1. bölüm / 1
SÜVEYDA LEKESİGİRİŞ
Bölümler 1Şu an: GİRİŞ
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Alıntı: "Geleceğiniz, şu anki seçimlerinizle şekillenir. Nasıl şekilleneceğini ise zaman gösterir."
Şarkı: "Gripin - Böyle Kahpedir Dünya"
─── ✯ ───
Düşüncelerim sisin içinde birbirini kovalıyordu. Kalemi farkında olmadan parmaklarımın arasında çevirirken karşımdaki iki adamın konuşmasından anlamlı bir cümle yakalamaya çalışıyordum. Sesleri kulağıma ulaşıyor, fakat zihnimde bir bütün oluşturamadan dağılıyordu.
Ne söylediklerini tahmin edebiliyor, yine de anlayamıyordum. Boş bakışlarla onları izlemek canımı sıkıyordu. Bedenim odadaydı; zihnimse çoktan başka bir yere geçmiş gibiydi.
Derken, tanıdık ama bir o kadar da tuhaf bir hisse kapıldım.
Bir şeyler kesinlikle ters gidiyordu.
Kalem parmaklarımın arasından kayıp masaya düştü. Çıkardığı küçücük ses, sessizliğin ortasında bir çığlık gibi büyüdü. Ardından zaman yavaşladı; sonra da bütün dünya sustu.
Teras kapısından giren sıcak esintiyi hissedebiliyordum. Güneş odanın içini hâlâ aynı yumuşak ışıkla dolduruyor, rüzgâr perdeyi hafifçe kaldırıyordu. Bir süre ışığın odaya süzülüşünü izledim.
Ama hiçbir ses duymuyordum.
Ne kuşların cıvıltısını ne ağaç yapraklarının hışırtısını ne yoldan geçen araçların seslerini ne de insanların gülüşüp eğlenişlerini... hiçbirinin sesi yoktu. Sanki bütün dünyada sadece ben kalmış gibiydim. Bütün sesler bir anda yok olmuş gibiydi.
Odaya ağır, rahatsız edici bir sessizlik çökmüştü. Karşımdaki iki adamın dudakları hareket ediyor, ama tek bir ses duyamıyordum. Duvar saatine baktım: saniye kolu kıpırdamıyordu.
Bir saniye geçti. Sonra bir saniye daha. Ve hemen bir saniye daha diğerlerini kovaladı. Ama hala saatte kımıldanan bir saniye kolu yoktu.
Zamanın durduğunu, hatta yok olduğunu düşündüm. Sonra daha korkunç bir ihtimal belirdi: Belki duran dünya değil, bendim.
Bunun olma ihtimali daha yüksek bile olabilirdi.
Bu düşünceyle mideme keskin bir ağrı saplandı. Bulantıyla yükselen sancı önce kollarıma, ardından ellerime yayıldı. Parmaklarım uyuşurken ölebileceğim düşüncesi zihnime yerleşti.
Ağrı, göğsüme kadar tırmanıp, tam ortasına yerleştiğinde ağır bir boşluk açıldı ve bedenimi hızla sardı. Nefes almak istedim. Ama ciğerlerime hava girmedi. Sanki her şey yavaş yavaş solmaya başlıyordu. Korkuyor muydum? Hayır.
Gerçekten korkmuyordum. Gerçekten belki de bu dünyadaki zamanım dolmuştu ve öteki tarafı boyluyordum. Hatta kesinlikle bu saçmalıktan kurtuluyor bile olabilirdim.
Çok daha olasıydı ve bu düşünceyle içimi bir korku değil, aksine huzur doluyor ve beni rahatlatıyordu.
Zihnimdeki sis koyulaştı. Önce saat kayboldu; sonra karşımdaki iki adamın silüetleri, bardak, masa ve odadaki her şey ağır ağır silindi. Çizgiler uzaklaştı, zemin çatladı. Tutunacak bir yer aradım, bulamadım. Yer yarıldı ve beni içine çekti. Düştüm. Ne kadar sürdü, bilmiyorum: bir saniye, bir saat, belki yalnızca bir an.
Sonrası karanlık.
Gözlerim açıktı ama hiçbir şey göremiyordum. Sanki havada asılı kalmış gibiydim ve nefes almakta oldukça güçlük çekiyordum. Ne oluyordu bana? Gerçekten. Ne oluyordu burada?
Panik atak mı geçiriyordum?
Ölecek miydim?
Derin bir nefes aldım.
Kontrolümü elime almaya çalışarak kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Ama havada, Yanık odunla karışık soğuk bir sonbahar havası vardı. Hissetmemle kaşlarım hafifçe çatıldı. Bu koku tanıdıktı. Oldukça tanıdıktı. Ve her nefes alışverişimde koku boğazıma yapışıyor, yakıyor, hatta içime işliyordu.
Soğuk hava yüzüme çarptığında gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım. Artık bir sokaktaydım; ayaklarımın altındaki betonu ve havanın tenime bıçak gibi saplanışını hissedebiliyordum. Uzaklardan ince, tiz bir çığlık yükseldi.
Çocuk sesi miydi bu?
Etrafı bir anlık süzdüm. Olduğum yer ne şirketimin etrafına benziyordu ne de odama. Kesinlikle farklı bir yerdeydim.
Çevremi dikkatle inceledim. Bir mahallenin ortasındaydım. Az ileride, sırtı bana dönük küçük bir çocuk, gözlerini tek bir noktaya dikmişti. Çığlığın ondan geldiğini düşündüm.
Kaşlarım onu süzdükten sonra biraz daha çatıldı. Bu soğuk havada bu çocuğun sokakta ne işi vardı ki?
“Merhaba,” diye seslendim düz bir sesle. Ama ses vermedi.
Adımlarım ona doğru ilerlerken ağladığını daha net bir şekilde duymaya başladım. Ağlamasını bastırmak için o küçük ellerini iki yanında tutmuş, yumruk yaparak sıkıyordu. Anlamak için onu bir kez daha süzüp baktığı yöne doğru döndüm.
Allah aşkına, bu çocuk neye bakıyordu böyle?
Çocuğa yaklaştıkça yüzünü daha iyi görmeye başladım. Gözlerim irileşti; kanım çekildi. O anda nerede olduğumu ve karşımdaki çocuğun kim olduğunu anladım.
İşte tam da o an nerede olduğumu, onun kim olduğunu fark etmiştim.
Sanki bütün kaynar sular başımdan aşağı doğru akıp gitmişti. Anlık geriye sendelerken, mideme saplanan o bıçak gibi keskin ağrıyı tekrar hissetmiştim. Baskı arttı, kusmak istedim, ama başaramadım.
İçimdeki korkuyu bastırarak gözlerim tekrar o küçük çocukla buluştuğunda gözlerim hızla doldu. O çocuk, bendim.
Ve şu an o gecenin kâbusunu yeniden yaşıyordum.
Verdiğiniz en küçük bir karar, sizin bütün geleceğinizi değiştirebilir.
Yanlış kararı verdiğimde altı yaşındaydım. Sonuçlarını anladığımda ise artık çok geçti.
O gün tek istediğim, okuldan en yakın arkadaşım Çağrı’yla vakit geçirmek ve annesinin yaptığı kremalı mantar soteyi tatmaktı. Taşınmadan önce aynı mahallede yaşardık; onunla geçirdiğim günler bana hâlâ eski hayatımı hatırlatırdı.
Annemler beni yemek saatine yakın bir zamanda almak için teklifte bulunduğunda reddetmiştim. Çünkü Çağrı, gitmeyip yemekten hemen sonra bir Playstation patlatma teklifinde bulunmuştu ve bu bana oldukça cazip gibi gelmişti. Gerçekten o güzel kokan mantar yemeğinin tadını da çok merak ediyordum. Tabii bunun bende nasıl bir iz bırakacağını bilmeden.
Reddedişim, gelmek istemeyişim ve burada o yemeğin tadına bakmak isteyişim hayatımda verdiğim en yanlış karardı. Eğer kalacağım diye tutturmasaydım, şu an baktığım o küçük Mert’in olduğu yerde olmayacak, o yanan evin içinde aileme sarılı bir şekilde olacaktım.
Keşke kalmak için ısrar edip durmasaydım.
Küçük ben, yani altı yaşındaki Mert, ağlamasını dindirmek için tırnaklarını avuç içlerine batırırken gözlerini bir an bile olsun o yanan evden çekmemişti. Birkaç saniye sonra cılız bir sesle, “Ben de orada olmalıydım,” dedi. “Buna neden izin verdin?”
Bunu bana sorduğunu, ağlamaktan sırılsıklam olan yeşil gözlerini üzerime diktiğinde fark etmiştim.
“Senden nefret ediyorum.”
Kaşlarım bu kez seçtiğim kararın bedelinin acı bir şekilde karşımda durmasıyla çatıldı ve bu kez karnıma saplanan bıçak, kalbimi delip geçmişti.
Haklıydı, bu benim suçumdu. Ve verdiğim kararların bedelini de o ödüyordu. Ve henüz altı yaşındaydı. “Özür dilerim,” demeyi ne kadar çok istesem de dilimin ucuna kadar gelmiş ama söyleyememiştim. Gözlerim onun acısıyla biraz daha dolarken yutkunmakla yetindim.
“Onu buradan uzaklaştırın,” diyen bir adamın tok sesiyle kafamı, yanan eski evimizin önüne çevirdim. Bir polisti ve biraz aceleci davranıyordu.
Gözlerimi adamın da gerisine, eve doğru yönelttiğimde bir hareketlilik olduğunu fark ettim. Saçları gelişigüzel toplanmış, üzerinde beyaz bir tişört ve kot pantolon olan bir kadın, antrasit renkteki uzun, yünlü alpaka hırkasını bir hışımla çıkarıp, bir yere gelişigüzel fırlatmıştı.
Adımlarım istemsizce oraya doğru yönelirken, küçük Mert’i geride bırakıyordum. Eve doğru yaklaştığımda ise o kadının, Çağrı’nın annesi Çiğdem Hanım olduğunu anlamam sadece birkaç saniyemi almıştı.
Haberi almadan sadece bir saat öncesine kadar yaşından çok daha genç ve diri duran yüz hatları, şimdikine kıyasla bambaşkaydı. Şimdi, sanki bir on yıl birden yaş almış gibiydi.
Bir an evin kapısına döndü. Kaşları anında çatılmıştı ve gözlerindeki yaşları elinin tersiyle silmişti. Onunla birlikte benim de bakışlarım hareketliliğe döndüğünde, kalbim duracak sandım. Nefesim kesildi, göğsüm sıkıştı, orada yok olmak istedim. Hiç var olmamışım gibi. Ama yapamadım. Ve evden iki sedye üstünde, üstleri örtülmüş iki kişi çıkarıldığında bir çığlık koptu.
Ama bu çığlık, içimde bir noktadan kopmuştu.
Hiç beklemediğim bir anda, o çığlık zihnime saplanıp kaldı. Ve tanıdık bir başka koku aldım. Ama bu seferki sıcak bir kokuydu. Yasemin ve vanilyayla karışık bir yaz havasıydı. Yangından sadece birkaç hafta öncesine aitti.
Kaşlarım çatılırken arkamı döndüm. Nereden geldiğini anlamaya çalışırken, artık o geceden ve o Mert’ten çok daha uzaktaydım.
Tekrar önüme döndüğümde nutkum tutuldu.
Bana doğru yürüyen bir kadın ve bir erkek çocuğu vardı. İkisi de çok mutlu görünüyordu. O çocuk, bendim. Ve elini tuttuğum o kadın ise annemdi. Parktaydık ve yürüyorduk. “Anne,” diye mırıldandım. Ama beni duymamıştı.
Yanımdan usulca geçip gittiler, gözlerim onları takip ediyordu.
Elimde pamuk şeker vardı ve ağzımda kahkahalar eksilmiyordu. Annem gülümsediğinde, zaman durur gibi olurdu. Bir bankta oturduk. Uzanıp başımı dizine koymuştum. Parmakları saçlarımda dolaşırken bana biraz bakıp gülümsedi. “Kalbini dinlemeyi unutma,” dedi. “Dünya ne kadar korkutucu olursa olsun, kalbin seni hep eve götürür.”
O anıyı neden şimdi hatırladım, bilmiyorum. Belki de sonunda kaçmaktan vazgeçtiğim içindir. Belki de artık eve dönmek değil, ait olduğum yeri bulmak içindir.
Çünkü bazı seçimlerin dönüşü yoktur. Ama attığın her adım, seni kendi seçtiğin hayata götürür.
Ve artık anıları görmüyordum, onları tekrar yaşıyordum.
Altı yaşlarındaydım
Altı yaşındaydım. Annemle babamı kaybettikten sonra güvenliğim için bir çocuk yuvasına yerleştirildim. Başka kimsem yoktu; artık yapayalnızdım.
Doğru dürüst yemek yiyemiyordum, kimseyle konuşmuyordum. Ne Çağrı ile ne de bambaşka biriyle görüşüyordum. Kendimi zorlamam ve birkaç kaşık da olsa bir şeyler atıştırmam gerekiyordu. Çünkü yaşıma ve boyuma göre fazla zayıflamıştım.
Bir diğer deyişle, sıska, çöp şiş, kuş kadardım.
Birkaç kez okulun revirine baygınlık veya tansiyon düşüklüğü nedeniyle kaldırılmıştım. Hepten yemek yemiyor değildim tabii, ama eskisi kadar muazzam yemediğim de aşikârdı.
İlk panik atağımı sekiz yaşında, okul yemekhanesinde geçirdim. Karnımın gurultusuna rağmen yemekle arama mesafe koyuyordum. Tam o sırada sınıf öğretmenim Zeynep Hoca, elinde bir tepsiyle yanıma geldi.
“Bunlar bitecek,” deyip tepsiyi önüme bıraktı. Hareketlilikle ona baktım. “İtiraz da kabul etmiyorum. Anlaştık mı?” başımı salladım.
Çok da itiraz edecek hâlim yoktu zaten.
Tepsiye döndüm, derin bir nefes alıp çatalı yemeğe uzattım. Tam lokmayı ağzıma götürecekken midem yeniden düğümlendi. Sonra o kokuyu aldım.
Mantar.
O an nedenini bilmiyordum. Sadece midemin bir anda bulandığını hatırlıyorum. Çatal elimde asılı kaldı. Yemeğe baktım, sonra tekrar önüme. Sanki ne kadar bakarsam bakayım onu yiyebilecekmişim gibi.
Bir lokma aldım. Çiğnemeye çalıştım. Ama boğazımdan geçmedi.
Nefes almak için ağzımı açtım, ama ciğerlerime hava dolmuyordu. Ellerim uyuştu; parmaklarım sanki bana ait değildi. Kalbim göğsümde çılgınca çarparken yemekhane uzaklaştı, sesler birbirine karıştı.
Kalbimse göğsümün içinde deli gibi çarpıyordu. Başımı kaldırdım. Yemekhane hâlâ aynı yemekhaneydi ama bir anda her şey çok uzaktan gelmeye başladı. Sesler birbirine karıştı. Çocukların konuşmaları, sandalyelerin sürtünmesi, tabakların çıkardığı sesler... Hepsi üstüme geliyor gibi hissediyordum. “Öğretmenim...”
Sesimin çıkıp çıkmadığını bile bilmiyordum.
Nefesim hızla daralmaya devam ediyordu. Çatal elimden kayıp demir tepsiye çarptığında, çıkaramadığım çığlığım gibi metalik bir ses çıktı. Ama kimse umursamadı. Nefes almaya her çalıştığımda göğsüme batan binlerce iğnenin varlığıyla hem canımın acısı hem de korkum daha da artıyordu.
Geçmeyeceğinden emin olduğumda, sandalyemi olabildiğince hızlı bir şekilde geriye doğru sürükleyip, bir hışımla ayağa kalktım.
Nereye gidiyordum bilmiyordum ama buradan olabildiğince hızlı bir şekilde uzaklaşmam gerektiğini biliyordum. Koridora adımımı attığımda, nefesim daha da daralmıştı. Göğsüm sıkışıyor, ellerim gitgide daha çok titriyordu.
Sanırım ölüyordum.
Kesinlikle ölüyordum, sekiz yaşındaki bir çocuk için bunun başka bir açıklaması yoktu.
Arkadan birileri geliyordu. Öğretmenlerdi sanırım. Bana bir şeyler söylüyorlardı ama kelimeler anlamını yitirmişti. Yüzlerine bakıyordum fakat hiçbirini tanıyamıyordum.
Gözlerimden akan yaşlar yüzümü yakarak geçerken, yapabildiğim tek şey yere çökmekti.
Sonra... sonrası yoktu. Muhtemelen bilincimi kaybetmiştim.
Etrafımı süzdüğümde bu kez bir hastane odasındaydım. Neden buraya geldiğimi anlamak için etrafı incelediğimde, bedenimden daha büyük bir yatakta yattığını fark ettim. Bu an, muhtemelen panik atak geçirdiğim günün akşamıydı. Ve ben, hâlâ o hastane odasında yatıyordum.
Doktorun ilk değerlendirmesine göre yaşadığım şey, “panik atağa benzeyen bir atak” olarak değerlendirilmişti. Sonraki gözlemlerde bunun gerçekten bir panik atak olduğu anlaşılmıştı. Zamanla benzer atakların tekrarlaması üzerine ise “anksiyete bozukluğu” ihtimali üzerinde durulmuştu. En nihayetinde yapılan değerlendirmeler sonucunda tanım netleşmişti: Panik bozukluk.
“İlk panik atağım böyle olmuştu işte. Çok büyütülecek bir şey değil,” Aras’a bu açıklamayı yaptığımda, on üç yaşındaydım.
Sonra, başka bir anı beni içine çekişini izledim. Bir rüyanın içerisindeymiş gibi, bir anıdan, diğer anıya atlayıp duruyordum. Ve bu kez ki Aras ile iyi olduğum, güzel bir anıydı. Cümle ağzımdan çıkmıştı ama nedense o an hâlâ o koridordaydım.
O daracık koridorda.
Sekiz yaşındaydım.
Nefes alamıyordum.
Ve ölümün gerçekten birkaç adım uzağımda olduğuna inanıyordum.
“Korkunç,” diye cevaplamıştı, dehşete düşmüş bir sesle elindeki hamburgeri tabağa koyarken.
Aras’la, yetimhanedeki yeni düzenlemede aynı odayı paylaşınca tanıştık. Başlangıçta birbirimizden hoşlanmıyor, sık sık sürtüşüyorduk; yine de aramızdaki çekişme hiçbir zaman şiddete dönüşmedi.
Aslında ikimiz de iyi çocuklardık ama burada yaşamaya başladığımızda, ne kadar sevenimiz varsa, o kadar da sevilmeyenimiz oluyordu. Ve birine güvenmek o kadar da basit olmuyordu. Burada yaşadığım süreçte kimseye tam olarak güvenmemiş, hatta hayatımla ilgili, özellikle ataklarımla ilgili, kimseye bir şey anlatmamıştım.
Ailemi kaybettikten sonra güvenmeyi seçtiğim ilk kişi Aras oldu. Nedenini açıklayamıyordum; yalnızca doğru kişinin o olduğunu hissediyordum.
Bir gün, okul dönüşünde yalnız başıma yetimhaneye dönerken, önüme çıkan bir grup eşkıya tiplemesi yolumu kesmişti. Bunu ilk kez yaşamıyordum. Ama boyun da eğmiyordum.
Her seferinde revire bir gözüm morarmış, saçlarım dağılmış, kollarım veya dizlerim parçalanmış olarak gelirdim. Ama tek zarar gören taraf da kesinlikle ben olmazdım. Evet, tek başıma, tek tabanca olarak dolaşıyor olabilirdim ama kimse beni aşağı çekip hor göremez, hatta korkutamazdı. Ayrıca o kadar uzun boylu da değil.
Ben bu zorbalara alışık olsam da Aras ilk karşı karşıya geldiğinde kötü dayak yemiş, hatta üstüne harçlığından olmuştu. Bana başta güvenmiyordu. Geleli daha birkaç ay oluyordu ve kendisinden başka kimseye güvenmiyordu. Ama ben, o bahsetmese de ne olduğunu ve nasıl olduğunu anlamıştım.
Aras'ın darp edildiği günün sabahı yemekhanede yemek sırasındaydım. Sıramın gelmesini beklerken köşede bir yere oturmuş, kahvaltısını eden Aras'ı ve onu takip eden Berkay'ı gördüm. Berkay, bana dişini geçiremeyeceğini anladığı için kendine yeni bir hedef olarak, henüz buraya uyum sağlamaya çalışan Aras'ı gözüne kestirmişti. Tüm kendini beğenmişliğiyle onu ezmeye çalışıyordu. Ama tabii bunu pek başarabileceğini zannetmiyordum.
O zamanlar on bir yaşındaydım ama kendimi bu yobazlar sayesinde oldukça iyi bir şekilde yetiştirmiştim. Tabii, bana yardım etmek isteyen bir adamın beni her hafta sonu bir salonda dövüş sanatları konusunda eğitmesinin de bunda etkisi büyüktü. Beni belirli günlerde, hafta sonları, resmî tatillerde veya özel günlerde kurumdan izin alarak dışarı çıkarır; gezdirir, vakit geçirir veya çok nadiren evinde yatılı olarak misafir ederdi.
Bir gün, eğitim ve bakım giderlerimi gönüllü olarak üstlenmek istediğini gösteren dosyalarla yetimhane müdürünün karşısına çıktı. Koruyucu ailem değildi; buna zaten izin vermezdim. Müdürün açıklamasına göre sistemdeki karşılığı “gönüllü aile” ya da “gönüllü destekçi” idi. Ben ikinci tanımı tercih ediyordum.
Başlarda neden ben diye düşünmedim değil. Hâlâ da bazen düşünüyordum ama artık eskisi kadar sorgulamıyordum.
Yemek sırasından elimdeki tepsiyle ayrılıp Aras’ın yanına doğru yürürken, Berkay çoktan Aras’ın hemen başında dikilmiş bir şeyler zırvalamaya başlamıştı. Aras ise hiç oralı olmayıp önündeki tabağı bitirmeye çalışıyordu. Tabii Aras’ın bu hareketi Berkay’ın canını sıkmış olacak ki, o sinirle tepsisini biraz ileriye, Aras’tan uzağa iteklemişti. “Sana diyorum ezik,” dedi sonra. “Dediklerimi ciddiye almazsan bir sonraki sol gözüne olacak. Biliyorsun değil mi?”
“Defol git, Berkay,” dedi Aras da ayağa kalkarken. “Sana bir bok verecek değilim.” diye devam edip onu geriye doğru itti.
Bu hamle karşısında Berkay anlık bir afallayıp, dengesini sağlamak için geriye birkaç adım atarken yüzündeki afallama silindi ve yerini daha sert bir ifade büründü. “Yeni yetmeye de bakın hele,” deyip sırttı. Ama bu sırıtmanın “şimdi ağzına sıçtım senin, çocuk” sırıtması olduğunu gayet iyi biliyordum.
Berkay, sağ elini yumruk yaptı, Aras’a doğru bir hamlede bulunup, tam suratının ortasına geçirecekti ki, “Yavaş.” diye araya girdim. Elimdeki tepsiyi yana bırakıp, yumruğunu havada yakaladığımda bu kez de benim hamlemle afalladığını belli eden bir yüz ifadesi takındı.
“Uza, Berkay.” dedim, tuttuğum yumruğundan onu olabildiğince sertçe geriye iterken. “Kendi kumunda oyna.”
“Senlik bir şey yok,” dedi sertçe Berkay. “Sen karışma.”
Onu baştan aşağı süzdüm. Son arbedemizden sonra sol elmacık kemiği morarmış, dudağı da dişinin delmesiyle yarılmıştı. Dudak patlaması bu mu oluyordu?
“Benim mıntıkamın içerisindeysen, evet, beni oldukça ilgilendirir,” diye cevapladım masaya yaslanırken. “Ve şu an da canımı sıkmaya başlıyorsun. Uzayıp gidecek misin, yoksa ben mi uzatayım?”
Bu olaydan sonra tabii Aras, karıştığım için ve burnumu işine soktuğum için bir sürü nutuk çekip durmuştu. Ama o da bu hamlenin, aramızdaki bağın güçlenmesinde büyük bir rol oynadığının benim gibi farkındaydı. Yine de bunu dillendirmiyordu.
Aras gururundan ödün vermiyor, o gün araya girmeseydim suratının ortasına bir yumruk yiyeceğini kabul etmiyordu —ki kesinlikle yiyecekti— yine de birbirimizle uğraşıp sohbet ettikçe aramızdaki bağ güçleniyordu.
Hatta bir hafta sonu, her ne kadar dövüşle ilgili bir şeyler bilsem de Berkay ve arkadaşlarının sıkıştırmasıyla elinde bir beyzbol sopasıyla kavganın ortasına dalmış ve bir çocuğun kafasına geçirmişti. İşte tam o anda benim için ne kadar doğru bir dost, hatta daha da ötesi, bir kardeş olacağını anlamıştım.
Tam o anda duyduğum bir sesle kaşlarım çatıldı.
Etrafımı süzdüğümde, bu kez bir ormanlık alandaydım. Burası, bir çiftlik evinin bahçesiydi. Gözlerim ileride, nişan almak için yan yana dizilmiş şişelerdeydi. Elimdeki silahı onlara doğrultup nişan almıştım. Bu konularda yeni denmeyecek kadar bilgiliydim ama profesyonel denilebilecek kadar da deneyimli değildim. Yine de birini nereden vurursam yaralayabileceğimi veya öldürebileceğimi gayet iyi biliyordum. Yaklaşık iki yıldır silah antrenmanı yapıyordum. Ve oldukça ciddi ve disiplinli bir hâl takınmıştım.
Bir işi yapıyorsam temiz, profesyonel ve ciddi yapardım.
Silahı ilk kez elime aldığım günleri düşündükçe içimi, adını koyamadığım bir huzursuzluk kaplıyordu. Bugünkü aklımla o hâlime bir silah verir miydim, bilmiyorum. “Hayır, kesinlikle vermezdim,” desem bile artık çok geçti; bu cevap geçmişi değiştirmeyecekti.
“Olmuyor,” diye homurdandım. Yirminci şişeyi de ıskalayınca boştaki elimi yumruk yaptım, dişlerimi sıktım ve silahı indirdim. “Hedef şaşıyor. Namluda bir sorun var.”
“Hayır,” dedi bahçe koltuklarından birinde oturan adam. Dört yıl önce ansızın hayatıma girmiş, benimle ilgilenebilmek için sayısız evrakla uğraşmıştı. Hâlâ yanımdaydı ve peşimi bırakmaya niyeti yoktu.
Bunu kabullendiğimde onu sorgulamayı büyük ölçüde bırakmıştım. Yine de zaman zaman “Neden ben?” diye düşünüyordum. Son iki yıldır çabasına gönüllü olarak karşılık veriyordum.
Bunu da yalnızca minnet duygusuyla yapıyordum.
Yıllar geçti; büyüdüm ve yetimhaneden ayrıldım. Tek hedefim bir teknoloji şirketinin başına geçmekti. Gece gündüz çalıştım, eğitimimi yüksek derecelerle tamamladım ve Harvard’dan başarıyla mezun oldum. Beni destekleyen adamın iyiliğine ancak böyle karşılık verebileceğime inanıyordum.
Onun sayesinde iyi okullarda okumuş, çok çalışmış ve kendimi geliştirme fırsatı bulmuştum. Desteği olmasa hayatımın nasıl şekilleneceğini kestiremiyordum.
On dokuz yaşındayken Aras bana, “Bundan emin misin?” diye sordu. “O adamda bir türlü anlamlandıramadığım bir şey var.”
“Biliyorum,” dedim kahvemin son yudumunu alırken. İkimiz de onda çözemediğimiz bir yan bulunduğunun farkındaydık. Gizemliydi; sırlarını saklıyor, her adımını önceden hesaplıyor ve kendisiyle ilgili en küçük bilginin bile başkalarının eline geçmesine izin vermiyordu.
Ne zaman güvenilir sağ kolu olduğumu, ne zaman beni çalışanından çok ailesinin bir parçası gibi görmeye başladığını bilmiyordum. Değişim yavaş olmuştu: Önce yalnızca eğitimimi ve masraflarımı karşılayan adamdı; sonra hâlimi soran, başarılarımla gururlanan, hatalarımda kızan ve gerektiğinde yanımda duran birine dönüştü. Bunun adını, bana “Seni kendi oğlum gibi görüyorum,” diyene kadar koymamıştım. O gün, onun için bir çalışan ya da borcunu ödemeye çalışan bir adamdan fazlası olduğumu anladım.
Ona minnet ve saygı duyuyordum; yine de onu ailemden biri saymak bana yanlış geliyordu. Annemle babamdan sonra kimseyi o yere koyabileceğimi düşünmüyordum. Tek istisna Aras’tı. Ona gözüm kapalı güvenirdim; belki de hayatın bana verdiği en büyük lütuf buydu.
Yer bir kez daha yarıldı ve düştüm. Bu kez kapkaranlık bir odadaydım.
Ayaktaydım. Tepemdeki keskin ışık bir sahne projektörü gibi üzerime vuruyor, karanlığa alışmış gözlerimi kamaştırıyordu. Elimi siper edip çevreme bakmaya çalıştım.
“Kimse var mı?” diye seslensem de kendi sesimin yankılanıp boş odadan geri dönmesinden başka hiçbir şey duymadım.
Sessizlik, az önceki karanlıktan bile daha ağırdı.
Birkaç adım attım. Attığım her adım, zeminde yankılanarak yeniden bana dönüyordu. Etrafımda hiçbir şey yoktu. Ne bir kapı ne bir pencere ne de bu ışığın nereden geldiğini gösterecek herhangi bir şey...
Sadece ben vardım. Ve üzerime düşen o keskin ışık.
Sonra, karanlığın içinden, "Mert." Diye bir ses yükseldi.
Kaşlarım sesle çatıldı. Bu bendim. Altı yaşındaydım. Uzaktan gelse de silüetinden anlamıştım.
“Neden?” diye fısıldadı. Gölgeden çıkıp ışığın altına, hemen karşıma geçtiğinde gözlerimi ondan ayıramadım. “Bunu neden yaptın?”
O an kanımın çekildiğini, vücudumda dolaşan ani ürpertiyle hissettim.
“Neyi,” dedim cılız bir sesle. “Neyi, neden yaptım?”
“Sen,” dedi bütün öfkesini kusar gibi. “Sen, hayatımızı mahvettin. Bu kararı vermek zorunda mıydın? Gerçekten.”
“Neden bahsettiğini anlayamıyorum.
“Anlıyorsun,” diye kükredi. “Senin verdiğin karar, yalnızca benim hayatımı değil, seninkini de değiştirdi. Bazı şeyleri daha yaşamadan kaybettik."
O an yelkovanın tik, tak sesini yeniden duydum. Tik, tak. Tik, tak. Tik, tak.
Başım zonklayınca gözlerimi kapattım. Yeniden açtığımda odamdaydım; masamda oturuyor, hâlâ konuşan iki adama bakıyordum. Saate çevirdiğim gözlerim zamanın yeniden aktığını gördü. Bütün bunlar olurken yalnızca üç dakika geçmişti.
Yalnızca üç dakika geçmişti.
Bölüm etkileşimi
