1. bölüm / 2
Süphan'da Girit'in KülüGiriş-1
Bölümler 2Şu an: Giriş-1
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Girit’in deniz kıyılarından başlayan uzun yolculuğun ardından, arabasını köy yolunun kenarına çekti ve motoru susturdu. Sessizlik bir an için ürkütücüydü; kar taneleri ön camı kaplarken nefesi buharlaşıp yüzüne çarpıyordu. Buradan sonrası yürüyerek gidilebilirdi; dağın eteklerine tırmanan dar patika arabanın motoru için tekin değildi. Evde kıyafetlerinin durduğunu bilse de yanına getirdiği küçük bavulunu aldı ve karla kaplı patikaya adım attı. Beyaz örtüyü delen adımlarının çıkardığı hafif çıtırtı, sessizliği çuvaldızla deliyordu.
Karın soğuk, keskin kokusu içindeki yorgunluğu bir tuhaf hafifliğe dönüştürüyordu. Yol boyunca düşünceleri gidip geliyordu. Ardında bıraktığı yıllar ve önünde onu bekleyenler arasında sıkışıp kalmış gibiydi. Yunanistan’da geçen günler, üniversiteyi bitirişi, mülakat sınavının gerginliği bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. Babasının kısa, ama özlü edebî mektupları aklına geldi; her satırda onu eve çağıran ve bekleyen bir sabır, bir sitem gizliydi. “Belki de tam zamanında döndüm,” dedi içinden. Yer yüzündeki beyazlık, alacakaranlığın ağır sessizliğine karışıyor, her nefes alışında içini hem ürpertiyor hem de biraz olsun rahatlatıyordu.
Yürüdükçe köyün müstakil evleri parça parça göründü; karla kaplı çatılar, hafif ışıklar ve duman tütmekte olan bacalar Maral’ın içine tanıdık bir huzur doldurdu.
Burası onun memleketiydi. Belki de gurbeti.
Eğitimi için yıllar boyunca özlemini çektiği manzara, bir yandan sıcak bir gülümseme yaratırken bir yandan da içindeki boşluğu hatırlatıyordu. “Beni hatırlayacaklar mı?” diye geçirdi aklından. Annesi, Alzheimer’la savaşan beyni ve güçsüz bedeni ile zaman zaman kaybolan bakışlarıyla, onu görecek miydi? Görse bile tanıyacağına dair bir güven, bir ümit yoktu içinde. Babası hâlâ aynı dik duruşta mıydı, yoksa yıllar onu da yormuş muydu? Bu sorularla yürüdü karların içinde; adımları karın üzerinde kayarken düşünceleri de hafifçe sallanıyor ve sürekli başka bir soruya çarparak tökezliyordu.
Evin kapısına vardığında kalbi istemsizce hızlandı. Kapı kenarına toplanan kar, babasının değişmediğinin en büyük kanıtıydı. Saçına ve kahvenin en koyu tonuna sahip montunun omuzları ile kollarına un gibi serpilen kar tanelerini sildi. Hazır olduğunu derin bir nefesle anlayınca kapıyı tıkladı. Bir iki adım geri çekilip biraz bekledi, sonra eşiğin ardında babası belirdi; yaşlı, biraz kambur ama hâlâ dimdik duruyordu. Bir kahraman gibi. “Hoş geldin, kızım,” dedi, sesi hem yumuşak hem de yılların birikmiş özlemiyle ağırdı. Maral, içindeki çocuksu heyecanla valizini bir kenara bıraktı ve babasına sarıldı. Çocukken ezbere bildiği o koku burnuna doldu; yolun ve geçen yılların tüm ağırlığı bir anda dağıldı. Ev sobanın kokusuyla dolu ve sıcacıktı, lambaların soluk sarı ışığı odalara huzurlu bir ışıltı yayıyor, sobanın çıtırtıları akşamın sessizliğini dolduruyordu.
İçeriye adımladığında salona vardı. Annesi yatakta uzanıyordu; Alzheimer’ın puslu perdesinin ardından kısa bir anlığına tanıdı onu. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı ve “Maral…” dedi tereddütle fısıldayarak, sonra bakışları yeniden boşluğa kaydı. Maral yanına oturdu, ellerini tuttu ve sessizce, “Buradayım anne, geldim,” dedi, annesinin beyaz saçlarını okşadı. Özlemişti annesinin saçlarını okşamayı.
Masaya oturduklarında babası uzun zaman içinde biriktirdiği sorulara heyecanla başladı. “Mülakatın nasıl geçti?” Maral, babasının meraklı hasretini iliklerine kadar hissedince gülümseyerek yanıtladı babasını. “İyi geçti. Komisyon etkilenmiş gibiydi. Kabul mektubunu bekliyorum. Sanırsam iki yahut üç güne gelir.” Babası başını salladı, gözlerinde bir anlık gurur parladı. Annesi birden gülümsedi, sonra yeniden sessizliğe gömüldü.
Babası, Doğubazayıt’ın kahramanı Kamil Kurter, eşine bakarak gülümsedi ve tekrar kızının gözlerine döndü, “Bazen böyle oluyor. Bir an tanıyor, sonra yine gidiyor. Ama o anlar bile bütün günümü aydınlatmaya yetiyor,” dedi. Severdi karısını. Hem de herkesten çok severdi. Maral başını eğdi, çayına baktı. İçinde hüzün ve şükran birbirine karışıyordu. Ama eskileri özlüyor ve o günler gözünden gitmiyordu. Annesi ile koşturduğu günler, babası ile şakalaşırken bütün insanların onlara bakınması… Hiçbiri gözünden eksik olmuyordu burada.
Akşam boyunca sohbet sürdü. Babası eski hikâyelerini, Maral’ın yokluğunda geçen koca beş yılını anlattı; komşularla yaşanan ufak tefek olaylar, köydeki dedikodular, son zamanlarda yağan en büyük kar… Maral, uzun zamandır böyle kahkaha atmadığını fark etti. Böylesine hüzünlü ama mutlu bir kahkahanın ses tellerinden gelmesini garipsiyordu. Ama odanın bir köşesinde sessizce yatan annesine göz ucuyla bakmaktan kendini alamıyordu. Sobadan yükselen sıcaklık ve evin içindeki loş ışık, dışarıdaki karanlık ve soğukla keskin bir kontrast oluşturuyordu. Maral’ın içine hem güven hem de kırılganlık doldu o gece. Gece ilerledikçe sohbet yavaşladı. Babası odasına çekildi, annesi çoktan uyumuştu.
Maral pencerenin önüne oturdu ve ellerini ısıtan çay dolu kupayla içini ısıtan dağın eteklerine baktı. Kaçıncı çayı olduğu hakkında bir fikri yoktu. Köy, beyaz bir örtüyle kaplanmış, dağlar karanlık gökyüzüne yaslanmıştı. Kar taneleri sessizce düşüyor, havadaki sessizlik dünyayı bambaşka bir düzlem hâline getiriyordu. Maral, uzun yolculuğun ve yılların yorgunluğunu içinden atarken, bir yandan da kendi kararlarını çıkardı meydana. Buraya dönmek doğru muydu? Bugün ve dün, en çok kafa yorduğu konu buydu. Verdiği bu kararın ne kadar doğru olduğunu her terazide tartıyordu. Annesinin yanında kalmak, babasıyla vakit geçirmek… içindeki huzurla birlikte hafif bir korku da vardı. Garip hislerle doluydu ve bu hisleri dışarı yansıtmaktan nefret ediyordu. Ama pencerenin önünde, beyaza bürünmüş köyü izlerken oluşan dinginlik, tüm soruların üzerinde ağır basıyordu. Uzun bir yolculuğun ardından nihayet evindeydi. Bu evin ona ne getireceğine dair var olan düşünceleri sürekli değişiyordu.
Bedenindeki yorgunluğu hissetti. Sanki kanı ayaklarından çekiliyor ve yerini yorgunluk dolduruyordu. En azından ailesi vardı ve içinde bu denli huzuru barındıran bir ortamda bulunduğu için daha yavaş yorulduğunun farkındaydı.
Okulda eğitim gördüğü, ailesinden uzak kaldığı dönemler tatil günlerinde bile uyumak isteyip de uyuyamadığı o geceleri gözünde canlandırdıkça köyüne, ailesine ve kulağında çınlaması durmayan o nasihatlere şükrediyordu. Her sabah penceresinde tepesi sislerle çevrilmiş dağlara bakarak uyanacağı köyü olmasaydı, yaşamının bir dağ kadar inişli çıkışlı olduğunu anlayamazdı. O nasihatler olmasaydı belki de Girit ya da başka bir şehir onun için çok yüksek ve ulaşılması zor hedefler olurdu. Ama en önemlisinin ailesi olduğunu her zaman biliyordu. Onları kaybetme düşüncesi her aklına geldiğinde tüyleri ürperiyordu.
Ailesi, Maral’ı tek çocuk olmasına rağmen oldukça zor şartlarda büyütmüşlerdi. Bir ağaç misaliydi o; her ne olursa olsun, kış mevsiminde sert ayazlardan, sıcak havalarda tepesindeki güneşten, sert yağmurlardan koruyordu kendisini. Bütün olumsuzluklara rağmen hala bir şansı vardı. Her felsefe kitabında yazan o söz gibiydi: ışık, anca karanlığın içinden doğar.
Aklını yoran bu fikirleri sonra düşünmek adına raflara kaldırıp uykuya uygun bir ortam hazırladı beyninde. Annesinin eskiden ördüğü gri patiklerle sarılan ayaklarını, istikametini ezbere bildiği yola sürükledi. Özlemin ve hasretin hâkim olduğu ağırlıkla kapının paslı kolunu indirmekte zorlanmıştı. Kapıyı araladığında odanın kasvetli derin kokusunu burnuna doldurdu. Tekrar gideceğini bildiği için bu kokuyu beynine kazımak, bir daha unutmak istemiyordu.
Yavaş adımlarla içeri girerken pencereye doğru yoğunlaşan karlı havanın kokusunu nerede olsa tanırdı, şimdi tanıdığı gibi. Her gün havalandırıldığı belli olan odadaki eşyaların yeri santim oynamamıştı. Kitaplıkta sade bir renk yaratan kitapların üzerinde toz yoktu. Eskiden kalma beyaz, sonlara doğru dantelli olan perdeleri hala duruyordu. Odanın değişmeyen düzenine karşı çehresinde oluşan tebessümü fark edene kadar gözleri önünde duran dev gölgeye takılmıştı. Sisli tepesine uzunca bakarken yanındaki küçük dağa tırmanmak istiyordu.
Özlemine gülümseyerek odanın derinlerine ilerledi, gardırobun paslanan menteşeleri yüzünden gıcırdayan kapısını yavaşça araladı. Annesinin aldığı sabunlardan kokan dolabın içinden gelişi güzel bir eşofman ve kazak alıp sessiz hareketlerle tekrar kapattı. Kıyafetlerinden kurtulup rahat, uyku için ideal olan kıyafetleriyle kenardaki yatağın üstüne çıktı. Yorganının altında dururken yatağa uzanmadan önce pencereden alacakaranlığın içinde sisli beyaz tepesiyle kendini belli eden dağlara son kez baktı. Heybetli dağın tepesinde bütünleşerek görsel bir şölen oluşturan kar tanelerine minnetle baktı. Tipi şeklinde yağan kar taneleri aynı beyaz örtüyü yere de seriyordu. Yarın sabah, bu beyaz örtü üstünde oyun oynayarak örtüyü kırıştıracak ya da soğuk havayı şirin sesleriyle kıracak çocuklar yoktu bu köyde.
Saçma bir lanet, bütün köylüyü koparmıştı buralardan.
Beş on ev vardı, ki zaten yarısına yakını da boştu. O lanetten sonra kalanlar çok değildi. Ailesi de bu köyden gitmemek için ilk baş gösteren ev sahiplerinden biriydi. Lanet dedikleri şeyinse geçen yıllarda Süphan Dağı’nın üstüne üşüşen beyaz mercek bulutlarının zararsız süsler olduğundan kimsenin haberi yoktu. Haberlerde dinledikleriyle hareket edenler saniyesinde evlerini boşaltırken birkaç kişi haberlere rağmen evlerinde durmuştu. Çünkü biliyorlardı; bu sessizliği, bu huzuru ve bir nimet gibi önünde duran dağların kudretiyle yaşamak, büyük şehirlerin kokusuna bile bin basardı.
Dağın inanılmaz görüntüsünü izlerken bir kez daha ailesine minnet duyarak yatağına uzandı. Ağrı’nın soğuk havasıyla savaşmak için yorganla bedenini sardı; savaşa hazırdı. Ama hangi savaş için cephanesinin yeterli olduğundan emin değildi. Şu an soğuk havayla başa çıkacak kadar hazır olduğunu düşünüyordu, peki ya diğerleri için? Hayata karşı bir savaş ilan edebilir miydi? Ağzını açamayan esir askerler bile bir savaş içindeydi, ama Maral ne yapacağını bilmiyordu. Bir asker kadar dayanamazdı bu savaşta, bundan emindi. Belki de kendine bu konuda bu kadar güvenmemesi, onun faydasına değildi.
Salıncakta sallanır gibi sallandığını ve kısa süre sonra yıkılacağını hissediyordu; bedeninde yayılan bu duyguya engel olamıyordu. Gözlerini yavaşça kapadı ve kalan düşünceleri bir rafa kaldırarak, uzun zaman boyunca kalıp fare kemirmiş kağıtlar gibi unutulmasını istiyordu.
Salıncakta hafifçe savrulan bir çocuğun içindeki tedirginlik gibi bir hisse kapıldı; binlerce zincire tutunsa bile düşecekmiş gibi. Düşünceleri giderek ağırlaşıyor, sualleri kafasında yarım kalıyordu. Göz kapakları yavaşça kapandığında zihnini bir sis kapadı. Adımlarının yolunu bulamadı, ufku küçülmüştü. Son kalan düşüncelerini kaybedeceği bir kenara fırlatıp pusulasının karanlıkta kaybolmasına izin verdi.
· ℘ ·
Bölüm etkileşimi
