7. bölüm · Sudan alev
7
Sabahın ilk ışıkları odanın stor perdelerinden sızarken, Irmak gözlerini dükkandaki o altın sarısı varaklı aynaların hayaliyle açtı. İlk defa o köşkte, Sevda Hanım’ın ayak seslerini duyma endüksiyonuyla değil, tamamen kendi işinin heyecanıyla uyanmıştı. Yataktan kalkıp aynanın karşısına geçti, elini hafifçe belirginleşen göbeğine koydu.
"Bak oğlum," diye fısıldadı. "Bugün bizim günümüz. O nankör babaannene inat, annenin nasıl bir kadın olduğunu herkese göstereceğiz."
Aşağı indiğinde köşkün mutfağından gelen kahve kokusuna Bora’nın panik dolu sesi eşlik ediyordu.
"Hayır Hatice Abla, diyorum ki internette yazıyor! Hamile kadının yiyeceği yumurta çift sarılı olacak, organik olacak, tavuk strese girmemiş olacak! Irmak’ın tabağına o diğer standardı koymayın sakın!"
Irmak mutfak kapısına yaslanıp gözlerini devirerek Bora’yı izledi. Bora, elinde bir besin değeri tablosu çıktısıyla aşçıya talimatlar yağdırıyordu. Saçları her zamanki gibi hafif dağınıktı, üzerinde lüks bir keten gömlek vardı ama duruşundaki o şapşal ciddiyet onu yine bildiğimiz Bora yapıyordu.
"Bora," dedi Irmak net bir sesle. "Tavuk stres yapmadıysa bile sen şu an Hatice Abla’ya yüksek stres yüklüyorsun, farkında mısın?"
Bora sesle birlikte hızla arkasını döndü. Irmak’ı görür görmez yüzünde o çocuksu, hayranlık dolu gülümseme yayıldı. "Karıcığım! Uyanmışsın. Dur, basma o mermere, terliğini giydin mi? Bak dünkü baş dönmesinden sonra ben sabaha kadar uyumadım, hamilelikte ani tansiyon düşüşleri için acil eylem planı hazırladım."
"Bora sabır," diye mırıldandı Irmak sandalyeye otururken. "Sadece açım. Ve bugün dükkanın ilk günü, işimiz çok."
Tam o sırada mutfağın kapısında Sevda Hanım belirdi. Elindeki porselen fincanı tabağına adeta bir savaş ilanı gibi vurdurarak masaya bıraktı. Gözlerindeki nefret ve kibir dün dükkandan kovulmanın acısıyla daha da bilenmişti.
"İşmiş..." diye tısladı Sevda Hanım, nankör bir tebessümle. "Benim oğlumun milyonlarını çarçur edip lüks caddelerde rüküş dükkanlar açmak ne zamandan beri iş oldu? Bora, babanın şirketindeki hisseleri bu vizyonsuzluklar için mi harcıyorsun sen?"
Irmak çatalını tabağına sertçe bıraktı, tam lafa girecekti ki Bora şaşırtıcı bir hızla öne atıldı.
"Anneciğim, lütfen. Irmak’ın vizyonu şehrin en prestijli caddesinde bir marka yaratmak. Hem sen dün alışveriş çantalarnı sallayarak dükkandan çıkarken arkandan baktım, senin o üzerindeki kombin dükkanın dekorasyonunun yanında cidden biraz sönük kalmıştı. Yani rüküşlük konusunu bence bir daha tartışalım."
Sevda Hanım duyduğu lafla şoke olmuş bir şekilde elini göğsüne götürdü. "Bora! Sen annene rüküş mü diyorsun o garson parçası için?"
"Hadi Bora, çıkalım," dedi Irmak, Sevda Hanım’ı tamamen bir hiç yerine koyarak ayağa kalktı. Onu umursamamak, kadına verilebilecek en büyük cezaydı.✨ LÜKS CADDEDE İLK KRİZ
"Irmak Güzellik Merkezi" yazısının önünde durduklarında Irmak’ın içi gururla doldu. İçeri adım attıklarında dev aynalar, kadife koltuklar ve profesyonel saç-makyaj standları parıldıyordu. Ancak dükkanın tam ortasında, tavanın göbeğine asılmış, neredeyse bir araba tekerleği büyüklüğünde, parıl parıl parlayan mavi bir nazar boncuğu duruyordu.
Irmak donakaldı. "Bora... bu ne?"
Bora gururla göğsünü kabarttı. "Karıcığım, dün gece internette okudum. Başarılı iş kadınları nazara çok geliyormuş. Sosyete kıskançtır, annemin arkadaşları falan gelir üflerler diye Kapalıçarşı’dan özel getirttim. Nasıl, dükkanın aurasını temizledi değil mi?"
"Bora harbi aptalsın ya!" diye bağırdı Irmak, ama dükkanın estetiğini bozan bu devasa mavi kütleye bakarken gülmemek için dudaklarını ısırdı. "Altın sarısı dekorasyonun ortasına pavyon tabelası gibi nazar boncuğu asmışsın! İndirt onu çabuk!"
"Ama karıcığım, bebek için..." diye mırıldandı Bora, dudaklarını büzerek.
O sırada dükkanın kapısı açıldı. İçeriye abartılı kürkü, yüzündeki yoğun botoksu ve elindeki lüks çantasıyla sosyetenin önde gelen isimlerinden, aynı zamanda Sevda Hanım’ın en yakın fısıltı gazetesi olan Nedret Hanım girdi. Kadın dükkanı küçümseyen gözlerle süzdü. Sevda’nın gazıyla burayı rezil etmeye geldiği her halinden belliydi.
"Aaa, demek burası," dedi Nedret Hanım, sesindeki iğneleyici tonla. "Sevda bahsediyordu, oğlum bir yer açmış kıza diye. Gerçi eski bir garsonun işlettiği dükkanda cildimizi kime emanet edeceğiz, orası meçhul tabii..."
Irmak duruşunu dikleştirdi. Boyu kadından kısa olsa da o öyle bir özgüvenle öne çıktı ki, dükkandaki tüm aynalar sanki onun arkasında birleşti.
"Nedret Hanım," dedi Irmak, sesi buz gibi ama son derece elit bir tonda yankılanarak. "Burası birinin birine açtığı bir yer değil, benim markam. Ve haklısınız, cildinizi herkese emanet edemezsiniz. Özellikle de yüzünüzdeki şu hatalı botoks uygulamasından sonra, buradaki uzmanlarımın eline acilen ihtiyacınız var gibi duruyor. Sol göz kapağınızdaki hafif düşüklüğü fark etmediniz sanırım?"
Nedret Hanım’ın gözleri şokla açıldı. Hemen el çantasından aynasını çıkarıp yüzüne baktı. Irmak tam damardan vurmuştu. Kadın kekeleyerek, "Şey... aslında benim doktorum çok iyidir ama... sen öyle mi gördün gerçekten?" dedi panikle.
Bora arkadan kafasını uzatıp, "Vallahi Nedret Teyze, benim hanım bu işin gurusu, o dediyse doğrudur. İstersen seni VIP odamıza alalım, bir detoks yapalım, anneme de anlatırsın hayrına," diye araya girdi.
Nedret Hanım, Irmak’ın bu baskın ve profesyonel duruşu karşısında adeta ezilmişti. "Eee... iyi bari, bir randevu oluşturun o zaman önümüzdeki hafta için," diyerek dükkandan adeta kaçarcasına çıktı.
Irmak arkasından bakıp hafifçe gülerken, Bora sevinçle ellerini çırptı. "Karıcığım resmen kadını tek cümleyle nakavt ettin! Annemin casusu buraya teslim oldu!"🩺 ULTRASON ODASINDA BİR ÇILGIN
Öğleden sonra, hamileliğin ilk resmi kontrolü için özel hastanenin yolunu tuttular. Irmak ne kadar sakinse, Bora o kadar barut fıçısı gibiydi. Muayene odasına girdiklerinde Bora’nın elinde kalın, deri kaplı bir defter ve tükenmez kalem vardı.
Doktor Bey güleryüzle onları karşıladı. "Hoş geldiniz Irmak Hanım, Bora Bey. Şöyle geçelim, bir bakalım minik misafirimize."
Irmak sedyeye uzanıp karnını açtığında, doktor ultrason jelini sürdüğü an Bora öne fırladı.
"Hocam! O jel soğuk mu? İnternette okudum, ani soğuk teması bebekte anne karnında refleks şokuna yol açabiliyormuş, çocuğun psikolojisini etkiler mi bu?"
Doktor Bey şaşkınlıkla Bora’ya baktı. "Bora Bey, jelimiz ısıtıcılı, merak etmeyin."
"Tamam, yazıyorum bunu," diyerek Bora defterine hararetle bir şeyler not etti.
Ekranda küçük, fasulye tanesi kadar bir karaltı belirdiğinde dükkandaki o güçlü, lafını esirgemeyen Irmak’ın gözleri aniden doldu. İçindeki o hamilelik duygusallığı dalga dalga yayıldı. "Bora..." diye fısıldadı. "Bak, orada."
Bora ekrana kilitlenmişti. O her zamanki şapşal, hareketli adam gitti; yerine gözleri büyümüş, dudakları titreyen bir çocuk geldi. Defteri elinden kayıp yere düştü. Sedye kenarına çöküp Irmak’ın elini sıkıca tuttu.
"Irmak... bu şimdi bizim mi? Yani o küçük şey bizim oğlumuz mu?" diye sordu, sesindeki o saf hayranlık odadaki herkesi eritmişti.
"Evet Bora," dedi Irmak, gözünden bir damla yaş süzülürken. "Bizim oğlumuz."
Bora aniden kafasını doktora çevirdi. "Hocam! Bu çocuk niye hareket etmiyor? İnternette 6. haftada takla atabilir yazıyordu! Niye duruyor öyle? Ambulans çağırayım mı? Helikopter mi lazım? Hocam bir şey deyin!"
Irmak gözyaşlarının arasından sesli bir kahkaha attı. Elini Bora’nın saçlarına götürüp hafifçe çekti. "Bora, harbi salaksın ama... çok tatlı bir salaksın."
Bora, Irmak’ın elini öpüp alnına koydu. "Seni çok seviyorum karıcığım. Sana da, o içerideki küçük şapşala da hiçbir nankörün zarar vermesine izin vermeyeceğim."
Irmak ekrandaki küçük karaltıya ve ardından elini sımsıkı tutan kocasına baktı. Bu zoraki evlilik, hayatında aldığı en doğru karar olmaya doğru gidiyordu ve bu sefer ipler gerçekten de onun elindeydi.
