1. bölüm / 2
Son VedaSonbaharın İlk Soğuk Rüzgârı"
Bölümler 2Şu an: Sonbaharın İlk Soğuk Rüzgârı"
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Derya, doktorun odasının kapısının önünde dururken ellerindeki güllerden bir yaprağı koparıp avucunda ovuyordu. 24 yaşında, tuval üzerinde renkleri canlandıran bir ressam olan o, son bir aydır süren halsizlik ve bulantılar yüzünden kontrol için gelmişti. Yanında üç yıldır birlikte olduğu, müzik yapımcısı Yusuf duruyordu – ellerini Derya'nın omzuna koymuş, gözleri doktorun odasının kapısını takip ediyordu.
Kapı açıldı, doktor nazikçe onları içeri çağırdı. "Derya, Yusuf," dedi, masasının arkasına geçerek kağıtları karıştırdı. "İnceleme sonuçlarını iyi değerlendirdik. Maalesef beyninizdeki tümörün ilerlemesi beklenenden daha hızlı. Tedaviyle zaman kazanabiliriz ama şansımız çok düşük."
Derya parmakları birden donar oldu, ama hemen ardından ellerini Yusuf'un ellerine geçirdi. "Zaman," dedi yavaşça, "zaman bizim için her zaman değerliydi değil mi?" Yusuf'un gözleri doldu ama sesini tutturarak ona gülümsedi. Onlar için hayat hep bir tuval gibiydi – parlak renklerle dolu, çizgileri henüz tamamlanmamış, geleceğe dair sonsuz hayaller içeriyordu. Derya'nın atölyesinde resim yaparken Yusuf'un yanında melodiler üretmek, yaz günlerinde Heybeliada’nın sahil yürüyüşlerinde yürümek, birlikte kurdukları küçük bahçede marul ve domates yetiştirmek… Hepsi bir anda çok yakın ama çok uzak gibi görünüyordu.
Evlerine vardıklarında Derya, tuvalinin önüne geçip bir tuvalete başladı. Siyah kalemle hızla çizimler yaparken Yusuf ona sıcak çay getirdi. "Hiç korkmuyorum Yusuf," dedi o, fırçasını bırakıp yüzünü çevirdi. "Sadece seninle paylaşamayacağım anlardan üzülüyorum." Yusuf yaklaşarak onu kucakladı, yüzünü Derya saçlarına bastırdı. O gece, Derya'nın çizdiği tabloda iki kişi vardı – bir kaya üzerinde oturuyor, yanlarında deniz, üstlerinde ise milyonlarca yıldız.
Hastaneye yatış kararı verildiğinde, Derya kendi isteğiyle atölyesinden en sevdiği tuvali ve boya setini yanına aldı. Odasının duvarlarını kendisi boyadı – yeşil, mavi ve turuncu tonlarıyla bahçe ve deniz manzaraları çizdi. İlk günlerde gücü varken hastalarla sohbet edip bazen onlara da küçük çizimler yapardı. Ama her geçen gün sesi daha zayıflıyordu ve pencereden gelen rüzgâr sesini dinlemeye başlıyordu – sanki o rüzgâr, onların hep birlikte görmek istedikleri yerlerden haber getiriyormuş gibi.
Bir akşam, güneş battığında gökyüzü kırmızı ve turuncu renklere büründü. Derya Yusuf'un koluna dokundu. "Bana senin yazdığın şarkıyı söyle," dedi, gözleri ışıldıyordu. "Senin sesinden duymak istiyorum, şimdi söyle bakalım."
Yusuf gitarını aldı, tellerine nazikçe dokundu ve yavaşça seslendi – her sözü tam Türkçe, sanki sadece ona konuşuyormuş gibi:
*"Seni galbimde gezdiriyorum
Gönlümde senin için bir yer açtım
Seni elbet bir gün bulacağım
Çünkü sen benim en değerlim
Seni hayallerimde görüyorum
Uykumda bile yanımda duruyorsun
Seni seviyorum çok seviyorum
Sen benim hayatımın tümüdür
Seni galbimde gezdiriyorum…
Sana her gün dua ediyorum…
Seni sarıp sarmalıyorum
Bu aşkı sonsuza kadar koruyorum
Seni unutmak hiç olmaz ki
Sen benim en güzel kıymetim
Seni galbimde gezdiriyorum
Gönlümde senin için bir yer açtım…"*
Derya gözlerini kapatıp dinlerken yüzünde geniş bir gülümseme vardı. Şarkının sonunda gözlerini açıp Yusuf’a baktı: "Harika," dedi nazikçe. O anda pencereden gelen rüzgâr, odadaki çizimleri hafifçe havaya kaldırdı – sanki her bir söz onların sevgisini havaya taşıyor
Bölüm etkileşimi
