1. bölüm / 1
Son Savunma1. Bölüm
Bölümler 1Şu an: 1. Bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sabahın yakıcı güneşinin yüzüme vurmasıyla huzursuzca kıvrandım. Kafamın içinde, her yerinde zonklayan ağrı, eve geç saatte dönmemin acısını çıkartıyordu. Komodinin üzerindeki sigara paketine uzanırken gözüm kolumdaki saate kaydı, 09:17.
Evin alt katından gelen boğuk fısıltılar giderek yükselirken alevi sigaranın ucuna tutup derin bir nefes çektim. Genzimi yakan o tanıdık zehir, başımın ağrısını dindirip beni kendime getirdi. Dumanı tavana doğru üflediğim sırada, merdivenlerde gıcırtıyla yükselen ağır adım sesleri duyuldu.
“Oğlum, kalkmadın mı hala?"
Harun Amcam, kapının eşiğinde belirdi. Yüzündeki o yapmacık, abartılı neşeyle kollarını iki yana açtı. "Kahvaltı hazır. İn aşağı da amca-yeğen iki lafın belini kıralım." Gözlerindeki o sinsi bakışı, sabahın bu saatinde hayra alamet olmayan bir şeylerin döndüğünü açıkça hissettiriyordu.
Dudağımın kenarı hafifçe kıvrıldı. Yüzüne doğru yoğun bir duman üflerken alaycı bir tavırla konuştum.
“Hayırdır amca? Sen beni düşünür müydün?” Yüzündeki o yapmacık tebessüm bir anda soldu. Bakışlarındaki o kısa duraksama, niyetini açıkça belli etti. Sigarayı komodindeki kül tablasına sertçe bastırıp söndürdüm. “Sorun ne? Onu söyle.” Cevabını beklemeden yanından geçip alt kata doğru ilerledim. Arkamdan gelen sesli off çekme, yerini birkaç saniye sonra peşimden gelen yavaş adım seslerine bıraktı. Merdivenlerin son basamağında duraksadım. Masaya göz attığımda kurulan tezgahı anlamam saniyelerimi almadı, dumanı üstünde tüten çaylar, özenle hazırlanmış bir kahvaltı.. Tam bir 'ikna etme' masası. Harun Amcam birinden bir şey isteyeceği zaman hep bu cömert maskesini takardı. Yavaşça masaya yanaşıp sandalyeyi sessizce geriye çektim. Amcam da beklemeden tam karşımdaki sandalyeye oturdu. Yüzünde, onaylanmaya hazırlanan o rahatsız edici surat ifadesi vardı. Masadaki zeytin tabağına, bayatlamış domateslere baktım. Hiçbirine dokunacak iştahım yoktu. Amcam çayından bir yudum alıp bardağı tabağına bıraktı.
“Ye, oğlum.” dedi, sesi gereğinden fazla yumuşak, bir o kadar da sahteydi. Koca bir iç çekerek devam etti. “Hava da iyice soğudu," dedi, gözlerini çay bardağındaki buhara dikerek. "Eylüle girmeden yağmurlar başlar bu gidişle." "Başlar," dedim, gözlerimi tabağımdan ayırmadan. Bir zeytini çatalın ucuyla ezdi, sanki çok önemli bir iş yapıyormuş gibi. "Bizim Rıza’nın dükkanın çatısı akıtıyordu en son. Geçen gün uğradım da, 'Harun Abi ustalar iki katını istiyor, yapacak bir şey yok' diyor. Millette de hiç insaf kalmamış."
"Öyle."
Çayından küçük bir yudum aldı. Çıkan o ses, mutfaktaki sessizlikte sanki daha da sesliydi. Masadaki sevecen, gündelik adam rolünü oynamaktan hiç çekinmiyordu.
"Akşamüstü bir pazara uğramak lazım," diye devam etti, sesine son derece sıradan bir ses tonuyla. "Domatesin, biberin tadı tuzu kalmadı ama napalım.. Evde bir şeyler bulunması lazım." Ekmeğin ucundan küçük bir parça koparıp ağzına attı. Gözleri arada bir bana kayıyor, bu sıradan lafların arkasından benim soğuk halimin geçmesini bekliyordu.
"Sen ne yapacaksın bugün?" dedi en sonunda. "Çıkacak mısın dışarı?"
"İşim var," dedim sadece. Dudağının kenarıyla hafifçe gülümsedi. Bardağı tabağına sesli bir şekilde bıraktı. O laf olsun diye sorulan soruların arkasında asıl meseleye ne zaman geleceğini merak bile etmiyordum. Sadece o sahte amca rolünü bitirmesini bekliyordum. “Bakalım," dedi gözlerini tabağından ayırmadan. "Genç adamın işi çok olur tabii."
Çayından derin bir yudum daha çekip bardağı tabağın tam ortasına bıraktı. O an mutfağa çöken sessizlik, dışarıdaki sokak gürültüsünü bile bastıracak kadar ağırdı. İkimiz de masadaki o sahte huzurun sınırlarını zorluyorduk. Ben tabağımdaki çatala dokunmuyordum, o ise sanki dünyanın en dertsiz adamıymış gibi peynirinden bir parça daha kopardı. Koca bir iç çekerek, çatal ile oyalanarak kahvaltının bitmesini bekliyordum. “Babanla konuştum.” dedi, soğuk ve kalın bir sesle. Çatalı tabağa bırakıp gözlerimi tam gözlerine diktim. "Sebep?" Bakışlarını bir an bile kaçırmadı. "Seni yanına—"
Lafını bitirmesine izin vermeden sözünü kestim. "Saçma sapan işlerini yaptırmak için tabii.." Masada duran sigara paketine uzandım. Çakmağı sertçe çevirip sigarayı tutuştururken dumanı doğrudan ona doğru üfledim. "O kadar kolay değil." Derin bir nefes çekti. Masanın ortasındaki kül tablasını bana doğru iterken yüzündeki o umursamaz, kibirli ifade tek bir milim bile kaymadı. “Baban, senin benim yanımdayken kötü yola düştüğünü sanıyor..” Parmaklarını ritmik ve huzursuz bir tempoyla masaya vurdu. "Ben seni arkandan vurmadım Arhan, baban gibi." Kaşlarımı çattım. Söylediği şey zihnimde yankılanırken içimi ani bir şüphe kapladı. "Baban gibi derken? Ne demek istiyorsun?" “Boş ver oğlum.." Amcam yanıt vermek yerine hızla sandalyesinden kalktı. Sandalyenin zeminde çıkardığı sert ses odada yankılandı. Ceketini tek bir hamlede sırtına geçirip kapıya doğru yöneldi. "Boşver," diye mırıldandı. Kısık bir sesle söylese de, arkasında bıraktığı o ağır imalı ses odanın ortasında yankılandı.
Dış kapı gürültüyle kapandı. Masada kalan sigaramın dumanı ince bir çizgi halinde tavana doğru süzülüyordu ama zihnimdeki karmaşa o dumandan çok daha yoğundu.
Oturduğum sandalyede geriye yaslandım. Zihnim geçmişe, babamın cezaevi anılarıyla kaplandı. O zamanlar amcamın beni korumak için araya girdiği basbaya belliydi, aramız ne kadar kötü olursa olsun, arkamdan iş çevirmeyecek en son insandı.
Soğuk havanın yüzüme çarpmasıyla zihnimdeki o uğultu biraz olsun dindi. Kafamda binbir senaryoyla sanayi sitesinin tozlu yollarından geçip dükkanın yolunu tuttum.
İçeri adım attığımda etrafı her zamanki motor yağı ve tiner kokusu kaplamıştı. Ozan, arabanın altına yatmış, arkası dönük bir şekilde anahtarla uğraşıyordu. "Usta," dedim, sesimi hafifçe yükselterek. "Bırak işini de çırağına pasla." Ozan kafasını doğrultup sesin geldiği tarafa döndü. Yüzündeki tozların arasından gülümsedi. "Oo, gözümüz yollarda kaldı Arhom! Hoş geldin." Masanın kenarına yaklaşıp kaputu açık duran aracı işaret ettim. "Hala bu araba mı lan? Sen bu dükkanı kapat bence, yapamıyorsun bu işi." “Hadi oradan!" dedi Ozan elindeki bezi tezgaha fırlatarak. "Daha dün geldi lan bu araba." "Bir ay olacak, bir!" dedikten sonra gözlerimi devirdim. Haklı olduğumu bal gibi bilse de yediremiyordu işte. Ozan tezgahtaki kirli bezi eline alıp parmaklarındaki siyah yağı temizlemeye çalıştı. Tezgahın üzerindeki cızırtılı radyodan arabesk bir şarkı yükseliyor, dükkanın içine demin demlenmiş çayın kokusu yayılıyordu.
"Çay içersin herhalde?" dedi Ozan, yanıtımı beklemeden raftaki lekeli çay bardaklarına uzanarak.
"Koyu olsun," dedim, masanın üzerindeki paslı aletlerle oynamaya başlayarak.
Ozan taze çayı bardaklara doldururken dükkanın önünden geçen hurdalık kamyonunun gürültüsü araya girdi. Bardağı önüme bırakıp karşımdaki tabureye çekindi. Çayından az bir yudum çekip nefesini dışarı üfledi. “Bizim İsmail Usta dün uğradı dükkana," dedi, gözlerini sokağa dikerek. "Sanayi girişindeki dükkanı devrediyormuş. Mal sahibi kiraya iki kat zam isteyince adamın sinirleri oynadı tabii. 'Bu saatten sonra kimseye amelelik yapmam' diyor."
"İsmail Usta kaç senelik adam," dedim bardağı elime alıp sıcaklığıyla parmaklarımı ısıtırken. "Onu bile pes ettirdilerse sanayinin tadı iyice kaçmış."
"Hiç sorma. Paranın değeri kalmadı ki.. Geçen hafta aldığım bakım setine bugün iki bin lira fark koymuşlar. Müşteriye fiyat çekmeye utanıyoruz artık." Ozan’ın bu gündelik, sıradan derteşmeleri kafamdaki o yoğun tilkileri bir anlığına da olsa susmaya zorluyordu. Amcamın sabah kurduğu, Behram Karadağ’ın adının geçtiği o saçma cümlesini çoktan unutmuş gibiydim. “Senin arabanın muayenesi ne zaman bitiyordu?" diye sordu Ozan birden, bardağının dibindeki son yudumu kafasına dikerken.
"Önümüzdeki ay," dedim.
"Geçirme sakın, cezalar uçmuş. Getir haftaya da alt takıma bir bakayım, tüp tankının da süresi dolmak üzereydi senin."
"Bakarız," dedim kısaca. Ozan’ın bu zararsız, küçük dünyası bana her zaman tekinsiz bir liman gibi gelmişti. “O zaman herkes işinin başına.” diyerek, bardağı hafifçe tozlu masanın üstüne koyup, dükkanın çıkışına doğru ilerledim.
Akşam kapıyı anahtarla açtığımda, içeriden gelen hafif tıkırtılarla amcamın çoktan eve döndüğünü anlamıştım. Evin o her zamanki soğuk ve cansız havası yüzüme çarparken, muhatap olmadan doğrudan odama yöneldim. “İyi geceler, oğlum." Arkamdan gelen o boğuk ve kısık sesi duymazdan geldim. Kapıyı arkamdan kapatıp kendimi yatağa bıraktım. Tavana boş boş bakarken amcamın sabahki tavırları zihnimde dönüp duruyordu. Günün ve kafamın yorgunluğu göz kapaklarıma ağır geldi. Çok geçmeden, beni bekleyen fırtınadan habersiz karanlığa teslim oldum.
Sabahın sessizliğini gürültüyle bölen bağrışmalarla yerimden sıçradım. “Bir yanlış anlaşılma var memur bey! Memur bey durun, hakkınız yok buna!" Amcamın aşağıdan gelen bağırışlarına birden fazla adama ait hızlı ve ağır bot sesleri eşlik ediyordu. Ne olduğunu anlamak için yataktan fırladığım an kapım gürültüyle duvara çarptı. İçeriye giren üç sivil polisle birlikte Harun Amcam da kapının eşiğinde belirdi. Yüzünde abartılı bir dehşet ifadesi vardı ama gözlerindeki o sinsi rahatlığı yakalamak benim için hiç zor olmadı.
“Arhan Karadağ?" dedi öndeki polis sert bir tonla. “Benim," diyebildim sadece. “Bizimle emniyete geliyorsun. Hakkında yakalama kararı var." "Ne yakalaması? Ne saçmalıyorsunuz siz?" Sözümü bitirmeme izin vermeden üzerime geldiler. Biri kolumu arkaya kıvırıp bileğime soğuk metal kelepçeyi geçirirken diğer polis diğer kolumdan sertçe kavradı. Amcam kenarda ellerini dizlerine vurup tiyatrosuna devam ediyordu: "Arhan! Oğlum ne işler açtın yine başımıza? Ben sana demedim mi bulaşma o adamlara diye!" "Kes lan sesini!" diye bağırdım amcama doğru. "Kimi kandırıyorsun sen!" Polisler beni sürüklercesine merdivenlerden aşağı indirdi. Evin kapısından çıkarıldığımda mahallelinin meraklı bakışları üzerimdeydi. Yaka paça polis aracına itildim. Biri başımdan bastırıp beni arka koltuğa iktirdi ve kapı yüzüme gürültüyle kapandı.
Soğuk arabanın içinde soluk soluğa kalmışken, bileğimi sıkan kelepçeyi baktığımda gözlerim saati buldu, 09:17.
Bölüm etkileşimi
