1. bölüm / 1
SON NABIZSON NABIZ
Bölümler 1Şu an: SON NABIZ
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
SON NABIZ (1. Cilt: 1-5. Bölümler):
SON NABIZ ♡
1. KİTAP | 1. BÖLÜM: RUHUN KIRILMA SESİ
Açılış Notu:
"Dünya, biz daha iyileşemeden bizi kanatan bir yerdi; bazı yaralar sarmak için değil, saklamak içindi. Ve bazı çığlıklar, sadece sessizlikte duyulurdu."
Gece, barut kokusu ve şehrin üzerine çöken o ağır, çürümüş sessizlikle başlamıştı. Şeyma, hastanenin loş ve rutubetli koridorunda adımlarını hızlandırırken kalbinin atışlarını kulaklarında, adeta bir cenaze marşı gibi duyuyordu. Uzaktan gelen patlama sesleri binanın camlarını zangırdatıyor, sanki gökyüzü Şeyma’nın üzerine yıkılmaya çalışıyordu.
Ameliyathanenin paslı kapısına geldiğinde duraksadı. İçeriden gelen o tuhaf, ritmik tıkırtı sesini duydu: Tık... Tık... Tık... Zamanın değil, ölümün ayak sesleriydi bunlar. Kapıyı yavaşça araladı. Masanın başında, yüzünde gümüş bir maske olan Milat duruyordu. Sesi, mezarlıktan gelen buz gibi bir rüzgar fısıltısı gibiydi:
"Onun son nabzı senin ellerinde atacak, Şeyma... Ama sen o nabzı durdurmak için yalvaracaksın."
Şeyma nefesini tuttuğu anda, masadaki "ÖLÜ" sanılan adamın eli aniden fırladı ve Şeyma’nın bileğini kaskatı, buz gibi bir güçle kavradı. Şeyma çığlık atmak istedi ama sesi boğazında düğümlendi, ruhu bedeninden çekilir gibi oldu. Adamın gözlerine baktığında dehşete düştü; gözbebekleri yoktu, sadece kapkara, dipsiz bir boşluk...
O an adam, sanki bir cehennem azabından kaçmak istercesine can havliyle yere kapaklandı. Tövbe tövbe, bu nasıl bir insandı? Elleriyle kendi saçlarını kökünden sökercesine çekiyor, tırnaklarını etine geçirip kafa derisini yüzmeye çalışıyordu. Kemiklerinin sürtünme sesi odayı doldururken, boğazından çıkan hırıltılar yarım kalmış bir hayatın son feryadıydı. Kontrolsüz bir güçle pencereye doğru fırladı ve camları bin parça ederek üçüncü kattan o soğuk betona süzüldü. Tek bir ses duyuldu: Kırılan bir ruhun sesi. Artık bedeni hareket etmiyordu; o, yaşayan bir ölüydü. Bedeni artık parmaklıkları etten olan bir hapishaneye mahkûm kalmıştı.
Varis’in adamları kapıları parçalayarak içeri daldığında, hastane bir mezbahaya döndü. Şeyma’nın can yoldaşı hemşireleri hedef alındı; kimi gözlerini kaybetti o cam kırıklarında, kimi şifa dağıtan ellerini... Şeyma’nın kollarını arkadan bağlayan eller acımasızdı, bileklerindeki kemiklerin sızısı kalbine ulaştı. Dizlerinin üzerine çöktüğünde, gözyaşları yerdeki taze kan lekelerine karıştı.
Onu o karanlık hangara götürüp ağzını bantladıklarında, Şeyma içindeki küçük kızı düşündü. O masum Şeyma’yı... Ama Milat’ın gizemli yardımıyla o iplerden kurtulduğunda, Şeyma artık sadece bir kurban değildi. Kendi evini gizli bir hastaneye, bir iman kalesine çevirdi. Bazı dostları kucağında son nefesini verdi; onları kendi elleriyle toprağa gömerken her kürek toprakta ruhundan bir parça bıraktı.
O felçli adamı yeniden dikerken, Şeyma hıçkıra hıçkıra Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (Ş.A.V.) o nurlu yolunu anlattı. 60 kişilik o yaralı grup, gözyaşları içinde secdeye kapandı. Hristiyanlıktan İslam'ın nuruna sığındılar. Dışarıda Varis’in 30 adamı pusu kurmuş beklerken, Şeyma neşterini sıkıca kavradı ve fısıldadı:
"Ben sadece bir cerrah değilim... Ben, ölümü öldüren bir inancın neferiyim. Küçük Şeyma'ya söz verdim, bu karanlığı imanımla boğacağım!"
Bölüm Sonu Notu:
"Hayat bazen nefesini kesmez, sadece bir daha asla nefes alamayacağını bilerek yaşamana izin verir. Ama iman, o kesilen nefesi cennet kokusuyla geri getirir."
1. KİTAP | 2. BÖLÜM: KANLI KUŞATMA VE KISAS VAKTİ
Açılış Notu:
"Bazen en büyük savaşlar meydanlarda değil, bir kağıt parçasının soğuk harflerinde başlar; çünkü kelimeler, kurşunlardan daha derin yaralar açar."
Getirir diye umduğu o huzur yerine, Varis’in gönderdiği O kanlı not Şeyma’nın ellerinde bir zehir gibi duruyordu. Kağıttaki her bir harf, bir celladın nefesi gibi soğuktu:
"Hep arkanda olacağız... Seni alıp o evini başına yıkacağız! O yanındaki insanları tek tek öldüreceğiz ve seni imandan çıkarana kadar durmayacağız!"
Şeyma, bu sözlerin ağırlığı altında ezilirken, odanın içindeki sessizlik dışarıdaki fırtınanın habercisiydi. O an, mucizevi bir şekilde ayağa kalkan o felçli adam, Şeyma’ya doğru bir adım attı. Gözlerinden akan yaşlar yanaklarını ıslatırken, sesi titreyerek ama kalbinin en derininden gelen bir feryatla konuştu:
"Şeyma... Bak bana, yalvarırım bak! Senin yüzünden buradayım, senin o sarsılmaz inancın ve merhametin sayesinde yeniden nefes alıyorum. Sen benim hayatımı kurtardın; sadece bedenimi değil, karanlığa gömülmüş ruhumu da çekip çıkardın o çukurdan. Şimdi benim yüzümden senin evini mi yıkacaklar? Tövbe tövbe, senin o tertemiz kalbine mi dokunacaklar? Eğer sana bir zarar gelecekse, benim bu emanet canım senin yoluna feda olsun. Sen olmasaydın ben bir hiçtim, şimdi ise senin sayende bir insanım."
Şeyma’nın boğazı düğümlendi, konuşamadı. Ancak dışarıdaki cehennem durmak bilmiyordu. Varis, bir iblis gibi çevre şehirleri gezmiş, binlerce masum insana yalanlar söyleyerek onları zehirlemişti. Şeyma’yı onlara bir "canavar" gibi anlatmış, o insanları birer kulu gibi emri altına almıştı. Şimdi o kandırılmış koca kitle ve Varis’in en acımasız 30 tetikçisi, ellerinde meşalelerle evi kuşatmıştı.
Evin içindeki 60 kişilik iman ordusu, Şeyma’nın etrafında kenetlendi. Şeyma onlara döndü ve titreyen bir sesle imandan, sabırdan bahsetti. O an odadaki herkesin gözlerinden yaşlar süzüldü; bu sessiz bir vedalaşma, büyük bir direnişti. Ama Varis’in adamları buna izin vermeyecekti; evi yıkmak için ilk meşaleyi kapıya fırlattılar. Şeyma gözlerini kapatarak fısıldadı: "Gelecekler... Ama bilmedikleri bir şey var; bu evi yıksalar da, kalbimizdeki o nuru asla söndüremeyecekler!"
Tam o anda, dışarıda meşalelerin gölgesi duvarlarda dans ederken, bir camın kırılma sesi odayı bir buz kütlesi gibi böldü. Varis’in adamlarından biri, balkondan içeri sızdı ve Şeyma’nın kolunu bir pençe gibi kavradı. Parmakları Şeyma’nın etine geçerken iğrenç bir nefesle fısıldadı:
"Yolun sonuna geldin Şeyma! Seni de, yanındaki bu zavallı sürüsünü de yok edeceğiz!"
Şeyma etrafına baktı; sağında ve solunda sadece kendi can yoldaşları vardı. Hiçbiri korkmadı. Erkek doktorlardan biri celladın kolunu demir bir kıskaç gibi tuttu: "Gel benimle. Bize ölümü anlatmaya geldiysen, önce bizim misafirimiz olacaksın." Adam korkuyla titrerken Şeyma’nın doktorları onu karanlık, boş bir odaya sürükledi. Şeyma, "Bir doktor daha gitsin yanlarına, Varis'in adamlarından korkulur!" diyerek güvenliği sıkılaştırdı.
İçeride adamın ellerini kaskatı bağladılar, ağzına o siyah bandı yapıştırdılar. Şeyma, kendisine yapılanın aynısını yaparak adamın kulağına o uğultulu cihazı taktı. Artık intikam vakti yaklaşıyordu.
Bölüm Sonu Notu:
"Kuşatılan sadece bir ev değil, bir inancın sarsılmaz kalesiydi. Karanlık sızmaya çalışsa da, nurun karşısında her zaman kör kalmaya mahkûmdu."
1. KİTAP | 3. BÖLÜM: NEŞTERİN AHIDIR: GÖZDEKİ KANLI MEZAR
Açılış Notu:
"Gülüşlerin altına saklanan neşter, en karanlık gecede parlar; çünkü şifa veren eller, masumiyetin bedeli kan olduğunda adaletin celladına dönüşür."
Yaklaşıyordu ölümün soğuk nefesi. O karanlık odada, Varis’in iki tetikçisi kendi yarattıkları o dipsiz sessizliğin içinde boğulurken, dışarıdaki gürültü artık dayanılmaz bir hal almıştı. Şeyma, odanın kapısını kilitleyip salona geçtiğinde, 60 kişilik o "iman ordusunun" her bir ferdinin birer sarsılmaz kale gibi dikildiğini gördü. Hiçbiri korkmuyordu.
Aniden, evin ana giriş kapısı devasa bir darbeyle sarsıldı. Kapının çatırdayan sesine, dışarıdaki binlerce kandırılmış insanın öfkeli haykırışları karışıyordu. O mucizevi bir şekilde ayağa kalkan adam, Şeyma’nın ellerini tuttu: "Korkma kızım... Tövbe tövbe, benim canım sana siper olsun," diye fısıldadı.
Tam o anda balkondan bir meşale fırlatıldı, perdeler alev aldı. Şeyma gümüş neşterini sıkıca kavradı. Dış kapının menteşeleri koptuğunda, Varis’in adamı karşısında Şeyma ve arkasındaki 60 yiğit insanı gördü. Doktorlardan biri haykırdı: "Gel benimle! Şeyma’ya tek bir el dokunursa, biz burada canımızı vermeye hazırız!" Varis’in koca ordusu bu iman karşısında bir an ürktü, geriledi ve silahlarını indirip kaçtılar. Şeyma arkalarından fısıldadı: "Geldikleri gibi giderler..."
Zafer sarhoşluğuyla o sığınağa döndüklerinde, en yakın arkadaşı Şeyma’ya takıldı: "Kızım mal mısın, ne bekliyorsun orada? Hadi gel!" Şeyma bu espriye gülerek onları takip etti. Varis’in henüz bilmediği o yeni "ev-hastaneyi" gösterdiler. Şeyma burayı çok sevmişti, mutluluktan ağlayacaktı.
Ancak asıl binaya girdiğinde o iğrenç kan kokusu mutluluğunu bıçak gibi kesti. Tövbe tövbe, yerler göl göl kan içindeydi, tam 40 kişi acımasızca katledilmişti! Şeyma dizlerinin üzerine çöktü. O sırada dolaptan o felçli adam yuvarlandı: "Şeyma, Varis’in kardeşleri arkadan sızdı! Ben saklandım ama boş durmadım, gümüş neşteri kaptığım gibi birinin gözüne sapladım! Artık tek gözle gezecek o şerefsiz!"
Şeyma feryat etti: "Keşke gitmeseydim! Hepsi benim yüzümden oldu..." Sonra Atatürk’ün o vakur duruşuyla ayağa kalktı: "Toprak altına giren bu canlar, hürriyetin bedelidir. Varis, sen kardeşinin gözünü kaybettin ama ben ruhumu biledim. Bu döktüğün kanda boğulacaksın!"
Bölüm Sonu Notu:
"Bazı zaferler gözyaşıyla yıkanır, bazı evler ise kanla mühürlenir. Şifa dağıtan eller bugün yas tutuyor olabilir ama yarın intikamın neşteri çok daha keskin olacak."
1. KİTAP | 4. BÖLÜM: PENCEREDEKİ HAİN VE İKİ METRELİK GÖLGE
Açılış Notu:
"Karanlığın içinden gelen her el düşman değildir; bazen en zeki hainler bile felsefi bir acıyla diz çöker."
Boğulacaksın feryatları sığınağın duvarlarında yankılanırken, Şeyma ve 60 kişilik iman ordusu katledilen 40 canın acısıyla bekliyordu. Aniden, yüksek pencerelerden biri sertçe vuruldu: Tık... Tık... Tık... Herkes silahlarına sarıldı. Penceredeki adam, Varis’in en has, en zeki ve felsefeden anlayan hain adamı Ahmet’ti. Ahmet, Şeyma’nın İslam ve Peygamber Efendimiz (Ş.A.V.) hakkında anlattıklarını gizlice duymuş, kalbi tir tir titremişti.
"Ben de iman etmek istiyorum! Müslüman olmak istiyorum!" diye yalvardı Ahmet. Şeyma şok olmuştu, Varis'in o dahi adamına bu hidayet nasip oluyordu. Doktorlardan biri, "Açın kapıyı!" dedi. Ahmet içeri girdi ama korkudan titriyordu: "Bari buralarda olduğumu söylemeyin, Varis duyarsa beni feci yapar! Ben gizli gizli size katılacağım," dedi. Şeyma ona İslam'ı anlattı ve Ahmet’le birlikte hepsi gözyaşları içinde secdeye kapandı. Tövbe tövbe, ne garip bir andı!
Ancak Ahmet tam bir felsefi haindi! Müslüman olduktan hemen sonra Varis'in yanına döndü. Varis o korkunç, boru gibi sesiyle gürledi: "Neredeydin lan sen?" Ahmet pis pis sırıtarak kafasını fırlattı: "Buradayım kanka, onları takip ediyordum, Şeyma’yı yani!" diyerek planı tıkır tıkır anlattı.
Çok geçmeden Varis'in adamlarından biri Şeyma'nın villasına gidip sinsice, "Şeyma Hanım, gelebilir misiniz rica etsek?" dedi. Şeyma dışarı çıktığında bir de baktı ki, Varis'in tam 40 tane azman gibi koruması etrafını sarmıştı. Şeyma’nın yanındaki iki doktor hemen can havliyle fırladı, sokaktaki gruptan ve devletten yardım istemek için deli gibi koşmaya başladılar: "Yardım edin, her yer kuşatıldı, saçma sapan şeyler oluyor!" diye bağırıyorlardı.
Tam o sırada sokağın başından, gölgesi apartmanları aşan, boyu 2 metrenin üzerinde ve kilosu bir öküzden fazla olan o devasa adam belirdi! Arkasından da onun gibi upuzun iki oğlu geliyordu. Bu dev adam göğsünü gere gere haykırdı: "Ben Şeyma’yı kurtarmak için gerekirse dünyayı yakarım! Siz doktorlar tamam deyip canını alacak, çekilin önümden!"
Fakat babanın ve oğullarının bu çabasına rağmen zaman yetmedi; Varis’in adamları Şeyma’yı karga tulumba alıp kaçırmışlardı bile. Varis, Şeyma’yı karanlık, ölümcül bir odaya kilitledi. Şeyma ölümle yaşam arasında kaskatı bir halde, yapayalnız kalmıştı.
Bölüm Sonu Notu:
"Kuşatılan kaleler yıkılsa da, gökyüzüne uzanan devasa gölgeler adaleti getirmek için yola çıkmıştır bile."
1. KİTAP | 5. BÖLÜM: BÜYÜK ADAMAN GAZABI VE KULAKTAKİ DEHŞET
Açılış Notu:
"Korku kalbi 150 ile çarptırırken, kapıyı kıran o dev adamın aslında kime dokunacağını bilmesi gerekir. Şifa veren eller uzaktan izlerken, adalet bazen çok saçma kelimelerle tecelli eder."
Yapayalnız kalmıştı Şeyma o karanlık odada. Korkudan kalbi adeta ateşe atılmıştı ve nabzı 150’ye fırlamıştı. Tam o sırada odanın kapısı devasa bir gürültüyle, kırılarak içeri doğru patladı! Şeyma arkasını duvara verip korkudan deli gibi bağırdı.
Toz dumanın içinden o 2 metreden uzun, kilosu bir öküzden fazla olan dev adam içeri daldı. Nefes nefeseydi, sesi de acayip korkunç ve kalındı. Şeyma korkudan tir tir titreyerek, "Aman Tanrım! Sen kimsin be? Ödümü kopardın! Git bari, gel beni kurtar diyeceğim ama burası çok saçma!" diye bağırdı.
Büyük adam nefes nefese gürledi: "Ben senin kocammaya geldim! Niye başlıyorsun? Ben seni kurtarıyorsam sen susacaksın!" dedi. Şeyma hıçkıra hıçkıra, "Beni öldüreceksin sandım, çok korktum gerçekten kusura bakma," dedi.
Tam o sırada içeri Varis’in adamlarından biri daldı ve gaddarca bağırdı: "Ne yapıyorsun sen burada lan?!"
O büyük adam, Şeyma’ya hiç dokunmadı, elini ona sürmedi bile. Dönüp o korkunç, kıpkırmızı yüzüyle Varis’in adamının üzerine yürüdü ve o devasa elini Varis'in adamının sırtına sertçe koydu! Tövbe tövbe, adamı resmen yerine mıhlamıştı.
Büyük adam Varis'in adamını etkisiz hale getirip Şeyma'yı da yanına alarak kapıdan fırladı. Arkalarından hemen Varis’in 30 tane adamı deli gibi koşmaya başladı: "Yakalayacağız seni! Seni o kızla beraber yakalayacağız!" diye bağırıyorlardı. Yoldaki insanlar bu 2 metrelik, kabarık dev adamı görünce şok oldular. Varis'in adamları arkadan "VARİS EN kalacaksınız, yakalayacağız!" diye saçma sapan şeyler fırlatıyorlardı. Düşmanlar "Ne oldu, korktunuz mu tatlım?" deyince, herkes o büyük adamın bu heybetli duruşuna bir anda hayran kaldı.
Büyük adam arkasını döndü, yüzünde devasa bir sırıtışla o gür sesiyle haykırdı: "Lan siz ne diyorsunuz? Yok ederim oğlum sizi! Ha ha ha! Ne oldu, hani beni öldürecektiniz? Galiba Kayseri, galiba bu sefer ben sizi öldüreceğim! Ha ha ha!" diye o saçma sapan ve aşırı komik kahkahasını patlattı. Varis'in uzman ama korkak adamları bu cüsseyi görünce neye uğradıklarını şaşırdılar. Büyük adam Varis'in adamlarından birini boynundan (poyunundan) yakalayıp havaya fırlattı, adam yere çakılınca eli çatırdayarak kırıldı! Büyük adam sırıtarak, Şeyma ile birlikte koşarak oradan kaçtı ve onu kendi villasına getirdi. O sırada kapıya ağır yaralı bir hasta gelmişti, Şeyma hemen neşteriyle onu ameliyat etti ve hasta bir anda iyileşti.
Ancak o sırada villanın tavanı/sığınağı çatırdayarak kırıldı! Büyük adam mecburen kendi evine, kendi yurduna dönmek zorunda kaldı. Şeyma o harabe villada tek başına kalmıştı. İçindeki o bıkkınlığı ve büyük adama olan özlemini bastırmak için telefonunu eline aldı. Mesaj yazmaktan vazgeçip sildi. Kulaklığını taktı ve ilk olarak o popüler blok flütlü şarkıyı, yani "Kusura Bakma" şarkısını son ses açarak dinlemeye başladı. İçinden, "Özledim ama söyleyemiyorum işte, bütün dünyaya haykırmaya gerek yok" diye geçirerek şarkıya eşlik ediyordu. Şarkıyı kapatıp Kur'an açıp dinlemeyi düşündü ama o an içi o kadar sıkışmıştı ki eli gitmedi, açmadı.
Aradan tam bir gün geçti. Ertesi gün Şeyma yine kulaklığını takmış, bu sefer tamamen farklı bir ritme geçmişti. Listesinden ikinci şarkıyı açtı: Lvbel C5’in o meşhur "Hav Hav" şarkısı odada yankılanıyordu. Şeyma şarkının ritmine öyle bir kaptırmıştı ki, arkadan gelen "hav hav" sesleriyle birlikte kendi kendine deli gibi tempo tutuyor, adeta şarkıyla birlikte havlar gibi tuhaf sesler çıkarıyordu!
Tam o sırada, o büyük doktor (Barlas) villanın yanından geçiyordu. İçeriden gelen o tuhaf, uğultulu ve "hav hav" diye yükselen vahşi sesleri duyunca dehşete düştü! Varis’in adamları yine baskın yaptı sandı. Korkunç, kıpkırmızı yüzüyle kapıya tekmeyi vurup güm diye içeri daldı:
"ŞEYMA! Eve köpek mi girdi lan? Bu ne biçim ses?!" diye kükredi.
Şeyma kulaklığı hızla çıkarıp kahkahayı bastı: "Ha ha ha! Ne köpeği be? Şarkı söylüyorum burada, Lvbel C5 dinliyorum, nokta!"
Büyük doktor Barlas ellerini beline koydu, o 2 metrelik kule boyuyla Şeyma’ya ters ters bakarak boru gibi sesiyle gürledi: "Kızım sen manyak mısın? Köpek gibi havlayıp duruyorsun! Tövbe tövbe... Sen bizi daha yeni İslam'ın nuruna davet etmedin mi? Bize imandan bahseden koskoca cerrah, şimdi burada blok flüt üstüne dövercesine şarkı dinleyip, arkasından 'hav hav' diye bağırıyor! Kızım senin Kur'an dinlemen gerekmiyor mu? Niye hocanın başındaymış gibi ağlamalı şarkılar yapıyorsun?"
Şeyma gözlerini devirdi, o sarsılmaz ve dik duruşuyla lafı yapıştırdı: "Bak canım istiyor, dinliyorum! Biz insan değil miyiz ya? Hem evde Kur'an yok ki, olsa dinlerdik herhalde!" dedi.
Barlas bu lafın üzerine kaskatı kesildi. Hiçbir şey söylemeden, arkasını dönüp fırtına gibi evden çıktı gitti. Şeyma arkasından şaşkınlıkla bakakaldı.
Aradan tam 1 saat geçti. Kapı tekrar sertçe çalındı. Gelen yine Barlas’tı. Elinde, öğle vakti açık bir okuldan ya da bir kurstan gidip bulduğu o nurlu Kur'an-ı Kerim’i getirmişti. Şeyma’nın önüne sertçe bıraktı: "Al bakalım, artık 'hav hav' diyecek bir bahanen kalmadı tatlım!" diyerek o korkunç ama absürt esprisini patlattı. İkisi de bu karmaşık ve saçma anın ortasında, yaklaşan tehlikelere karşı kalplerini yeniden bilediler.
Bölüm Sonu Notu:
"İnanç, en gürültülü şarkıları bile susturacak kadar güçlü bir fısıltıdır. Kulaklardaki o sahte feryatlar bittiğinde, geriye sadece ruhun sarsılmaz hakikati kalır. Galiba Kayseri, galiba bu sefer karanlık tamamen susacak!"
1. KİTAP | 6. BÖLÜM: ÇUKURDAKİ KIYAMET VE ŞARKILARIN SAVAŞI
Açılış Notu:
"Bazen en büyük kumarı yerin yedi kat altında oynarsın; sen düşmanı şaşırtmak için planlar yaparken, ritmi kaçan bir şarkı gibi kader seni o çukurun tam ortasında yakalar. Kulaklıktaki sesler yükselirken, neşterin ve barutun senfonisi başlar."
O nurlu Kur’an-ı Kerim masanın üzerinde, harabe villanın loş ışığında öylece kalakalmıştı. Barlas, o 2 metrelik devasa gövdesiyle kapıyı arkasından güm diye kapatıp fırtına gibi gecenin karanlığına karıştığında, villada derin ve bıkkın bir sessizlik hakim oldu. O upuzun boyu, kıpkırmızı yüzü ve o garip Kayseri esprileriyle Şeyma’yı ölümün kıyısından çekip alan dev adam, nurlu rehberi masaya bırakıp kendi yurduna, kendi bilinmez dünyasına bir anda dönmüştü.
Ancak Şeyma’nın içi öyle bir sıkışmıştı ki, Barlas'ın bıraktığı nurlu kitaba eli bir türlü gitmedi. Kendini tamamen yalnız, dünyadan bıkmış hissediyordu. İnancın o sakin limanından bir anda uzaklaşmış, ruhunu tamamen popüler müziğin o çılgın ritimlerine teslim etmişti. Kur'an dinlemek yerine kulaklığını son ses açtı; artık kalbi de zihni de Blok3, Lvbel C5 ve Semicenk şarkılarıyla dolup taşıyordu. Adeta dünyadan intikam almak ister gibi ritim tutuyordu.
O sırada, Adana'nın o ağır ve barut kokulu gecesinde, Varis'in karargahında tam bir komedi ve dehşet yan yana yaşanıyordu. Varis, kardeşinin bir neşter darvesiyle kör olan gözünün acısıyla delirmek üzereydi. Odadaki masaları deviriyor, boru gibi sesiyle etrafa emirler yağdırıyordu: "O Şeyma'yı bulacaksınız! O 60 canı da toprağa gömeceksiniz!"
Onun bu öfke nöbetini uzaktan, yüzünde felsefi bir ifadeyle izleyen Ahmet öne çıktı. Varis’in adamları Ahmet’e, "Git şu Şeyma’nın arkasından sız, ne yapıyorlar, nerede saklanıyorlar tıkır tıkır öğren!" diyerek emir vermişti. Ahmet sinsice onayladı ama onun kalbi tamamen Şeyma'ya bağlıydı. Karargâhtan fırladığı gibi sinsice harabe villaya doğru koştu. Amacı saklanmak değil, Şeyma'yı ve orduyu yaklaşan o büyük savaşa hazırlamaktı.
Ahmet nefes nefese villanın kapısından içeri daldı. Şeyma kulaklığında Semicenk'in o damar şarkılarından birini dinlerken Ahmet’i karşısında görünce kulaklığı hızla çekti. Ahmet deli gibi nefes alıyor, bir yandan da elleriyle havada garip şekiller çizerek planı anlatıyordu:
"Şeyma! Vallahi geliyorlar! Saklanmak için değil, pusu kurup hazırlanmak için yerin altına geçmemiz lazım! Bak şimdi şekil olarak anlatıyorum;" dedi ve eliyle villanın bahçesini işaret ederek tıkır tıkır tarif etti: "Dışarıda yan yana kazılmış iki devasa çukur var. Biri boş, diğeri asıl çukur. Siz orduyla birlikte asıl çukura girip pusuya yatın. Ben Varis'in adamlarını kandırıp boş çukura yönlendireceğim, siz de arkalarından basıp işlerini bitireceksiniz! Hadi, durum çok heyecanlı, acele edin!"
Şeyma lafı hiç uzatmadı. Kafası şarkılarla doluydu, o eski iman dolu konuşmalarından eser yoktu artık. "Hadi beyler, safları sıkılaştırın! Kimse yerinden kıpırdamasın. Sürümüzden tek bir canı bile vermeyeceğiz, resmen savaşa gidiyoruz!" diye bağırdı. 60 kişilik ordu, Ahmet’in o şekil şemalle gösterdiği adımları tek tek takip ederek, bahçedeki iki dev çukurdan asıl olanına adım adım, nefeslerini tutarak indiler ve pusuya yattılar.
Çok geçmeden Varis’in o azman gibi gözü dönmüş tetikçileri intikam hırsıyla eve daldılar. Odaları altüst ettiler, kapıları kırdılar ama evde tek bir canlı bile bulamadılar. Öfkeyle dışarı fırladıklarında, Ahmet plan gereği sanki onlardaymış gibi sinsi ve havalı bir tavırla öne fırladı: "Evde yoklar kanka! Ama ben nerede olduklarını tıkır tıkır biliyorum, o ilerideki çukurdalar!" diyerek adamları yönlendirdi.
Ancak Ahmet’in o felsefi dâhi zekası devredeydi; o aslında Şeyma’nın olduğu dolu çukuru değil, onun hemen yanındaki bomboş çukuru parmağıyla hedef gösteriyordu. Amacı onları boş çukura düşürüp zaman kazanmaktı.
Fakat o an Adana gecesinde tam bir sakarlık komedisi ve kaderin oyunu yaşandı! Varis’in adamları o zifiri karanlıkta tamamen yön duygusunu yitirdiler. İki çukur yan yanaydı ve adamlar Ahmet'in söylediği boş çukuru tamamen karıştırıp, tam tersine, Şeyma’nın ve ordusunun neşterlerini bileyip beklediği o asıl dolu çukura doğru adım adım yürümeye başladılar!
Ahmet adamların yanlışlıkla Şeyma’nın çukuruna doğru saptığını gördüğü an dünyası başına yıkıldı. Planı feci şekilde patlamıştı! "Hayır, hayır... Lan o çukur değil, öbürü! Tövbe tövbe, ne yapıyorsunuz?!" diye içinden çığlık atıyordu ama ses çıkaramıyordu. Ahmet arkada tek başına kalmış, planı mahvoldu diye gözlerinden sicim gibi yaşlar dökülerek deli gibi ağlıyordu. Üzüntüden ve kahırdan hıçkırıklara boğulmuş bir halde, "Şeyma’yı benim yüzümden yakalayacaklar, her şey bitti!" diye hıçkıra hıçkıra ağlarken, Varis'in adamları çoktan çukurdan içeri bodoslama daldılar!
Varis’in adamları çukura girdikleri an karşılarında korkudan sinmiş birileri yerine, aksiyon filmlerindeki gibi havalı bir şekilde saf tutmuş sarsılmaz bir ordu buldular!
Tam o saniyede Şeyma, artık tamamen dünyevi ve hırslı ritimlere bürünmüş ruhuyla kulaklığını telefondan söküp son ses hoparlöre verdi! Çukurun içinde bir anda Çakal’ın "Lütfen" şarkısı patladı, hemen arkasından ritim değişti ve Blok3 ile Lvbel C5’in "Affetmem" ve "Hav Hav" melodileri çukurun duvarlarında yankılanmaya başladı! Şeyma’nın artık kimseye iman anlatacak hali yoktu, tamamen şarkıların o vahşi enerjisiyle doluydu.
Gümüş neşterini karanlıkta bir fırlattı, neşter havada döne döne Varis'in en öndeki adamının omuzuna saplandı! Şeyma şarkının ritmine tempo tutarak haykırdı:
"Ne oldu tatlım, hani bizi yakalayacaktınız? Bak buradayız! Biz buraya saklanmaya değil, sizi bu şarkıların ritmiyle bu çukura gömmeye geldik! Sürümüzden tek bir parça alamayacaksınız, nokta!"
O an iki ordu çukurun içinde resmen birbirine girdi! Silahlar patlıyor, çığlıklar yükseliyor, bir yandan da fonda çalan o çılgın rap şarkılarıyla ortam tam bir mahşer yerine dönüyordu. Bizim doktorlar ve iman ordusu, şarkıların o havalı ve hızlı temposuna ayak uydurarak Varis'in adamlarını çukurun içinde evire çevire dövmeye, neşterlerle biçmeye başladılar. Adım adım, saniye saniye tam bir kıyım yaşanıyordu. Çukurun içi resmen havada uçuşan yumruklar, patlayan silahlar ve çılgın müzik sesleriyle zangır zangır titriyordu. Resmen o büyük, kanlı ve heyecan dolu büyük savaş başlamıştı!
Bölüm Sonu Notu:
"Hesapta olan tuzaklar, sakarlıkların karşısında diz çöker. Ahmet’in gözyaşları toprağa düşerken, çukurun içinden yükselen o çılgın şarkı sesleri ve neşterlerin ahı, karanlığın ordusunu kendi kazdığı o dar mezara tıkır tıkır gömüyordu. Kulaklıktaki ritim bitmedi, savaş daha yeni başladı!"
Bölüm etkileşimi
