İnancın sağlam bir temele dayanıyorsa,
hataların ve eksiklerin elbette olacaktır; çünkü insan kusursuz değildir.
Fakat bu eksikleri, inanç maskesi altında insanların onayını
alarak gizlemeye çalışmak,
insanın Yaradan'a olan güvenini ve samimiyetini sorgulatır.
Başkalarının takdirini, Yaradan'ın rızasının önüne koymak;
zamanla insanı gösterişe,
kibre ve kendini olduğundan farklı göstermeye sürükleyebilir.
İşte asıl hastalık da burada başlar: İnancı yaşamak yerine, onu sergilemek.
Belki de en zor ibadet, kimsenin görmediği yerde de aynı insan kalabilmektir.
Søren Kierkegaard ise;
insanın Tanrı karşısındaki konumunu tevazu ve bireysel sorumluluk üzerinden tartışır.
Eğer bunu dini bir bağlamda soruyorsan, birçok semavi dinin ortak uyarısı şudur:
İnsan, Tanrı'nın yerine hüküm koymaya,
mutlak doğruluğu kendine atfetmeye başladığında kibir doğar.
Bu, "Tanrı olmak"tan çok,
Tanrı'ya ait olan mutlak otoriteyi kendine mal etme iddiasıdır.
Bir tas ve bir fıçıyla yaşamak,
gösterişten uzak bir hayat sürmek için tek başına yeterli değildir.
Asıl mesele, sahip olunanların azlığı değil; insanın içinde taşıdığı beğenilme
ve takdir edilme arzusudur.
Kibir, çoğu zaman dışsal zenginlikten değil, başkalarının
gözünde değer kazanma isteğinden beslenir.
Bu arzu varlığını sürdürdüğü sürece, sade bir yaşam bile görünmez bir gösteriye dönüşebilir.
Dolayısıyla gerçek sadelik, bir tas ve bir fıçıyla yetinmekte değil;
insanın kendini başkalarının onayına duyduğu ihtiyaçtan özgürleştirebilmesindedir.
Bölüm etkileşimi
