18. bölüm · TAN VAKTİ KAN

18. Bölüm "AKIŞ TEORİSİ"

Hilal Z.

Yıllar önce tek başına bir gençken başımdaki beladan bir gün muhakkak kurtulacağıma çünkü polisin öylesine suçlu birini dışarıda bırakmayacağına inanırdım. Bir bakıma haklıydım çünkü istihbarat teşkilatı onu yakalamak için gerçekten uğraşıyordu fakat benim tahmin edemediğim ve başıma gelmeseydi asla ihtimal vermeyeceğim kısım şuydu ki ben de onlarla beraber uğraşıyordum. Polis değildim, asker hiç değildim, onların yanında sadece basit bir avukattım ama yanlarındaydım işte. Hayatın ne getireceği gerçekten hiç belli olmuyordu. Şimdi, evimden kilometrelerce uzakta o askerlerle beraber toplantıdaydım.

Evran ile konuşmamız benim için beklenmedikti ve ne hissedeceğimi bilememiştim tek bildiğim onu geri çevirmemem gerektiğiydi. İyi ki de çevirmemiştim çünkü Tan ikimizi görüp ne olduğunu anladığında tıpkı bir çocuk gibi sevinmişti ve onu böyle görmek tahmin edemeyeceğim kadar iyi hissettirmişti. Bu yüzden toplantı da ilk kez iyi gidiyordu çünkü istenmeyen bir fazlalıkmış gibi hissetmiyordum ve Tan mutluydu. O, aslında hep mutlu bir adamdı ama artık bir başka mutluydu.

"Birol Doğan, Baran Akman ve Soysal Zaman, asıl ismiyle Selim Başaran." Başkan elindeki çubukla tek tek hepsinin resminin üstüne vurdu, "Bu üç adamın arasındaki bağlantıyı çözmemiz gerekiyor ve önümüzdeki en iyi fırsat üç gün sonra Baran'ın evinde yapılacak olan yılbaşı partisi." Dedi. "Planımız pek basit değil fakat plana geçmeden önce Yiğit, güvenlik önlemlerinden bahset." Yiğit sandalyesinden kalkmadan başını sallayıp bilgisayarı açtı ve oradan anlatmaya başladı. "Baran kimsenin bir şey anlamasını istemiyor bu yüzden odasının önünde güvenlik ya da lazer gibi şeyler olmayacak. Onun yerine güvenlik kulübesinden biri sürekli olarak sadece o kapının önünü izleyecek ama yapay zekaya hazırlattığımız görüntüleri izleyeceğiz. Yani içimizden biri odaya gireceğinde etrafta bir görgü tanığı olmazsa asla fark edilmeyecek. Onun dışında güvenlik açısından bir problem yok çünkü zaten oraya konuk olarak gireceksiniz. Ben gerektiğinde müdahale etmek için yakınlarda olacağım." Yiğit önceki operasyonda müzenin güvenliklerinden biri yerine geçtiği için bu kez bizimle beraber içeri giremeyecekti.

"Odaya kimin gireceği konusuna gelecek olursak," diyerek başkan sözü tekrar devraldı. "Korkarım ki doğaçlama gelişecek çünkü kimin daha iyi bir fırsat yakalayacağını bilemiyoruz." Dedi. Kulağa biraz gerici geliyordu ama benlik bir durum olduğunu düşünmüyordum, muhtemelen benden içeri girmemi beklemezlerdi. "Baran'ın evinde sadece bir çalışma odası var, bilmemiz gereken her şey o odada bu yüzden operasyon çok ama çok önemli." Diye hatırlatmada bulundu başkan.

"Ayrıca bu sefer Baran'ı daha ciddiye almamız gerekecek çünkü partide basın ya da magazin paparazzileri olmayacak." Diye ekledi Nuray, bu demek oluyordu ki kimse orada olanları kayıt altına almayacağı için Baran da kameralara oynamayacak ve gerçek yüzünü göstermekten çekinmeyecekti. Zaten müzedeki etkinlikte kendisine çok zor hakim olduğu belliydi, Selim Başaran konusu onu fazlasıyla rahatsız ediyordu.

Toplantı hava kararana denk sürmüştü, çok yorulmuştum. Hepsi bilgisayarlarından bir şeyler yapmaya ya da Türkiye ile irtibat kurup toplantıyla alakalı onlarla da görüşmeye başladıkları için bugünün sonuna geldiğimizi anlamıştım, en azından benim işim bitmişti. Sessizce yerimden kalkıp odadan çıktım ve gerindim, "Her yerim tutulmuş." dedim kendi kendime. Toplantıya başlamadan önce oturduğum salona gelip camın önüne yaklaştım ve yağan karı izlemeye başladım.

Başkan sevdiklerimi telefonla aramam konusunda bazı uyarılarda bulunmuştu, arama dememişti ama aramamamın onlar için daha sağlıklı olacağını anlatmıştı. Telefonumun dinlenme ihtimali ve operasyon gizliliğiyle alakalı bir şeyler söylemişti. Babamla henüz hiç konuşmamıştım ve o arayana kadar da aramayacaktım çünkü teşkilat ile olan ilişkimi biliyordu. Aslı ve Arsu'yu aramak istiyordum, ikisini de çok özlemiştim. Aslı'yla konuşmaya gittiğim günden beri daha sık görüşür olmuştuk ve bölünmesini istemiyordum. Ama asıl başını belaya sokmak istemediğim onlardı, bu yüzden Türkiye'ye dönene kadar dayanmaya çalışıyordum. Ne zaman döneceğimiz belli olmasa da.

Tan'ın bana seslendiği duyduğumda arkamı döndüm, o esnada Tan koridordan çıkıyordu. "Yoruldun mu?" Diye sordu yanıma gelirken. "Biraz." Diye mırıldandım ve ben de ona doğru birkaç adım atıp kendimi ona yasladım. Tan kollarımı kaldırıp sırtımda kavuşturdu, "Uykun gelmiş, istersen yukarı çıkıp uyu seni uyandırırım." Dedi. Başımı iki yana salladıp reddettim, "Zaten az vaktimiz kaldı onu da uyuyarak geçirmek istemiyorum." Tan yanaklarımı örten saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırıp uçlarını sırtıma attı ve yanağımdan öptü, "Merak etme düşündüğün kadar uzun sürmeyecek." Dedi. Başımı göğsünden ayırıp uzandım ve ben de onu öptüm. Daha sonra birinin gelmesinden çekinip Tan'dan uzaklaştım.

"Çalışmaya dönmen gerekmiyor mu?" Diye sorduğumda başını evet anlamında salladı. "O zaman sen geri dön ben de kahve yapıp geleyim." Kahve hem onu zinde tutardı hem de benim uykumu biraz açmış olurdu çünkü gerçekten gözümden uyku akıyordu. Tan çalışma odasına geri döndüğünde ben de kahve yapmak üzere mutfağa girdim. Kahveleri yaparken ne kadar çok kafein tükettiğimizi düşünüyordum, hiç sağlıklı değildi. Kupaları aldığımda Tan'a daha az önce ne kadar sağlıksız olduğunu düşündüğüm bir şeyi içerecek olduğum için rahatsız hissettim fakat hiç sallama çayımız kalmamıştı.

Toplantı odasına girip Tan'ın yanındaki sandalyeye oturduğumda kupalardan birini ona uzattım, "Bu son kahven." Dedim. Tan içmek üzereyken durdu, "Nasıl yani?" Diye sordu şüpheyle. "Çok kahve içiyorsun zararlı." Dediğimde Tan içimi eritecek güzellikte gülümsedi ve son kahvesinden bir yudum alıp çalışmaya döndü. Ben de dizlerimi kendime çekip sandalyeye iyice yayıldım ve kahvemi içerek onu izlemeye başladım. Bir de bilgisayarda çalıştığı için gözlüğünü takmıştı, manzaram harikaydı bugün.

"En sevdiğim en sevdiğim en sevdiğim hariga! Sütlaç ben çok severim arkadaşlar!" Feza'nın tabiri caizse böğürmesiyle o tarafa döndüm, bilgisayarının başında saçma dans hareketleri yapıyor, bu şeyi söyleyip duruyordu. Evran daha fazla dayanamayıp Feza'nın sandalyesini ittirdi, "Akıllı dur lan!" Diye bağırdı. Feza bir anda Evran'a döndü, "Ben burada güvenlik sistemi çökerttim, güvenlik sistemi!" Diye o da bağırdı. Evran bu sefer önce kafasına vurdu sonra da okşadı, "Aferin." Dedi ve kendi işine döndü.

Ben de dikkat dağıtan başka bir şey olmadığında önüme döndüm ve başımı sandalyenin başlığına yaslayıp Tan'ı izlemeye devam ettim. Ekrandakilerin ne olduğunu anlamıyordum bile ama o ne yaptığını o kadar iyi biliyordu ki gözüme daha da çekici geliyordu. Zeki, çalışkan ve sadık bir adam olması hoşuma gidiyordu, hele de işine bu denli bağlı olmasına tanıştığımız günden beri hayrandım. Ben onun gibi değildim, hukuk fakültesini istemeye istemeye okuyup yıllarca çalışmamıştım ve Selim'in kaçmadan önce ,yani henüz çocukken, yazdığı mektubu okuduğumda bir an gaza gelip çalışmaya karar vermiştim. Çünkü mektupta hayatını düzene sokmak için Amerika'ya gideceği ve dönüp ailesini yanına alacağını yazmıştı. Bunları yarım yamalak, gözyaşları içinde Tan'a da söylediğimi hatırlıyordum. O günü hatırladığımda gülümsedim, o mektubu okumak beni yerle bir etmişti o gece ama aynı zamanda o sabah yeni biri olarak uyanmıştım. Önce gidip kendi işimi kurmuştum sonra da Tan'la aramızdakiler değişmeye başlamıştı ve şimdi bu noktadaydık, belki sadece bir ayı aşkın süredir birlikteydik ama ben sanki tüm gençliğim onunla geçmiş gibi hissediyordum.

Yalnız bunlar çok fazla çalışıyordu, gittikleri her yeri eski MIT binasındaki toplantı odasına çeviriyorlardı. Muhtemelen ben onların çalıştığı kadar oturup tekrar ders çalışsaydım tıp fakültesi kazanabilirdim. Acaba gerçekten yapabilir miyim diye düşündüm biraz. Başımı kendi kendime iki yana salladım, yapamazdım. O güç içimde olsa hissederdim ama hiçbir şey hissetmiyordum. Ayrıca içimde hayatın beni bambaşka yerlerle götüreceğine dair bir his vardı bir süredir ve ben neler olacağını merak ediyordum.

"Giray yapay zeka görüntüler geldi mi?" Feza'nın sorusuyla Tan, bakışlarını ekranda dikkatle baktığı şeyden ayırıp bilgisayardan usb belleği çıkardı ve Feza'ya verdi, "Tam zamanında sordun." Dedi verirken. Gözlüğün altından sağ gözünü ovuşturduktan sonra kahve kupasına yöneldi ve art arda birkaç yudum içti. Daha sonra gözleri beni buldu, "Sıkıldın mı?" Diye sordu. Başımı hayır anlamında salladım, "Sen çok yoruldun ama." Dedim. Kahve bile düşündüğüm gibi onu zinde tutamamıştı.

"Ben alışkınım." Diye fısıldadı Tan işaret parmağıyla bacağıma dokunarak. İstemsizce bacağıma baktığımda, "Neden dokundum ben de bilmiyorum." Diye mırıldandı ve tekrar dokundu. Ben çocuksu hâline gülerken o da gülerek bana bakıyordu. Ben bu adamı çok seviyordum. Hâlâ bacağımın dibinde duran elini tutup hafifçe sıkmamdan sonra tekrar gülümsedi daha sonra da elimi tutmaya devam ederken bilgisayarına döndü.

Aradan saatler geçtikten sonra Yiğit, başkanın minibüsüyle bizi buraya geldiğimizde taksiden indiğimiz yere getirmişti. Çalışmaları tahmin ettiğim gibi gece yarısına kadar sürmüştü hatta Başkan ve Yiğit dağ evinde kalıp devam edeceklerdi fakat biz dönecektik. Feza ve Tan, Nuray ve Evran, Zehra ve ben farklı üç taksiyle gidecektik. Bence yine de biraz tuhaf olacaktı aynı saatte otele dönmemiz ama onlar için sorun yoksa benim için de olmamalıydı bu yüzden üstünde çok düşünmemiştim.

İlk giden Nuray ve Evran olmuştu, gelen ilk taksiye binip uzaklaşmışlardı. Sıradakine de Zehra ve ben binecektik. Tan hemen yanımda oturuyordu, kolunu omzuma attı. "Yılbaşı partisine kadar sabret, Zehra'yla çıkıp dolaşın. Sonra bu oyuna devam etmek zorunda kalmayacağız." Dedi. Çünkü otelden çıkıp hep beraber kalacağımız bir yere geçecek ya da duruma göre beklemeden Türkiye'ye dönecektik.

"Zehra'yla mı dolaşayım?" Diye sordum sessizce, önde Yiğit'in yanında oturduğu için zaten bizi duyamazdı. "Evet Açelya otele tıkılıp kalmanın istemiyorum, gördüğüm kadarıyla aranız o kadar kötü de değil. Lütfen benim için dene." Dedi Tan. "Sihirli cümleyi kurdun yine." Dedim dudaklarımı büzmeden önce. Benim için yap dediği zaman yapıyordum, kendime engel olamıyordum. Tan keyiflendi, bir eliyle yanaklarımı sıkıştırdı.

Şuan taksinin hiç gelmemesini istiyordum fakat yine istediğim olmadı ve Feza, Taksinin uzaktan yaklaştığını görüp inmemiz için bizi uyardı. Birkaç saniyem olduğu için konuşmadan onun da konuşmasına izin vermeden dudaklarımı Tan'ın dudaklarına bastırdım ve uzunca öpüp geri çekildim, "Görüşürüz." Dedim ortaya ve hızla inip Zehra'ya yetiştim. Tan'ın yüzüne bile doğru düzgün bakamamıştım ama taksicinin bizim minibüsten indiğimizi görmemesi gerekiyordu.

Taksiye bindik ve otelin adını söyledim, yolculuk aşağı yukarı sabahki kadar sürdü. Otele vardığımızda lobide oyalanıp Tan'ı tekrar görmek istedim fakat uykudan kapanmak üzere olan gözlerim buna izin vermedi, taksi uykumu getirmişti ve ondan bile zor inmiştim.

Odaya çıktığımızda hızlıca pijamalarımı giyip yatağa girdim, önceki gün geç gelip erken uyandığım ve bugünü de dolu dolu geçirdiğim için bu kadar yorulmuştum. Fakat yorgunlukla gözlerimi yumduğumda bugün Tan'la karların arasındaki görüntümüz geliyordu gözümün önüne ve yorgunluğumu unutuyordum. Her şeye rağmen güzel bir gündü. Tan'la güzel vakit geçirmemin yanında bir de Evran'la aramı düzeltmiştim. Gözlerimi hafifçe aralayıp Zehra'ya baktım ve tekrar gözlerimi yumdum, onun başka biriyle mutlu olmasını ve Tan'ı sonsuza kadar unutmasını istiyordum. Böylece tüm ekip beni severdi ve fazlalık olmaktan da tam anlamıyla kurtulurdum. İçimden uyumadan önce düşündüğüm son şeyin bu olmaması gerektiğini geçirip tekrar Tan ve beni karların üstünde uzanırken hayal ettim.

🎭

"Hiç merakın yok mu böyle şeylere? Hayat o kocaman kalenin içinde geçmiyor, insanlar hayatı burada yaşıyorlar." Onu kolundan tutup çekiştirerek ikimizi iyice ortaya çektim, "Derin bir nefes al şimdi, al hadi. Bak, hayat bu. Yılbaşı süsleri, güzel yemekler, müzik..." Zehra'nın ilgisiz bakışları bu kez biraz daha meraklı bir ifadeyle etrafı incelemeye başladığında biraz durup soluklandım ve ben de etrafa bakındım. "Bakma, ben de tam bilmiyorum nasıl eğlenilir. Malum başka sorunlarım vardı hep ama artık en azından deniyorum, sen de denemelisin." Dedim. Zehra tek kaşını kaldırarak bana döndü, "Öyle mi diyorsun?" Hevesle başımı salladım.

Bu sabah uyandığımızda Zehra'yla beraber otelin büfesine kahvaltı yapmaya inmiştik ve üç gündür beraber olmamıza rağmen ilk kez biraz konuşmuştuk. Ona hayatlarının hep önceki gece gördüğüm kadar çok çalışmaktan ibaret göründüğünü söylediğimde bunu kabul etmiş ve yıllardır sadece çalıştığını hatırladığını söylemişti. Aklıma Tan'ın Zehra'yla beraber dışarı çıkmamı istediğini söylemesi geldiğinde ona bu akşam dışarı çıkmayı teklif etmiştim ama yalnızca otele çok yakın olan bu Christmas markete gelmeyi kabul etmişti. Koca bir sokak şenlik alanı gibi süslenmişti ve etrafta hediyelik eşyalar ya da sokak yemekleri satan tezgahlar vardı, burası da güzeldi.

Neden Zehra'ya karşı bu kadar iyimser olduğum hakkındaysa hiçbir fikrim yoktu. Sadece ona karşı hissettiklerim ilk tanıştığımız zamanki kadar kuvvetli değildi. Tan'a olan ilgisi devam ediyor muydu bilmiyordum ama gizliyorsa iyi gizliyordu, unuttuysa da çok güzel unutmuştu. İlk zamanlar yaptığı laf çarpmaların ve ters bakışların hiçbiri yoktu hatta Tan'a çoğu zaman bakmıyordu bile. Sadece soğuktu. Ama bu akşam bunu umursamıyordum çünkü beraber dışarı çıkabileceğim tek kişi oydu ve çıkmamak için bir sebep bulamamıştım, o bile kabul etmişti.

"Hadi!" Tekrar onu tuttum ve devasa yılbaşı ağacının yanından geçip tezgahların arasında yürümeye başladık. Biraz yürüdükten sonra ilgimizi çeken hediyelik eşya dükkanlarının önünde durmaya başladık. İlk durduğumuz yerde tezgahın üstünde bir sürü magnet vardı ben ilgimi çekenleri alıp seçmeye çalışırken Zehra da arka taraftaki tablolara bakıyordu. Berlin yazılı güzel bir magnette karar kıldığımda ücreti ödedim ve tezgahtaki adam magneti küçük hediye paketine koydu, onu alıp çantama attığımda tezgâhtan uzaklaştık. Artık kendi evim ve mutfağım olduğu için böyle şeylerle buzdolabımı da süslüyordum, üstünde Tan'la bir sürü fotoğrafımız vardı.

Biraz daha yürüdükten sonra Zehra kokulu mum kavanozlarının olduğu bir tezgahta durdu, ben de hemen yanında bitip mumları koklamaya başladım. Zehra bu kadar hevesli olmama şaşırmış gibiydi ama sebebini anlatmadım. Zehra hepsini koklamaya yetişemediğimi gördüğünde elindeki vanilyalı mumu burnuma uzattı kokladığımda güzel koktuğunu fark ettim. Ben de elimdeki tarçınlı mumu ona uzattığımda koklayıp başını aşağı yukarı salladı. Tarçınlı ve vanilyalı mumlardan ikişer tane alıp yürümeye devam ettik. Neyseki çantamı otelden çıkarken çok doldurmamıştım da aldıklarım ağırlık yapmıyordu.

Fazla hızlı gittiğimizi fark ettiğimizde biraz yavaşladık, etrafı daha dikkatli inceliyordum artık. Her yer ışıl ışıldı, atmosfer çok güzeldi. İnsanlar çocuklarıyla, sevgilileriyle ya da arkadaşlarıyla gelmişti haliyle epey kalabalıktı. Kalabalıktan rahatsızlık duymuyordum bana aslında ne kadar önemsiz olduğumu hissettiriyordu.

Biraz ileride yılbaşı konseptli atkı, şapka ve pijama satan bir yer gördüm. Uyumayı sevdiğim kadar pijamaları da seviyordum ve eğer kış bitmeden Ankara'ya dönebilirsek bir atkı da çok güzel olurdu. Tezgahın önüne geldiğimizde durup hepsine baktım atıklardan birini çok beğenmiştim ve Tan'a da almak istiyordum ama o dışarı çıkarken takar mıydı emin olamıyordum. Beyaz bir atkıydı ama açıldığı zaman kardan adama benziyordu, bir ucuna da püskül yerine noel baba şapkası yapmışlardı. Takmayacak olsa bile atkıdan iki tane istediğimi söyledim. Çantam onlarla beraber dolmaya başlamıştı.

Zehra başka bir süs eşyası dükkanında durduğunda bu kez kendimi tuttum ve aldığı tabaklara içim gitmesine rağmen elimi bile sürmedim. Zehra aldıklarını karton bir poşete koymalarını istedi, poşeti aldıktan sonra oradan da uzaklaştık. "Tatlı yiyelim mi?" Diye sordum burnuma güzel kokular gelmeye başladığında. Zehra kabul ettiğinde bir tanesinin önündeki sıraya girdim, Zehra da boş masalardan birini tutmak için gitti.

İçi krema dolu, üstü çikolata soslu Alman pastalarını alıp masaya döndüm. Çikolata sosu hâlâ sıcaktı ve inanılmaz lezzetli geliyordu. "Başta ne yapacağız dışarıda ikimiz diye düşünmedim değil itiraf ediyorum ama teklif ettiğin için teşekkür ederim, eğleniyorum." Dedi Zehra. Bunu söylemesini beklediğim için şaşırdım fakat hemen ardından gülümsedim. Ona bunun aslında Tan'ın fikri olduğunu söylemedim fakat ben tabii ki biliyordum, yine Tan'ın verdiği tavsiye sayesinde güzel vakit geçiyordum ve Zehra'yı bile mutlu edebilmiştim. Tan'ın elinde gerçekten sihirli bir değnek vardı. "Eğlenmene sevindim." Dedim başımı sallayarak.

"Yılbaşı partisinde ne giyeceksin?" Diye sorduğumda lokmasını yutup başını salladı, "Pantolon giyeceğim üstüne ne giyerim bilmiyorum. Rahat hareket edebileceğim bir şey olmalı." Dedi, galiba operasyon hareketli geçebileceği için böyle söylüyordu. "Ben de mi pantolon giymeliyim?" Diye sorduğumda başını evet anlamında salladı, "Öyle yapsan daha iyi olur." Dedi. Demek ki benim de koşmam gerekebilirdi, bu beni biraz endişelendirmişti. Baran'ın peşimden silahla koştuğunu hayal ettiğimde titredim ve bu düşünceyi hemen aklımdan atmaya çalıştım.

"Peki, bir şey daha soracağım..." Zehra dinlediğini belli etmek için başını salladığı sırada Alman pastasından bir ısırık daha alıyordu. "Diyelim ki bir şey oldu ve odaya ben girmek zorunda kaldım, odada ne arayacağım?" Diye sorduğumda Zehra'nın göz kapakları aralandı, "Güzel soru." Diye mırıldandı.

"Öncelikle odaya girecek kişide özel usb belleklerden olması gerekiyor ki adamın bilgisayarını kopyalayabilsin yani gireceksen onu birinden almayı unutma." Dediğinde başımı salladım. "Onu bilgisayara taktıktan sonra birkaç saniyeye ihtiyacın olacak kopyalamak için. Bilgisayar dışında odada kasa olduğu zaman kasayı da açabiliyoruz aslında ama buna gerek olmayacak bu sefer." Diyerek devam etti. "Anladım umarım benim girmemi gerektirecek bir durum olmaz." Diye mırıldandım. Zehra başını salladı, "Maalesef o güne kadar bilemeyeceğiz."

🎭
İki gün sonra

"Feza ve Giray, konuşmayı uzatın adamın gitmesine izin vermeyin. Evran yukarı çıkacak!" Kulaklıktan gelen başkanın sesiyle derin bir nefes aldım, başlıyorduk. Evran'ın yavaşça Nuray'ın yanından ayrılıp gözden kaybolduğunu gördüm. Giray ve Feza ise camdan gördüğüm kadarıyla havuzun kenarına Baran ile konuşuyorlardı.

Zehra'yla Christmas markete gitmemizin üstünden iki gün geçmişti. Baran'ın villasındaki partiye geleli ise birkaç saat oluyordu, bir türlü elimize doğru fırsat geçmemişti çünkü Baran hep salondaydı ve tuhaf bir şekilde gözü benim üstümdeydi. Tan ve Feza bir şekilde onu dışarı çekmenin yolunu bulduklarında üstümdeki bir çift gözden kurtulduğum için rahatlamıştım. Aynı zamanda üst kata, Baran'ın çalışma odasına gitmek için de bir firsat oluşmuştu.

Konukların hepsi salonda ya da bahçedeydi ve koridorlarda da üst katlarda da kimse yoktu. Bu yüzden Evran üst kata çıkan merdivenlerin olduğu sol tarafta yöneldiğinde garsonlardan birinin dikkatini çekmişti. Adam önce Evran'ın arkasından nereye gittiğine baktı daha sonraysa elini telefon olduğunu gördüğüm cebine attı. O an Zehra'ya söylemem gerektiğini düşündüm fakat Zehra bir şey yapamazdı çünkü Almanca bilmiyordu.

Zehra'nın yanından ayrıldım ve garsona doğru yürümeye başladım. Bir yandan da elim kendi kulaklığıma çıktı, "Evran, adamlardan biri seni fark etti. Dikkatli ol." Evran'dan gelecek cevabı duyamadan garsonun yanına varmıştım.

"Pardon," adam kendisine seslendiğimde telefonu almadan elini cebinden çıkardı ve benim gibi Almanca bir şekilde nasıl yardımcı olabileceğini sordu. Lavabonun ne tarafta olduğunu sorduğumda göstermek için arka tarafa döndü ve bir kapıyı işaret etti. O işaret ederken parmaklarımı cebine uzatıp telefonu dikkatlice çektim. Telefonu aldığımda kendi telefonum gibi davrandım ve cebime koymak için acele etmedim, adamın tekrar bana dönmesi çok sürmemişti. Telefonu sakince kendi cebime koydum ve teşekkür edip gösterdiği kapıya doğru yürümeye başladım.

Telefonun yokluğunu anlaması uzun sürmezdi, hızlıca tuvalete girdim ve kapıyı kilitledim. Telefonu klozetin içine atıp üstüne sifonu çektim, telefon tabii ki hâlâ orada duruyordu ama içine yeteri kadar su girmiş olmalıydı. Hızlıca kapıyı açıp çıktım, bir anlığına arkama bakma fırsatı bulduğumda telefonunu aldığım garsonun konuklarla ilgilenmek zorunda kaldığını gördüm.

Artık bir kez risk almıştım ve geri dönüşü yoktu. Tekrar kulaklığıma dokundum, "Evran, biraz vakit kazanmayı başardım lütfen çabuk ol." Dedim. O esnada kulaklıktan aynı anda üç kişinin sesi duyuldu. Başkan, Zehra ve Yiğit aynı anda "Ne yaptın?" Demişlerdi. "Vay canına aman Allahım bu inanılmaz!" Diye bir ses duydum. Feza'nın sesiydi, karşısındaki her kimse onunla konuşuyormuş gibi yapıp bana cevap veriyordu, arka tarafta konuşan adamı duyabiliyordum.

"Zehra az önce hemen karşında duran garsonun telefonunu aldım, fark etmiş olmalı. Ya benim peşimden gelecek ya da Evran'ın yukarı çıktığını birine haber verecek. Bir şey yapın." Dedim ve merdivenleri çıkmaya başladım. "Hanım efendi durun! Üst kata çıkmanıza izin yok!" Diye bağırdığını duydum arkamdan birinin. Her yerden biri çıkıyordu!

Yine de durmadım ve koşarak merdivenleri çıkmaya devam ettim. İkinci kattaki açıklığa vardığımda merdivenlerin devamında Evran'ı gördüm. O esnada peşimdeki adam bana yetişti ve o da Evran'ı gördü. O an gözlerim fal taşı gibi açıldı, üçümüz de bir anlığına durmuştuk ve birimizin bir seçim yapması gerekiyordu.

Bir kez daha seçimi ben yaptım ve Evran'a doğru birkaç adım daha attım, "Belleği ver ve onunla başa çık." Dedim nefes nefese kalmış halimle. Evran belleği verip vermemek konusunda ikileme düştü bir an, "Ne yapacağımı biliyorum ver!" Ve Evran avucuma bellek ve bir anahtar bırakıp arkamdaki adama doğru koştu ve çarpıştılar.

Onlar boğuşurken titreyen parmaklarım arasındaki belleği tuttum ve yukarı koştum, burada iki kanatlı tek bir kapı vardı. Anahtarın bu kapı için olduğunu anladım ve hızla anahtarı yuvasına sokmaya çalıştım. Ellerim gerçekten titrediği için kolay olmamıştı ama yine de açabilmiştim.

Bunu yapmak istemediğimi ve benim yapmama gerek olmayacağını düşünmüştüm hâlbuki. Şimdiyse elimde bellekle masaya koşuyordum.

Sandalyeyi bacağımla ittirip bilgisayarın önüne geçtim ve kasanın olduğu yere eğildim ve bilgisayarın açma tuşuna bastım. O açılırken kulaklıktan tekrar bir konuşma sesi geldi, "Nuray, Zehra çıkın ve minibüse gelin. Evran, odaya girebildin mi?"

Yüzümü buruşturup ofladım, "Başkanım odaya ben girdim." dedim.

Aynı üçlü yine konuştu, "Ne yaptın?" Bu sefer hepsi büyük harflerle konuşmuştu. "Bu gerçekten inanılmaz derecede inanılmaz." Dedi Feza. Karşısındaki adam hakkında ne düşünüyordu acaba?

Bilgisayar tamamen açıldığında belleği usb girişine taktım, anında ekranın ortasında yükleniyor yazısı ve dikdörtgen bir bar çıktı. Dikdörtgenin içi yavaş yavaş mavi oluyordu, tamamen dolması için de yirmi aldı saniye gerektiği yazıyordu. Bunun hayatımın en uzun yirmi altı saniyesi olacağını anladığımda masada işe yarar başka bir şey olup olmadığına baktım fakat masa bomboştu.

"Nuray ve Zehra, evden ayrılın." Dediğini duydum Başkanın, birkaç saniye sonra aynı şeyi Feza ve Tan için de söyledi. O an başka bir adrenalin patlaması yaşandı damarlarımda, Evran'a da çık derse ne olacaktı. "Bellek onlara lazım, beni tek bırakmazlar." Diye mırıldandım kendi kendime.

Tekrar bara baktım, sekiz saniye yazıyordu. O anda bir gürültü koptu, kapı savrularak açıldı. Korkuyla yerimden sıçradım ve arkaya doğru bir adım attım fakat gelen Evran'dı. "Bitti mi?" Diye sordu telaşla. Tekrar ekrana baktığımda tamamlandı yazısını gördüm ve rahat bir nefes alıp başımı salladım. Hızlıca belleği çıkarıp ona verdim.

"Sadece ikimiz kaldık, aşağı inemeyiz ve birkaç saniye içinde yok olmamız lazım." Dediğinde yutkundum. İmkansız bir şeyden bahsediyordu.

Evran odanın balkon kapısını açtı ve dışarı başını uzattı, aynı anda bana da eliyle gel işareti yapmıştı. Ben de peşinden balkona çıktım, "Ben önden ineceğim, sen de hemen korkulukların üstüne çıkacaksın ve atlayacaksın."

"Ne yapacağım?" Dedim fakat Evran dinlemeden balkonun korkuluklarının diğer tarafına geçti ve balkonun altındaki çatıya çıkıp ucuna doğru yürüdü. En üç kısma geldiğinde kenarlara tutunarak kendisini aşağı bıraktığında onu hayretle izledim. İki kat aşağı düşmüştü!

Sıranın bende olduğunu anladığımda topuklu ayakkabılarımı çıkarıp aşağı attım ve çatının üstüne çıkıp kolay kısmı hallettim. Kenara doğru yürürken düşmekten delicesine korkuyordum ve dengemi korumakta zorlanıyordum.

En uca geldiğimde titrek bir nefes aldım ve çatının kenarına oturdum, "Yapamayacağım, çok yüksek!" Diye seslendim Evran'a doğru. Evran başını iki yana salladı, "Yapmak zorundasın. Bana güven ve kendini aşağı bırak.
İkinci katta bir çatının üstünde otururken nasıl kendimi aşağı bırakır ve bunu yaparken çığlık atmayıp dikkatleri üstüme çekmezdim hiçbir fikrim yoktu.

"Açelya hadi!" Diye seslendi Evran. Derin bir nefes aldım ve içimden bunu yapacağımı ve ardından her şeyin biteceğini geçirdim. Ve kendimi aşağı bıraktım. O korkunç an düşündüğüm kadar uzun sürmedi, Evran beni tamamen tutamadı ama düşüşümü büyük ölçüde yavaşlattı. Bir bacağım elinde bir bacağım yerdeydi. Titreyen dizlerime rağmen kendimi toparladım ve aşağı attığım ayakkabılarımı alıp giydim.

Tamamen ayağa kalktığımda koşmaya başladık. Baran çalışma odasını bilerek arka bahçeye bakacak şekilde seçmiş olmalıydı, her şeyden ve herkesten uzaktı burası. Böylece kimseye görünmeden bahçenin arka kapısına ulaşabildik. Kapı kilitliydi ama üstünden atlamak zor değildi. Kapının üstünden atlayıp koşmaya devam ettik, minibüs yolun karşısındaydı. Kapı açıldığında kendimi tam anlamıyla içeri attım, Evran da peşimden bindi. Herkesin sapasağlam içeride olduğunu gördüğümde derin bir nefes aldım. Yiğit beklemeden aracı çalıştırdı ve uzaklaşmaya başladık.

Tan'la aramızda Feza oturuyordu ama Tan Feza'yı koluyla ittirip bana uzandı, "İyi misin? Bir şey oldu mu, korktun mu?" Diye art arda sorular sıralarken üstünden çıkarttığı ceketi bana giydiriyordu. Sorularına yalnızca başımı iki yana sallayarak cevap verdiğimde Feza, "Sanırım şoka girmiş." Dedi. Haklılık payı vardı.

"Açelya bunu senin yapacağın aklımın ucundan geçmiyordu, iyi iş çıkardın kızım. Teşekkür ederim." Başkanın sesi ön koltuktan geliyordu, o tarafa baktığımda dikiz aynasından göz göze geldik. "Ben teşekkür ederim, bana güvendiğiniz için." Diye mırıldandım gülümseyerek.

🎭

Minibüs otele değil iki gün önce geldiğimiz dağ evinde benzer bir yere gelmişti. Zehra parti için otelden ayrılmadan önce eşyalarımı valize koyup öyle çıkmam için uyarmıştı. Şimdiyse Yiğit, biz Baran'ın evindeyken otelden eşyaları toplayıp buraya getirdiğini ve izimizi kaybettirdiğini anlatmıştı. Söylediklerine göre bilgisayardan kopyalananları burada inceleyeceklerdi ve duruma göre Türkiye'ye Baran Akman ile beraber dönecektik.

Eşyalarımı alıp üst kata çıktığımda Tan da peşimden kendi valiziyle beraber geliyordu. "En sondakine geç." Dediğinde sorgulamadan o tarafa doğru yürüdüm ve kapıyı açıp içeri girdim. Tan da peşimden gelip eşyalarını benimkilerle beraber duvarın kenarına bıraktı. "Beraber mi kalacağız?" Diye sordum ona doğru dönerken. Tan başını salladı, "Kimse kusura bakmasın bu sefer sevgilimi kaptırmam." Dedi kendinden emin bir şekilde. İşte bu habere sevinmiştim, kendimi tutamayıp güldüm.

Üstümdeki kıyafet artık üşütmeye ve rahatsız etmeye başlamıştı, valizimi alıp yere koydum ve açtım. İçinden pijamalarımı çıkarttım. "Sana da çıkarayım mı?" Diye sordum Tan'ın valizine uzanırken. Başını salladığını gördüğümde onun valizini de açtım ve içinden pijamalarını alıp ona verdim. Tan çoktan kapıyı kapatıp gömleğinin düğmelerini çözmeye başlamıştı. Ben de hâlâ üstümde olan ceketini çıkarttım ve pijama altımı alıp yerden kalktım. Pantolonumu çıkarıp pijamamı giyerken Tan da karşımda kendi pantolonunu çıkarıyordu. Gözlerimi hızla ondan çekip pijamamı giydim ve üstümü de çıkartmak için arkamı döndüm çünkü içimde sütyen yoktu. Büstiyeri çıkarıp önü düğmeli pijamamın kollarını giydim ve düğmeleri iliklemeye başladım. Yeteri kadar iliklediğimde tekrar Tan'a döndüm, çoktan üstünü giyinmiş çıkarttığı kıyafetleri katlıyordu. Ben de çıkarttığım pantolonu ve büstiyeri katlarken yatağa girdi.

"Benim tanıdığım ekip bu gece uyumaz o bilgisayarda neler var öğrenirdi, ne iş?" Diye sordum dizlerimin üstünde yatağa çıkıp kendi tarafıma geçerken. Tan güldü, "Doğru tanışmışsın aslında ama bu gece o işi yiğit ve başkana bıraktık, malum tüm gün minibüste oturup keyif çatmışlar." Dedi. Yorganı üstüme çekip ona yaklaştım ve kolunun altına girdim, "İki saat uyuduktan sonra gidip yardım edeceksin değil mi?" Tan başını eğip bana baktı, "Beni bu kadar iyi tanımandan korkmalı mıyım?" Dedi. "Bence mutlu olmalısın." Diye cevap verdim gözlerimi kapatırken.

Bir süre sessizlik olduktan sonra Tan tekrar konuştu, "Evran'la iyi takım oldunuz galiba?" Dedi. Şaşırtıcı bir şekilde doğruydu, Evran bana güvenip anahtarı ve belleği vermişti. Arayı düzeltelim demiş olmasına rağmen bana bu kadar çabuk güvenebileceğini tahmin etmemiştim, belki de bir süredir bana eskisi gibi bakmıyordu ama ancak benimle konuşabilmişti, bilmiyordum. "Ben de böyle olmasını beklemiyordum, bana güvenip belleği verdiğinde çok şaşırdım." Diye mırıldandım.

"Böyle şeylere şaşırmaman gerekiyor Açelya. Sen dürüst ve güvenilir bir kadınsın zaten." Dedi Tan, bir şey söylemeyip sessiz kaldım fakat ona sıkıca sarıldım. Tan arkamda kalan koluyla sırtımı sıvazladı sonra da eli pijamamın içine girdi, şimdi işaret parmağıyla sırtımda şekiller çiziyordu. "Uykumu getiriyorsun." Diye mırıldandım uykunun verdiği tatlı mahmurlukla. "Ben başka türlü düşünmüştüm oysaki." Dedi Tan fakat yine cevap vermedim, gerçekten çok uykum gelmişti ve gözlerimi yummuştum.

Gözlerimi tekrar açtığımda Tan yanımda yoktu. Gözlerimi ovuşturup gerindim ve derin bir nefes alıp doğruldum, güneş doğmuştu. Tan çoktan çalışmaya başlamak için aşağı inmiş olmalıydı. Komodinin üstündeki telefonumu alıp saate baktığımda on bir olduğunu gördüm. Evde benim dışımda yedi kişi varken on birde uyanmak ancak benim yapabileceğim bir şeydi zaten.

Yataktan çıkıp odanın içindeki banyoya girdim ve elimi yüzümü yıkadım, yine makyajla uyumuştum. Oflayarak odaya döndüm ve valizden makyaj çantamı alıp ihtiyacım olan malzemelerle tekrar banyoya gittim. Yüzümü tamamen temizleyip nemlendirici sürdükten sonra makyaj yapmak istemediğime karar verdim, muhtemelen bugün burada olacaktık. Tekrar valizin başına geldiğimde makyaj çantasını yerine bıraktım ve valizden beyaz bir bluz ve siyah bir pantolon aldım. Üstümü değiştirip ayakkabılarımı giydikten sonra saçlarımı topladım ve odadan çıktım.

Alt katta girişin hemen yanında amerikan mutfak ve bir oturma takımı vardı fakat burada değillerdi. Önce mutfağa girip bir bardak su doldurdum ve durup su içtim. Nedense içimde kötü bir his vardı. Sanırım bir şey bulmuş ya bulamamış olmalarından korkuyordum, hangisi daha ürkütücüydü karar verememiştim.

Mutfaktan çıkıp yürümeye devam ettim ve ileride büyük bir salon olduğunu gördüm, oradalardı. İçeri girdiğimde hemen fark edildim ve "Günaydın." Dedim kötü çıkan sesime rağmen. Yine orta sehpanın üstünde o tuhaf aletleri ve bilgisayarları vardı. Camın önündeki pufa doğru yürürken ne kadar sessiz olduklarını fark ettim, "Ne oldu?" Diye sordum otururken.

"Bilgisayardan kopyaladığın şeyleri inceledik." Dedi Başkan. O an bir şey çıkmamış olmasından daha çok korktuğunu fark ettim. "Ve?" Dedim devam etmesi için.

"Birol Doğan diye bir isimden bahsetmiştik hatırlıyor musun?" Diye sordu, hatırlıyordum eski savaş pilotuydu ve Soysal'ı yurt dışına onun çıkarttığını hatta Korhan ve beni de onun adamlarının Isparta'ya götürdüğünü söylemişlerdi. Başımı evet anlamında salladığımda Başkan devam etti, "Birol Doğan darbeden sonra ülkeden kaçıp Avrupa'ya gelmişti. Ona yardım eden Baran Akman'dan başkası değilmiş, onu Almanya'da saklamış." Dedi.

"Hâlâ benim için yeteri kadar açıklayıcı değil, bu adam Soysal'ın yerini biliyor mu?"

Başkan gözlerimin içine baktı, "Soysal'ın seni istediğinden de Birol'un bu yüzden seni kaçırdığından da haberi varmış Açelya. Muhtemelen seni bulduğumuzdan haberi yoktu bu yüzden müzedeki davette seni gördüğünde şaşırdı ve yanına geldi." Dedi. Hissetmiştim, göz göze geldiğimiz ilk anda bir şeyler bildiğini hissetmiştim.

"Yani Soysal'ın nerede olduğunu da çok iyi biliyor." Diye devam etti başkan. İçim umutla aynı zamanda da korkuyla doldu. Olaylardan tam on yıl sonra cezasını çekeceği ihtimali güçlendiği için umutluydum fakat bir şekilde yine paçayı sıyırmasından korkuyordum. "Türkiye'ye gerekli işlemleri halletmeleri için haber verdik. Onay geldiğinde Baran'ı alacağız ve Türkiye'ye döneceğiz. Soysal'ın yerini söyleyene kadar da bırakmayacağız." Dedi başkan bu kez. Bu söyledikleri biraz olsun içime su serpmişti.

"Beni ilk kez sorguya aldığınız günü hatırlıyor musunuz?" Diye sordum bir anda. Hiçbiri bunu beklemiyor olacak ki bir sessizlik oluştu. Devam ettim, "O gün her şey öyle devam edecek sanmıştım. Soysal yani benim dayım bir şey yapacak ve bunun için beni suçlayacaklar, sorgulayacaklar, her zaman birileri onun yerini bildiğimi ama ona yardım ettiğimi düşünecek..."

"Soysal gerçekten kötü şeyler yaptı Açelya ve evet, senin dayındı. Kendini ispatlamak zordur kızım bu yüzden çok acı çektin ama emin ol kendini çok güzel kanıtladın. Ve söz veriyorum emeğinin karşılığını çok yakında alacaksın." Dedi Başkan babacan bir tavırla. Gözlerim dolmuştu ama gülümsedim, sözünü tutacağını biliyordum.

Tüm bu anlattıklarını sadece bilgisayarına erişerek nasıl öğrendiklerini merak ediyordum fakat sormadım, muhtemelen anlatsalar bile anlamayacaktım. Tan yerinden kalktığında ona baktım, "Gel sana kahvaltı hazırlayayım, biraz da konuşalım." Dedi oturduğum pufun tepesine dikilip. Başımı sallayıp yerimden kalktım ve onun peşinden salondan çıktım.

Mutfağa girdiğimizde Tan buz dolabından bir şeyler çıkartmaya başladı, ben de ada tezgahın önündeki bar sandalyelerinden birine oturdum. "Galiba her şey bitiyor, buna inanamıyorum." Diye mırıldandım onu izlerken. Tan durup bana baktı ve gülümsedi fakat biraz morali bozuk gibiydi. İstemsizce kaş çattım, "Bir şey mi oldu? moralin bozuk gibi." Tan konuştuğum esnada ekmek kızartma makinesine ekmek yerleştiriyordu. Bana döndüğünde daha içten gülümsedi, "Bir şeyim yok çiçeğim, sana öyle gelmiştir." Dedi.

"Emin misin?" Diye sordum bu kez çünkü salona ilk girdiğim zaman da yüzünün düşük olduğunu fark etmiştim yani söylediklerime üzülmüş de olamazdı. "Eminim Açelya." Dedi ismimin son hecesini uzatarak, sonra elinde kahve demliğiyle bana döndü. "Kahve ister misin?" Başımı hayır anlamında iki yana salladığımda poşet çay çıkarttı ve sıcak suyun içine onu koydu. Biraz sonra ekmekler çıktığında onları da alıp üstüne peynir sürdü ve tabağa koyup çayla beraber önüme bıraktı.

"Bazen kendime su almaya bile üşeniyorum. Sen bana sürekli yemek hazırlarken hiç üşenmiyor musun?" Diye sordum ona bakarken, ne zaman beraber kalsak yemekleri o yapıyordu çünkü ben ondan daha çok uyuyordum. Tan söylediğime alınmış gibi baktı, "Sana yemek hazırlarken aklımda sadece aç miden oluyor." Dedi.

"Beni düşünen aklına teşekkür ederim." Dedim ekmeklerden birini alırken. Tan tezgahın arkasından çıkıp yanımdaki sandalyeye oturdu ve saçlarımı yüzümden çekip parmaklarının tersiyle yanağımı okşadı.

"Baran'ı almaya siz mi gideceksiniz?" Diye sordum bir süre sonra. Tan başını hayır anlamında iki yana salladı, "Gerisi Yiğit'in ekibinde. Biz sadece uçağımıza binip Ankara'ya döneceğiz." Dedi. Buna sevinmiştim çünkü daha fazla kargaşa yaşamadan evime dönmek istiyordum. Asıl kargaşa Türkiye'de yapılacak sorguda oluşacaktı muhtemelen ama ben orada olmayacağım için sorun yoktu. Soysal hakkında daha somut bir bilgi bulana kadar benimle başka bir şey paylaşmalarını da istemiyordum hatta.

"Peki saat kaçta?" Diye sordum bu sefer. "Bilmiyorum, öğleden sonra ya da akşam olabilir." Dedi Tan. Anladığımı belli ederek başımı salladım ve kahvaltı yapmaya devam ettim.

Ben kahvaltımı bitirdiğimde Feza da çalışmaya devam etmek için Tan'ı çağırmıştı, ben de kullandığım tabağı ve kupayı yıkayıp yukarı çıkmıştım. Akşam olduğunda tekrar uğraşmak istemediğim için valizleri şimdiden kapatacaktım.

Kendi valizimin başına geçip dağılmış kıyafetleri çıkarttım, kapüşonlulardan birini üşürsem giymek için aldım ve geri kalanları tek tek katlayıp yerleştirmeye başladım. Onlar bittiğinde yine uçağa binerken taktığım büyük kol çantasını aldım ve ihtiyacım olabilecek şeyleri valizden alıp içine koyduktan sonra valizi kapattım, çantayı da bir köşeye bıraktım. Bu kez Tan'ın valizini açtığımda benimkinden daha düzenli olduğunu gördüm, hatta hiçbir şeyin katlanmaya ihtiyacı yoktu. Bu yüzden yalnızca bir kazak alıp valizini kapattım, şuan tişörtle duruyordu ve dışarı çıkarken kaban giyse bile üşürdü. Kazağını bir kenara koyarken aklıma ona iki gün önce aldığım atkı geldi, hâlâ verememiştim hatta aldıklarımı bile göstermemiştim, sanırım o da Ankara'ya kalmıştı.

Benim valizleri toplamam yarım saat bile sürmemişti, akşama kadar ne yapacaktım şimdi? Yerde oturmaya devam edip sırtımı yatağa yasladım. Soysal'ın mağara dediği yere ilk gittiğimde gece olup Tan'ın bana gösterdiği odaya girdiğimde aynı şimdi olduğu gibi oturup sırtımı ranzanın demir kenarlarına yaslamış ve öylece durup düşünmeye başlamıştım. "İnsanın hayatı birkaç ayda nasıl da değişiyor." Dedim kendi kendime.

🎭

Giray Tan

Bilgisayarın başındaki işim bittiğinde gözlüğü çıkarıp gözlerimi ovuşturdum ve yerimden kalkıp ağır adımlarla salondan çıktım. Gözlüğü geri takıp koridoru geçtim ve üst kata çıktım, Açelya kahvaltıdan sonra yukarı çıkmıştı ve hâlâ inmemişti. Kaldığımız odanın önüne geldiğimde kapıyı tıklatım fakat içeriden ses gelmedi. Kapıyı açıp başımı içeri uzattığımda Acelya'nın yatakta uyuyor olduğunu gördüm.

Sessizce içeri girip kapıyı kapattım ve yatakta yanına oturdum, uyandırmamaya dikkat ederek saçlarını yüzünden ve ensesinden çektim ve ateşi var mı diye bakmak için elimi alnına yasladım. Geç uyanmasına rağmen tekrar uykuya daldığı için hastalanmış olabileceğini düşünmüştüm ama alnı da yanakları da sıcak değildi, sanırım beklemekten sıkıldığı için uyumuştu. Üstündeki bluz sıyrılıp belini açıkta bırakmıştı, bluzu eteklerinden tutup biraz aşağı çektim ve belini kapattım elim de belinin üstünde kaldı. Biraz durup onu izledim.

Onu buraya getirirken amacım Türkiye'de yalnız kalmamasıydı ve planlarıma göre sadece iki etkinliğe katılıp dönecekti. Dün gece Baran'ın odasına girmesi benim için de sürpriz olmuştu. Onu orada bırakıp evden çıkmak istememiştim fakat Evran Açelya'ya hiçbir zarar gelmesine izin vermeden yanına gideceği ve yanımıza onunla beraber döneceğine söz vermişti. Korkmama rağmen onu bırakıp çıkmıştım evden fakat şanslıydım ki hem sevgilim çok zeki bir kadındı hem de arkadaşım verdiği sözlerin arkasında duruyordu.

Açelya'yı gidene kadar uyandırmamaya karar verip elimi üstünden çektim ve yataktan kalktım, gözüme yatağın ucuna bırakılmış kiyafetler takıldı acaba kirliler mi diye düşünürken hiç giymediğim kazağımın orada olduğunu gördüm. Neden dışarıda olduğunu bilmiyordum ama anladığım kadarıyla Açelya çıkartmıştı, sorgulamadan geçtim. Odadan çıkıp tekrar aşağı indim.

Zehra mutfaktaydı, geldiğimi duyduğunda bana döndü. Uzun süredir hiç konuşmamıştık bu yüzden yine bir şey söylemeden geçecektim fakat sesi beni durdurdu. "Giray, biraz konuşalım mı?" Demişti. Aklıma uzun süre önceki konuşmalarımız geldiğinde rahatsız olduğumu hissettim fakat dinlemek için ona döndüm, "Konuşalım." Dedim sadece.

Ben mutfağın karşındaki oturma grubuna geçtiğimde Zehra da karşıma oturdu. "Uzatmayacağım." Diye başladı söze. "Önemli değil." Dedim fakat başını iki yana salladı ve bir süre sessiz kaldı. "Açelya iyi bir kız." Dedi sonra. Başını kaldırıp yüzüme baktı, "Ben, sadece ilişkinizi tebrik etmek istedim. Biliyorum diğerleri bunu çok daha önce yaptı ama..." Dedi ve tekrar sessizleşti. Bunları söylemenin onun için kolay olmadığını biliyordum ama ne söylemem gerektiğini de bilemiyordum.

"Hep birini sevmeye hakkımız olmadığını söylerdin çünkü korkuyordun." Dediğinde istemsizce ifadem değişti. Bunu fark etti, "Evet, korkuyordun." Dedi tekrar. "Sana bir şey olursa arkanda bırakacaklarından korkuyordun ve ben bu fikre hiçbir zaman katılmadım. Doğru yolu buldun, bunun için mutluyum." Diyerek devam etti.

"Hâlâ korkuyorumdur belki." Dedim zorla. Zehra buruk bir ifadeyle gülümsedi, "Asıl sevdiğin zaman korkarsın zaten ama bu sevmeyi kötü bir şey yapmaz." Dedi. Başımı sallayabildim sadece, hâlâ nasıl cevap vermem gerektiğini kestiremiyordum.

"Her neyse, dediğim gibi sizi tebrik etmek istedim. Arkadaşımın mutlu olduğunu görmek beni sevindirdi." Dedi Zehra sözlerini toparlayarak. Sonunda sessizce bakmayı bırakıp başımı salladım, "Çok teşekkür ederim Zehra." Dedim sesimin tuhaf çıkmaması için çabalayarak. Zehra son kez gülümsedi, "Artık çalışmaya döneyim." Diyerek yerinden kalktı ve yanımdan geçip gözden kayboldu.

Nasıl hissetmem gerektiğini bilmiyordum. Zehra beyaz bayrak gösterdiği için mutlu olmalıydım ama bir yanım da onun için buruktu çünkü bunları söylerken ne kadar üzüldüğünü görmüştüm. Beni sevmesi benim suçum değildi ama keşke beni hiç sevmemiş olsaydı, sadece arkadaş olarak kalsaydım onun için. Oflayarak yerimden kalktım ve saçlarımı karıştırdım, şimdi salona gitmek de istemiyordum, sanırım biraz utanıyordum. Gidip Acelya'nın yanına kıvrılsam ve gitme vakti gelene kadar uyusam, Feza ikimizi de uyandırsa ne kadar güzel olurdu.

Mutfağa gidip biraz zaman kaybetmek için su doldurdum ve ağır ağır içtim. Yok, içimdeki bu his öyle hemen gitmeyecekti. El mecbur bardağı yıkandıktan sonra mutfaktan çıktım ve salona döndüm. Zehra'ya en uzak köşeye gidip koltuğa oturdum ve bilgisayar ekranını kendime çevirdim, onay işlemlerinin hızlandırılması için bir mail daha yazmaya başladım.

Bilgisayar ekranında gördüğüme göre saat ikiyi geçiyordu, artık onayın gelmesi ve Baran Akman'ı almaları gerekiyordu. Kafamı koltuğa yaslayıp tavana bakmaya başladım ve bir süre öyle kaldım. Birkaç dakika sonra Feza arkamdan geçerken alnıma vurmuştu ama ona bile kalkmamıştım.

Bir süre sonra Evran bacağıyla beni dürttü, "Mail geldi, mail." Diyerek ekranı işaret etti. Kafamı kaldırıp ekrana baktığımda cevap geldiğini gördüm ve hızlıca okudum. Okuduktan sonra, "Onay verilmiş, Yiğit ekibe haber ver." Diye seslendim. Yiğit orta sehpadaki telsizini aldı ve müzenin, yani Baran Akman'ın iş yerinin, yakınlarında bekliyor olan ekibine harekete geçmelerini söyledi.

"Artık yavaş yavaş toparlanın, aldıkları vakit biz de havalimanına gideriz." Dedi başkan. Yiğit ekibini kontrol etmek için kalırken herkes eşyalarını toplamak üzere dağıldı. Ben de yanında kalmıştım, az önce odaya çıktığımda Acelya'nın valizleri çoktan kapattığını görmüştüm ve toplayacak başka bir şeyim yoktu.

"Sen?" Diye sordu Yiğit. "Açelya toplamış." Diye cevap verdiğimde başını salladı. "Birbirinize çocuk bakar gibi bakıyorsunuz." Dediğinde ne demek istediğini anlamadım. "İyi bir şey mi kötü bir şey mi?" Diye sordum. Omuz silkti, "Ben nereden bilebilirim?" Dedi. Daha fazla konuşmayacağını anladığımda tekrar sormadım zaten bugün kurduğu en uzun cümleyi kurmuştu ve sanırım iyi bir şey söylemişti.

Ben koltukta öylece otururken bir saat geçti. Herkes ancak toplanabilmişti, bir gecede nasıl bu kadar yayılmışlardı hiçbir fikrim yoktu. Artık gitme vaktinin yaklaştığını düşündüğüm için yerimden kalktım ve salondan ayrıldım. Üst kata çıktığımda Feza elinde kendisinin ve Yiğit'in valiziyle odasından çıkıyordu. "Açelya hâlâ uyuyor galiba, sesi çıkmıyor." Dedi yanımdan geçerken. Tekrar kaldığımız odanın önüne geldiğimde kapıyı tıklattım ama ses gelmedi. Kapıyı açıp girdiğimde Acelya'nın hâlâ bıraktığım gibi yatıyor olduğunu gördüm.

Tekrar yatağın ucuna oturdum, "Açelya, uyan hadi bebeğim." Seslenirken bir yandan kolunu sıvazlıyordum. Birkaç kez daha seslendiğimde Açelya irkilerek uyandı ve ne olduğunu anlamak için birkaç saniye etrafa bakındı. Benim onu uyandırdığımı anladığında yatakta döndü, "Sen miydin?" Dedi uykulu sesiyle. "Gitme vakti yaklaştı, uyandırayım dedim." Açelya başını salladı, "İyi yapmışsın." Diye mırıldandı ve dirsekleri üstünde doğruldu. Saçları dağılmıştı ve gözlerini açamıyordu, bu hâliyle gözüme daha da tatlı görünüyordu.

Dalıp gittiğimi fark ettiğimde yataktan kalktım ve yorganı Acelya'nın üstünden çektim, Açelya önce yatakta oturur pozisyona geldi daha sonra da zorla çıktı yataktan. O banyoya girerken ben de yatağı toplamaya başladım.

O çıkana kadar yatağı toplamıştım, elimde yatağın ucundan aldığım kazağım ve onun kapüşonlusuyla bekliyordum. "Bunları ne için çıkarttın?" Diye sordum çıktında. Açelya elimdekilere baktı, "Giderken üşürüz diye." Dedi. İyi düşünmüştü, ikimizde incecik giyinmiştik. Kendi kazağımı giydim fakat Açelya kapüşonlusunu giymek istemedi.

Elimdeki kapüşonlusunu çantasını koluna taktıktan sonra Açelya'ya verdim, kendim de valizlerimizi aldım. Açelya kapıyı açtığında koridora çıktım, o da kapıyı kapatmış peşimden geliyordu. Merdivenleri indiğimizde valizleri diğerlerinin yanına bıraktım, Açelya o esnada mutfağa gitti. Su içtikten sonra tekrar yanıma döndü, "Hemen çıkıyor muyuz?" Diye sordu. "Daha içeriyi topladıklarını sanmıyorum." Diye cevap verdim. Beraber salona girdiğimizde gerçekten de her şeyin öylece duruyor olduğunu gördük.

"İnan toplamayı çok isterdim ama neyi nereye koyacağımı bilmiyorum." Dedi Açelya camın önündeki pufa doğru yürürken ve önüne geldiğinde kendini pufa bırakıp kollarını açarak yattı. Onun uykulu hâline gülüp sehpanın üstündeki dağınıklığa yöneldim ve artık lazım olmayanları toplamaya başladım.

Biri salona girdiğinde Açelya ona seslendi, "Feza, yardım et Tan'a." Dediğinde gelenin Feza olduğunu anladım. "Oldu majesteleri! Kalk da kendin yardım et çok biliyorsan." Dedi Feza. Doğrulup arkama döndüm ve kulağını tuttum, "Düzgün konuş lan." Dedim kulağını çekiştirirken. "Ah!" Diye bağırdı Feza, "Özür dilerim özür dilerim bırak!" Kulağını bıraktığımda Açelya'ya dil çıkarttı.

Feza yardım ettiğinde hızlıca etrafı topladık ve çantalardan ikişer tanesini sırtımıza aldık, Açelya da taşımak istemişti ama çok ağır oldukları için izin vermemiştim, birazdan geri dönüp kalanları alırdım. Kapının önüne geldiğimizde herkesin valizlerini dışarı çıkarıyor olduğunu gördüm, bunların hepsinin bizim minibüse sığmasına imkan yoktu. Bir çözüm bulmuşlardır diye düşünüp bizim valizlerimizi de aldım ve dışarı çıktık. Tahmin ettiğim gibi havalimanından araç çağırmışlardı.

"Giray çantaları bizim minibüse yerleştir, valizleri de beyefendiye ver!" Diye seslendi Başkan, valizleri dediği gibi havalimanından gelen araca teslim ettim ve sırtımdaki çantayı çıkarıp dikkatlice minibüsün arkasına yerleştirdim, Açelya da arkamda beni bekliyordu. İşim bittiğinde ona döndüm ve beni takip etmesini işaret ettim daha sonra minibüse bindik, diğer araç çoktan dolmuştu. Minibüste yan yana oturduk, karşımızda da Feza oturuyordu. Sürücü koltuğunda Yiğit ve onun yanında da Evran vardı, kalanlar diğer araçtaydı.

"Sen şimdi bizim uçağı bir gör Açelya!" Dedi Feza Açelya'ya bakarak. "Neyini göreceğim?" Diye sordu Açelya. Feza Acelya'nın hevessizliğine göz devirdi, "Hollywood yıldızlarının özel uçaklarına bin basar." Diye abarta abarta MIT uçağını anlatmaya başladı Feza, o esnada yola çıkmıştık.

"Açelya biraz daha uyumayacaksın herhalde!" Feza'nın sesini duyduğumda Açelya'ya baktım, olduğu yerde mayışmaya başlamıştı yine. "Gebeliğin ilk 12 haftasında progesteron hormonu vücutta hızla artmaya başlar ve artan hormon seviyeleri uykuya düşkünlüğe neden olur." Feza'nın sesini duyduğumda ona döndüm, "Ne diyorsun yine?" Sordum anlamayarak, telefonundan bir şey okuyordu. "Açelya'dan yine şüphelenmeye başladım." Dedi Feza. Açelya yüksek sesle ofladı, "Saçmalama artık!" Diye yükseldi Feza'ya. "Beni ilgilendirmiyor Açelya, saklamaya çalışıyorsan başaramayacaksın!" Dedi bu sefer Feza. Ayağımı kaldırıp bacağına vurdum, "Sus artık." Feza gözleriyle konuşmaya devam etti fakat neyseki çenesi susmuştu.

Bir yarım saat sonra tekrar Feza'nın sesi duyuldu, "Al işte uyudu yine." Dedi. Başımı eğip baktığımda Acelya'nın gözlerinin kapalı olduğunu gördüm. Başını tutup yavaşça kendi omzuma doğru yatırdıktan sonra Feza'ya baktım, "Hasta falan mı acaba?" Dedim endişeyle. Gerçekten bu kadar çok uyuması beni de korkutmaya başlamıştı, tabii benim şüphem gebelikten yana değildi.

"Bilmiyorum belki bu değişikliklerdendir, Almanya'ya geldi koşuşturma falan..." Dedi Feza. Ben de yorgunluktan olmasını ümit ediyordum fakat yine de Ankara'ya vardığımızda kendim götürmeye vaktim olmasa bile ona yanına birini alıp hastaneye gitmesini söyleyecektim. "Etkilenmemesi için elimden geleni yaptım, umarım bir şeyi yoktur." Dedim elimi kaldırıp saçlarını okşarken.

Aradan bir saat geçtikten sonra, havalimanına varmamıza az kaldığında, Açelya tekrar gözlerini açtı. Gözlerini ovuşturup gerindikte sonra derin bir nefes aldı, "Çok uyudum." Dedi kendi kendine. "Estağfurullah canım." Diye takıldı Feza fakat Açelya o kadar uykuluydu ki ona cevap vermeye tenezzül etmedi bile.

Araç havalimanında durana kadar Açelya iyice ayılmıştı. Arabadan indiğimizde büyük uçağı gördü, gözleri büyüdü. "Feza abartıyor sanıyordum." Dedi uçağa bakmaya devam ederken. "Abarttı zaten." Dedim fakat Açelya benimle aynı fikirde değildi. Pilotumuz indiğinde onunla selamlaştık, başkan onunla ayak üstü konuşurken biz de uçağa geçtik. Uçağın içi oldukça geniş ve işlevliydi, sıradan bir yolcu uçağı ile alakası yoktu.

Herkes bir koltuğa otururken ben arka tarafa yürüdüm, iki kişilik koltuklardan birinin yanında durduğumda Acelya'nın geçmesi için bekledim. Açelya cam kenarına oturduğunda ben de koridor tarafına geçtim. Açelya bir anda koluma sarılıp başını omzuma koydu. "Hiç sevimlilik yapmaya çalışma daha fazla uyumak yok." Dedim başımı eğip ona bakarken. Sırf inat etmiş olmak için gözlerini yumdu, "Nedenmiş o?" Dedi. "Çünkü sevgilini korkutuyorsun." Dediğimde gözleri açıldı ve başını kaldırıp bana baktı, "Neden?" Diye sordu, o da endişelenmişti. "Bir şey değil sadece hastalanmış olabileceğinden korktum, bu ara çok uyuyorsun." Dedim. Açelya başını iki yana salladı, "Bir şeyim yok, sadece uyumayı seviyorum." Dediğinde güldüm. Umarım doktor da öyle söylerdi, aksi takdirde ne yapardım bilmiyordum.