5. bölüm · TAHTIN GÖLGESİ
5.BÖLÜM
"Hançer gibi keskin ve çiçekler gibi ince,
"Çehren bana uğrunda ölüm hazzı verince."
HÜSEYİN NİHAL ATSIZ
🎵 Pera- Şarab-ı Izdırap
Biz, her şeyin bizim planladığımız ölçüde, bizim izin verdiğimiz zamanda gerçekleşeceğine inanırız. İnsani bir histir bu, kendimizi her insandan hatta bazen insanlıktan bile güçlü ve yüce görmek. Değiştirmenin ve aynı bırakmanın kendi elimizde olduğunu sanarken aslında bizim, bizi bu dünyaya bırakanın karşısında çok daha zayıf olduğumuzu, hayat karşısında sayısız kılıca kollarımızla direndiğimizi unutuyorduk. Olmayacak her şeye olur demeyi, olacak şeylere de imkânsız gözüyle bakmayı severiz çünkü dünyaya karşı gelmenin, kafa tutmanın güç olduğuna inanırız.
Kaderin ipleri tamamen paralel yerlere çektiği noktada biz yalnızca izlemekle yetiniriz.
Duyduğum tek bir cümle karşısında tüm bedenimin uyuşması ve konuşmayı, yürümeyi hatta nefes almayı bile bilmeyen bir insan gibi donup kalmam saçma bir şaka gibiydi. Hatta şu an onun ağzından çıkan kelimeler bile kötü bir şaka olmalıydı.
Ne demekti şimdi, yaşamana izin veriyorum? Ne anlamı vardı ki bunun, ben her şeyimi kaybetmiştim zaten!
Terbiyeli durup, yerli yersiz yükselmeme kararımı bir kenara bıraktığımda anlamaya çalışır gibi gözlerim kısıldı.
"Öldürmeden önce eğlendirme seansı mı?"
Bu tepkiyi vereceğimi sanki önceden biliyormuş gibi yüzünde tek bir mimik dahi oynamadı. Çıkışımı gereksiz bulmuş gibi omuz silkti. "Ciddiyetimi sana açıklayacak değilim lakin ben bir şey dediysem yaparım." Arkasını dönüp beni baştan aşağıya süzdü. "Bu sana yeter mi?"
"Hayır." dedim kendime engel olamadan zira bu sözleri bir soru niteliğinde değildi. Tam tersine, "Seni bilgilendirdim ve sen de şimdi çıkıp gideceksin." alt metni gayet açıktı. Benim reddettiğim şey ise beni bu kadar zayıf ve küçük bir yaratık olarak görmesiydi.
"Bana bunun asıl nedenini açıklamadın." Birkaç adım yaklaşım aramızdaki mesafeyi sıfıra indirdim, zihnim aksi için haykırsa da sesini bir süreliğine kısmayı denedim.
"Senin beni idam etmen gerekiyor, öyle ya da böyle." Başımı yana eğip bu kez ben onu süzdüm. "Casus olarak yetiştirmekten kastın nedir mesela?"
Sorumun ardından çenesini öyle bir sıktı ki çıkan ses beni bile korkutmuştu, istemsizce bir adım geri giderken bu kez kaşlarını çatarak bana baktı; her bir hareketimin ardındaki anlamı çözmeye çalışır gibi bir hali vardı.
"Sana hesap verecek değilim Aria .Hele de şu an bulunduğun konumun farkında olduğunu düşündüğümüzde bu konuşmayı yapmamız bile gereksiz." Gözlerini kıstığı zaman gölge yüzünden mi yoksa sadece benim hayal gücümden mütevellit olduğunu bilmediğim şekilde yüzü bir şahine iyice benzedi. Gece karası gözlerinin üzerine düşen bu benzeyiş kalbimin anlamsızca ritmini bozmasına neden oldu.
"Senden nefret ediyorum." dedi bir anda. "İnkâr etmiyorum. Sevmiyorum. Tiksiniyorum belki de." İşaret parmağı ile omzumu dürttüğünde bu kez açık açık yutkundum.
"Bana ne yaptın, üzerimde nasıl bir izlenim bıraktın bilmiyorum ancak her ne ise, şu vakit karşında durup konuşmamın sebebini sen kendinde arayacaksın." Elini geri çekip kaftanın altına sakladı. "Çık şimdi."
Karşı koymanın fayda etmeyeceğini biliyordum ayrıca kendimden beklemeyeceğim kadar yakın durmuştum ona. Sadece bu bile benim için başlı başına bir işkence iken burada daha fazla durup aşağılanmayacaktım. Benim de her şeyden önce bir onurum vardı ve on dokuz senedir ayaklar altına alınmamış onurum, iki günde un ufak edilip suratıma fırlatılmıştı. Gözlerimin altlarında bir ıslaklık hissedince arkamı dönerek çıkıp kaçmak istedim fakat şu saatten sonra istesem de istemesem de onun kullarından biri sayılırdım. Bu gerçeklik midemi ters düz etse de bunu ne kadar çabuk kabullenirsem hayatımın o kadar kolaylaşacağını biliyordum.
O zamanlar insanların, yalnızca onları ciddiye aldığım zaman kalbimi kırabileceklerinden bihaberdim.
&
Bacaklarımı kendime çekip oturduğum yerde daha da küçülürken rüzgârın gözlerime batırdığı perçemleri ellerimi saçıma daldırarak geri ittim. Mevsim kıştı, diz boyu kar yağışına hiç denk gelmemiştim bu yıl. Oysa ki önceden pencereyi dahi açamadığım günler olurdu; bazen haftalarca Hakan ile örgütün olduğu evin çatı katında oturduğumuz ve herkesten gizli tuttuğumuz sevdamızı saklanmadan birbirimize sunduğumuz zamanların içinde tıkılıp kalmış nadir güzellikteki anılar... Aklıma her geldiğinde, ellerimi avuçlarıma sürterek sanki hâlâ parmak uçlarımdaymış gibi hissettiğim kandan kurtulmaya çalışıyordum nafile olduğunu bile bile. Beni denizin dibinden kurtardığını sandığım sevgi, şimdi okyanus olmuş beni boğuyordu. Kurtuluşum yoktu, hiçbir yerde hiçbir kara parçası göremiyordum ve ben bir gün ecel gelip kapıma dayanana kadar, dostum bildiğim sularda can verene kadar ölüm mavisinde çırpınmak zorundaydım.
Benim bir babam olmamıştı. Ben doğduğumda beşiğimin ucuna gelip bana şarkılar mırıldanan, kucağına alan, elimden tutup gezdiren, saçlarımı okşayan bir babam yoktu dünyamda. Abimi babam bilmiştim, aramızdaki yirmi yıldan dolayı. O öldüğünde Hakan'a sarılmıştım, yine aramızdaki senelerden dolayı.
Babamın yokluğunu benden büyük erkeklerle kapatmaya çalışmıştım, kapattığımı da sanmıştım fakat bunun acı bir sanrı olduğunu bugün hiçbiri yanımda olmayınca anlıyordum.
İnsan acı çekerek büyüyordu, insanı büyüten şey sevgi ya da mutluluk değildi. Gözyaşı ve kan büyütüyordu insanı, tıpkı benim çocukluğumun çoktan sona ermiş olması gibi.
Odama geçmek için ayağa kalktığımda bacaklarımın uyuştuğunu hissettim, kim bilir ne kadar uzun zamandır oturuyordum. Hiçbir şey yapmamış olmama rağmen yorgunluk her yanımdan akıyordu. Ne olacağını bilememek bile bence ezilip geçilmiş gibi hissetmem için yeterliydi.
Koridor karanlıktı, yalnızca belirsiz aralıklarla duvara asılmış meşaleler aydınlatıyordu koridoru. Birkaç farklı yerde gölgem uzanıyordu. Boş olan demirlerden birine astığımı aldım, buraya pek uzak değildi, koşmadan gidebilirdim herhalde. Küçük yaşta olup gece tuvalete kalkmış çocuklar gibi hissediyordum, gerçi artık koşmama gerek yoktu. Canavarın değil canavarların kucağına düşmüştüm ve kaçmayı başarmak bile imkansızken arkamı dönmenin bir anlamı yoktu. Sonunda beni karşılayacak, içimdeki korkunun izlerini silecek bir ışık da yoktu. Tiyatro sahnesinde herkes maskesini çıkartmıştı artık, kimin kim olduğu barizken neyden kaçabilecektim ki?
Işık yalnızca üzerine başkası vurduğunda gölge olurdu. Benim canavar dediğim şey benliğimin üzerine vuran bir aşktı.
