1. bölüm / 1
Sürgünlerin SavaşıBölüm 1 “Cesaret ve aptallık arasında ince bir çizgi vardır”
Bölümler 1Şu an: Bölüm 1 “Cesaret ve aptallık arasında ince bir çizgi vardır”
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Rüzgarın uğultusu, karın soğuğu şatonun taş duvarlarından içeriye sızıyor, dışarıdan çığlıklar duyuluyordu. Kız kardeşlerimle sessizce bir köşeye çökmüş, dışarıda olan vahşeti izliyorduk. Toprak zeminde parçalanmış, yakılmış veya yanmaya devam eden bir sürü insan vardı. Krallıklarını korumak isteyen ne kadar kadın, erkek varsa hepsi sırt sırta vermiş savaşıyorlardı. Dumanın keskin kokusu burnumdan geçip ciğerlerime doluyor ama hiçbir şey gördüklerim kadar canımı yakamıyordu. Kardeşlerimle beraber odamızda oyun oynarken bir hışımla hizmetçi Elena içeriye daldı ve üçümüzü bu odaya hapsetti. Dışarıya çıkmamamızla alakalı sertçe bir uyarıda bulundu. Oda çok fazla büyük değildi ve saklayabileceğimiz pek bir yer yoktu. Kardeşlerimle birbirimize sıkıca sarılıyorduk, korkudan yeşil gözlerinin irisleri büyüyen kız kardeşim Dora’yla göz göze geldik.
Ellerimi onun minik ellerinin üzerine koydum ve tebessüm ederek
“Sakin ol tamam mı? Biz güçlü bir krallığız, annem ve babam çok güçlü cadılar. Onlar bize bir şey olmasına asla izin vermezler.”
Korkudan kocaman olmuş gözleriyle bana bakıyordu. Kafasını usulca salladı ve elimi daha sıkı kavradı.
Neredeyse beyaza yakın saçlara sahip olan ablamın saçları ayın ışığında daha da parıldıyordu. Camdan uzaklaşarak yanımıza geldi. Bir elinde bıçak vardı.
Dizlerinin üzerine çöküp, bir elini Dora’nın omzuna diğer elini de benim omzuma koydu. Gümüşe çalan mavi gözlerinde yaşlar birikmişti.
“Myrna, Dora…”
İki küçük çocuk olarak bizden sadece birkaç yaş büyük olan ablamıza umut dolu gözlerle bakıyorduk ama onun yüzünde acının hüznü vardı.
“Bu kazanabileceğimiz bir savaş değil. Üzgünüm.”
Sonlara doğru sesi bir fısıltı gibi çıkıp, gecenin kaosuna karıştı. İkimizinde yanaklarını okşarken, gözlerindeki yaşlar serbest kaldı ve usulca çenesinden aşağıya süzüldü sonra bize sıkıca sarıldı. Koridordan çığlık ve kılıç sesleri geliyordu, hepimiz bir anda kafamızı kapıya çevirdik. Ayak sesleri giderek daha da yaklaşıyordu. Ablam ayağa kalktı, önümüze geçti, bıçağın kabzasını daha sert kavradı.
Kapı kırılarak açıldı, bir kısmı parçalanıp yere düştü. Dora’yla ben korkup çığlık attık, birbirimize daha sıkı sarıldık. Dora’nın vücudu korkudan titriyordu.
“Bakın burada kimler varmış!” dedi sırıtarak arkasında birkaç tane daha da asker girdi. Hepsinin üzerinde kan ve yüzlerinde iğrenç bir sırıtış vardı.
Ablam saldırmaya hazırlandı ama gecenin kaosuna yeni bir felaket daha da katılmaya karar verdi ve birisi bağırarak, kalbimin neredeyse durmasına sebep olacak o cümleleri kurdu.
“Kral ve kraliçe öldü. Umbraheim krallığı düştü!”
Ve askerler bizi zorla o odadan çıkardılar. Hepimiz çığlıklar atıp direniyorduk. Ama küçüktük gücümüz yetmiyordu. Krallığın avlusuna geldik. Her yerde is ve kan kokusu vardı. Annem babamı yerde hareketsiz yatarken gördüm. Tüm dünya bir anda silikleşmeye başladı sanki nefesim kesiliyordu.
Atından inen şövalye maskesini çıkartıp yere fırlattı, çeliğin sesi avluda yankılandı.
“Askerlerim ve dostlarım, uzun süren çetin bir savaş sonucunda galip geldik. Kendilerini cadı diye adlandıran bu iblisin çocuklarının barındığı krallık artık yok.Sağ kalanlar bundan sonra bize itaat edeceksiniz. Artık bu toprakların köleleri sizlersiniz. Tabi önce yapmamız gereken birkaç şey var.”
Adamın yanına asker bir meşale ile geldi.
“Güçlerinizin geldiği bu ağacın kül bulutuna dönüşmesine yakından tanıklık edeceksiniz.”
Kocaman gövdeye sahip, yeşilin her tonunu barındıran üzerinde altın renginde tozların bulunduğu ağaç yanmaya başladı. Rengi giderek soluyor ve acı bir çığlık kulaklarımızı dolduruyordu.
Adam bu sefer elinde kafes tutuyordu. İçerisinden huzursuz mırıltılar geliyordu. Acı bir kez daha kalbime saplandı. Elini uzatıp içerisinden henüz yeni yumurtadan çıkmış yavru ejderhanın boğazından tutup sertçe çıkardı. Sadece annemin ve babamın ejderhası vardı ve onlar daha yeni yumurtlamıştı. Etrafa hızlıca göz gezdirdim. İçimdeki bir diğer umutta kül oldu, gözcü kulesinin üstüne kalın zincirlere vurulmuş iki tane ejderha başı vardı.
Gözlerim tekrar yavru ejderhaya kaydı. Wylder’dı benim ejderhamdı o beni seçmişti.
“Bırak onu” diye çığlık attım, beni tutan askeri hunharca teklemeyiyor yüzünün her yerini sırıyordum, ellerimi gözlerine soktum adam çığlık atarak beni yere düşürdü. Canımın acısı umrumda bile değildi, üstüm çamur ve kana bulanmıştı koşarak ejderhama ulaşmaya çalıştım.
“Myrna dur hayır!” Ablam kurtulmak için çırpınıyordu.
Kral önümde diz çöktü. Sağ kolunu havaya kaldırdı ucunda ejderha çıldırmışcasına hareket ediyordu.
“Ah bak sen şu cesur kıza.” Sol eliyle yanığıma dokundu. Hemen elini ittirdim.
“Biliyor musun çoğu hizmetkarımdan daha cesaretlisin küçüğüm.”
Bir gözünde yanağına kadar inen çizik vardı.
“Ama cesaretle aptallık arasında ince bir çizgi vardır ve sen onu aştın. Şimdi cezanı çekme vakti.”
Beni hâlâ yanmaya devam eden ağaca doğru çevirdi. Ayağa kalkmadan o da dizleriyle döndü. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu.
Wylder’ın turuncu ışıl ışıl gözlerine baktım. Beni görünce çırpınmayı bırakıp sakinleşti. Fakat gözlerinden bir damla yaş akıyordu. Sonra her şey çok hızlı oldu. Wyler’ı yanan kor ateşin içerisine attı, bende onu kurtarmak için atladım. Kolumu birisi yakaladı dengemi kaybedip kafamı taşa çarptım ve her şey karanlığın içine gömüldü.
Bölüm etkileşimi
