1. bölüm / 1
SPEKTRAI-SEI DOLOROSAMENTE BELLA
Bölümler 1Şu an: I-SEI DOLOROSAMENTE BELLA
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Sei Dolorosamente Bella.”
“Sen Acı Verecek Kadar Güzelsin.”
Güneş içimi ısıtacak gibi gülümsüyor bu sabah. Sıcacık ışınları vuruyor camıma. Sanırsın kalbim donmamış hiç, hiç üşümemişim. Uykudan ayıldığımda annemin nazlı sesi kulaklarıma ilişti “Kuzum, kalk artık”. Annemi sinirlenmeden lavaboya gittim elimi yüzümü yıkadım. Uykusuzluktan hafif kızaran gözaltlarımla değişik bir havadaydım.
Kahvaltı için mutfağa girdiğimde her şey hazırdı. Annem masanın başına oturmuş kendine koyduğu çayı içerek telefonda bir şeyler kaydırıyor, arada bir ağzına zeytin, peynir tıkıyordu. Bende çayımı doldurup annemin çaprazındaki sandalyeye yerleştim. Annem, ekmeğe tereyağı ve üzerine bal sürüp ağzıma tıktı. “Seni gören anası bakmıyor sanır. Azcık yemek ye” diye azarladı beni.
Yaşınız kaç olursa olsun, anne azarından ve terliğinden kaçamazsınız. Diğer annelere göre benim annem güzelliğe ve modaya çok önem verir. Her zaman şöyle der “Yoldan geçen bir insan modaya uygun giyinmiyorsa onu beğenmezsin. İlk izlenim her zaman dış görünüştür”. Bazen onu haklı buluyorum. İster istemez yoldan geçen kişileri kıyafetlerine göre ya yargılıyor ya da karakter analizi yapıyordum. Bu da birçok takıntımdan biriydi.
Yaşıma göre çok takıntım vardı. Televizyonun sesi belirli sayılarda durmalı ve eğer ses artacak veya azalacaksa belirli sayılarla olmalıydı. Bu sadece basit ama benim için önemli bir sorundu. Defter sayılarım belirli sayıda olurdu. Belirli yaşlarımdaki doğum günlerimi kutlardım. Annem bu takıntımdan vazgeçmem için çok çabalamıştı. Ama hiçbir yol etkili olmamış aksine gün geçtikçe yeni takıntılar yapmaya başlamıştım.
11 yaşıma geldiğimde öğretmenlerim renklere ve boyalara olan ilgimi fark etmişti. Bende resim yapmayı seviyordum. Fakat bu yeni bir takıntıyı da beraberinde getirmişti. Resim yaparken ve kendimi geliştirirken artık her şeyin bir düzeni vardı. Boya kalemlerim renk sıralamasına göre dizer ve onun dışına çıkmaz, çıkamazdım. Arkadaşlarımı bile bu konu da bıktırdığım için az arkadaşım vardı. Arkadaşlık ilişkileri kuramadıkça ve kendimi ifade edemedikçe yeni sorunlar boy göstermişti.
14 yaşına geldiğimde ise sosyal anksiyetem ve panik ataklarımla kapana kısılmıştım. Zaten az arkadaşım varken sınav stresiyle kimseyle konuşmuyor liseye geçiş sınavı için çabalıyordum. Evden okula sessiz bir hayatın içinde sürükleniyordum. Fakat bu toplumun “sorun” olarak algıladıkları beni insanları incelemeye itmişti.
Yoldan geçen insanları saç modellerine, kıyafet tarzlarına, yürüme şekillerine göre onları belirli kategorilere ayırıyor, sıralıyordum. Annem hep “Göremediklerinden değil, görebildiklerinden kork” diyerek beni uyarırdı. İnsanlardan kendimi korumak için insanları tanımalıydım. Fakat insanları tanımak için gerekli özgüven bende yoktu. Bende insanları analiz ederek kendimi koruyordum.
Bu konu da o kadar kendimi geliştirmiştim ki 15 yaşında sınıfımıza yeni gelen öğretmenin ne öğretmeni olduğunu daha adını ve branşını söylemeden tahmin etmiştim. Yavaş yavaş anksiyetemi yenmeye, bir kafede garson olarak çalışmıştım. Az çok insan içine çıkmış. Kendi harçlığımı az çok kazanmıştım.
Çalıştığım kafeye arada değişik giyimli, yüksek enerjili bir kadın birkaç kez uğramıştı. Kadından aldığım pozitif enerjiyle insanlık için küçük benim için kocaman bir adım atarak kadınla tanışmaya çalışmıştım. Kadının adı Rüya ’ydı. 24 yaşında olmasına rağmen yüzü gençti. Kaşlarının üzerinde, kısa bir kakülü vardı. Saçları omuzlarına geliyordu ve saçlarının aralarında değişik kalınlıkta ve şekilde örgüler vardı.
Onu gördüğüm ilk anda onun bir orman perisi olduğunu düşünmüştüm fakat aksine Rüya, yüksek enerjili bir medyum ve falcıydı. Öyle ki kafenin yarı boş olduğu vakit onunla birer Türk kahvesi içmiş ve fal baktırmıştım. Bana “Senin de enerjin yüksek ve yolun açık, fala bakılırsa bir karanlığa gömüleceksin fakat aydınlık için umut var” önerisinde bulunmuştu.
Rüya’nın kafeye uğramasıyla çok şey öğrenmiş yeni bir hobi edinmiştim. Falcılık, medyumluk, tarot vb. birçok şeyi öğrenmiştim. Kendi kendime odamda ritüeller yapmaya başlamıştım. Ama daha çok rüya yorumculuğu yapıyordum.
Annem bu işte geliştiğimi fark ettikçe gördüğü rüyaları bana yorumlatıyor, üç vakitte de yorumumun gerçekleşmesini izliyordu.
Ve bende ister istemez kendimi o doğduğum bataklığa atmaya devam ediyordum.
Birgün çalıştığım kafeye bir çocuk gelmişti. Etrafa tedirgin, endişeli, ürkek birkaç kaçamak bakış atmıştı. Kasamın önü yeni boşaldığında siparişini almak için başımı kaldırdığımda… bana bakan bir çift kahve gözle karşılaştım.
Gözlerinden bir kere öpsem kırk yıl hatırı kalacak cinstendi.
Siparişini verdikten sonra bir süre onu izledim. Sonra da zaten gitti… Bundan sonra onu maksimum 2-3 kez çalıştığım kafede gördüm. İşte o nadir günlerden birinde ona sütlü kahvesini ikram ederken gözüme dövmesi çarptı.
“Sei Dolorosamente Bella.”
Siparişi verip işime geri döndüğümde aklımda sadece o kelime grubu vardı. Belki 20 dakika belki yarım saat oturup gitti. Onun masasında bardağı almaya gittiğimde yere düşmüş eşyayla karşılaştım. Yerde eski bir görüntüye sahip bir kolye vardı. Kolyenin zincirleri pastan görünmeyecek gibiydi.
Kolyenin 2 ucunda Kaplan Gözü doğal taşı vardı. 2 taşın ortasında ise içine fotoğraf konulabilen kolye uçlarından biri vardı. Sokağa kendimi atıp etrafa bakındığımda onu bulamadım. Kolyeyi belki geri gelir diye cebimden hiç çıkarmadım. Fakat o günden sonra bir daha o çocuğu görmedim. Sanki yer yarılmıştı ve yerin içine girmiş gibiydi…
Eve gelip kolye ucunu açtığımda içerisinde eski 2 fotoğraf vardı. Kapak kısmında kollarında erkek çocuğu olduğunu düşündüğüm bir bebek tutan kadın vardı. Diğer kısımda ise bir erkek çocuğu ailesiyle birlikte 4 yaşını kutluyordu. O anda bu kolyenin o çocuk için çok önemli olabileceğini anlamıştım. Ama elimden hiçbir şey gelmiyordu.
O günün gecesi yattığımda ise kolyenin enerjisi yüzünden huzursuzdum. Kolyeden aldığım enerji hiç iyi değildi. Aynı zamanda bir başkasının çok önem vereceği bir eşyanın benim elimde olması da vicdanımı sızlatıyordu. Yatağın içinde biraz debelendikten sonra uykuya daldım.
Çiçek bahçesinin içindeydim. Lavanta kokusu buram buram etrafımı sarmıştı. Çimenler bileklerime değiyor, gıdıklanıyordum. Ara ara dizilmiş ağaçların arasında gezmeye başladım. Üzerimdeki beyaz elbise yere sürünüyordu. Biraz daha ilerlediğimde onunla karşılaştım. O çocukla. Kafedeki çocuk. Arkası dönüktü. Benim geldiğimi hissetmiş veya anlamış gibi bana döndü. Üzerinde beyaz rahat bir tişört ve eşofman vardı. Yanakları ve burnu hafif pembeydi.
Kahvenin en güzel tonundaki gözleri beni izliyor, çehremi okşuyordu. Dudakları kısa bir an aralanır gibi oldu. Ama her ne düşündüyse aynı hızda dudaklarını birbirine bastırdı. Dudakları düz bir çizgi halini aldığında gözlerinin baktığı yere baktım.
Boynuma bakıyordu. Hayır. Boynumdaki kolyesine bakıyordu.
Tekrar göz göze geldiğimizde yanaklarımın kızarmamasını diledim. Boynumdaki kolyeyi çıkarmak için ellerim boynuma gittiğinde beni durdurmak istercesine elini uzattı. Boğuk bir sesle konuştu “Kolyeyi bırak. Sana çok yakışmış”. Onun sesiyle beraber elimi kolyeden çektim. Bir-iki adım atarak bana yaklaştı. Kokusu ciğerlerimi delerken dudaklarımı dişlerimin arasına aldım.
Haddinden fazla yakışıklıydı. Evet! Haddinden çok fazla yakışıklıydı…
Beni baştan tırnağa süzdükten sonra sol elini açık kahve renkli saçlarına daldırıp karıştırdı. “Tekrar görüşeceğiz. Kolyeni hiç çıkarma”.
Mutsuz ve memnuniyetsiz bir şekilde kıpırdandım yatağın içinde. Yaşadığım olayın rüya olduğunu fark etmem uzun sürmedi. Çocuğun dediklerini düşündükçe ister istemez kolyeyi tutuyor, tekrar görüşeceğimiz vakti hayal ediyordum. Kendimi garip hissediyordum. Hiç tatmadığım bir duyguyu tadıyor gibi… Âşık oluyor gibi hissediyorum...
Gecenin sessizliği odamı doldururken gözlerimi kapayıp kendimi uykunun ellerine bıraktım. Yarın okul vardı. Uyumalıydım.
Uyandığım da günüm tekrar etti. Kahvaltımı yapıp okula doğru yürümeye başladım. Okuduğum okul evime yürüme mesafesindeydi. Bu yüzden yavaş yavaş okula doğru yürüdüm. Bir anda önüme bir kedi çıktı. Eğilip onu sevdiğimde içimde çok değişik bir his vardı. Sanki bu kediyi o çocuk göndermişti.
Kedinin sarıyla karışan beyaz tüyleri vardı. Yeşil iri gözleriyle çok tatlı görünüyordu. Ona elimi uzattığımda sanki beni çok önceden tanıyormuş gibi yaklaşması bile beni farklı hislere sokuyordu.
Kediyi geride bırakıp okula ilerlediğimde peşimde kedinin olduğunu fark ettim. Ben fark etmeden dudaklarım yukarı kıvrıldığında ufak bir kıkırtı çıkmıştı. Kedi de benimle aynı hissediyor olmalı ki mırlamaya, bacağıma sürtünmeye ve bir şey anlatıyormuş gibi miyavlamaya başladı.
Okuldan sonra çalıştığım kafeye gittim. Kafe yine aynıydı. Aynı koku, aynı gürültü, aynı kalabalık. Ne fazlaydı ne de eksik. Her zamanki gibiydi. Zaten hayatım hep her zamanki gibiydi.
Çantamı personel odasına bırakıp önlüğümü giydim. Artık bir müşteri değil çalışandım. Bu artık bir rutindi benim için. Personel odasındaki aynaya baktım. Kolye boynumda duruyor, bana rağmen güzel görünüyordu. Gözlerim odanın şeftali rengi duvarında gezindi. Oradan da tavan da yanan sarı lambaya erişti. Derin bir soluk alarak odadan çıkıp tezgâha ilerledim.
İlk müşterim yaşıtım diyebileceğim bir kızdı. Boyalı dudakları, bakımlı saçları ve hoş kıyafetleriyle çok güzeldi. Kıza siparişini verirken kızın gözleri boynumdaki kolyeye kaydı. Kızın kolyeye bakışı içimde bir rahatsızlık hissi yarattı. Yerimde hafifçe kımıldanıp kıza gülümsedim. Bir, iki dakika içinde kız gidince içimde personel odasına gitmem gerektiğine dair bir his belirdi.
O kız haddinden fazla boynuma bakmıştı. Hayır, boynuma değil. Kolyeye. O çocuğun kolyesine…
Odaya gitmeden beni idare etmeleri için iş arkadaşlarım diyebileceğim ve benden 3-4 yaş büyük olan ikizler Meyra ve Yüsra’ya haber verdim. Bu kızlar çift yumurta ikizleriydi. Fiziksel olarak siyah ve beyaz gibiyken ruhsal açıdan aynı ışığı yansıtıyorlardı.
Meyra, kıvırcık siyah saçlarının arasında birkaç tutam mavilikleri olan bir kızdı. Şamanizm’e olan ilgisinden dolayı saçının hep birkaç tutamı örgülü olurdu. Burnunun üstünde ve çenesinde hafif çiller vardı. Gözleri benimkiler gibi elaydı. İkizine göre daha az konuşur ama daha çok şeyi ifade ederdi. Fazla takı takmaktan hoşlanmazdı fakat kolları anlattığına göre birkaç eski arkadaşıyla yaptığı el yapımı bilekliklerle doluydu. Hatta bir tanede ben yapmıştım. Bir bileğinde ise küçük kristal kuvarslardan oluşan bir bileklik vardı. O bilekliğin onun için önemli olduğunu biliyordum. Ama sebebini hiç sormamıştım.
Yüsra, kıvırcık hafif siyah hafif kahverengi saçlı bir kızdı. Kıvırcıklarının bukleleri bozulmuş olmasına rağmen güzeldi. Kızıl kahve saçları çok güzeldi. Kaşlarının 1-2 parmak üstünde biten kakülü vardı. Gözaltlarını dolduran çilleriyle ve her mevsim pembe olan burnuyla tatlıydı. Her güldüğünde smiley piercingi görünüyor ve ona farklı bir hava katıyordu. Renkli bir kişiliği vardı. Tırnaklarında farklı renk ojeleri vardı. Sağ elindeki ojelerin renkleri, sol elindeki ojelerin renginden baya koyuydu. Sol elinde gökkuşağı renklerinde ojeleriyle herkesten çok farklıydı.
Ne kadar farklılarsa o kadar aynıydılar. Ruhları kaderin ipek ipiyle bağlanmıştı…
Personel odasına girdiğimde duvardaki aynanın önüne geçtim hemen. Boynumdaki kolyeye bakıp duruyordum. Kız hakkından bin bir düşünceye dalmışken çantamın olduğu yöne doğru ilerlediğimde çantamın kenarındakini görünce şaşkınlıktan küçük dilimi yuttum.
Bu bir turna kuşuydu. Beyaz bir kâğıttan yapılmış bembeyaz bir turna kuşuydu.
Nefesimi tuttuğumu kuşu elime alınca fark ettim. Kâğıttan yapılmış olan bu turna kuşunu görmek beni şaşırtmamıştı. Asıl beni şaşırtan bu güzel kuşu yapıp onu buraya getiren sahibiydi.
İçimde nükseden duyguya engel olamıyordum. Bu duygu bedenimi sarıyor hiç tatmadığım bir duyguya yol gösteriyordu. Bu kuşun sahibi. O olabilir miydi?
Rüyalarıma kadar girdiyse o da beni seviyor olabilir miydi? Kulağa imkânsız geliyor…
Kuşa zarar vermeden çantama koyup personel odasından çıktım. Olmam gereken tezgâha yaklaşıp müşterilere siparişlerini verirken gözlerim her yerde onu arıyordu. Sadece onu…
Yüsra yanıma gelip elini omzuma koyduğunda başımı ona doğru çevirdim “Çok yoruldum ya, yazık bana” diyerek yakındı. Etrafa bakınıp kafenin az çok boş olduğundan emin olup bende konuşmaya başladım “Hepimize çok yazık. Yorgunluktan başım ağrıyor”. Meyra’da yanımızda biterek “Bugün bitmek bilmiyor” diyerek sitem etti. Hepimiz az çok bezmiştik. Fakat benim bedenim coşuyor, heyecanım bedenimi kavuruyordu. Gözlerim sürekli onu arıyordu.
Yüsra eline ses sisteminin kumandasını alarak rastgele bir şarkı açtı. Açtığı şarkıya baktım Yaşlı Amca-İstanbul Beyefendisi şarkısıydı. Çok az insanın olmasını fırsat bilerek kısa bir mola verdik; şarkı söyleyerek.
“İlk bakışta aşk mı olur? Yoktur öyle şey. Kandırıldım a dostlar, varmış öyle şey” dedim. Fakat 4 meraklı göz anlamak ister gibi benim üzerimdeydi. Omuz silktim. Onlarda şarkıyı devam ettirdiler. “Paylaşmıyor sevgisini, bir İstanbul Beyefendisi. Centilmenlik akıyor her yanından, bu aşkın han’fendisi” diyerek eşlik ettim.
İş bitiminde eve doğru gittim. Zaten mutsuzdum. Turna kuşunun sahibini bulamamıştım…Ne büyük hayal kırıklığı değil mi? Akşamın karanlığı bedenimi sarıp sarmaladı. Hafif, ılık bir rüzgâr tenime nüfuz etti. Hücrelerime kadar hissettiğim rüzgarla yürüyordum.
Kulaklığımda en sevdiğim müzik çalıyordu. Ritimle hareket ederek eve geçtim. Kıyafetlerimi çıkarıp pijamalarımı giydim. Kendimi yatağa bıraktım. Kafamı yastığa koyup gün değerlendirmesi yaptım. Sonra da yavaş yavaş uykunun davetkar ellerine kendimi bıraktım…
Bölüm etkileşimi
