Son nefes kitap kapağı

3. bölüm / 4

Son nefes

Kaybetme korkusu

Vaveyla Yazarı: Büşra Erdoğan

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: Kaybetme korkusu

Bölüm 2 ~
Geçmiş

Ben ne yapacaktım. Sevdiğim kadın Leylam vurulmuştu ya ölürse, ya kurtulamazsa Allah'ım yardım et bana onu kaynedersem yaşayamam ben.

" Leyla hayır hayatım bırakma beni dayan tamam mı seni kurtarıcam." Dedim her kelimede sesim titriyordu.

" Metehan seni çok seviyorum üzülme tamam mı sen ağlarsan dayanamam ben" dedi yüzündeki tebessüm yavaşça küçülmüştü ve gözleri yavaşça kapanıyordu.

" Bende bende seni çok seviyorum Leylam lütfen bırakma beni lütfen hem daha evlenicez ben sana bugün evlenme teklifi edicektim." dedim gözlerim dolmuştu. Leylam elini yanaklarıma koydu.

" Seni çok seviyorum Metehan " dedi son kez ve gözünü kapattı.

" Leylaaaaa hayırrrr " diye bağırdım
" Bırakma beni leylammm" orda herkes ağlamıştı. Ben hemen rojin'e baktım

" Rojin senin ileştirme gücün var hadi sen kurtarabilirsin. " Dedim son umudum rojin'di.

" Ben bunu nasıl düşünemedim tamam kurtarıcam seni kardeşim" diyip hemen elini Leyla'nın yarasının üzerine koydu. Sarı ve yeşil renkte ışık çıkmaya başladı. Bu ileşiyor anlamındaydı. Eyer kırmızı ve siyah çıkarsa kurtulamaz anlamındaydı.

Ardından Işık durmaya başladı. Rojin elini çekip bana baktı. " Mete han Leyla iyi olucak " dediğinde Dünya benim olmuştu. Hepimiz oh dedik. İçimiz ferahlamıştı. Çok mutlu oldum.

" Rojin çok teşekkür ederim kardeşim" dedim

" Metehan Leyla'yı darü şifa' ya götürmeliyiz ilaç vermem gerek kendini daha hızlı toparlar. "

" Tamam tamam" diyip hemen Leyla'yı kucağıma alıp hemen rüzgara yani Atıma binmek için ilerledim hızlıca. Ben gelince rüzgar hemen eğildi. Ben binebileyim diye. O an hayvanların duygusu olduğunu yine anladım.

" Teşekkür ederim dostum. " Diyip hemen bindim. Leyla'yı kucağımdan hiç indiremedim. Hızlıca herkes atına binip. Darü şifa' yadoğru ilerledik.

Darü şifa' ya yarım saat kalmadan varmıştık. Muzaffer ve Erdem'e dışarıda kalmalarını söyledim.Hemen Leyla'yı yatağa yatırdım.rojin ilaçları alıp hazırlıyordu.

" Rojin hadi çabuk getir şu ilaçları" diyip ellerimi Leyla'nın saçlarına koydum.

" Dayan Leylam biraz daha dayan kurtulucaksın. Söz veriyorum hem daha evlenicez biz he dayan tamam mı." Gözlerimden akan göz yaşı Leyla'nın şakağına düşmüştü. Eyer o kurtulamazsa ben yaşayamazdım. Hemen ardından rojin geldi.

" Geldim, şimdi bu ilaçları içerse daha iyi olcak" diyip Leyla'nın sağ tarafına yöneldi ve başını hafifçe kaldırıp ilacı içirdi Leyla'ya. İçerdikten sonra başını yavaşça indirdi.

" Şimdi nolcak uyuyanıcak değil mi Leylam.. ha "
Ağlayan gözlerimle bir Leyla'ya bir de rojine baktım.

" Eyer tahminim doğruysa bir iki dk içinde uyanacak. Biraz beklicez." Dedi sanki sorguluyor gibiydi ama beklemekten başka çare de yoktu. Ben Leylamın elini tuttup başımı ona yasladım.

Bir kaç dk bekledik hepimiz bir yerde deliriyorduk. Rojin bir o yana bir bu yana gidiyordu. Muzaffer ve Erdem de dışarıda daha fazla bekleyemediler ve içeri geldiler. Onların da biraz gözü dolmuştu. Biz sessizdik. Ta ki sessizliği Erdem bozana kadar

" Noldu Leyla'nın durumu nasıl " bu soru karşısında hepimiz sessizdik. Çünkü cevap verecek gücümüz yoktu. " Ya Leyla'nın durumu ne" dedi bu sefer bağırarak. Rojin hemen Erdem'e yönelerek

" Görmüyor musun hala baygın ve uyanmasını bekliyoruz." Dedi rojin bağırarak

" Neden hayla uyanmadı rojin ha senin gücün bu değil mi"

" Biliyorsun ki benim gücüm sınırlı sadece yarasını ileştirip ilaç verebiliyorum başka bir şey yapamıyorum ve hiçbirimiz yapamayız bu sadece Allah'a mahsustur."

Onlar kavga ederken ben yerimde Leylamın yanında durdum hiç hareket etmedim. Sadece "yeter susun artık " diyebildim. Ya bir daha Leylamın ela gözleri açılmazsa bir daha onun gülünce kısılanan gözlerini görmezsem turuncu saçlarının koklayamazsam onun doğa kokusunu koklayamazsam naparım ben.

Birden Leyla'nın eli elimi sıktığını hissettim.
" Leylam.... Rojin Leyla Leyla el.. elimi sıktı. " Rojin erdemin yanından ayrılıp hemen Leyla'ya yaklaştı. Hepmiz Leyla'ya odaklandık. Leyla'nın gözleri hareket etmeye başlamıştı.

" Leyla Leylam iyimisin birtanem." Leyla'nın ela gözleri açılır açılmaz benim gözlerimi buldu.

" Metehan " dedi kısık bir sesle. Onun sesini o kadar özlemiştim ki sanki bir iki saat değilde yıllardır bu sesi duymamış gibiydim.

" Efendim Leylam iyimisin Leylam ha, bir şeye ihtiyacın var mı " dedim heyecanla.

" İyiyim Metehan sadece sana ihtiyacım var. Sen yanımda ol Yeter." Yüzündeki tebessüm büyüdü ve ela gözleri kısılmıştı. Tekrar bunu gördüm ya Allah şimdi canımı alsa tek laf etmem. Başımı Leyla'nın anına yasladım.

" Seni çok özledim ela gözlüm. Seni her şeyden çok seviyorum." Dedim gülerek.

Herkes mutluydu Leyla'nın uyanmasına. Hepimiz o an sanki cennetteydik. Birkaç saniye böyle kaldık. Takı Erdem konuşana kadar.

" Leyla beni yani hepimizi çok korkuttun. Lütfen bir daha böyle bir şey yapma." Dedi gülerek.

" İyiyim Erdem hem birşey olmadı işte"

"Nasıl olmadı Leyla ya az kalsın seni kaybediyorduk. Öyle korktuk ki özellikle Metehan " dedi rojin araya girerek özellikle bana bakarak. Daha sonra Leyla bana baktı öyle mi der gibiydi.

" Evet öyle. Çok korktu bir görsen öyle bi ağladı senin için" dedi Muzaffer gülerek.

Leyla'nın uyanmasına bu kadar mutluyken hiç kimseyi takamazdım özellikle erdemin özellikle beni der gibi şey yapması beni bir hayli sinirlendirmişti. Ben resmen o an sevdalımı kardeşimden kıskanıyordum ama o sadece kardeşim diyip sakinleştim.

" Hem toyumda kız kardeşimle karşılıklı horon tepmezsem ben nasıl evlenebilirim. " Dedi hepimiz o an şok olmuştuk. İlk ben evlilik teklifi ediceğimi sanıyordum ama Muzaffer benden hızlı çıkmış anlaşılan.

" Toy mu evleniyor musunuz." Dedi Leyla şaşırarak ve bana sinirli bir şekilde Bakarak. Ben hemen Leylamın ela gözlerjnden ayrılarak.

" Vaov kardeşim hızlı çıktın ha." Dedim korkmuş ve panik içinde çünkü Leyla da evlilik teklifi bekliyordu. Ben şimdi naneyi yemedim mi ?

"Evet kardeşim haftaya düğünümüz var. Leyla sende çabuk ileş tamam mı sensiz hiç bir şeyin tadı tuzu yok."

Leyla bu duyduklarına hem mutluydu hem de bana bakıp görüyormusun herkes evlendi bir biz evlenemedik diyordu. Artık yüz mimiklerini bile anlıyordum ama bir türlü evlenemedim. Bu konuşmanın hemen ardından Çetin gelmişti.

" Leyla hatun iyi misin vurulmuşsun. Geçmiş olsun." Dedi Çetin hızlı bir şekilde yanımıza gelerek. O Erdemin yanında durmuştu. Muzafferden uzak durmaya çalışıyordu çünkü onu vuracağını çok iyi biliyordu.

" İyiyim Çetin bey sağolun." Dedi Leyla sanki onun burada olmasını istemiyor gibiydi. Zaten hiçbirimiz istemiyorduk ama emanet bize napalım. Çetin rojine dönerek.

" Evleniyor muşsunuz rojin Hatun tebrik ederim." Sanki gözlerinde büyük bir hayal kırıklığı vardı. Hepimizin bildiği rojin ona hiç umut vermedi. Rojin tam ağzını açık konuşacaktı ki Muzaffer konuştu.

" Eyvallah kardeşim sağolasın." Muzaffer zar zor kendini tutuyordu. Rojin hemen araya girip.

" Tamam başka bir olay istemiyorum tamam mı" diyip onların arasına girdi. Erdem bu durumdan mutluymuş gibi kenarda öylece duruyordu. " Muzaffer lütfen" dedi rojin ama ayrılacak gibi değildi. Ben hemen ayağa kalkıp.

" Tamam yeter Leylamın dinlenmeye ihtiyacı var lütfen herkes görevine geri dönsün." Dedim sinirle.

Muzaffer ve Çetin yavaşça ayrılarak dışarı çıkacakları esnada ben rojine döndüm ve " rojin sen burda kal. Geriye kalan herkes görevine dönsün. " Muzaffer ve Çetin konuşmanın ardından çıktılar Erdem duruyordu gitmemişti.

" Erdem sende hadi." Dedim sinirli gözlerimle bakarak Erdem sinirimi bildiği için başını çevirip gitti. Ben hemen sakinleşerek Leylam'a yöneldim.

" Leylam iyi misin bir tanem." Diyip yanına baş ucuna oturdum ve elini tuttum.

" İyiyim, sen varsan ben hep iyiyim" dedi yüzündeki tebessüm büyüyerek.

" Ben ormandan ot toplamaya gitçem bir saate kalmaz gelirim tamam mı" dedi ve hemen odadan çıktı.

~~~

Sakince ve yavaş adımlarla ormanda ilerliyordum. Doğa kadar güzel bir yer tanımıyordum. Kuş sesi rüzgarın sesi ve asıl doğanın muazzam sesi. Leyla'yı şimdi daha iyi anlıyordum.

" Burda şimdi Leyla olacaktı varya onun doğa gücü her bitkiyi ileştirip hayvanlara yardım ediyor her yeri daha da yeşillendirirdi ve dahası bitkileri bulmakta benden daha hızlı. " Dedim ve yerimde durdum sorgular bir şekilde kendime sordum.

" Ammm şey ben ne arıyordum.. ayyy yeter ama ya Allah'ım bu unutkanlığım beni öldürücek başka hiç bir şey öldürmücek" diye ağaçlara bakıp bağırdım.

Deli lakabını hak ettiğimin kanıtıydı. Bu da kendi kendime konuşuyordum. Belki annem ya da babamla bu kadar konuşmamışımdır. Konuşacak kimsem olmadığı için tek başıma konuşurdum ya da Muzafferin yanına gidince konuşurdum. Birde kardeşlerimin yanında konuşurum ama bazen çok konuştuğumu düşünerek susarım ama Muzaffer
"konuş zeytin gözlüm o güzel sesini saklama bizden" derdi hep bu da beni çok mutlu ederdi.

Öz ailemin o eziyetlerinden kurtulduktan sonra gerçek ailemi bulmuştum bir haftaya kalmaz evlenicektim şu an dünyanın en mutlu insanıydım.
" Benden mutlusu yok bu dünyada" diye haykırdım doğaya birden rüzgar esti doğanın sesi çoğaldı. Sanki mutluluğuma eşlik ediyorlardı ben de onlara eşlik edip bir oraya bir buraya zıplayıp atma mani söylüyordum.

Evlerinin önü nar,
Gelen bize yar.
Uğruna canım kurban
Yarim gönlümü çaldın

Bunları söylerken çok mutluydum ve dans ettiğim esnada kendimi yere bıraktım. Basım epeyce bir dönmüştü. " Çok mutluyum evleniyorum." Diye mutluluktan bağırdım.

Birden bire arkamda bulunan çalılıklar hareket etmeye başladı. Hemen yerimden doğruldum Ve çalılıklara bakıp

" kim var orda." Dedim endişeli bir şekilde. çalılıklara hareket ediyordu ama tek bir ses bile gelmiyordu. Çalılıklara doğru yavaşça ilerlemeye başladım." Kim var orda " diye hayla sesleniyordum ama cevap veren yoktu. Yaklaşmaya devam ettim.

" Kim var orda" deyip daha yaklaştım. Çalılığın önünde durdum ve hızlıca kendimden emin bir şekilde çektim. Baktığımda bir tavşan gördüm. Çok korkmuştu. Başı tuzağa hapsolmuştu.

" Ahh hayır kim sana bunu yaptı. Sakin ol tamam mı seni burdan çıkarıcam" dedim endişeli bir şekilde. Tavşana bakınca çocukluğumda annemin bana yaptığı eziyetler gelmişti. Tavşan da eziyet çekiyordu bu Avcılar'dan dolayı. Hareket edip duruyordu. Bu da daha fazla kan gelmesine neden oluyordu.

Tuzağı bozmam için bu tuzağın ucunu bulmam gerekiyordu. Teli takip ettim hemen yanımdaki sağlam çam ağacına bağlanmıştı. Hemen hançerimi çıkarıp teli kestim. Tavşan kurulmuştu. Yavaşça tavşana yaklaştım. Boynu çok kötü kanıyordu. Elimi hemen yarasına koydum

" Sakin ol tavşancık seni kurtarıcam tamam mı " diyip ileştirme gücümü kullandım. Yeşil ışık çıkmaya başladı. İleşmişti mutluluktan bir oraya bir buraya zıpladı sonra durup yanıma geldi. Başını bana yasladı. Bu onların dilinde teşekkürler demekti galiba.

" Ne demek seni tatlı şey " dedim mutluluktan

birden bire arkamda biri alkışladı. Bu gelen çetindi. Onu görünce yüzüm asıldı tüm mutluluğumu çöpe atmış gibiydim.

" Tebrikler zeytin gözlüm sayende hayvanım gitti. Ama bir şey olmaz. Sen burdasın"
Dedi iğrenç bir ifadeyle. Tavşan korkudan hemen kaçtı.

" Bir dakika bu tuzağı buraya sen mi yaptın." Dedim ona kötü kötü baktım çünkü ben Avcılar'dan nefret ederim.

" Evet zeytin gözlüm çünkü seni avlamak istedim ve başardımda da." Dedi. Yüzündeki ifade kötüleşerek.

Bu ifadeyi onda ilk defa görüyordum korkmaya başladım. Bana daha da yaklaşıyordu ben de geri adım atmaya devam ediyordum.

" Ne saçmalıyorsun sen Çetin. Beni avlamak mı ne diyorsun." Diyince içim ürperdi.

" Sen beni avladın. Sıra bende zeytin gözlüm." Diyip bana daha da yaklaştı.

" Senin bana zeytin gözlüm deme hakkın yok." Dedim sinirli bir şekilde. O da bana daha da yaklaştı. Aramızda 20 adım bile belki yoktu.

" O Muzaffer iti mi dicek ha ben seni hak ediyorum O değil. Ben sana dünyaları veririm o hiçbir şey veremez. Şimdi gel buraya güzelim" Dedi bağırarak ve daha da çirkinleşerek uzerime doğru koştu. O koşunca ben hemen elimi kılıcıma attım ama kılıcımı evde bırakmıştım. Kendimi korumak için hemen koştum.

" İmdat!! Yardım edin!" Diye bağırdım. İçimden Çetine ne oldu böyle dedim. O böyle biri değildi. Ya da hep böyle biri miydi.

" Boşuna bağırma zeytin gözlüm seni burda kimse duyamaz. Gel buraya." Dediğinde daha çok korktum.

'Muzaffer beni kurtar." Dedim içimden. Yalnız ve korumasızdım. Yapabileceğim tek şey kaçmaktı.

••••••

Bir elim Leyla'mın elini tutmaya devam ederken. Diğer Elim turuncu saçlarının arasında geçip gidiyordu.Gözlerim ela gözlerindeydi. Saatlerce böyle kalabilirdim. Sessizliği bozan Leyla'ydı.

" Metehan ben gerçekten iyiyim böyle başımda beklemene gerek yok." Dedi gözlerimin içine bakarak.

" Ya seni kaybetseydim ya bir daha bu gözlere bakamasaydım. Ya bir daha bu saçlara doku..." Dediğimde gözlerim dolmuştu ve Leyla beni durdurup. Elini yanağıma getirerek ilk gözyaşlarımı silmişti.

" Ama öyle bir şey olmadı bak ben yanındayım." Dedi. Yüzündeki tebessüm büyüyerek.

" Evet yanımdasın Allah'ıma bin şükür seni bana bağışladı. Rojin de olmasa seni kaybederdim." Birden bire yüzümü büzüştürdüm.

" Dur bir dakika rojin hayla gelmedi." Dedim sorgular bir şekilde.

" O bu kadar geç kalmazdı. Acaba bir şey mi oldu" diyip ayaga kalkmaya başladı.

" Dur Leylam yeni vuruldun." Diyip onu oturttum

" Metehan 3 saattir yok. Resmen gece olmuş. O bu saatte kadar dışarıda kalmaz. Başına bir iş gelmiş olmalı. Hem Çetin ya rojine zarar verirse. " Yüzündeki korku ifadesi büyüyerek.

" Tamam ben gidip onu alıp gelicem sen sakin ol tamam mı güzelim. Çetin rojinin tek saç teline dahi zarar verirse ben onu yaşatmam. Muzaffere haber verme şimdilik onu endişelendirmeyelim." deyip. Leyla'yı uzattım. Battaniyeyi üstüne örttüm. Alnına küçük bir buse kondurdukduktan sonra gidicekken Leyla elimi tuttu.

" İkinizinde sağ salim gelicegine söz ver bana" dedi. Ela gözleri korkuyla bakıyordu.

Aklıma bir an babamla son konuşmamız geldi. Ben de babama geri geleceksin değil mi demiştim ama o da geri gelmeyeceğini bildiği için burdan sakın çıkma demişti. Şimdi sıra bendeydi ben ne dicektim. Öyle Leylama baka kaldım. Daha sonra tüm cesaretimi toplayıp Leylamın elini tuttum.

" Söz veremem belki ama senin yanına gelebilmek için her şeyi yaparım ela gözlüm." Dedim korkuyordum Leylamı bırakıp giderim diye. Peki ya Babam o an o da korkmuşmuydu. Bilmiyorum ama ben korkuyorum. Ela gözlümün elini öptükten sonra bırakıp kılıcımı alıp. Rojini aramaya ormana rüzgarla gittim.

Neden hep ela gözlümden ayrılınca kalbim acıyordu. Neden kokuyordum. Ben Metehan hiçbir şeyden korkmayan bir tek Leyla'ya bir şey olunca korkan ve ağlayan biriydim. Bunları sonra düşünürüm diyip rojini aramaya koyuldum.

" Rojin nerdesin " diye bağırdım ama kuşlardan ve doğanın sesinden başka bir ses yoktu.

" Rojin ses ver kardeşim." Daha da bağırarak seslendim ama hiç bir cevap yoktu. Korkmaya başlamıştım.ona bir şey olursa ben Muzaffer'e ne dicektim.

••••••
Günümüz
İstanbul

Otobüste uyuya kalmıştım. Şoför herkesi indirmeye başlamıştı. Gelmiştik, artık İstanbul'daydık. Başım hâlâ Mert'in omzundaydı. Kendimi ilk defa bu kadar güvende hissetmiştim.
Mert yavaşça beni uyandırmaya çalışıyordu.

"Nefes, hadi kalk. Geldik." Dedi Mert. Çok güzel bir şekilde uyandırmaya çalıştı. İlk defa biri bu kadar güzel bir şekilde uyandırıyordu. Uyanmamıştım. Mert omzuma yavaşça dokunarak tekrar uyandırmaya çalıştı.

" Nefes geldik kalk hadi." Dedi bu sefer sesi biraz gür çıkmıştı. Ben normalde tek bir dokunuşta ya da seste uyanırdım ama bu sefer biraz zor uyandım

" Efendim geldik mi?" Gözlerim yavaşça açmaya çalıştım.ilk Mert'e bakıp sonra dışarı baktım.

" Geldik." Dedi gülerek.

" Ama daha gece sabah olması gerekmiyor muydu?" Dedim daha gözlerimi açılmamış bir şekilde.

" Geldik hadi kalk gidelim." Dedi gülerek. Mert ayağa kalkıp üst köşede bulunan çantaları aldı. Onun çantası simsiyah 3 bölmeliydi. Benimkiyse siyah ve mavi çizgileri vardı. Sağ bölümünde su petini alıp bana uzattı.

" Hadi al bakalım susamışsındır." Dedi şaşkın bakışlarla ona baktım.

" Ne? İç şu suyu yoksa kafana dökerim," dedi tavırlı bir şekilde.

Yavaşça suyu elinden alıp bir yudum içtim, kafama dökmesin diye. O da çantaları koluna taktı; benimkini sol koluna, kendisininkini sağ koluna. Sol elini bana uzattı. Bu onun dilinde sessiz bir "gel gidelim" demekti.

Ben bir an, "Bu eli tutarsam o bırakırsa tüm güvenimi ezip geçerse" diye düşünmeye başladım. O hemen kaslarını çattı: "Hadi Nefes gidelim," dedi. Dudağımda bir tebessüm oluştu ve onun elini tutup otobüsten indik. Ben kararımı verdim: Ona güvenecektim. Gelecekte her ne olursa olsun.

İstanbul'a gelmiştik. Yeni hayatım şimdi başlayacaktı. Otobüsten indiğimizde gözümü kapatıp derin bir nefes aldım.

"Vatanımızın her bir yeri ayrı güzel," dedim Mert'e bakarak.

"Öyledir," dedi bana bakarak, eli hâlâ elimdeydi. Gözlerimiz birbirine bakıyordu. Birkaç saniye böyle kaldık. Mert birden gözlerini kaçırıp elini elimden çekti ve boynuna götürdü.

"Eee,... şeyyy... Sen şimdi nerede kalacaksın?"
Göz göze gelmekten kaçınarak konuyu değiştirmesi beni biraz rahatlattı. Yoksa o anki yoğun duyguyu nasıl yöneteceğimi bilemezdim.

"Ben... Ben teyzemlere gideceğim. Onlar burada yaşıyorlar. Sen?" diye sordum.

Mert omuz silkti. "Ben de ayarladığım bir yurtta kalacağım. Babam işleri halletti."

"Yurt mu? İyiymiş." dedim, içimden onun yalnız kalacak olmasına üzülerek.

"Evet. Ama teyzen nerede oturuyor? Belki yakınızdır, beraber gidebiliriz."

"Şey, kadıköy tarafında kalıyorlar," dedim.

" Aaa güzel yurtta o tarafta kalıyor. Birlikte gidelim istersen." Dedi mutlu bir şekilde.

" Olur." Dedim sırıtarak. Birden kendime söylendim neden sırıtıyordum.

Mert de gülümsedi. Yüzündeki ifade, benimle aynı yöne gidecek olmaktan gerçekten mutlu olduğunu gösteriyordu.

"Süper! O zaman taksi durağı hemen şurada," dedi.

Tekrar elimi tuttu. Otobüsten indiğimizden beri bu el teması devam ediyordu ve ben artık bırakmak istemiyordum. Otogarın gürültülü kalabalığına doğru ilerlerken, "Teyzenin evine yakın bir yerde mi yurdun?" diye sordum.

"Evet, yürüyüş mesafesi sayılır. Şanslıyız," dedi, gözleri parlıyordu.

İstanbul'un karmaşası bizi yutmaya hazırdı ama Mert'in elini tutarken, bu yeni şehirde tek başıma olmadığımı biliyordum. İlk defa birinin varlığı bana bu kadar huzur veriyordu.

Taksiye bindiğimizde çantalarımızı ön koltuğa koyduk. Mert cam kenarına oturdu, ben de yanına.

"İstanbul'a ilk gelişin mi?" diye sordu, şehri izlerken.

"Evet," dedim. "Senin?"

"Ben de ilk defa bu kadar uzun kalacağım. Yeni okulum burda, son sınıfım."

"Ben de..." Dedim mutlu bir şekilde

Kısa cevaplarımız aramızdaki sessizliği dolduruyordu. Ama bu sessizlik gergin değil, rahattı. Sanki konuşmadan da anlaşabiliyorduk.

Gözümü camdan ayırıp Mert'e kaydırdım. Şehrin neon ışıkları yüzüne yansıyordu. O da dışarıyı izliyordu. Omuzlarımız birbirine değiyordu. Bu yakınlık içimi ısıtıyordu.

Birden başını çevirdi ve göz göze geldik. O an zaman durdu sanki.

"Çok yorulmuş olmalısın," dedi fısıltıyla.

Tam cevap verecektim ki, taksi yavaşladı. Şoför arkaya döndü.

"Hanımefendi, tarif ettiğiniz yer burası olmalı," dedi.

Geldik.

Mert, gözlerini benden ayırmadan kapıyı açtı. "Önce senin eşyaların," dedi. Çantalarımızı taksiden indirdik.

"Teyzenin evi burası mı?" diye sordu, etrafı incelerken.

Büyük, eski ama bakımlı bir apartmanın önündeydik. "Evet. Benim için burası yeni bir başlangıç," dedim.

Mert gülümsedi. "Benim için de."

Çantamı bana uzattı. Ben de tuttum. Ardından O an, elini uzatıp yanağıma dokunacağını sandım ama sadece çantamın askısını düzeltti.

"Şimdi benim yurda gitme zamanı," dedi. Sesi biraz boğuk çıkmıştı.

"Yarın görüşür müyüz?" diye sordum, sesimin titrememesine dikkat ederek.

"Elbette," dedi. "Aynı semtteyiz sonuçta. Ha bu arada bir saniye telefonunu verir misin?"

Hiç sorgulamadan telefonumu ona uzattım. Naptığını hiç anlamıyordum.

" Bak bu benim numaram kendimi de çaldırayım" numarasını kaydetmişti. Arama zil sesi no1 ' ' in

Bu benim hayatım, şarkısı çalmıştı. Sonra telefonunda beni nefes diye kaydetti. Benim telfonumda Mert diye kaydetti. Telefonu bana doğru uzatıp.

" Eyer bir şey olursa beni arayacaksın tamam mı?" Dedi elimi tutarak.

" Tamam, Mert her şey için teşekkür ederim." Dedim gülümseyerek.

Sonra yavaşça elimi bırakarak. Arkasını dönüp taksiye doğru yürüdü. Bir an durup bana baktı.

"Kendine iyi bak, Nefes."

"Sen de, Mert."

Taksi uzaklaşırken, ben de derin bir nefes alıp kapıyı çaldım. Yeni hayatım resmen başlamıştı.

Kapıyı açan nahide teyzem oldu. Yüzünde neşe yerine, sanki bir davetsiz misafir görmüş gibi bir ifade vardı.

"Nefes? Sen niye geldin?" Sesi buz gibiydi.

"Merhaba teyze. Kalmak için geldim."

Teyzem kapıyı aralık bıraktı. "Babanla konuşmuştuk. Buraya gelmeyeceğini sanıyordum. Annenin... annenle olan meselelerimizi biliyorsun."
Dedi sinirle.

İçimden bir sızı geçti. Annemin ölümünden beni sorumlu tuttuğunu biliyordum ama bunu yüzüme vurması can yakıcıydı.

"Ben sadece birkaç gün kalırım, sonra kendime bir yer bulurum," dedim, sesimi olabildiğince sakin tutarak.

"Birkaç gün mü? Burası senin oyuncağın değil Nefes. Senin annen yüzünden başımız ağrıdı zaten. Git buradan."

"Ne?" diye fısıldadım.

"Duydun beni. Kalmana izin veremem. Olanlardan sonra buraya ayak basamazsın. Git şimdi. Senin kimsenin olmaması benim umrumda değil."

Gözlerim doldu ama ağlamadım. Mert'in elini tuttuğum anları, o güven hissini hatırladım. Şimdi o güvene ihtiyacım vardı. Bana tek güven veren kişi oydu.

"Ama teyze, İstanbul'a yeni geldim, kimsem yok..."

"Beni ilgilendirmez. Kapıyı kapatıyorum. Defol git burdan."

Kapı yüzüme kapandı. Kilit sesi, İstanbul'un uğultusunda bile net duyuldu.

Çantamı kaldırdım. Gözlerimden bir damla yaş süzüldü. Mert'in adını bile söyleyemedim. Gece çökmeye başlamıştı.

Sokakta kaldım.

Birden bire Mert'in sesini duydum. Mert'in sesini duyunca içimde bir umut ışığı yanmıştı ama hemen söndürdüm. Çünkü o yoktu. Onu aramalımıydım. Ona bu yükü bindiremezdim. O yeni bir hayata başlıyordu, ben de başlamalıydım.

Telefonu kapattım.

Sokak lambasının aydınlattığı, kimsenin olmadığı bir banka oturdum. Çantamı yanıma yığdım. Sırt çantamda birkaç kıyafetim ve çizim defterlerim vardı. Birde cebimdeki annemden kalan saat. Cebimden saati çıkarıp öptüm.

" Anne çok yalnızım. Neden herkes benden nefret ediyor." Diye ağladım. Hemen göz yaşlarımı sildim

" Bir tek Mert var o bana güven veren tek kişi." Dedim

İstanbul'un gecesi soğuktu. Otobüsün klimalı havasından sonra bu sert gerçeklikle yüzleşmek zordu.

Saatler geçti. Ara sıra geçen arabaların farları üzerime vurduğunda irkiliyordum. Birkaç kez kaldırıma uzanıp uzanmamak arasında kaldım. En iyisi bankta oturmaktı.

Çizim defterimi çıkardım. Kalemimi elime aldım. Parmaklarım donmuştu ama çizmeye başladım. Otobüste uyuduğum o huzurlu anı, Mert'in elini tuttuğum anı çizmeye çalıştım. Bu, hayatta tutunabileceğim tek şeydi.

•••••••

Mert şoföre bir malikanenin adresini vermişti ve beş dk kalmadan. Malikaneye varmıştı. Malikanenin kapısı Mert için açılmıştı. Dışarıda yaklaşık 15 koruma vardı. Mert şoförün parasını verirken. Bir koruma mert'in kapısını açtı.

" Hoşgeldiniz Mert bey babanız odasında sizi bekliyor." Dedi yüzünde tek bir duygu olmadan. Mert kafasını "tamam" anlamında sallar.

Daha sonra Mert malikânenin içine girer ve tüm hizmetçiler sıraya dizilmiş " hoşgeldiniz Mert bey." Dediler anında. Orda 10' a yakın hizmetçi vardı. Mert hepsine " hoşbulduk anlamında başını salladı.

Mert'e yaklaşan hizmetçi, elinde tuttuğu koyu renkli, ütülü takım elbiseyi uzattı. "Buyurun Mert Bey, babanızın yanında giymeniz gereken kıyafet."

Mert, hizmetçinin elindeki kıyafeti aniden kaptı. Gözleri bir anlığına kısıldı, yüzünde saf bir öfke belirdi. O takım elbiseye sanki zehirli bir şeye bakıyormuş gibi on saniye kadar sertçe baktı.

Ardından, sanki o kumaş parçası tüm öfkesinin hedefiymiş gibi, kıyafeti tüm gücüyle yere fırlattı. Takım elbise, sanki canlı bir şeymiş gibi seğirerek yere düştü. Mert, hiç duraksamadan bir adım attı ve ezdiği yere basarak, ayakkabısının topuğuyla o pahalı kumaşı sertçe yere bastırdı, ezdi. Birkaç saniye o şekilde durdu, nefesini kontrol etmeye çalışır gibiydi..

Mert, hâlâ yere basılı duran takım elbiseye son bir tiksintiyle baktıktan sonra, hizmetçiye döndü. Sesi, öfkeyle boğuklaşmıştı:

"Defolun buradan! Kimse benim istemediğim şekilde davranamaz! Anladınız mı beni?" Sesi odada yankılandı.

Hizmetçi korkuyla geri çekilirken, Mert hızla salonu terk etti.

Babasının Odası

Mert, koridorda hızlı adımlarla ilerledi. Kapıyı çalmadan, sertçe iterek açtı.

Odanın içi, babasının statüsünü yansıtan ağır, koyu ahşap mobilyalarla doluydu. Odanın ortasında, büyük, maun bir çalışma masası vardı. Masa, kalın, yeşil bir deriyle kaplıydı ve üzerinde sadece bir masa lambası, birkaç kalın dosya ve kristal bir kalemlik duruyordu. Odanın bir duvarı tamamen kitaplarla kaplıydı, ciltleri eski ve gösterişliydi. Hava, hafifçe puro ve eski kağıt kokuyordu.

Babasının olduğu yerde, pencerenin önünde duran deri koltukta, babası oturuyordu. Pencereden giren soluk kış ışığı, babasının yüzünün sert hatlarını belirginleştiriyordu. Babası, elinde bir kadeh viskiyle, sanki Mert'in gelişini bekliyormuş gibi sakince ona baktı

Mert, babasının masasına doğru birkaç adım attı. Gözleri alev alevdi.

"Baba, bana kimse istemediğim bir şeyi yaptıramaz, anladın mı beni?" Mert'in sesi, odanın ağırlığına rağmen gürdü.

Babası, kadehindeki viskiyi yavaşça masaya bıraktı. Yüzünde en ufak bir duygu belirtisi yoktu.

"Sakin ol, oğlum."

Babası, Mert'in öfkesini tamamen görmezden gelerek sordu: "Neyse. Görevini yaptın mı?"

Mert, yumruklarını sıktı. "Evet"

Erdem'in yani babasının gözleri Mert'in gözlerine kenetlendi. Sakin ama delici bir sesle sordu:

" Peki Mert annenin kızı yani kardeşin nefes nerede?"

Mert omuz silkti sanki önemsiz bir detaydan bahsediyormuş gibi.

" Teyzesinin yanında. Yani ikimizin de annesi kız kardeşinin yanında."

Bu cevap, Erdem'in kontrolünü kaybetmesine yetti.
Erdem, bir yay gibi fırlayarak ayağa kalktı. Masa devrilecek gibi sarsıldı.

" Ne? Ne demek o kadının yanında? Nefes'i o kadının yanına nasıl bırakırsın, Mert !" Sesi odanın duvarlarında patladı.

Mert babasının bu ani öfkesi karşısında şaşırmadı, aksine hafifçe gülümsedi.

" Ne olmuş ki? kardeşim güvende en azından."

Erdem masanın üzerinden Mert'e doğru eğildi. Yüzü kıpkırmızıydı.

" Ne güvende olması? o kadının ne kadar acımasız biri olduğunu biliyor musun sen? O,..."

Erdem, masanın üzerinden eğilerek tehditkâr bir şekilde yaklaştı, sesi alçaktı ama çelik gibi sertti:

"O, senin annenin ölümünden sonra bu ailenin her şeyini ele geçirmeye çalıştı! O bir yılan, Mert! Senin annenin kız kardeşi değil, o sadece fırsat kollayan bir avcıdır! Onun yanında Nefes güvende değil, o kadının tek amacı bu ailenin mal varlığı!"

Mert, babasının bu ani ve şiddetli tepkisi karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. Babasının o kadından bu kadar nefret etmesinin sebebi neydi?

"Ne? Ne diyorsun sen? Teyzesi Nefes'i koruyor. Sen ne zamandan beri kardeşinin güvenliğini kendi intikam hırsından daha çok önemsiyorsun?" Mert'in sesi, babasının öfkesine meydan okuyordu.

Erdem, masanın kenarını yumrukladı. "Benim intikamım değil, bu ailemizin geleceği! O kadın, annenin bıraktığı her şeyi yok etmek istiyor. Sen, sırf bana karşı gelmek için, o masum çocuğu bile bile tehlikeye attın! O kadının ne kadar acımasız olduğunu biliyor musun sen?"

Mert, yumruklarını sıktı. Babasının bu kadar kontrolsüz görmesi onu sarsıyordu ama geri adım atmayacaktı.

"Ben Nefes'i koruyorum, baba. Senin o karanlık oyunlarından uzakta. O kadını tanımıyorum belki ama bu karanlıktan Uzakts korucam."

Erdem, derin bir nefes aldı, sanki kendine hâkim olmaya çalışıyordu. Yüzündeki kızıllık yavaşça azaldı. Gözleri Mert'e kilitlendi.

"Dinle beni, Mert. O kadına güvenmek, seni de onun seviyesine indirir. Ben Nefes'i geri istiyorum. Derhal. Eğer o kadın ona bir şey yaparsa, bu senin suçun olur. O kadına söyleyeceksin: Bu evden uzak dursun. Aksi takdirde, onu yok etmek için ne gerekiyorsa yaparım. Ve sen de buna engel olamazsın."

Erdem, masanın üzerindeki dosyaları işaret etti. "Şimdi çık dışarı. Sana verdiğim görevi tamamla. Nefes'i al ve buraya getir. Bu tartışma bitti."

Mert, babasının son emrini dinledi. Odadan çıkarken, Babası ona seslendi.

" Mert, murat la ilgili bir haber var mı?" Dedi meraklı bir şekilde.

" Evet var şu an kendisi güzel sanatlar lisesinde bir resim hocası ve şansa bak ben ve nefes orda öğrenciyiz."

" Vay güzel en azından bunu becermişsin." Yüzü gülüyordu erdemin. " Şimdi çık ve nefesi getir."

Mert odadan çıkarken zihninde sadece tek bir düşünce vardı: Nefes'i geri almalıydı. Ama babasının bu kadar öfkelenmesi, o teyzenin gerçekten de tehlikeli olabileceği şüphesini doğurmuştu.

Mert, hızla malikaneden ayrılmak için koridora indi. Hizmetçiler ve korumalar, az önceki gerginliğin etkisinden yeni çıkmış gibiydiler. Mert, şoförün hala dışarıda beklediğini umarak kapıya yöneldi.

Tam kapıdan çıkarken, hizmetçilerden biri titreyerek Mert'e yaklaştı.

"Mert Bey... Şey... Babanız Erdem Bey'in odasına girmeden önce, mutfakta gizlenmiş bir bölümde bir not bulduk. Sizin için..."

Hizmetçi, titreyen elleriyle katlanmış, kalın, krem rengi bir kağıt uzattı. Bu, babasının el yazısı değildi.

Mert kağıdı kaptı. Üzerinde sadece bir cümle yazıyordu:

"Kendini koru ve kimseye güvemme, Mert."

Bu notu kim bırakmıştı? Babası mı? Yoksa onu korumaya çalışan biri mi ? Mert, notu buruşturup cebine attı ve dışarı fırladı. Şoför hala oradaydı.

"Kadıköy'e hemen! Ve 10 adam gelsin " diye bağırdı Mert, şoföre.

Şoför tereddüt etmeden arabayı çalıştırdı. Mert, hızla uzaklaşırken, cebindeki notu düşünüyordu. Babasının öfkesi gerçekti, ama bu not ne anlama geliyordu?

Mert, teyzesinin evine iki korumayla hızla ulaştı. Arabadan iner inmez, kapıyı çalmadan sertçe vurdu.

Kapı açıldığında, karşısında Nefes'in teyzesi Nahide duruyordu. Nahide, yaşına göre oldukça bakımlı ve sert bir ifadeye sahipti.

"Nefes nerede?" diye sordu Mert, tek bir kelimeyi bile uzatmadan.

Nahide alaycı bir gülümsemeyle kapıyı tamamen açtı. "İçeride mi sanıyorsun? Buyurun, bakın."

Mert, arkasındaki iki korumaya başıyla işaret etti. "İçeri girin. Her yeri arayın."

Korumalar hızla içeri daldı. Nahide, kollarını göğsünde kavuşturmuş, Mert'i izliyordu.

Birkaç dakika sonra, korumalardan biri geri geldi.

"Mert Bey, Nefes Hanım burada yok. Evde sadece Nahide Hanım ve bir hizmetli var."

Mert'in yüzü gerildi. Nahide'ye döndü. "Nerede o? Çabuk söyle."

Nahide omuz silkti. Yüzündeki alay daha da belirgindi.

"Ah, bilmiyor musun? Belki de babanın onu unuttuğu bir yerdedir. Ya da belki de artık senin ve o manyak babanın gölgesinden çok, çok uzakta."

Mert'in gözleri öfkeyle alevlendi. Babasının tehditleri, teyzesinin bu rahat tavırlarıyla birleşince Mert'in kontrolünü kaybetmesine neden oldu.

"Seninle dalga geçmiyorum. Nefes nerde ne yaptın ona. Eyer ona bir şey yaptıysan seni ..."

Mert, Nahide'ye doğru bir adım attı ve kolunu yakaladı. "Sana son kez söylüyorum. Benimle ya da ailemle bir daha muhatap olursan, babam seni bu şehirden siler. Sadece Nefes'ten değil, bu ülkeden bile uzak duracaksın. Anladın mı beni?"

Nahide, kolunu kurtarmaya çalıştı ama başaramadı. Yüzündeki alay kaybolmuş, yerine saf bir korku gelmişti.

Mert, Nahide'yi sertçe iterek bıraktı.

"Gidiyoruz," dedi korumalarına. "Başka bir yerde arayacağız."

Mert, arkasına bile bakmadan arabaya bindi. Nahide, kapının eşiğinde, titreyen eliyle kolunu tutarak Mert'in uzaklaşan arabasının arkasından baktı. Nefes nerede olabilirdi.

Mert, arabaya biner binmez telefonunu çıkardı yüzündeki öfke, yerine soğuk ve sakin bir kararla bırakmıştı.

" Tüm birimleri harekete geçirin. Nefesi bulacaksınız. Teyzesinin evinden ayrıldı, ama nereye gitti belli değil. Tüm havaalanları, otobüs terminallere, tren garları... İstanbul'dan çıkış yapabileceği her yer kontrol edilecek. Ayrıca, annemin kız kardeşi nahide'nin son bir haftalık tüm telefon kayıtlarını ve banka hareketlerini istiyorum. Hemen!"

Mert'in emirleri kısa ve kesindi Mert o gece İstanbul'un her yerini aradı. Lakin nefese dair hiçbir iz bulunamadı. Adamları da hiçbir yerde yok Mert'i bir hayli sinirlendirmişti.

sabahın 7'si olmak üzereydi. Ama Mert hala onu bulamamıştı. Mert şimdi ne yapacaktı.

•••••••••

Şafak sökerken, bankta uyuklamışım. Soğuktan ve yorgunluktan her yerim tutulmuştu.

Gözlerimi açtığımda hava aydınlanmıştı. Çizim defterimi kapattım.

Saat kaçtı bilmiyorum ama artık hareket etmeliydim. Güzel Sanatlar Lisesi'ne gitmeliydim.

Eşyalarımı topladım. Yüzümü yıkamak için bir yer aramaya başladım. Okulun yolunu bulmalıydım. Bu şehirde tek başımaydım ve hayatta kalmak zorundaydım.

Kapının yüzüme kapanmasının ardından gelen kilit sesi, teyzemin bana olan öfkesini ve reddedişini beton gibi üzerime yığmıştı. bir an için dizlerimin bağı çözüldü ama yere yığılmadım. Mert'in elini tutarken hissettim o sıcaklık ve güven, şimdi soğuk bir zırh gibi beni ayakta tutuyordu.

"Defol git buradan," sözü benimde yankılanıyordu. kimsesizdim. Ama artık ağlamayacaktım. gözyaşlarımın donmasına izin verdim.

Sırt çantamı yerden kaldırdım. yürümeye başladım. Nereye gittiğimi bilmiyordum ama gitmeliydim. İstanbul'un sabah trafiği henüz başlamamıştı ama sokaklar uyanmaya başlamıştı bile.

Bir benzin istasyonunun tuvaletini buldum. Yüzümü soğuk suyla yıkadım. Aynadaki yorgun, gözleri kızarmış kıza baktım. Bu, yeni hayatına başlayan nefes değildi; bu, hayatta kalmayan çalışan Nefes'ti. Saçlarımı alelacele topladım ve annemden kalan saati öpüp tekrar cebime koydum.

İlk hedefim, Güzel sanatlar lisesi'ne gitmekti.
Okulun yolunu bulmak için telefonumu çıkarıp haritayı açtım. kadıköy'ün ara sokaklarında çantamın ağırlığı altında yürürken mert'i aramamak için kendimi zor tutuyordum. Ona bu yükü bindiremezdim.o, benim sığınağım olamazdı; Ben kendi sığınamı inşa etmedim.

Bu yeni hayatta bu yüzden gelmiştim o birdenbire karşıma çıkmıştı ve hayatımı onun için yaşamak istemiştim ama bu yükü ona bindiremezdim.

Birkaç blok ileride, okulun heybetli binası görüş alanıma girdi. Tam binanın köşesini dönecekken, bir ses beni durdurdu.

" Nefes?"

O ses. Tanıdık, endişeli ve biraz da kızgın.

Döndüğümde, karşımda Mert'i gördüm. Üzerinde dünün kıyafetleri vardı, belli ki o da yeni uyanmıştı. Ama yüzündeki ifade, sadece uykusuzluktan ibaret değildi.

" Sen neden telefonunu kapattın? Dün gece seni aradım, mesaj attım."

Gözleri, hemen sırt çantama kaydı.

" Mert, ben..."

Kaşları çatılıydı ve lyüzündeki endişe, yerine anında sert bir ifadeye bıraktı.

" Nefes," dedi, sesi alçak ama tehlikeliydi.
"Dün gece ne oldu sokakta mı kaldın her yerde seni aradım kızım ben."

" Şey... Mert ben," dedim ağlamaklı olmuştum. Hemen ona sarıldım. Tek guvendiğim dağa sarıldım.

Nefes, Mert'in göğsüne başını yasladı. O an hissettiği rahatlama tarifi imkansızdı. Sanki o soğuk geceden sonra ilk kez nefes alabiliyordu. Gözyaşları Mert'in tişörtüne aktı.

"Çok korktum Mert. Gerçekten kimsem yoktu."

Mert, Nefes'in sırtını yavaşça sıvazladı. Sonra biraz geri çekildi, elleri hâlâ omuzlarındaydı, gözlerine baktı.

"Ne oldu güzelim? Neden bu kadar perişan görünüyorsun?" Sesi endişeliydi.

Nefes, gözlerini sildi. "Teyzem... Annem yüzünden beni istemedi. Kapıyı yüzüme kapattı. Dün gece... sokakta kaldım." Sesi titriyordu.

Mert'in yüzü anında sertleşti. "Ne demek istemedi? Nasıl kapıyı kapatır sana?"

"Bilemiyorum. Annemle olan eski meseleleri yüzündenmiş. Git buradan dedi." Nefes o anı tekrar yaşar gibiydi.

Mert derin bir nefes aldı, gözlerini kapattı. Sonra tekrar Nefes'e odaklandı. Mert tüm gecenin yorgunluğuyla nefesi görünce içi rahatlamıştı. Tüm gece nefesi her yerde arıyordu. Hiçbir şey bilmiyormuş gibi ve ona gerçek hayatından hiç bahsetmicek bir şekilde.

"Dinle beni. O teyze ne derse desin, sen burada tek başına kalmayacaksın. Benim yurtta yerim var. Babam ayarladı. Hemen oraya gidiyoruz. Oraya yerleşeceksin."

Nefes şaşkınlıkla baktı. "Ama Mert, sen..."

"Ben hallederim. Sen benim yanımda güvende olacaksın. Bu konu kapandı. Gel şimdi."

Mert, Nefes'in elini daha sıkı tuttu.

"Sorun değil. Babamla konuştum. Kayıt evrakların hazır. Okulun müdürüyle de görüştüm, seni bekliyorlar. Hadi, yürü!" Bunu aslında babası değil kendi halletmişti. Nefese de yalan söylemek istemiyorsu ama onu cehennemden uzak tutması gerekiyordu.

Elimi bırakmadan, beni hızla okulun olduğu caddeye doğru çekiştirdi. Yürüyüş mesafesi sayılır dediği yer, gerçekten yakındı.

Okulun büyük, taş duvarlı binasına ulaştığınızda, Mert durdu.

"Bak," dedi, gözlerimin içine bakarak. "Ben de buradayım. Artık bu şehirde yalnız değilsin. Anlaştık mı?"

Başımı salladım, konuşacak durumda değildim.

"Ayrıca," diye ekledi, hafifçe gülümseyerek. "Ben de bu okuldayım. Son sınıfım. Yani, artık her gün görüşeceğiz."

Bu haber, yaşadığım tüm kötü olaylara rağmen içimde büyük bir mutluluk yarattı.

"Hadi," dedi, elimi daha sıkı tutarak. "Müdür Yardımcısı Sibel Hanım’ı bulalım. Senin kayıtlarını halledecek."

Okulun içine girdik. Mert, sanki buranın sahibiymiş gibi rahatça ilerledi.

"Buyurun," dedi, bir kapıyı tıklatıp beni öne iterek.

İçeride, masasında oturan, orta yaşlı, düzenli görünen bir kadın bize baktı.

"Mert, hoş geldin. Babanla konuşmuştuk. Bu da Nefes olmalı, değil mi?" dedi kibarca.

Mert başını salladı. "Evet Sibel Hanım. Kayıt işlemlerini halletmek için geldik."

Sibel Hanım gülümsedi. "Mert’in babası her şeyi halletti. Evraklar masamda hazır. Sadece senin imzalaman gereken birkaç form var. Otur bakalım Nefes."

Bana gösterdiği sandalyeye oturdum. Mert hemen yanımda ayakta duruyordu. Sibel Hanım, önündeki dosyaları açtı.

"Sadece şu izin formlarını imzalaman gerekiyor. Özellikle veli/vasi izni kısmı önemli. Mert’in babası senin yasal vekilin gibi hareket etme izni verdi şimdilik."

Kalem elime geldiğinde, Mert’in bana verdiği güvenle imzanı attım. Her imza, dün geceki o soğuk banktan uzaklaşmak demekti.

"Harika," dedi Sibel Hanım. "Kayıt tamamlandı. Okul numaran bu." Bir kart uzattı. "Formanı yarın alabilirsin. Bugün dersler başlıyor ama ilk gün olduğu için seni Mert ile birlikte ilgili sınıfa göndereceğim. Mert, sen ona yardımcı olursun, değil mi?"

Mert hemen cevapladı: "Elbette, Sibel Hanım."

Sibel Hanım odadan çıktıktan sonra, Mert bana döndü. Gözlerinde yorgunluk vardı ama yüzünde kocaman bir gülümseme.

"Gördün mü? Artık güvendesin," dedi fısıltıyla.

"Mert," dedim. "Ne diyeceğimi bilmiyorum. Dün gece... Sen olmasaydın..."

Elini omzuma koydu. "Şşşt. Artık geçti. Söz verdim, yalnız değilsin." Daha sonra hemen ayağa kalkıp Mert'e sarıldım.

" Mert çok teşekkür ederim sen olmasaydın..." Dedim hemen cumlemi kesti ve
" Artık ben varım "dedi yavaşça geri çekilerek.

Mert saate baktı. "Tamam. Şimdi önce seni yurda bırakalım. Üstünü değiştirmen, biraz dinlenmen lazım. Sonra derse yetişiriz."

"Yurt... Çok yorgunum Mert. Ve formam da yok."

"Forma yarın. Sibel Hanım söyledi. Yurt da hemen okulun yakınında. Babam ayarladı. Hemen gidip yerleşiyoruz, sonra geri dönüp derse giriyoruz. İlk dersimiz resim atölyesinde, kaçıramayız."

Hızla yurda gittik. Mert, eşyalarını bırakmama yardım etti. Yarım saat içinde geri okula döndük.

"Hazır mısın?" diye sordu Mert, okulun koridorunda yürürken.

"Sanırım," dedim. Üstümdeki kıyafetler hala bankta uyuduğum kıyafetlerdi ama artık temiz bir tişört giymiştim.

"Güzel. İlk dersimiz Atölye 3'te. Figüratif Çizim. Benimle aynı sınıftasın."

Mert, Atölye 3'ün kapısını açtı. İçeride, boya ve tiner kokusu vardı. Bir sürü öğrenci, büyük şövalelerin başında çalışıyordu.

"Hoca biraz serttir ama iyidir, demişlerdi." diye fısıldadı Mert. "Gel, tanışalım."

Yavaşça içeri girerken, tam şövalelerin arasından hızla geçen bir kız, omzuyla sertçe koluma çarptı.

Kız, uzun ve parlak kestane rengi saçları olan, üzerinde markalı, tertemiz bir atölye önlüğü bulunan biriydi. Gözleri anında benim eski, buruşuk tişörtüme takıldı ve yüzünü buruşturdu.

"Önüne baksana biraz! Yeni misin sen? Burası pazar yeri değil," dedi, sesi küçümseyiciydi.

Zaten Mert'in yanında bile utançla duruyordum. O geceki soğuk ve yorgunluk, bu kibirle birleşince damarlarımdaki kan kaynadı.

"Asıl sen dikkat et! Sen çarptın," diye karşılık verdim.

Kız alaycı bir şekilde güldü. "Ah, bir de cevap mı veriyorsun? Ne o, sokaktan mı topladılar seni? Üstün başın ne kadar perişan. Burası Güzel Sanatlar Lisesi, sığınma evi değil."

Mert hemen öne atıldı. "Ece, kes sesini! Sana ne kimin ne giydiğinden?"

Ama Ece denilen kız, Mert'i bile aldırmadı, gözleri hala bendeydi. "Seninle mi uğraşacağım Mert? Git bu kızı başka yere sakla."

O an, teyzemin kapıyı yüzüme çarpması, banktaki o soğuk gece ve Mert'in bana verdiği tüm o güveni sarsan bu küçümseme, bir patlama yarattı.

"Sana ne benim kıyafetimden!" diye bağırdım.

Tüm gücümle elimi kaldırdım. Amacım, o kibirli ifadeyi yüzünden silmekti. Tokat, Ece'nin yanağına inmek üzereydi.

Tam o anda, çelikten yapılmış gibi hissettiren bir el, bileğimi havada yakaladı. O kadar sert tuttu ki, acıyla inledim.

Bileğimi tutan ele döndüğümde, karşımda duran adamın heybetiyle irkildim. Murat Hoca'ydı. Kalın, gür sakalları ve gözlüklerinin arkasından delici bakışları vardı.

Sesi, atölyedeki tüm şövaleleri susturacak kadar gür ve tehlikeliydi.

"Ne oluyor burada?"

"Bırak kolumu!" diye fısıldadım. Hoca elimdeki Şimşek işaretine baka kaldı. Bir kaç saniye kadar baktı. Sonra Murat Hoca, bileğimi bıraktı ama bakışları hâlâ sertti.

"Ne oluyor burada, Ece?" diye kükredi Murat Hoca. Sesi, atölyede yankılandı. "Sen! Okulun en eski öğrencilerinden birisin. Yeni gelen birine bu şekilde mi davranıyorsun? Burası bir sanat atölyesi, dedikodu kulübü değil! Hemen şövalenin başına geç!"

Ece hızla yerine geçti.

Murat Hoca sonra bana döndü. Gözleri beni süzerken, ben de kendimi toparlamaya çalıştım.

"Sen kimsin?" diye sordu, sesi biraz titrek ama kararlıydı. "Benim kim olduğum seni ilgilendirmez. Sen sadece dersi anlatmalısın."

Murat Hoca'nın yüzü şaşkınlıkla karışık bir öfkeye dönüştü.

"Ne dedin sen?" Sesi tehlikeliydi. "Ben bu atölyenin hocasıyım! Benim kim olduğum seni hiç ilgilendirmez ama kurallarım seni çok ilgilendirir. El kaldırmak kabul edilemez. Yeni olman, sana dokunulmazlık vermez. Anlaşıldı mı?"

"Anlaşıldı hocam," dedim, hızla.

"Güzel," dedi, derin bir nefes alarak. "Şimdi herkes yerine! Kaybettiğimiz zaman yeter. Yeni kız, sen de ordaki boş şövaleye geç. Bugün Figüratif Çizim dersinde, oran ve perspektif üzerine çalışacağız."

Mert beni hemen yanındaki boş alana çekti.

"Hoca biraz serttir," diye fısıldadı Mert.

Murat Hoca, tahtanın önüne geçti. Ama hayla bana sert bakıyordu. Korkmalı mıydın bilmiyorum ama birden konuşunca ürktüm.

"Evet gençler. Çizimde her şey oranla başlar. İnsan figürünü çizerken temel kuralımız, 8 baş kuralıdır. Baş, ölçü birimi olarak kullanılır."

Murat Hoca, tahtaya hızlı ve keskin çizgilerle bir figür çizmeye başladı.

"Bu kural, idealize edilmiş bir orandır. Unutmayın, bir sanatçı, kuralları yıkmadan önce onları mükemmel bir şekilde bilmelidir. Şimdi, herkes eline kalemini alsın. İlk olarak, insan figürünün temel oranlarını çiziyoruz. Başın uzunluğunu H olarak kabul edin ve vücudu 8H olarak bölümlere ayırın."

Mert, bana sessizce Bir eskiz defteri ve kömür kalem uzattı. Tam yerleşiyordu ki, Murat hoca dersin ilk görevini verdi.

" Bugün, birbirinizin oranlarına gözlemleyeceksiniz. Herkes kendine bir model bulsun.4 kişilik gruplar halinde çalışmanızı istiyorum."

Mert hemen bana döndü. " Biz ikimiz garanti.2 kişi daha bulalım. "

Tam o sırada, yanımızdaki şövalelerden birinde çalışan 3 kişilik bir grup bize doğru yaklaştı. Grubun ortasında, uzun boylu, kıvırcık saçlı, enerjik bir kız vardı. Gözleri pırıl pırıl parlıyordu ve yüzünde samimi bir gülümseme vardı.

" Selam! Bizim de bir kişiye ihtiyacımız var. Bize katılır mısınız?" Dedi kıvırcık saçlı kız, doğrudan bana bakarak.

Mert'in yanımda donup kaldığını hissettim. Gözleri, bu kıvırcık saçlı kızın üzerindeydi ve sanki nefes almayı unutmuştu.

" Elbette,"dedim, Mert yerine cevap vererek."Ben nefes. bu da Mert."

Kız, elini uzattı." Ben Ayşe. Bunlar da nazar ve Serkan. Memnun oldum, yeni gelmiş olmasın?"

Ayşe'nin sesi neşeli ve sıcaktı. Mert, Ayşe'nin elinin tuttuğunda, normalde kendinden emin olan tavrı tamamen kaybolmuştu. gözleri ayşe'den bir an olsun ayırnmıyrdu. yüzünde daha önce hiç görmediğim, aptalca hayran bir ifade vardı.

Serkan denen çocuk Mert'e çok sinirli bakmaya başlamıştı.

" Mert," dedim, dirseğimle hafifçe onu dürterek.

Mert kendine geldi, sesi boğuk çıktı. "Çok memnun oldum, Ayşe. yani... Hepinizden."

Nazar, Ayşe'nin yanındaki, kısa saçlı, cool görünen kızdı. Gözlerini devirdi.' Mert Ayşe'ye bakmaktan kendini kaybetme. Hoca oran istiyor, aşk şiiri değil."

Serkan, grubun son üyesiydi. Uzun boylu, sessiz bir çocuktu. Elinde sürekli çevirdiği bir kalem vardı. hafifçe gülümsedi." hoş geldiniz biz genellikle bu atölyede takılırız size yardımcı oluruz isterseniz." Dedi gülümseyerek ve Mert'e sinirli bir şekilde bakarak

" Teşekkürler serkan." Diye devam ettim ama Mert hala Ayşe'ye bakıyordu Ve bu biraz beni sinirlendiriyordu.

Ayşe, bize döndü. "Harika! O zaman biz 6 kişi olduk. Turan nerede?"

Tam o anda, kapıdan içeri, elinde büyük bir kahve bardağıyla, uykulu görünen, esmer bir genç girdi.

" Geç kaldın Turan!" Diye bağırdı Ayşe.

Turan , omuz silkti." Trafik vardı." Gözleri bizi buldu.

Ayşe, Turan'ı işaret etti. "Bu da Turan. O zaman 7 kişi olduk ne yapacağız şimdi." Hocayı da saymıştık.

Murat hoca, tahtadan bize baktığı. " Gruplarınızı oluşturun ve çalışmaya başlayın. Yedi kişiyseniz 2 grup oluşturun dört ve üç."

Böylece Mert, Ayşe, Serkan ve ben bir grup olduk.

Mert, Ayşe'nin yanında duruyordu ve hala ona hayranlıkla bakıyordu.

" Hadi Mert," dedim fısıldayarak. " Oran çalışacağız. Gözlerini Ayşe'nin yüzünden ayır." Dedim kıskanarak.

Mert, sesimi duymadı bile. Ayşe, elindeki eski defterini açarken, Mert'e döndü.

"Mert, sen ilk modemiz olur musun? senin omuz genişliğin ve boyun oranlarını inceleyelim."

Mert, sesi titreyerek cevap verdi. "sen… sen ne istersen, Ayşe."

Ayşe gülümsedi. O an, Mert'in tamamen bittiğini anladım. O, bana destek olan, güçlü Mert gitmiş, yerine Ayşe'nin gülümsemesi ile eriyen, aşık bir genç gelmişti.

Serkan bize bir pozisyon ayarladı. Mert şevvalyenin önünde durdu.

Ayşe, kalemini aldı ve Mert'in oranları çizmeye başladı.

"Bak Nefes," diye fısıldadı Ayşe, bana dönerken. "Mert'in boyu uzun olduğu için, bacakları gövdesine göre biraz daha uzun belki 8.5 Baş oranına yakındır. İdeal oranlar her zaman geçerli değildir.'

Ben de defterimi açtım. çizime odaklanmaya çalıştım ama aklım hala o soğuk bankta, teyzemde ve Mert'in Ayşe'ye olan bu ani, yoğun ilgisindeydi.

Murat hoca, atölyede dolaşmaya başladı. Yanımıza geldiğinde Mert hemen dikleşti.

" Mert, çizime odaklan. Modelin oranlarını değil, modelin kendisini çiziyorsun sanki. daha teknik ol," dedi hoca Mert'in çizimine bakarak.

Mert Ayşe'ye bakmaktan çizimi odaklanamıyordu.

" Hocam," dedi Ayşe. "Mert'in oranları çok iyi. Özellikle omuz genişliği, figüratif çizim için harika bir model."

Murat hoca, Ayşe'nin çizimine baktı ve başını salladı. "Sen iyi gidiyorsun Ayşe, elini korkak alıştırma yeni kız, çizgi sanatçının imzasıdır. kendine güven."

o an Mert'in bana verdiği güveni hatırladım. kalemi daha sıkı tuttum. Yeni hayatım, bu çizgiyle başlayacaktı.

Murat Hoca, grupları ayırdıktan sonra bize döndü. Özellikle bana sanki benimle bir derdi varmış gibiydi. Bakışları öyle korkunçtu ki bana bir an aklımdan beni dövecek gibi şeyler geçti.

"Ayşe, Serkan, Mert, Nefes. Siz dördünüz bir modelin oranlarını inceleyeceksiniz. Mert, sen model olmaya devam et. Ayşe, sen çizmeye devam et, diğerleriniz gözlemleyin ve not alın. Unutmayın, oranları doğru yakalamak, figürün iskeletini doğru kurmaktır."

Mert, Ayşe'nin hemen yanında duruyordu, gözlerini ondan alamıyordu. Ayşe, Mert'in omzunun genişliğini ölçmek için elini uzattı.

"Mert, kolunu biraz yana açar mısın? Omuz başı ile dirsek arasındaki oran önemli," dedi Ayşe, tamamen profesyonelce.

Mert, Ayşe'nin dokunuşuyla irkildi ama hemen pozisyonunu düzeltti.

Serkan, kendi defterine bir şeyler karalıyordu. "Ayşe, sen çizmeye devam et. Ben de Mert'in gövde uzunluğunu ölçeyim. Kafa ile gövde arasındaki orana bakacağım."

Ben de kendi defterime odaklanmaya çalıştım. Mert'in Ayşe'ye olan bakışları sinir bozucuydu ama bu benim şansım olabilirdi. Hoca, Ayşe'nin çizimine odaklanmamı istemişti.Oran Kontrolü

"yeni kız, sen ne yapıyorsun?" Murat Hoca aniden yanıma geldi.

"Hocam, ben de Mert'in temel iskeletini çiziyorum. Ayşe'nin ölçümlerini kontrol ediyorum."

Hoca, benim kâğıdıma baktı. Çizgilerim biraz gergin ve aceleciydi.

"Çizgilerin sert. Korkmuş gibisin. Bir şeyi unutmaya çalışıyorsan, bu kağıda yansıyor. Sanat, dürüstlük ister. Korkularını, öfkeni kullan. Ama önce tekniği öğren," dedi. Bana daha çok yaklaşarak konuşmaya başladı."Şimdi, Mert'in duruşundaki o gerginliği yansıt. O, şu an birine âşık olmuş gibi duruyor. O duyguyu çiz."

Mert, Hoca'nın bu yorumuyla irkildi ve hızla Ayşe'ye baktı. Ayşe ise sadece gülümseyerek çizimine devam etti.

"Tamam hocam," dedim. Kalemimi biraz daha gevşettim ve Mert'in o çaresiz hayranlığını yansıtmaya çalıştım.

"Serkan, Turan, siz de modelinizi bulun ve başlayın. Ders bitmeden temel oranları görmeliyim!" diye seslendi Murat Hoca diğer gruba.

Murat Hoca, derin bir nefes alıp sınıfa döndü. Sesi biraz daha normalleşmişti.

"Tamam çocuklar. Sakin olun. İlk dersimiz bitti. On beş dakikalık teneffüs. Herkes biraz hava alsın. Çıkabilirsiniz."

Öğrenciler hızla şövalelerini bırakıp koridora akın etti. Nefes Mert ve yeni tanıştığı arkadaşlarıyla dışarı çıkacakken.

Murat Hoca, ben ve Mert'e baktı. "Siz ikiniz de dışarıda kalın. Hemen geliyorum."

Bir an içimden şunu dedim." Ya sabır döveceksen döv artık ne adam bu gizlilik ne ya yeter ama." Dedim çünkü artık patlıcaltım bu bakışlardan.

Ben ve Mert koridorda beklerken, Murat Hoca hızla atölyenin arka tarafındaki depolama alanına yürüdü. Eymen hoca, orada bir heykel kalıbıyla uğraşıyordu.

Murat hoca, kapıyı kapatıp fısıldadı: "Dostum, nasılsın?" Heyecanlı bir şekilde.

Eymen hoca, elindeki aleti bıraktı. "İyiyim dostum, sen nasılsın?"

"Sana bir soru soracağım dostum."

"Tabii dostum, söyleyebilirsin."

Murat hoca, sesi iyice alçalarak devam etti: "şimşek işareti var ya hani. O bugün yeni gelen bir kız da vardı. Altın kapının koruyucusu olabilir."

Eymen, etrafına baktı. " Ne... Yok murat ya yanlış görmüşsündür. "

Murat kaşlarını çattı. " Gördüm o kızda vardı. Kızın içini gördüm. O kızın içinde bir şey var. Az önce kavga ederken yüksek bir güç çıktı. Belki de o işaret, onun öfkesinde veya yeteneğinde gizlidir."

"Riskli," dedi Eymen. "Onu bu yükün altına sokmak istemeyiz...Ama zamanımız yok. Eğer o Kapı açılırsa, hem bu okul hem de şehir tehlikeye girecek. Onu izlemeliyiz. Zamanla göreceğiz acele etme dostum." Dedi sakince

" Diğer koruyuculara haber vermeliyiz .Acil kodla hemde."

" Murat sana acale etme diyorum dimi." Dedi sakince Eymen. Ama murat Eymeni dinlemeyip acil kodu diğer üç koruyucuya gizlice gönderdi.

Murat başını salladı. "Tamam. Teneffüs bitince dersimiz Kompozisyon. Orada onları izleyebiliriz. Şimdilik sakin olalım. İki hafta içinde bir şey bulmalıyız. Bu derse sen de geliyorsun biliyosun değil mi?"

"Evet biliyorum.. hadi gidelim ." Diyip elini omzuma vurdu. Odadan yavaşça çıkarken.

"Mert, o hoca neden o adamla konuşuyor? Sanki çok gizli bir şey varmış gibi."

Mert omuz silkti, ama gözleri biraz gergindi. "Bilmem. Murat Hoca bazen tuhaf olur. Heykel hocası Eymen Hoca ile konuşuyorlardı. İkisi de çok iyi adamlar. Hadi, biraz nefes alalım."

Murat Hoca, Eymen hoca ile konuşmayı bitirip hızla yanımıza geldi. Yüzünde hala o ciddi ifade vardı.

"Nefes, Mert. Benimle gelin. Hemen şimdi." Murat hoca eymeni dinlemeyip

Mert öne çıktı. "Hocam, ne oldu? Bir sorun mu var?"

Eymen hemen Murat'ın omzunu tutarak." Murat ben sana ne dedim. Şimdi olmaz."

"Şu an zamanımız yok. Sadece benimle geliyorsunuz. Teneffüs bitti sayılır, dersi biraz geç başlatacağım." Murat hoca, benim koluna dokunmadan, sadece bakışlarıyla bizi yönlendirdi.

Eymen hoca ise sinirli bir şekilde Murat'a baktı. Murat'ta " ne var" gibi Eymen'e kaş göz yapıyordu.

Ben, Mert'e baktım. Mert de şaşkındı ama başıyla onayladı. Üçümüzde de Murat Hoca'yı takip ettik. Okulun ana binasının arka tarafındaki, kimsenin kullanmadığı eski bir laboratuvar odasına girdik. Oda loştu ve içinde garip, eski çizim aletleri vardı.

Murat Hoca kapıyı arkadan kilitledi.

"Bakın," dedi Murat Hoca, sesi alçaktı ama netti. "Biliyorum bu tuhaf. Ama sizinle konuşmam gereken çok ciddi bir şey var. Ve bunu tüm dünyanın iyiliği için yapmam gerekiyor."

Eymen hoca hemen itiraz etti. "Murat daha çocuk bunlar olmaz."

Murat Hoca, Mert'i ve Eymen'i kenara çekti. "Sakin ol nefes korkulacak bir şey yok." Bu ses neden bana güven veriyordu. Ama güvenden çok sevgi barındırıyordu.

"Murat hoca. Ne yapmaya çalışıyorsunuz." Murat hoca Mert'i dinlenmeden.

Murat hoca, masanın üzerindeki eski, kalın bir çizim defterini açtı. Defterin sayfaları sararmıştı ve üzerinde tuhaf semboller vardı.

"Nefes," dedi Murat, defterdeki bir sayfayı işaret ederek. "Dün gece yaşadıkların, sadece bir ailevi sorun değil. Senin içinde bir potansiyel var. Bizler, bu okulda sadece sanat öğretmiyoruz. Biz, Koruyucuları eğitiyoruz."

Mert şaşkınlıkla bana baktı. "Koruyucu mu? Hocam ne diyorsunuz siz?" Ben ve Mert şaşırmıştık. Ben özellikle o dün geceyi nasıl biliyordu. Orda bile değildi iş korkunçlaşmaya başlamıştı.

Murat hoca, Mert'i görmezden gelerek bana odaklandı. "O kızla atölyede yaşadığın gerilim anı... O an, içinde bir enerji yükseldi. Ben Eymen ve diğer koruyucular bu enerjiyi yıllardır arıyoruz. Sen Şimşek İşareti'nin taşıyıcısı olabilirsin."

Murat hoca, defterden bir sayfa çıkardı. Sayfada, tam olarak benim sağ elimde bulunan şimşek işareti vardı.

"Bunu deneyeceğiz. Eğer Koruyucu sensen, bu enerji senin içinde bir şekilde tetiklenmeli. Sana acı vermeyeceğim. Sadece odaklanmanı istiyorum."

Mert, araya girmeye çalıştı. "Hayır! Hocam, bunu yapamazsınız."

Murat Hoca, Mert'in kararlılığını gördü. Derin bir nefes aldı.

" Bak Mert eyer bunu yapmazsam 2 hafta içinde dünya yok olacak... Nefes, sen şimdi gözlerini kapat. O anı hatırla. Teyzenin kapıyı kapatması, banktaki soğuk... O öfkeyi hisset. Ama bu sefer, o öfkeyi kontrol etmeye çalış."

Ben gözlerimi kapattım. Mert, elimi omzuma koydu.

"Nefes, ben buradayım. Yalnız değilsin." Bu kadar şeye rağmen sanki dilim tutulmuştu. Eymen hoca arkada kafayı yemek üzereydi. Ama murat hoca hiç kimseyi dinlemeden kendi bildigini yapmıştı.

Daha sonra Murat Hoca, elindeki bir kristali avucuma koydu. "Şimdi, o enerjinin bileğine doğru aktığını hayal et. Şimşek gibi."

Derin bir nefes aldım. O an, soğuk bankın yerine Mert'in elinin sıcaklığını hissettim. Odadaki loş ışık, sanki içeriden bir parlaklıkla dolmaya başladı.

Gözlerim kapattım. Mert'in elinin sıcaklığına odaklandım ama içimdeki o soğuk öfke, kristalin parlamasıyla birleşince kontrolsüz bir enerjiye dönüştü.

Kristal, avucumda hızla titremeye başladı. Önce mavi bir ışık, sonra hızla beyaz, kör edici bir parlamaya dönüştü.

vücudumdan sanki elektrik akımı geçiyordu. Gece mavisi Saçlarım hafifçe havaya kalktı.

Mert, elini çekti. "Hocam, ne oluyor?"

Murat, yüzü gergin, fısıldadı: "Dayan Nefes! Kontrol etmeye çalış!"

Erdem hoca hala arkada sinirli ama bir hayli benim için korkuyordu. Ve bir an beni durdurmak için öne geldi.

Ama çok geçti. Gücüm aniden patladı. Oda, bir şimşek sesiyle sarsıldı. Kristal, elimde paramparça oldu ve odadaki tüm lambalar patladı. Kısa bir an için her yer bembeyaz oldu, ardından zifiri karanlık çöktü.

Ben, acıyla inledim ve Mert'in kollarına doğru yığıldım. Bayılmıştım.

Mert panikle beni tuttu. "Nefes! Uyan! Ne yaptınız ona, Hocam?"

Murat ve Eymen hoca hemen yanımıza geldi, sakin ama hızlıydı. Murat hoca benim nabzımı kontrol etti.

"Sadece enerji fazlalığı. Vücudu kaldıramadı. Endişelenme, bu ilk seferde olur."

Murat hoca hemen beni kucağına aldı. Ben bir tüy kadar hafif olduğum için Murat hoca hemen beni kaldırdı.

"Hemen revire gidiyoruz. Mert, sen kapıyı aç ve etrafta kimse olmadığından emin ol. Kimse bizi görmemeli. Eymen sende hemen doktoru ayarla." Eymen hoca hemen başını "tamam" anlamında salladı. Ayrıca " ben sana ne dedim" gibi Murat'a göz süzüyordu.

Mert, şaşkınlık ve korkuyla kapıyı açtı. Murat hoca beni hızla koridora taşıdı. Mert, arkamızdan koşuyordu. Eymen hoca önümüzden hızlıca doktora gitmek için koşuyordu. Mert'in aklında tek bir soru vardı: Nefes'in içinde sakladığı bu inanılmaz güç neydi?

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

23okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18